Hikayeler

Öküzle ilgili kurmaca hikayeler bu sayfada yer alacaktır. Katkılarınızı bekliyorum. Selamlar.

Arslan

2 Yanıt to “Hikayeler”

  1. KURTULUŞ SAVAŞI Says:

    süper umarım aradığım oykuyu bulur

  2. okuz Says:

    KOMÜNİST ÖKÜZ

    Bir gün köye dönmüştüm, ayrılışımdan kaç zaman sonra…
    O köy benim köyüm, ben de o köyden biriydim. Her yıl sonbaharda gider, ilkbahar olunca dönerdim. Sonbahar ayrılık, ilkbahar kavuşma mevsimi; bu benim için böyleydi. Sonbahar sapsarı, ilkbahar yemyeşildi. Her sonbahar gelişinde hüzünlere gömülüp erir, ilkbaharda ise sevinçler içinde yeniden yeşerirdim. Bu hep böyle, yıllar yılı sürüp gitmişti. Sonbaharda gidip ilkbaharda gelerek, bir solup bir yeşererek…

    Bir gün köye döndüğümde henüz on dört yaşındaydım. Ve o zaman mevsim ilkbahar yaz değildi. Hep baharda dönerdim ya bu sefer bir kış günüydü. Ve gün gündüz değil, giderken ki gibi bir akşamüstü değil, gece miydi ney; evet evet bu sefer geceydi. Ay vardı gökyüzünde, oarda, karşı tepedeki bükme kayalıklarının üstünde; donuk, ak mı ak, yusyuvarlak, kalaylı bir tepsi gibi. Ak pak şavkı yeryüzüne vuruyordu. Sanki gündüzden yağmur yağmış, gece olunca dinmiş, bulutlar gitmiş ay çıkmış. Belki de bulutlar hiç gitmemiş, belki de yağmur bitmemiş, hala çiseliyordu çok yükseklerdeki donmuşluktan.
    Ak bulutların içindeki ak dolunaydan ak ışıklar sızıyordu. Bütün yeryüzü, bütün gökyüzü, her yer ve her şey hep ak pak, ak gümüş gibiydi. Ve gümüş renkli gökyüzü donmuş gibi köyün üstünde kıpırtısız duruyordu. Bu donukluk içindeki ıslak ve çamurlu şıpırtılı yollara, kalaylı meydanlara çingene kiremitli eski püskü evlerin, damları çavdar sapıyla örtülü ahırların, samanlıkların, sivri külahlı ot yığınlarının, kümeslerin, köpek kulübelerinin gölgeleri düşüyordu. Köy suskun mu suskun, ölü gibi, yabancı bir yer gibi, bir düşman tarafından işgal edilmiş, bütün insanlar, bütün hayvanlar kaçıp gitmiş, terk edilmiş gibiydi. Ya da her şey ve herkes derin bir uykunun içindeydi. Bu suskunluk beni ürkütüyordu.

    Otobüsten yol boyundaki beklemede inmiştim. İndiğim zaman soğuk hava zehirli yılan gibi ısırıyordu. Deli bir poyraz esiyordu. Poyraz yeli deli gibi değilse de Istrancalar’ın kuzey tepesindeki koca daldan kopup geliyor, bekleme yanlarını yalayıp geçiyor, köy üstünden aşıp aşağılara, kısık göle doğru uçup gidiyordu. O anda daha içme korkunç bir hüzün çökmüştü zaten. Hâlbuki böyle mi olmalıydı? Oysa her yıl mevsim güz olunca giderdim ve giderken hüzünlenirdim. Mevsim yaz bahar olunca döner o zaman da sevinçlerin içine girerdim. Yani ben ayrılırken hüzünlenir, kavuşunca sevinirdim. Giderken solar, gelince yeşerirdim. Şimdi dönmüş köyüme gelmiştim. Dört ay sonra geri geldiğimde, dağ başındaki köyüme, küçük köydeki fukara evime, sevdiklerime kavuşmak için, yani hasreti bitirmek için geldiğimde bu hüzün de neyin nesiydi?
    Yürüdüm gittim böylece. Karman çorman duygular içinde. Tuhaf…
    Yokuşu indim, ilk köprüyü geçtim, köy içine girdim. Köy içlerinde kimseler yok, sokaklar boş, köpekler ürmüyor… İnsanlar hep uyumuş, hayvanlar uyumuş. Ocaklıklardan tüten odun dumanları taş bacalardan çıkıp donuk havada yok oluyordu. Sobalar yanıyor belli, evler sıcaktı. Meydanı geçtim, tahta köprüyü, buz tutmuş dereyi, koca serviyi ve demir kurnalı çeşmeyi…
    Bizim ev demir çeşmeden ötedeydi. Daracık çeşme yamacını gene yıllar öncesindeki gibi bir koşuda çıktım. Yollarda hep su gölcükleri vardı ve gölcükler donuk ay ışığında hep donuk gibi ak ak ağarıyorlardı. Gölcükler donuk gibiydi ama donuk değildi. Ak Gölcüklü yoldan yürüyüp ev yanına, baba ocağına gittim. Meşe ağacından yapılmış bahçe kapısına varınca durdum. Çeşme yamacını bir solukta çıkmıştım ya bu yüzden midir, yoksa başka bir sebep, her nedense nefesim sıklaşmış, kalp atışlarım ve nabzım artmış, heyecanlanmıştım. Evim az yukarda duruyor, dolunayın ak ışıkları evin ak toprak boyalarına vuruyor, ben burda, başka kimse yok, ses yok, soluk yok…
    Duvarları ak toprakla, etekleri kırmızı çamurla boyalı evimin önü batı tepesindeki Bozca’nın dallarına bakıyordu. Meydanlar yollar boş, köy bomboş, kimseler yok, in yok, cin yok, suskun… Okuldan köye gelince hep böyle mi olurdu onu bilmem ama her gelişimde sarı tüylü köpeğim burda, bahçe kapısının önünde olurdu. Kapı önünde durdum kaldım ya, şimdi o bile yoktu. Ne olmuş bilmiyordum. Çok yaşlı tekir kedim nerde, o da yoktu…

    İlk gidişim üç yıl önceydi. Son gittiğimden bu güne dört ay geçmiş. Şimdi geri gelmiştim. Burda neyim vardı da dönüp gelmiştim? Burada bıraktığım kimlerim vardı? Anam, babam vardı bir kere. İki tane abam, iki kardeşim, kambur belli yaşlı bir nenem vardı. Konu komşum, bir sürü arkadaşım dostum, evim, barkım, ahırım, samanlığım, dağım, taşım, otum, ağacım, tarlam, bostanım… Bağım bahçem vardı bir kere. Kirlenmemiş havam, soğuk sulu pınarlarım, bol balıklı derelerim, cana can veren güneşim, gözümün nuru can evimin sevinci… Sevincim, üzüntüm, her şeyim vardı. Sarıkulaklı köpeğim, tekir tüylü kedim, kara kırlangıcım, çifte kumrum, kanaryam, şakıyan bülbülüm, yerdegezenim, suda yüzenim, gökte süzülenim… Kınalı kuzum, alaca ineğim, düvem, tosunum… İki öküzüm vardı. Hele hele iki öküz! Bu öküzler benim her şeyimdi. Birinin adı Moçka, öteki de Toska’ydı. Yaz günlerim onlarla bir başkaydı. Toska olan macar tüylü ak gözlü, Moçka olan gök tüylü kara gözlüydü. Karagöz olan farklı bir öküzdü. Bu öküzler öküz olmazdan önce iki küçüktü. Çok eskidendi. Çok eskiden, ikisi iki küçük tosunken, bizimkiler onları sığıra göndermişlerdi.
    Moçka, o zaman;
    “Ben gitmem…” demişti, “sığıra gitmem!”
    Bizimkiler ısrar etmişti. O;
    “Ben gitmem…” demişti.
    O zaman bizimkiler;
    “Oğlum git…” dediler. Hem ısrar ettiler hem de ikna etmek istediler. “bak yaz bahar geldi. Bugün değilse yarın, yarın değilse öbür gün biz kırlara iş güç peşine gideriz. Sığıra gitmez evde kalırsan sana kim bakar? Sana kim bir tutam ot verir, kim bir yudum su içirir? Bak boyuna posuna koca adam oldun, git otla…” dediler. Ne dedilerse dediler sanki Moçka danaya değil dağa taşa söylediler. Toksa, ağır başlı mülayim bir danaydı ama o, delibaşlı, asi yapılıydı. Ben sığıra gitmem dedi de başka bir laf etmedi. Bizimkiler ısrar ettiler. Yalvardılar, yakardılar, çok dil döktüler. Ama o dinlemedi. Bizimkiler, bu iş insanlıkla olsun istediler ama olmadı, o laftan anlamadı. Bizimkilerin başka da çareleri kalmamıştı. Ama iyilikle ama kötülükle bu danalar köyün sığırına yollanacaktı. Lamı cimi yok. Bu işin başka bir çözümü yok. Ya gidecekler ya da evde kalıp aç susuz ölecekler. Boş yere ölmenin ne gereği var; o günden sonra bu iki küçüğü de ineklerin yanına katıp sığıra gönderdiler. Gönderdiler göndermesine de deli dana Moçka’ya bu işin böyle olması gerektiğini anlatamadılar.
    Her gün sabah olduğu vakit sığırtmaç cami duvarına çıkar, ağzını açar avazı çıktığı kadar “Ooo…” lar, sığırtmaç “Oooo…” diye bağırıp sığırları çağırırken bu iki dana da pekmez hane yanında yetiştirilip sürüye katılırdı. İneklerle, düvelerle, diğer sığırlarla beraber bunlar da köyün sığırtmacına teslim edilirdi. Yani onlar da sığır sürüsüne karışırlardı. Sığırları sığırtmaca ya anam, ya babam, ya da ablam teslim eder; onlar döner eve gelir, sürü daha tepeyi aşıp öteye geçmeden Moçka sığırtmacı kandırıp aldatır, kaçıp eski bağlık bölgesine giderdi. Eski bağlık yasak bölge, oraya hayvan giremez. Ama o girerdi. Nasıl yapar eder, sığırtmacı eker, sığırdan tüyüp yasak bölgeye giderdi. Yasak bölgedeki otun kralını otlayıp işkembeyi şişirir, akşam olmadan eve gelirdi ama korucu da onu görür, sığırtmaca ceza keserdi. Bir gün, iki gün, üç gün… Bu böyle kaç günler sürüp gitti. Sığırtmaç aksak topal yasak bölgeye geldi bu yüzden, o kaçtı. O kaçtı öteki kovaladı, deli dana sığırtmaca tutulmadı. Yasak bölgede korucu gördü. O kovaladı deli dana kaçtı, korucuya tutulmadı. Ne yaptılar ne ettilerse olmadı, onu hiç kimse tutamadı. Ama…
    Bir gün sığırtmaç sık soluk içinde bize geldi;
    “Olmaz Halil aga olmaz!” dedi babama, “ben böyle deli, ben böyle asi, ben böyle aksi, hem de kurnaz mı kurnaz bir hayvan görmedim. Bu dünyada bunun bir eşi bezeri yok. Bugün beş kişi gittik. Ta kale kayalıklarına kadar… Tam üç kere kaçmak istedi ama kaçamadı. Onu öyle bir göz hapsine aldık ki, ne zaman gözlerini patlatıp, bir kulağını kısıp kaçmaya yeltense hemen ensesinde bittik. Son olarak kale sırtında denedi. Sen misin kaçmak isteyen, sen misin bize ceza ödeten, nedir senden bu çektiğimiz dedik. El âlemin hayvanları hayvan da sen nesin ulan! Bıktık senden ulan! Bıktık usandık… Beşimiz bir olup etrafını sardık, sonra da onu kale kayalıklarının dar yerindeki oyuğa sıkıştırdık. Ver sopayı, ver sopayı, ver… Dövdük Allah dövdük. Sırtı, kaba yerleri, kıçı, budu, her yanı parmak parmak, sopa gibi şişti, kabardı. Öl geber ulan dedik. Ölmedi. Ölmedi ya artık aklı başına gelmiştir, uslanmıştır kaçmaz, kaçamaz dedik. Dayağı yiyince gidip sığırın içine girdi, burnunu yere indirip ot yedi. İşte böyle ol ulan dedik. Sen de hayvan gibi hayvan ol, canımızı ye dedik. Biz de koca palamudun gölgesine çöküp yemek yedik. Yemek yedik sadece o kadar; bir ara gözümüz kaçmış, aklımıza gelince baktık ki senin ki gene tüymüş, ortalıkta yok! Breh breh ulan! Sonra geldim sana. Durum bundan bundan ibarettir Halil aga! Git bak, şimdi o gene eski bağlıkta. Ben, her gün her gün ceza ödemekten bıktım. Git dananı bul, al ne yaparsan yap. Alır ayrı mı güdersin, kesip etini mi yersin, ya da yağlı kurşunla deli beynini mi delersin, ben bilmem…” dedi.
    Bu ne biçim bir iş?
    Babam bu işe çok kızmıştı. Öyle ya, ne bu be! Bu kadarı da çok değil mi? Sonunda bir dana, bir tosun, şeytan değil ki bu; yumurta kadar bir hayvanı nasıl güdemezler? Bu yüzden çok sinirlenmişti. Sığırtmaca;
    “Tamam tamam kes!” dedi. O sinirle eve girdi, silahını aldı ve gitti. Baktı ki kara gözlü Moçka dana eski bağlık mıntıkasında, ayvalı çayırda. Ayvalı çayırın otları diz boyu olmuş, o, bu yasak çayırda otluyor. Kızgın babam;
    “Ben sana gösteririm!” dedi, “gösteririm anyayı Konya’yı! Gösteririm yasak çayırda otlamayı! Aksi olmayı, asi olmayı, sahip çoban dinlemez, kanun bilmez, boyun eğmez olmayı! Anarşist pezevenk!” dedi. Ama kendi söyledi kendi dinledi. Dana onu üç yüz metre öteden görmüştü. O, yanına yakınına insan mı sokar? Çünkü onun içgüdüleri vardı. İçgüdüleri onun fıtratında vardı. Çok kuvvetli duyuları vardı. Tehlikeyi hemen anlardı. Gene anlamıştı. Kendi çayır içinde, ayakları otun içinde, başı yerde durdu kaldı, ağzındaki otu yuvarlamadı, başını yerden kaldırmadı, anladığını çaktırmadı, bir kulağı önde, diğeri geride, gözlerini patlatıp pusuya yattı. Tehlike var!
    Tehlike kendi sahibiydi. Sahip çok kızmış her ne sebeptense, elinde silah var. Eli silahlı bir adam çok kızgınsa orda durulur mu? Sonra vınnn… Beni kim tutar…
    Vaziyet böyle. O kaçar babam kovalar, babam kovalar o kaçar… Dana kaç, sahip tut! Kovalamaca sürer gün boyu. O dağ senin bu dağ benim, o yamaç senin bu yamaç benim, o dere, bu dere, o tepe, bu tepe… Sözde babam onunla baş edecek, onu adam edecek, kandırıp sığıra götürecek, telsin edecek, sığırtmaca baş eğdirecekti! Özür diletecekti. Ama nerdeee… Sığıra gitmek kim, baş eğmek kim! Kaç babam, koş babam, kovala babam… Dana kaçmış, babam kovalamış. Ben küçükken babam öyle anlatmıştı. Deli dana pes etmedi, dine imana gelmedi, babam sonunda bitip tükendi. Bacakları kesildi, öldü, bitti, yürüyemez hale geldi. Vay anasını ulan! Sığıra gitmeyen, sığırtmaca baş eğmeyen, sahibini bile dinlemeyen bu anarşisti öldürmeliydi. Başka çare yok. Çünkü hak etmişti. İyi de nasıl? Bırak tutmayı yakınına bile sokulamıyordu ki! Çünkü babamın iki onun dört bacağı vardı. Çünkü babam insan o hayvandı. Babam onu nasıl tutsun? Hem o antrenmanlı babam hamdı. Neyse, bu mücadele sabahın gözünden akşamın körüne kadar böyle sürüp gitmiş babamın demesine göre. Babam koşmuş o koşmuş, babam durmuş o durmuş. Yani dana anasının gözü, kurnaz mı kurnazmış. Dana kurnazmış ama babamın da silahı varmış. Durunca silahı omzuna dayamış, göz, gez, arpacık deyip nişan almış ve tetiğe basmış. “Güüümm…” Silah patlamış, saçmalar vınlamış, dana vurulmamış, kaçmış. Dana kaçmış babam kovalamış, kovalarken nişan almış, tetiğe basmış dana vurulmamış. Vay anasını ulan bu danada şeytan tüyü varmış! Babam ölmüş bitmiş, yorgunluktan gebermiş. Bağırmış çağırmış, sövmüş saymış fayda etmemiş. Silah patlatmış, saçma vınlatmış öldürememiş. Sonunda dana değil de babam pes etmiş. Danayı da dağı da terk etmiş.
    “Anarşist!” demiş, “komünist!” demiş, “sizinle Avrupa’nın batısındaki aç gözlüler, okyanus ötesindeki emperyalistler, sizinle devlet baş edemedi ulan! Osmanlı da emperyalistti, o bile baş edemedi ben nasıl baş edeyim?” demiş, “faşistler kesti kesti sizi bitiremedi. Ben neden öldüreyim? Vazgeçtim…” demiş, “vazgeçerim elbet, ben faşist miyim?” demiş, “hem, dana benim değil mi kime ne? Sığırtmacın gazabı niye? İster köle gibi güderim, ister azat ederim. Keyif benim kime ne?” demiş ve çekmiş eve gelmiş. Dana da inadım inat;
    “Gitmem işte gitmem!” deyip iki biçilmiş. “ben sopa gölgesinde sığıra gitmem. Sığır gibi güdülmem. Kendimi iki ayaklılara ezdirmem. Kimseye de boyun eğmem. Babama bile…” demiş, başka da bişey dememiş. Vay ansını ulan!

    Babam kurşun sıkmış o gün onu öldürmek istemişti ya sonrasında çok pişman olmuştu. İyi ki vurmadım, iyi ki vurmadım deyip deyip öflemiş püflemiş, içini çekmiş, vay anasını demiş, yanlış bir iş yapmadığı için şükretmişti. Kaçtı da vuramadım aferin tosunuma deyip karagözlü danayı sevmiş, kendisini teselli etmişti. Gevşek götlü haylaz bir sığırtmacın sözüne sinirlenip de gül gibi dana öldürülür mü be? Hayret bişey! Çünkü onu besleyip büyütecek, Toska’yla eş edecek, iki tosunu iki öküz edecekti. İki öküz! Bu dağ köyünde iki öküz sahibi kaç rençper vardı o zaman? Onlarla çift sürüp ekin ekecek, odun çekecek, harman dövecek, her işini onlarla görecek, onlar sayesinde rızk edinecek ve bizi de böyle büyütecekti. Kızlara çeyiz düzüp everecek, kimimizi de okutup adam edecekti. Okumuş adam… Karagözlü danayı iyi ki öldürmemişti. Vay anasını! Tek pire için koca yorganı iyi ki yakmamıştı…

    Sonra ne oldu? Yani o günkü ölüm kalım savaşından sonra;
    Sonra gün kavuştu akşam oldu, dana evi buldu.
    Sonra ne oldu? Yani o günden sonra;
    Dana sığır avlusuna yatıp uyudu. Sonra sabah oldu. Babamın bana;
    “kalk oğlum…” dediği duyuldu, “bu ikisi senin…” Bu lafı Toska’yla Moçka içindi. “Al götür gezdir. Ot yedir, su içir, sonra getir. Çiçek gibi iki tosun sığıra mı gönderilir?” Babam bana böyle söyledi. Açıkçası doğru söyledi. Doğru söze ne denir? İyisi güzeli böylesiydi. Onlar güzel yetiştirilip terbiye edilecekler, terbiyeli iki öküz edileceklerdi; kesilip etlerinden kıyma çekilmeyecekti ki!
    O günden sonra onlar benim oldu. Ben de onların olmuştum. Biz üçümüz çok iyi dost olmuştuk. Deli dana mı, yani Moçka; o bir melek olmuştu. Birlikte gezdik, birlikte eğlendik, en güzel yer neresidir, en serin yer neresidir, en vitaminli otlar nerdedir birlikte belirledik. Susuzluğu birlikte çektik. Kan emici sineklerle birlikte mücadele ettik. Yağmurlarda ıslandık, sarı sıcaklarda yandık. Yağmurdan kaçtık, sıcaktan kaçtık, yeşil yapraklı ağaçların altında saklandık. Sarmaş dolaş yattık. Aynı gölden su içtik, kandık. Aynı gölgede yattık dinlendik, serinledik. Birbirimizin dertlerini dinledik. Konuştuk, sohbet ettik. Onlar iki öküz değil iki melekti. Benim için öyleydi.
    Sonra büyüdüler. Onlar kadar olmasa da ben de biraz büyüdüm. Başlarını boyunduruğa sokup öküz oldular. Ben de ilkokulu bitirdim. Karagözlü olanı çiziye girdi, ak macar olan ona eşlik etti. Ben de ortaokula gittim. Karagöz buna hiç itiraz etmedi. Çiziye girmeye de okula gitmeme de… Çift sürdü, terledi. Harmana koştuk, dokuz saat dön ha dön sapların üstünde döven çekti. Ağustos sıcaklarında terledi, karasinekler göz nurunu içti. Başı döndü, bunaldı, yoruldu ama bir kere olsun şikâyetçi olmadı. Şikâyet de etmedi, isyan da, alın teriyle kazanmanın değerini bildi. O, üçkâğıtçı değildi. Dağlardan eve odun getirdi. Araba ağırsa, yol yokuşsa diz çöküp yükü öyle çekti. Ayağındaki nal düştü de yeni nal istemedi. Taşlar tırnağımı kırdı, dikenler etimi deldi, bana nal alın demedi. Senelerce… Hadi tosunum şimdi iş zamanı dediğimizde başını boyunduruğa kendisi soktu. Ben koşulmak istemem demedi. Çalışmazsak aç kalacağımızı o da bildi. Enseleri nasır tuttu ama gene itiraz etmedi. Çünkü birlikte çalışacak, birlikte kazanacak ve hep beraber yiyecektik. Birlikten kuvvet doğar bunun böyle olduğunu çok iyi bildi. Çünkü o, üçkâğıtçı değil bir emekçiydi…

    İşte… Hem ben hem de onlar böyle büyümüştük. Emekçiydik, şimdi kapitalist olacak halimiz yok ya!

    Bahçe kapısındaydım.
    Geceydi. Gece gümüş bir gündüz gibi aydınlık ama soğuk, soğuk acı mı acı zehir gibi yakıyordu. Sağ tarafta sığır avlusu, avlunun ötesinde ahır vardı. Avlunun kuzeyinde, doğudan batıya, yukarıdan aşağıya doğru yarısı açık samanlığa benzer bir korunak vardı. Korunağın ağaçları kambur söğütten, örtüsü de çavdar sapındandı. Saplar çürümüş, rengi sarılığını parlaklığını yitirmiş koyulaşmış, eskimiş, yıkık dökük, harabe gibi ama eski püskü dayama korunak gene de poyrazı kesiyor, altını önünü siper ediyor, hayvanlara kuytuluk ediyordu.
    Aklıma ilk önce o geldi, gidip baktım altı ıslak mı deye. Islak değil kuruydu. Başımdaki kasketi çıkarıp dinledim; deli poyrazı kesiyordu. Toska, korunağın altında yan gelip yatmış, kıvrılmış, başı karnı yanında, ağzını oynata oynata sakız çiğniyor, gündüz yolup yuttuklarını ağzına getiriyor, sakız değil onları çiğniyor, çiğneyip ezdiklerini tekrar işkembesine indiriyordu.
    Gündüz yağmur yağmış, belki hala çiseliyor; hava ayaz mı ayaz, bir de deli poyraz; o kuytuda ıslanmamış ve üşümüyordu. Yani keyfi gıcır… Toska’nın hemen arkasında küçük bir buzağı vardı. Kınalı tüylü, çakal alınlı, ak gözlü, terli burunlu; o da ıslanmamış, o da üşümemiş ama yatmamış dikiliyor, o da öküz akrabası gibi sakız çiğniyordu. Yani keyfi onun da gıcır… Alacalı inek de kuytu yerde, o da sakız çiğniyor, yani geviş getiriyordu. İneğin keyfi de gıcır… Sonra karagözlü Moçka öküzü gördüm. O, dayamanın ön direğinde kalın bir iple başından bağlı, açıkta kalmış, ıslanmış, yatmamış ayakta duruyor ve halinden belli üşüyordu. Başını yere eğmiş, kuyruğunu apışına kısmış, büzüşmüş iki büklüm olmuş ve çok yaşlanmış. Şaşırdım, hayret ettim; Allah, Allah dedim. Sonra biraz düşündüm, herhalde… Dedim. Mevsim yaz değil ve hava sıcak değil. Gece olmuş, hava soğumuş, küçük aydayız. Yani Şubattayız. Belki de Ocak sonu. Mart gelecek, kapıdan baktırıp kazma kürek yaktıracak ama şimdi küçük aydayız. Yani Şubattayız. Belki de Ocak sonu… Bu ne biçim iştir! Şubat ayında sığırlar avluda! Herhalde karagözü akşamdan bağladılar; akşam mevsim kış değil yazdı. Şubat değil Mayıs; hava iyiydi yani. Yattılar. Ama karagözlü öküzü neden bağladılar!
    Yaz günleri hayvanlar bağlanmaz avlu içinde serbest olurlardı. Neyse… Sonra gece olunca yağmur yağdı. Hava soğudu ayaz oldu. Yani yaz bitti kış oldu. Allah, Allah! Neyse… Bizimkiler yatıp uyudukları için, yani zaman bir gecede dokuz ay öteye gittiği için, yani yaz bitip kış geldiği için, bu garibim öküz de burada bağlı kaldığı için korunağın altına, ya da ahıra kaçamadı… Vay anasını!.. Neyse, ben bu düşünceyle kapıyı açıp içeri, hayvanların avlusuna girdim. Göreyim ki ne nedir, bu neyin nesidir, sığırların hepsi salma, tek Moçka bağlı bu ne iştir. Ki ne göreyim; bizim karagöz öküz başından bağlı ya, sadece öyle olsa gene iyi; ayaklarından da bağlıydı. Hem de kalın bir zincirle. Bir kez daha şaşırdım hayret ettim. Allah, Allaaah, hayırdır inşallah!
    “Hayrola?” dedim Moçka öküze, “bu hal ne hal? Bu halin ne böyle?” O, suçlu gibiydi. Üşümüş, büzüşmüş, iki büklüm, elleri karnında kenetli insanlar gibi süklüm püklüm, başı eğik, bakışları yerde ve ezilmiş, sindirilmiş gibi cevap vermedi. Şaşırdım, heyecanlandım, telaşlandım. Aslında korktum, tedirgin oldum. Sonra ötekilere baktım, diğer sığırlara;
    “Siz ne diyorsunuz bu işe?” diye. Onlar da başlarını yere eğdiler, bana cevap vermediler. Sanki bir şeyden korkuyorlar, bu yüzden susuyorlardı. Sonra tekrar karagöze baktım. Israr ettim;
    “Anlatsana arkadaşım ne oldu böyle?” diye.
    O zaman;
    “Sorma…” dedi tek kelimeyle, başını bile kaldırmadan.
    “Ne demek sorma?” dedim, biraz kızdım celallendim. “seni buraya dikmişler, başın bağlı, ayakların prangalı. Yağmur yağmış her yer ıslak. Üstelik hava ayaz mı ayaz! Ne demek sorma?” Yürüdüm yanına gittim. Eğildim ve burnunun dibine çöktüm; “dur…” dedim, “seni çözeyim. Islanmış, su gibisin. Üşümüş, donmuşsun iyice…”
    İşte tam o sırada, onu çözmek için yere çöktüğümde sert bir sesle irkildim.
    “Bırak!” dedi birisi ürkütücü bir sesle, “bırak onu çözme!”
    Sesin geldiği yana baktım. Yukarda, üst taraftaki bahçenin içinde, meyve fidanlarının dibinde birisi vardı; çok uzun boylu, çok kalıplı, kalın yapılı, iri kıyım birisi. Sarı çizmeli, dar paça aba elbiseli, ağzında pipo var. Ağzında piposu tütün içiyor, bir çekip bir tüttürüyor, bir elinde kamçı, meşin kamçıyı sarı çizmelerine vurup vurup yel gibi öttürtüyor. Gözleri kanlı, bakışları katı, kaşları çatık, yüzü asık, sinirli mi sinirli… Donup kaldım. Hangi zamanda, hangi mekânda, ne anlamda, ne manada ben nerdeydim? Bu bir ağa! Küçük bahçede dikilen adam bir ağaydı. Anadolu ağası. Bu bir ağa! İçimden öyle dedim. Bu bir ağaydı iyi de, bu, bırak onu çözme diye ses eden adam benim babam! O ağa, benim babamdı. Bu sinirli adam, hem acımasız hem de gaddar adam hem babama benziyor, hem de hiç benzemiyordu. Benim babam ağa değil ki, gariban! Benim babam gariban mı gariban. Bağı var bahçesi yok, toprağı var tezeği yok. Evi var kiremidi yok. Babamın çok şeyi yok ki! Bir kere onun cebi delik. Bu ağa babam değil, benim babam gaddar ve acımasız değil ki! Kim bu adam?
    “Neden?” deyip ağa adama sordum, “bu öküzün başını neden bağladınız? Ayaklarını neden prangaladınız? Çözmemi, onu salıvermemi neden istemiyorsunuz?”
    “O komünist!” dedi ağa adam, “o cezalı. Çünkü komünistlik etti. Ben onu cezalandırdım. Çek git işine, çekil, onu sakın çözme!” Ağa adam böyle dedi. Belli ki kararlıydı. Demek ki karagöz cezalıydı. Vay anasını!
    Sonra kalktım, doğruldum. Ne yapacağımı şaşırmıştım.
    Karagöze baktım, ak gözlü öbür öküze baktım, kınalı tüylü buzağıya, düveye, ineğe, diğerlerine baktım. Hepsinin başı yerde, boynu bükük, suçlu gibi, hepsi korkmuş, sinmiş; sustular hiçbir şey söylemediler. Ağa da başka bir şey söylemedi. Sarı çizmelerini kırbaçlaya kırbaçlaya yukarı doğru yürüdü gitti.
    Öylece kalmışım. Şaşkın, ne yapacağını bilemeden. Bu olup bitenlere bir mana veremiyordum. Islanmış, dondurucu soğukta apaçık orta yerde, üşümüş, iki büklüm büzüşmüş, tir tir titreyen öküzün iplerini çözemiyor zincirlerini kesemiyordum. Sonra ne olduysa oldu, ne olduğunu bilemedim. Ağa adam çizmelerini kamçılayıp ıslık çalarak yukarı doğru gidince, ahırın karanlık yerinden başka birisi çıktı. O başka birisi başını eğip küçülmüş, sine sine yanımıza geldi. Gelen aksakallı, uzun saçlı, ihtiyar birisiydi. Üstü başı yırtık pırtık, ayakları çorapsız ayakkabısız, sırtında yelek var içi gömleksiz, karagöz onun geldiğini görünce birden canlandı. Gözleri ışıladı, sevindi. Bir umut doğmuştu sanki halinden tavrından bu anlaşılıyordu. İhtiyar kişi, geldiği gibi başı yularlı ayakları prangalı öküzün boynuna sarıldı. O an nutkum tutuldu;
    O ihtiyar bendim sanki…
    Özlem doluydum daha az önceye kadar. Şimdi kalbim kırık, içim hüzünlü. Ağlıyordum; sevinmem gülmem gerekirken. Ben her yıl sonbaharda gider ilkbaharda dönerdim. Giderken hüzünlenir, dönünce sevinçlere girerdim. Gene geri gelmiştim. Öküzlerimi… Öküzlerin hali kötü ben de bu yüzden böyleydim. Sonra silkelendim, kendime geldim. Moçka öküze;
    “Bu da kim böyle?” dedim, “biri çıkar gelir adı ağadır; bağırır çağırır. Sonra bu çıkar gelir, aksakallıdır; gelip boynuna sarılır. Bu da kim böyle?”
    Öküzden önce kınalı tüylü buzağı konuştu. Bu gelen derviş tipli yaşlı kişiyi görünce sevinmiş, onun da macar gözleri ışılıyordu. Bütün hayvanları sevince boğan bu ihtiyar adam acaba kimdi? Küçük buzağı bana;
    “Abi…” dedi, “bu adam Umut amca. Umut amca karagözlü öküzü kurtaracak. O ağa var ya, o, bu karagözlü öküzü evden kovdu. Önce dövdü, sövdü. Kırbaçladı. Günlerce aç susuz bıraktı. Kuyruğunu kesti sinekleri kovamasın diye. Kulaklarını deldi sesleri duymasın diye. Diline acı biber sürdü. Çok konuşma, sus diye. Ona işkenceler yaptı. Hıncını bir türlü alamadı. Sonra evden kovdu. Karagöze dedi ki; sen de onlarla birliksin. Sen de komünistsin. Bütün komünistlere ölüm dedi. Abi, ağa adamlar kendisine karşı gelene hiç acımıyorlar…” Böyle söyleyen sarı tüylü kınalı buzağıya;
    “Ama o ağa dediğiniz adam benim babam!” dedim.
    “Değil!” dedi bütün hayvanlar, “değil, değil… O, baban değil. Senin yanlışın var. O adam ağa abi, ağa! Senin baban ağa mı? Değil, senin baban gariban… Ceketi eski, cebi delik, senin baban çizmesiz… Senin baban zayıf, çelimsiz… Senin babanın kaç tarlası var? Kaç tane marabası? Yok. Senin baban ağa mı? Yok. Senin babanı atı var mı? Kamçısı, kırbacı var mı? Yok. Senin baban gaddar mı, acımasız mı? Fakir fukara halinden anlamaz mı? Senin babanın sarma cigara içer, piposu var mı? Yok. Senin baban yok oğlu yok. Parası pulu yok. Ağa adamların parası çok. Parası çok ama onların kalbi vicdanı yok. Senin baban… O adam ağa abi! Ağa adam baban değil, senin yanlışın var. Senin baban ağa mı? Babanın arkasında ağası var mı? O ağanın da ağası varmış abi! Burda ağası varmış, okyanus ötesinde de ağasının ağası varmış. Haberin yok mu abi? Başka çare yok, başka çare yok! Ağa çok zengin, ağası ondan zengin. Hele ağasının ağası ise Karun kadar zengin… Zenginler güçlüdür abi! Parası olmayanlar da güçsüz… Başka hiç bir çare yok. Susmaktan, boyun eğmekten başka…”
    “Var!” dedi ihtiyar adam, buzağıya bağırdı, “çare var, başka çareler de var.”
    İhtiyar adam yılgın değil kızgındı. Yalınayaklarını yere vurdu sinirli öfkeli, karagöz öküze de bağırdı;
    “Kopar iplerini!” dedi, “kır zincirlerini. Ne bu halin? Köle misin sen? Köle mi, esir mi? Sanki ölümü bekler gibi, ya da ağanın merhametini… Ölüm mü çare, ya da ağanın merhameti mi? Ölüm neye çare olmuş salak öküz ruhun bittikten, etin çürüdükten sonra? Ağa ibnesi merhamet etse ne olacak, ona kim güvenir? İki gün doyuracak üç gün aç bırakacak. Yalan mı? Azıcık doyurdum dese susuz bırakacak. Yalan mı? Su içirdiyse yarım tas aç bırakacak. Hem Ağalığın ne olduğunu hala öğrenemedin mi? Bana ot vermedin, bana su vermedin deyip ağaya karşı mı geleceksin? Gelsen ne olacak? Gene komünistlik ettin diyecek, gene seni esir edecek, köleliği kabullen ulan it diyecek. Kabul etmezsen ne olacak? Gene falaka, gene pranga, gene…”
    İhtiyar adam eğildi, bir saniye bile beklemedi, hiç de tereddüt etmedi; komünist öküzün zincirlerini çekti kopardı. Üstü başı yırtık pırtık, yalınayak, uzun saçlı, saçları darmadağınık, aksakallı ihtiyar adamın elleri kerpeten gibiydi. Öküzün zincirleri kopardı, başındaki yuları çıkardı attı, onu saldı;
    “Hadi, git…” dedi, “durma, kaç git. Seni saldım. Azat ettim. Kaç kurtul. Bari sen kurtul. Belki bir gün geri gelirsin güçlü olarak. Bizi de sen kurtarırsın güçlü birisi olarak…”
    Eli ayağı çözülüp başıboş serbest kalınca komünist öküz çok sevindi. Umut amcanın boynuna sarıldı, onu öptü. Sonra ellerini öptü;
    “Peki, Umut dede…” dedi. Ona amca demedi. “Tamam. Belki bir gün gelirim. Belki de güçlenip gelirim. Söz, güçlenip de gelirim. O zaman sizi de kurtarırım. Güçsüzlere özgürlük yok mu? Ekmek su yok mu? Yok, Umut dede! Bütün umut sende mi? Hayır Umut dede, bende… Bana umut veren sende, sende cesaret bulan bende… Umut hepimizde. Umut birlik ve beraberlikte… Umut direnmekte.”
    Komünist öküz böyle dedi ve koşup gitti. Koşarken gördüm ayaklarındaki nalları bile eksikti.
    Öküz kaçmış gitmişti. O gidince gördüm; dağ gibi adam sessiz sessiz ağlıyordu. Belki de dua okuyordu. Hayır, hayır; o, dua bilmiyordu. Ağalar duayla terbiye edilmiyordu. Sonra şaşkınlığım geçince ardından karagözlü öküze haykırdım;
    “Karagözüm dur bekle!” diye, “beni de bekle. Helalleşelim…” dedim, duymadı. Ben de peşinden koştum.
    “Böyle ayrılmak mı olur? Olur mu karagözüm olur mu?”

    O koştu ben koştum, o önde ben peşinden koştum. Koştuk ta koştuk, ta mezarlık yanına kadar uzun ince bir düzlükte hep koştuk. Mezarlık yanına gelince sesimi duydu. Önce sesimi duydu, sonra gördü ve durdu. Burun deliklerinden yalımlar çıkıyordu.
    “Nereye ya, şimdi nereye? Böyle arkana bile bakmadan nereye gidiyorsun?” dedim.
    “Batıya…” dedi, sık soluk içindeydi.
    “Ama bu yön güneye gider!” dedim.
    “Biliyorum…” dedi, “önce acık dağına gideceğim. Orda iki kardeşim var acılar içinde. Onları da yanıma alayım. Benden başka kimseleri yok ki! Sonra döner batıya giderim.”
    “Neden batıya?” dedim.
    “Orada demokrasi varmış, özgürlük varmış…” dedi.
    “Nerden biliyorsun?” dedim.
    “Varmış, bilmiyorum…” dedi, “Umut dedem söyledi. Öyle dedi. Sınırı geç sonra korkma dedi. Sınır ötesine geçersen ağa bişey yapamaz dedi. Sana karışamaz. Başka çare yok, tek şansım o denemeliyim abi, anla beni!”
    “Peki, tamam o zaman” dedim, “benden bir isteğin var mı?”
    “Yok abi, sağ ol…” dedi.
    “Kardeşlerini de al git” dedim, “onları acık dağında bırakma. Sınırı sağ salim geçerseniz bilelim. Bana mektup yaz” dedim, “mektup yaz, haber yolla olur mu? Seninle az günlerimiz geçmedi merak ederim. Beni meraktan öldürme…”
    Boynuma sarıldı, ağlıyordu. Gözyaşları soğuk, yüzümü ıslatıyordu. Gitmek kolay değil anlıyordum. Kalmaksa daha zor, fakirim ne yapsın…
    “Hakkını helal et abi!” dedi.
    “Helal olsun kardeşim!” dedim, “anamın ak sütü gibi. Sen de helal et!”
    “Belki bir gün dönerim. Senin döndüğün gibi” dedi, “belli mi olur? Belki bu bozuk düzen değişir. Belki her şey güzelleşir. Yine kavuşuruz belli mi olur? Dün hep küçüktük, büyüdük dertler de büyüdü abi. Öyle değil mi? Ama umut tükenmez abi! Umut bitmez. Umut bitince yaşam da bitermiş abi! Öyle değil mi? Belki… Belli mi olur? Belki dönerim, belli mi olur? Senin gibi… Geri döndüğüm zaman hep burada kalırız. Çocuklar gibi güler oynarız. Çocukluğumuzdaki gibi mutlu bahtiyar yaşarız belli mi olur?”

    Sonra o gitti.
    Gideli yirmi yıl oldu.
    Belki de otuz yıl, kırk yıl…
    Ona ne oldu, kardeşlerine ne oldu bilmiyorum. Acaba kurtuldu mu? Yoksa sınırda vuruldu mu? Bilmiyorum… Giderken hep, belli mi olur diyordu. Belli mi olur abi? Belli mi olur…

    Gideli yirmi yıl mı oldu, otuz yıl mı, kırk yıl mı; bilmiyorum…

    Tevfik Tekmen 17/Nisan/1987 Pazar*Lüleburgaz*

    http://www.hikayeler.net/yazilar/100739/komunist-okuz/


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: