Arşiv 'Atatürk'Kategori
Gazi Paşa Uyanık Diye Uyudum
3 Şubat 2009Öküz-Atatürk
23 Mayıs 20071 Kasım 1937′DE V. DÖNEM, 3.TOPLANMA YILINI AÇARKEN YAPTIKLARI KONUŞMADA TARIMLA İLGİLİ KISIMLAR
“Milli ekonominin temeli ziraattır. Bunun İçindir ki, ziraatta kalkınmaya büyük önem vermekteyiz. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar, bu maksada erişmeyi kolaylaştıracaktır.
Fakat, bu hayati işi, isabetle amacına ulaştırabilmek için, ilk önce ciddi etütlere dayalı bir ziraat siyaseti tespit etmek ve onun için de, her köylünün ve bütün vatandaşların, kolayca kavrayabileceği ve severek tatbik edebileceği bir ziraat rejimi kurmak lâzımdır. Bu siyaset ve rejimde, önemli yer alabilecek noktalar başlıca şunlar olabilir:
Bir defa, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Budan daha önemli olanı ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiçbir sebep ve suretle, bölünmez bir mahiyet alması. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin İşletebilecekleri arazi genişliği, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus kesafetine ve toprak verim derecesine göre sınırlamak lâzımdır.
Küçük, büyük bütün çiftçilerin İş vasıtalarını artırmak, yenileştirmek ve koruma tedbirleri, vakit geçirilmeden alınmalıdır. Her halde, en küçük bir çiftçi ailesi, bir çift hayvan sahibi kılınmalıdır; bunda ideal olan öküz değil, beygir olmalıdır. Öküz ancak bazı şartların henüz temini güç bölgelerde hoş görülebilir. Köylüler için, umumiyetle pulluğu pratik faydalı bulurum. Traktörler büyük çiftçilere tavsiye olunabilir. Köyde ve yakın köylerde müşterek harman makineleri kullandırtmak, köylülerin ayrılamayacağı bir âdet haline getirilmelidir.
Memleketi; iklim, su ve toprak verimi bakımından, ziraat bölgelerine ayırmak icap eder. Bu bölgelerin her birinde, köylülerin gözleriyle görebilecekleri, çalışmaları için örnek tutacakları verimli, modern, pratik ziraat merkezleri kurulmak gerekir.
Bugün, devlet idaresinde bulunan çiftliklerin ve bunların içindeki türlü ziraat-sanayi kurumlarının bir kısmı, ziraat hayat ve faaliyetlerinin bütün sahalarında her türlü teknik ve modern tecrübelerini tamamlamış olarak bulundukları bölgelerde en faydalı ziraat usul ve sanatlarını yaymaya hazır bulunmaktadırlar. Bu, bakanlık için, büyük kolaylıklar temin edecektir.
Ancak gerek mevcut olan ve gerek bütün memleket ziraat bölgeleri İçin yeniden kurulacak ziraat merkezlerinin, sekteye uğramadan tam verimli faaliyetlerini; şimdiye kadar olduğu gibi, devlet bütçesine ağırlık vermeksizin kendi gelirleriyle kendi varlıklarının idare ve gelişmesi temin edebilmek için, bütün bu kurumlar birleştirilerek geniş bir işletme kurumu teşkil olunmalıdır.
Bir de başta buğday olmak üzere, bütün gıda ihtiyaçlarımızla endüstrimizin dayandığı türlü iptidai maddeleri temin ve dış ticaretimizin esasını teşkil eden çeşitli mahsullerimizin ayrı ayı her birinde, miktarını arttırmak, kalitesini yükseltmek, elde etme masraflarını azaltmak, hastalık ve düşmanlarıyla uğraşmak için gereken teknik ve kanuni her tedbir, vakit geçirilmeden alınmalıdır.
Atatürk’ün Sofrası’ndan
25 Ocak 2007ATATÜRK'ÜN SOFRASI
Atatürk ve Nuri Conker, birinin hazırladığı, ötekinin uyguladığı
plan sonunda Florya Köşkü'nün tüm nöbetçilerini atlattılar ve köşkten
kaçarlar...
Altlarında, Nuri Conker'in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül
sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece'ye doğru gidiyorlardı.
Birden Atatürk'ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir
köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanının sapına iyice yapışmış,
toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir
yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa
yapıyordu.
Atatürk şoföre durmasını söyledi.
İndiler. Köylüye seslendi:
"Kolay gelsin Ağa!.."
Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:
"Kolay gelsin"
"İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?" Köylü
isteksiz konuştu:
"Tanrı'nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. Kabahatin
acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti
esirgedi."
"Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu.
Öküzün yok mu senin?"
"Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar."
"Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz
böyle şey! Muhtara şikayet etseydin..."
Köylü güldü:
"Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?"
Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:
"Kaymakama gitseydin."
Köylü iyice güldü.
"Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?" dedi.
Atatürk konuşmayı sürdürdü.
"E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini...
Onun işi bu değil mi?"
Köylü Atatürk'ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu.
Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz. Kestirip attı:
"Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok
gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?"
Atatürk sordu:
"Adın ne senin Ağa?"
"Halil... Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler..."
"Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre."
"Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa'ya çıkmış."
"Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim
bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar
diyorsun. Hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir başvekil
İsmet Paşa var bilir misin?"
"Bilmez olur muyum, beyim?"
"Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor. Florya
Köşkü'ne iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini
dökseydin ona... Herhalde çaresini bulurdu."
"Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak
şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya...Tutalım ki
kodular, koskoca İsmet Paşa'mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez beni..."
Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu
durdurdu.
"E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!" dedi
"Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin,
çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!.."
Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.
"Sen ne diyorsun bey?" dedi.
"Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için Peygamber
gücü gerek... Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden
başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?.."
Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken,
Atatürk'ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor,
çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı.
Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, "Senden hoşlandım Halil Ağa" dedi.
"Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir
vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma
ara!.."
Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.
"Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el
değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba'ya borçtur. Ödenmesi gerek... Otomobil
hareket etti. Atatürk'ün canı sıkılmıştı.
"Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!.." dedi. Dönüş
yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince
bir keder vardı.
"Yahu çocuk, şu Halil Ağa'nın vergi borcundan öküzünü satmışız,
merkeple çift sürüyor, hala da 'Devlet Baba' diyor. Ne mübarek millet,
bu millet!.."
Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:
"Şimdi" dedi: "İstanbul'da ne kadar bakan, milletvekili varsa
hepsini telefonla bulacaksın!..
Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin
Üstündağ ile İsmet Paşa'yı bul, onlara da haber ver." Yaver odadan çıktı.
Atatürk, Nuri Conker'e döndü:
"Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa'ya gideceksin. Ona benim
kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. 'Seni
sevdi, sana öküz alıverecek' diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan
al getir buraya."
O akşam Atatürk'ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar,
milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'dan oluşan yirmi beş
konuk vardı. Atatürk, "Bu akşam soframıza efendimiz gelecek" dedi.
"Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum."
Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk'ün kulağına bir
şeyler söyledi.
Atatürk "Buyursun!" dedi.
Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin
sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa'nın yer aldığını
görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk onu
görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar.
Atatürk son konuğunu, "Hoş geldin Halil Ağa" diye karşıladıktan sonra
kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:
"İşte beklediğimiz, Efendimiz" dedi.
Nuri Conker, Halil Ağa'yı Atatürk'ün sağ başına oturttu, kendisi
de yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten
Conker'le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa'yı, bir yanında öküz, bir
yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak
bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi:
"Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız.
Ben sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana
söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak."
Halil Ağa'ya döndü:
"Bak beri, Halil Ağa" dedi. "Sen bu akşam benim baş misafirimsin.
Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim.
Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:
'Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu.
Öküzün yok mu senin?" Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk'ün ayağına
kapanacak oldu. Atatürk önledi:
"Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver."
Soru - cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk
almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra.
Atatürk sordu:
"Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini,
onun işi bu değil mi?"
Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa'nın ancak iki metre ötesinden
kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın
yoluna kaçtı:
"Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek
derdimizi duyurabilir miyiz ki..."
"Olmadı bu, Halil Ağa... Bana dediğin gibi, dosdoğru..."
"Böyle demedik mi beyim?.."
"Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri'ye.
Nuri, böyle mi dedi bize Halil Ağa?"
Nuri Conker karşılık verdi. "Hayır Paşam!.."
"Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin
sen, vali neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle."
Halil Ağa kekeleyerek konuştu:
"Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam"
dedi. "Kusura kalma gayri..."
Atatürk gülmeye başladı:
"Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa... Ama şimdi
diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız... Söyle bana, orada dediğin
gibi..."
Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:
"Şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla 'Bırak bu sağarı' diye bir laf
kaçırmışım..."
Sofrada gülüşmeler başlamıştı.
"Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:
"E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?"
Halil Ağa İsmet Paşa'nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:
"Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün..."
Atatürk Halil Ağa'yı durdurdu.
"Bırak şimdi övgüleri" dedi. "Ben lafın gerisini getireyim: Tamam
öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor, Florya Köşkü'ne iniyor,
köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona.
Herhalde bir çaresini bulurdu."
Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:
"Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü
mü yanacağız!.."
Atatürk'ün sesi iyice sertleşti:
"Beni uğraştırma, Halil Ağa" dedi. "Erkek adam sözünü yalamaz. Ne
dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!.."
Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:
"Şanlı Paşamıza da sağar dedikti ya..."
"Yalnız sağar değil, 'sağarın sağarı' değil miydi?"
Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:
"Öyle dedikti paşam, doğrusun!.." diyebildi.
Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü
kendine getirdi.
"Son soruyu sorayım şimdi" dedi. "Bunun da karşılığını ver,
öküzünü al git."
"Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın
önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?"
"Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek
gelir, halimi dinler."
"Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla." Halil Ağa birden
diklendi.
Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu.
Atatürk'ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu.
"İşte bunu demem Paşam" dedi. "Ağzıma ataş doldur, işte bunu
demem!"
Atatürk gülmeye başladı:
"Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor." dedi. "Mustafa
Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek
demiştin, yanılmıyorsam. 'Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek' demiştin." Halil Ağa'nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Taş kesilmiş, duruyordu.
Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:
"'Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri' demeye getirdin ya
fazla üstelemeyeyim" dedi.
"Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa... Seni şu kadar üzmemin sebebi,
şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet... Yani, biri
Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip
çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar
hemen sıvanırlar, İsviçre'den mi olur, İtalya'dan mı olur, Fransa'dan mı,
velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe'ye çevirtirler,
sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi'ne... Bu Millet
Meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara gelir. Bunlar da 'hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür,
benim ayrıca zorlanmama gerek yok' derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur
sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan
Halil Ağa'nın öküzünü çeker, satar... Halil Ağa da tarlasını bir yanda
merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim
düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda... Sonra ben bunları görürüm,
içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil
Ağa... Sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu
beylerle konuşmak için içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana
'sarhoş' der..."
Halil Ağa'nın dili çözülmüştü:
"Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir... Buldun mu bunu,
hacısı da içer, hocası da içer..."
Atatürk sordu:
"Peki sen de içer misin?"
"Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet
gibi!.."
Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi
kadehini Halil Ağa'ya uzattı:
"Hadi bakalım Halil Ağa" dedi. "Sağlığına içelim."
Halil Ağa, "Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün
Paşam, sağlık düşürsün" dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara
çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış,
gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk'e döndü:
"Yunan'ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin.
Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim
dönmez ki... Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem..."
Halil Ağa Atatürk'ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu
sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez,
Atatürk'ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: "Bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin
ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!.."
"Yemek yemedin!.."
"Yemek kolay... Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim."
Atatürk Nuri Conker'e işaret etti.
Conker kalkıp Halil Ağa'nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce
Atatürk'ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri
çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına
döndü:
"Efendimizin halini gördünüz mü beyler?" dedi. "Devlet size böyle
davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu... Şimdi
bu adam milletin karşısında 'adam olmak,' bize düşüyor!.."
Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk'ten
ayıramıyordu:
"Halil Ağa'nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz
yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa'nın
öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız... Böyle bir kanun
yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız
bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman
sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki,
olay İstanbul'da geçiyor. Bunun Van'ı var, Bitlis'i var, kıyı bucak
ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor
beyefendiler!.."
Derleyen: Hanri Benazus - Bütün Dünya
Kaynak: İsmet Bozdağ'ın "Atatürk'ün Sofrası" kitabı.
Hasan Rıza Soyak, Behçet Kemal Çağlar ve Kasım Gülek'in anıları
NOT: Bu yazı elektronik posta ile yollandı. Yollayan kişinin
şöyle bir notu da var: "Bu cark iyi dönmüyor beyfendiler!" diyebilecek
iradelere ihtiyaç duyuyorsak bugün bu iradelerin ayakta durmasını
sağlayacak desteği de verebilmeliyiz. Yüce Atatürk ve Halil Ağa'nın hikayesi...
Zaman zaman kaybettiğimiz, sahip çıkamadığımız, hayatımızda fazla yer
veremediğimiz ama milletimizin özünde olan ve de asla yitip gitmeyecek
değerlerimizin varlığını anımsatan bir anı. Bu kitapçıkla sizlere yalnız
sağduyuyu, anlayışı, fedakarlığı, çalışkanlığı, mütevazılığı, emeğe
saygıyı, şefkati ve erdemi değil; geçmişimizi, yarınlar için umut dolu
dileklerimizi de armağan etmek istiyoruz. Hayatımızın her anını,
Cumhuriyetimiz'in o ilk dönemlerindeki "berraklık" ile yaşamanızı diliyoruz!..