Arşiv 'Kağnı'Kategori

Köye özlem

3 Şubat 2009
KÖYE ÖZLEM

Yaba,dirgen,saban,boyunduruk,öküz arabası,düven,gem,hacetler. Bunlar ne Fransızca,ne İngilizce,ne de Japonca kelimelerdir.

Bunlar öz be öz Anadolu’mun, köyümün ayrılmaz el aletlerinin adıdır.Bunları yaşı 30 un altında onların çoğu bilmez,bilenlerin çoğu da yaşamamış, görmemiş, sadece duymuştur.

Öküz arabasının yüklü iken rampalarda çıkardığı ses bizim kuşaktan sonrakilerden kaçının kulağına hala çınlar durur.O çıkan ses insana hayvan sevgisini aşılar, alın terini , emeği, çabayı öğretir.O ses yerine göre adı koyulmamış bir beste, hicaz bir şarkı, tekerlere dolanmış bir uzun havadır.O zamanlar ahırında bir çift öküzü olan şimdinin mercedesi olanlar gibiydi.

Boyunduruğa koşulmuş bir çift öküz, elindeki ucu çivili mesesin hışmından nasibini alır,Armutlu’dan sap taşımak için yollanırdı tozlu yollarda.Elinde mesesini birkez daha öküzlere batıran Salim emmi diline ince bir türkü tutturur,diğer yandan alnına konan birkaç sineği bertaraf etmek için mendili şaplatırdı.

Ve tırpanla biçilmiş yığın olmuş buğday birer birer öküz arabasının üstünde saflara girer ve her bir yandan iyice gerilerek bağlanırdı. Şimdi en zevkli kısmına gelinmiştir. Salim emmi öküzlerin önünde tam ortada denge görevi görür ve usta bir kaptan şöför gibi gururla yönetirdi arabasını. Yer yer ho ho sesleri ile öküzlerini şevklendirir, yer yer sinirinden bir iki meses yapıştırır öküzlerine. Ne yapsın öküzler, melül melül bakarlardı. Salim emmi’nin gözlerine. Bu sefer içi burkulurdu Salim emmi’nin öperdi öküzlerinin birer koskocaman gözlerinden. İltifattan hoşlanan öküzler son bir gayretle çıkarıverirdi arabayı düze ve bir gururla dönerlerdi köye aşağı. Gacır gucur sesleri kuş cıvıltılarına karışır, sapın üstünde oynaşan çocuklar pek keyiflidir bu yolculuktan.

Ve harman yerini bilir misiniz? Düzlük ve geniş bir alanda büyük bir daire şeklinde yayılan başakların üzerinde,altı binlerce taşla deşenli düvenler gezinmeye başlar.Her hırş sesinde bir başka dünyada sanırsın kendini elinde bir küçük meses,diğer elinde eski bir çinko tabak veya bir kürek . O ne için dersiniz, düven sürerken hayvanların dışkısı ekine ve samana karışmasın diye hazır nöbet beklersiniz. Bir gözünüz hayvanların ipinde ve diğer gözünüz malum yerde döndükce dönersiniz akşama kadar.
Hiç başınız da dönmez bu devri alemden. Hatta keyif alırsınız.

Ellerinde yabalar tatlı bir rüzgarla birlikte ezilen ekinler savrulur taa yükseklere. Havaya savrulan ekinlerin samanı rüzgarla bir yana, diğer taneler ise diğer yana savrulur. Bir de bakarsınız ki koskocaman bir yığıncık olmuş orta yerde. Büyük telis çuvallar hazırdır harmanda.

Çocuklar tası kaptığı gibi Hilmi çavuşun tükanının yolunu tutar. Bilir ki bir tas buğday,şeker sucuğudur büskürüttür, akide şekeridir. Onun için, bu alışverişten son derece keyiflidir çocuklar. Buğdaylar telis çuvallara doldurulur ve ambara taşınır gururla, keyifle. O mahsul bir kışlık erzaktır, evlenecek kızının çeyizi, askerdeki oğlunun harçlığıdır o ailenin.

Öküz arabalarına yüklenir buğday torbaları ve değirmenin yolu tutulurdu. Her taşın dönmesinde tenekeyi dolduran bembeyaz un aynı telis çuvala işlenmiş olarak geri dönerdi. Artık o un analarımızın maharetli ellerinde kah bazlama,kah yufka,kah börek oluverirdi. Sıcak bazlamanın üzerine yayıktan yeni çıkmış tereyağı nede hoş olurdu.

Uzun ve soğuk zemheri gecelerinde tek eğlence yerimizdi Muallimin Gara Memmedin evi.Orta yere herkes yaşına göre diziliverirdi odaya. Çocuklarda kıyı bucakta yerini alır,başlardı. Gara Memmet anlatmaya,Onun gür sesiyle Battal Gazi olur Bizans önlerine hücum eder,bir kılıç darbesiyle bir orduyu tarumar eder. Hz. Ali gibi elimizde Zülfikar, Düldül’e biner cenge çıkardık.

Ya şimdi ne oldu? Kağnının yerini traktörler, düvenin yerini biçer makinaları aldı.Bir bir tükendi sarı öküzler.Rahmetli Hasan Emmi (Hasancık) Ahmet derdi; yeğenim bu tarlalardan öküzlerin tırnağı kesilirse, açlık başlar. Evet amca doğru tahmin ettin. Öküzler tamamen bitti. Yarın köyde biter diye korkuyorum. Yumurta ve yoğurdu bile şehirden almaya başladık zaten. Ekmeği de arabadan alıyoruz. Köy tamamen bitmek üzere amca.Artık içtiğimiz suyun bile tadı kalmadı. Horoz bile ötmez oldu koskoca köyde.

Deli İsmail’i arar oldu gözlerimiz.Dedelerin Ahmet’in adaletli davranışı nerede,Osman hocanın ezan sesini artık duymaz olduk. İncikli Hacı’nın latifelerini duyamıyor,Avan hasanın naralarını özler olduk.Dığış Veli’nin küfürlerini, Tahtalığın Hüseyinin Saflığını, Alaman Bekir’in duruşunu bulmak mümkünmü? Bekir Emmi gibi (Körbekir) düşünmek, Ömer çavuş gibi(Güvellerin)dosdogru,Hasan emmi gibi dürüst kalabilmek (cörtüklerin kara Hasan) hangimize nasip olur. Süslünün edem diye konuşmasını, çolağın Veli’nin lingo lingo şişeleri oynamasını, Haram Velinin Bayramı, Kadir ağayı, Cereciyi özler olduk. Hani nerde Şeker Memmet, Sarı, Hilmi çavuş, Boduklulun Mustafa, kör Cuma, Osman çavuş, Cafar. Guguş Emmi gibi zanaatkar mıyız, Kara Halil gibi misafir sever miyiz, kolay mı Aziz gibi çile çekmek.

Değil elbet. İsmini unuttuğumuz yüzlerce atalarımızın kemiklerinin sızlamasını istemiyorsak yılda en az bir kere güzel köyümüzü sevindirin, alın torunlarınızı atlayın arabanıza ve gelin bu köye. İçin kana kana pınarlarından, kurtoluğunu gezin. Hilmi çavuşun bağında piknik yapın. Yemlik toplayın. Göldeğirmeninin buzgibi şifalı suyundan için.Ve mezara gidin. Sizlerden üç kuluf bir El hamı bekleyenleri memnun edin.

Evet sizi bilmem ama ben özledim.Suyunun tadını,öküz arabasının tatlı nağmelerini,çoban ateşinde demlediğimiz çayı,yayık ayranını, her yağmur sonrası toprağın kokusunu, yemliği, kuzukulaklarını, öküz arabasına binmeyi ve afedersiniz tezek kokusunu özledim.

Ben bu topraklarda gözümü açtım.Burada doydum, büyüdüm sebep oldu ondan ayrıldım. İş ve aş buldum.Ama birçoğumuzun yaptığı gibi arkamı dönmedim, dönemedim. Çünkü ben böyle görmedim. Yaşamayan, görmeyen bilemez.

Sizleri çoluk çocuğunuzla, torun torbanızla bu güzel ata yurduna davet ediyorum. İnanın hiç pişman olmayacaksınız.

Saygılarımla
Ahmet SARIÇİÇEK

YİTİRİLEN ALETLERİMİZ (yitirilen değerlerimiz)

30 Ocak 2009
KARASABAN

Karasaban kızderbent tarımına ne zaman girdi hatırlayan yoktur.Çiftçiligi meslek seçen kızderbent köylüsü saban yapmayı bilir.Saban yapmak özel marifet gerektirirSaban yapmayı düşünen çiftçi sürekli saban yapılacak malzemeyi sürekli  ayak ve okunu hazır tutar saban yapmak için özellikle ayak kısmı bulunması çok önemlidir ayak denen kısım sabanın bel kemiği sayılır sabanda dikkat edilecek husus  ayak kısmının  yükü çekecek kısmıdır Karasaban toprağın altını üstüne getirmek için yapılmış. Ayağın yere basan  sivri olan yerine takılan özel yapılmış   saban demiri denen parçayla toprağın aktarılması sağlanır. İkinci parçanın ucuna boyunduruk denilen sabanı çekecek hayvanların bağlanacağı bir düzenek takılır. Uzunca oku, okun ucunda saban ile boyunduruğu astırmaya yarayan 20 cm boyunda bir mil arkasından öküz veya manda derisinden yapılmış kayışla boyunduruğa bağlanan öküzler, arkada huylu dediğimiz meşeden yapıla tutulan ve demir takılan bölümü, ucun gerisinde buyluyla oku bağlayan ağaç .

Hayvan gücü kullanılarak yapılan tarım, başka bir deyişle karasaban devrimi, insanın tükettiğinden fazla üretmesine neden olmuştur.karasaban bugün tarin alaca karanlıgında kaybolmuştur kızderbentte her evde birsaban mevcuttu 1980 leri sonuna kadar ama artık beklide hiçbir evde antika olarak bile kalmamıştır .

PULLUKLAR

Toprak işlemede en yaygın kullanılan araç pulluklardır. Pulluklar toprağı parçalar, çevirerek devirir, gevşetir anız ve yabancı otları toprağa gömer.
Pulluk kızderbent köylüsünün vazgeçilmez tarım aletleridendir.
Tarla ilk defa sürülecekse mulaka pulluk ile sürülürdü pulluk tek yönlü sürme aletliydi aynı çizgiden birdaha gelinmez fakat sabanla aynı çizgiden gelinebilir pulluk gerçekten sabana oranla çok daha güçlü bir tarım aletidir 
Pulluk iki kolu ve yere dogru 60 derece açılı iki dikme ve ayak kısmında bir biçağı olan bir tarım aletidir bugünün traktör pulluklarının tek ayaklısı öküz ve atlarla çekilebilen bir tarım aletidir.

BOYUNDURUK
Boyunduruk karasaban, pulluğu ve öküz arabasını çekmek için kullanılan hayvanların boynuna takılan ağaçtan yapılmış bir araçtır. İki ağaç ince demir veya sert ağaç parçalarıyla birbirine tutturulmuş uçları hayvanların boynu girecek kadar açık bırakılmış kaçmamaları içinde zevye denen demir veya ağaç parçalarının girebileceği delikler hazırlanmış bir araçtır. Boyunduruğun alt ucunda meşeden yapılma kapak dediğimiz delikli düzenek vardır bağlantıyı zevyeler yapar.
İşte şimdi anı özelliğinde bazı işyerlerinde gördüğümüz karasabanın ve boyunduruğun benim bildiğim geçmişi.Nerelerden nerelere?

ÖKÜZ ARABASI
Başta kurtuluş savaşımız olmak üzere bir dönemin en gözde ve en önemli taşıma aracı öküz arabası. Tüm evlerde mutlaka bulunurdu öküz arabası olmayan aile olmazdı iki öküz tarafından çekilen öküz arabaları kızderbentlilerin 1980lerin sonuna kadar enfazla kullanılan taşıma aracıydı . Bazen bu arabaya doluşur tarlaya çifte, tırpana , harmana giderdik. Çoğu zamanda harmana biçilmiş bugay ve yulaf demetlerini taşırdık. Yol boyunca çocuk bağrışmaları ve öküz arabası sesinden sesinden oluşan bir koro bizlere eşlik ederdi. Hiç duymamış olanlara bu müzikli inilti sesini anlatmak sanırım olanaksız. Özellikle sabah erken saatlerde yada akşam geç vakitlerde daha iyi duyulan bu ses beni halen etkilemektedir. Tekerlekler döndükçe iki ahşabın birbirine sürtünmesi sonucu oluşan bu gıcırtılı sesin az çıkması için biz o zamanlar tekerlekle milin arasına katran sürerdik değnek biçimindeki  gereçle sürülür.Bu hem ses çıkarması hemde sürtünmeden dolayı yanıp kırılmaması içindir.yinede öküz arabasından mulaka ses çıkardı. Köyün yaşlıları ise daha öküz arabası  görülmeden uzaklardan gelen sesinden kimin arabası olduğunu hemen söyleyiverirler öküz arabasının en önemli özelliği iki öküz tarafından çekilmesi ve tamamen ahşaptan yapılmasıdır.öküz arabası iki mil ve ortadan bunları birbirine baglayan bir mil bulunur buğünkü arabaların beklide temelini oluşturmuştur arka iki teker yönü sabit ön iki teker yaklaşık 45 derece acı ile dönebilecek kabiliyettedir tümü tahta olan bu tekerler çamur tutmaması için genelde çam ağacından yapılıp, aşınmaması içinde etrafına 2 cm eninde demir çember geçirilir. Öküzler arasından geçen uzun bir üçgen şeklindeki “ok” ana yapıyı oluşturur. Bu okun ucuna boyunduruk bindirilir. Uzun bir tahtadan oluşan boyunduruğun iki tarafındaki üstü çam, altı meşeden yapılmış bölümleri “zevye” lerle birbirine kayışla da öküzlerin boynuna bağlanır. Öküz arabası dört tekerin önüne üçgegene bir ok takılmış şekliyle, uçtaki meşeden yapılmış boyundurukla kayışı tutan yuvarlak ağaçlara zevye ile öküz veya manda derisinden yapılmış kayış, boyunduruk ile birleşir.
Ekin taşımak için dağlardaki tarlalara sabah erkenden gidilip orada şafakla birlikte ekin sarılıp yollara düşülürdü. Bu meşekatli iş şimdiler beklide dedelerin torunlarına  anlattığ bir masal gibi gelmek tedir her evde mutlaka bu tür araba hikayeleri vardır.
ESKİ HARMANLAR
DÜVEN DÖVMEK( DÜVEN HARMANI)
Eskide he evin bir harman yeri mutlaka vardır bu kızderbentte çiftçilikle ugraşanların olmazsa olmazlarındandır harman yeri harman bittikten sonra bahçe olarakda kullanılabilir
Harman yeri harman alanı neden bu kadar genişti. O kadar geniş olmasına karşı yine de yetmiyor zaman zaman harman yeri kavgaları eksik olmuyordu. Günlerce tarlalarda ekinler biçilip demetlenir , arpalar budaylar yulaflar Daha sonra bunlar öküz arabasıyla veya at arabasıyla eşeklerle veye atlarla harmana taşınır yuvun dedigimiz yuvarla bir daire biçiminde harmana getirerek yıgardık. Harmana getirme işini bitirdikten sonra harman yerine yuvarlak biçimde dağıtılır, buna sap saçma denirdi. Harman yerleri dar geldiğinden sap saçma işide kalın ve yüksek olurdu. Saçma işinden sonra ya saçan insanlar boyundurukta koşulu öküzlerle ya da koşumlu atlarla üzerinde gezinilip yassıltılırdı. Üzerinde dönülmeye başlanırdı. Düven sürmenin inceliği her dönüşünde değişik yerlerine uğratmaktı düveni yoksa harmanı samana dönüşme işi geç olurdu.gerçi ben kendi köyümüzde düvenle harman işini görmedim fakat komşu koy olar Yörük girek orada çok zaman düven dövdük düven dövme çok zahmetli bi iştir bizde küçük ikin inekleri dağda kendi haline bırakıa konşu köy düven dövevmeye gigerdik onlarda bize düven dövme işini bizi birakır bizde adete bir lunaparkta oyun oynar gibi zevk alırdık.
Harmanın yüzündeki saplar saman durumunda gözükmeye başlayınca birinci aktarma işi dirgenle yapılırdı. Aktarma harmandaki sapların ters yüz edilmesi olayıydı. Aktarmadan sonra büyük deste parçaları görünüyorsa bu parçaların dirgenle küçültülmesine veya üçüncü aktarmada sap çok görünüyorsa sapları üste çıkarma işleminin yapılmasına çevirme  denirdi. Bu aktarmadan sonrada hayvan gezdirme işi yapılırdı. Hayvanlar düyene koşulur üzerinde bir kişiyle düyen sürmeye başlanırdı. düyendeki kişinin öteki önemli görevi sıçan öküz veya beygirin boklarını harmana düşürmeden kürekle  arkasına yetiştirip tutarak sürülen harmanın dışında uygun bir yere döküp gelmekti. Bu eksiklik veya gecikmenin bedeli de yukarıdaki gibi azar ile cezalandırılırdı. Harmanın yüzü samanlaşınca dirgenle ikinci aktarma yapılırdı Artık saplar az görülmeye başlayınca harman küreği dediğimiz çam ağacından yapılmış küreklerle üçüncü aktarma yapılırdı. Düyen sürme işi sürerken harmanın yüzü yarı saman yarı kes durumuna gelince dördüncü- buna son aktarmada denir- aktarma yapılırdı.. Bundan sonraki sürme samanın inceltilmesi veya açılmadan kalan başakların açılımının sağlanarak saman içine boşaltılmasına yönelik düyen sürme çalışmasıydı. Artık harmanı öldürdük denirdi. Bu harman, harman küreği ve tırmıklar yardımıyla kuzeydoğu yönünde uzunca toplanırdı. Buna harman yığma denirdi. Yığılan harmanın tabanı harman süpürgeleriyle süpürülüp üzerine atılırdı bu süprüntüler. Harman yığıldıktan sonra üzeri küreğin arkasıyla vurularak düzeltilirdi.sap ile başaktan kurtulan taneler elenmeye bırakılırdı.
Bazı yıllar harman döneminde uzun zaman yel esmezdi. Harmanlar yığılır, düyen sürme işi biter günlerce yel esmesi için harmanda beklenirdi. Yel esecek ki yığılan harmanlar savrulup tane ile saman birbirinden ayrılabilsin. Harman savurmak işi önce yaba ve tırmıkla sap saman birbirinden ayrılır ruzgarın yardımıyla tane ve saplar bir birbuçuk metreden aşağı bırakılır taneler alta  samanlar biraz daha ireri dişer bir birinden ayrılmaya çalışılırdı. Çocuklar harman savurma işine girmek için çabalar, büyüklerde taneleri kaçırırsınız diye o işe yanaştırmazlardı. Çocuklar belki de büyüdüklerini kanıtlamak için bu işi yapmak istiyor olabilirlerdi kim bilir?. Çekilen bunca emeğin karşılığının alınmaya başladığını görmek sevinci çok büyüktür o günkü yorgunlugun unutuldugu zamandır. Ayıklanan tane çuvallara doldurulur gelecek dönem tohumlukları ve deyirmene gidecekler ayırılırdı. Toplanan bugday eşek veya atlarla eve götürülür samanlarda öküz arabaları ile eve götürülürdü.

ÜVENDİRE
Eskiden öküzlerle çift sürerken her çiftçinin mutlaka birtane üvendiresi bulunurdu üvendire genellikle kızılcık agacından seçilir agaç yaklaşık bir santimetre capında düzbir sopadan yapılır genellikle agaç yaç iken kabuğu soyulmadan ateşte kızartılırdı kabugu soyulduktan sonra adeta vernillenmiş şekilde dururdu buna sopanın kalın tarafına üçgen biçiminde bir demir bulunur sopanın ince tarafında ince çivi çakılır demir tarafıyla genellikle üvendirenin kullanma amacı çiftçi çift sürerken sabana ve pulluğa toprak yapışır saban ve pulluk kullanılmaz hale gelir başındeki demir yardımıyla pulluk ve saban güzelce temizlenir çiftçi zaman zamanda hayvanları yola getirmek amacıyla ucundaki çivili tarafıyla hayvanları dürter  bu öküzlerle çiftçilik yapan her çiftçinin kullandıgı bir alettir.
HARMAN MAKİNESİ
Daha dün gibi hatırlıyorum köyümüzde harman makineleri ile bugday arpa yulaf  tane ile saplarından ayırmak için köye harman makineleri gelirdi o zamanlar köyün girişimde ve çıkısındakı harman yerlerinde Eskimo ların evleri gibi durur idi köyün iki girişi adeta bir bugday deposunu andırırdı köyün girişleri o zamanlar tarlada elle biçilen bugday ve yulaf  sapları demetler yapılarak eşek at veya öküz arabası ile taşınırdı harman yerlerine  burada yıgınlar halinde dizilirdi harman makinelerini beklerlerdi harman işi çok zahmetli ve ekip çalişması gereken bir iştir bir harmanı yapmak içim  iki kişi demetleri atmaya iki kişi taneleri çuvallamak için iki kişide çıkan ürünü tartmak için yaklaşık yedi sekiz kişiye ihtiyaç vardı bu işlemi kızderbentli genellikle imece yöntemini kullanarak halletmektedir harman dövme işlemi makine sahibinin bir adamı genellikle makinenin demetleri makineye giriş yerinde balabanda birkişi makinenin elek bölümünü birkişide öndeki traktör bölümünü kontrol ederdi şimdi bu harman makineleride tarih olmuştur.
TEL DOLAP
Eskiden mutlaka bir tel dolap bulunurdu tel dolabı dolap iki bölümden oluşurdu üst kısmı yemek koymak için atl tarafı ekmek koymak için kullanılırdı  buzdalabından önceki dönemde mutfagın en önemli eşyalarındandı tel dolap. zeytinyağlılar ve etli yemekler muhafaza edilir ayrıca tulumdan cıkarılmış peynirler fıçılardan çıkarılan zeytinler  yemeklerden ve kahvaltıdan artan yemekler konurdu. bizim dolaplara her evde olurdu.
 
SAMAN ÇİTİ
Saman çitleri adeta koca bir sepet gibi dururdu evde saman çirleri öküz arabalarına konurdu saman işi bittikten sonra köye gelen yabancılar gördüklerinde mutlaka sorarlardı bu ne diye ne için kullanılır diye
Saman çiti ince fındık ağacından yapılırdı öküz arabasına boydan boya yerleştirilirdi içine saman koydukça açılır beklide şimdilerde kızderbentte numune olarak kalmamıştır.
GÖZER
kızderbentte her evde gözer bulunur gözer aslında bu günkü eleklere benzer fakat onun deriden yapılmış olanına denir gözer ev kadınlarının evdeki en kıymetli eşyalarından sayılır gözerle bulgurluk  buğday elemek için tohumluk buğday elemek için aslında görünüş olarak ta güzel bir alettir.
KIRÇAK
Şimdilerde yirmili yaşlar da olanlar bile hatırlamaz kırçakları  kırçak bu günkü adeta bidona benzeyen fakat tahtadan yapılan bir su taşıma kabıdır daha ozamanlar hortum bile çok yaygın deyildi kızderbenli tütün ekimlerinde su çıkmayan yerlere yütün ekerken eşek ile su taşırdı kırçakğı eşegin iki yanına semer vasıtasıyla yerleştirir su bulunan bölgeden kırçaklara konularak tütün ekim alanına getirir adeta tütüne can suyu verilirdi belki bazı evlerde şimdilerde hatıralar diye saklanıyordur .

OCAKLIKLAR
Kızderbent eski evlerinin oturma odalarında mutlaka ocaklık bulunurdu ocaklıklar şimdiki şöminelere benzer fakat yapılışı kendine özgümdü oturma odasının cam tarafının hemen yanına altı toprakla birlikte tuğla döşenirdi yukarıya doğru  bir bilgisayar masası büyüklüğünde üstünde rafı vardı  üstüne o zamanın aydınlatma lambası konurdu alt bölümde orada yemek pişirilir çay demlenir hele patetes külde yapılır yemesi harika hemde salıklı birde televizyon yok radyo yok hele ocak başı sohbetleri vardıya..
TAHTA KAŞIK
Tahta kaşık aslında kızderbent kültüründe ayrı bir önem taşır eskiden her evde tahta kaşık bulunurdu tahta kaşıkla yemek yemek özel bir ustalık gerektirir.

Kapaklı Köyü

29 Ocak 2009

Köyümüze her gittiğimizde ayrı bir mutluluk duyarız. Köylülerimizi bir arada görmek, çeşitli hatıralarımızın olduğu yerleri görmek çok güzel bir şey. Fakat, artık göremediğimiz ve daha da göremeyeceğimiz çok şeyler de var. Ömrünü tamamlayıp ahrete göçen insanlar gibi, devrini tamamlayıp biten çiftçilik adet ve usullerini de artık göremiyoruz. Kağnı, döven, saban, su değirmeni, harman savurma, at-eşek sürüleri, öküzler ve kömüşler artık yok. Şimdi traktör, pulluk , tırpan ve patus ile her şey tez elden hallolmaktadır. Tabi ki teknolojiyi kullanmak iyi ve gerekli bir şey. Fakat, gurbete çıkmadan önce eski usullerle çiftçilik yapmış veya o devirleri görmüş olan insanlar eski günleri yeniden görmeyi isterler. Bunun için eski zamanların çiftçiliğinden de bahsetmek gerekir. Çok eski zamanlara ait değil, bu işler 20-25 yıl öncesine kadar yapılmakta idi.

Tarlalar sabanla sürülürdü. Sabanı boyundurukla çeken iki öküzü elindeki üvendere ile iyi idare etmek gerekir. İyi verim alabilmek için saban demirinin toprağa yeterince batması gerekir. En önemlisi de, eğer saban sert bir yere veya kayaya takılırsa, kırmadan çıkartabilmek gerekir. Aksi halde işimiz yarım kalır. Tarla sürülüp toprak yumuşatılır. Gerekli görülen yerlerde ikinci bir aktarma, yani yeniden sürme işlemi yapılır. Tohumlar bir torbaya konarak boyuna asılır veya bele bağlanır. Sağ avucumuza aldığımız tohumları göz kararı ile tarlaya saçarız. Tohum sıklığını iyi ayarlamak gerekir. Çok sık olursa, tanelerin yeri dar gelir ve mahsul iyi olmaz. Tohumlar çok seyrek atılırsa, bir çok yer boş kalır ve yine yeterli ürünü alamayız. Dolayısıyla ölçüyü iyi ayarlamak gerekir.
Tarla sürüldü, tohumlar saçıldı. Şimdi iyi yağmur ve kar bekleriz. Yağmur ile tohumlar beslensin, kışın kar bir yorgan gibi üzerlerini örtsün ve baharla birlikte ekinler yeşersin. Mayıs ayında, ekilmemiş tarlalardaki, çayırlardaki ve bayırlardaki otlar biçilir. Derken, ekinler olgunlaşır. Ekin biçmek üzere tarlalara gidilir. Önce fiğler, sonra arpalar ve en sona buğdayların olduğunu, yani biçilecek olgunluğa geldiğini de hatırlatalım. Genelde herkes orak ile biçer. Tırpanı kadınlar ve çocuklar kullanmazdı. Sadece tırpan sallamasını bilen büyüklerimiz kullanırdı. Bir taraflarını kesmemeleri için küçüklerin eline tırpan verilmezdi. Ekinler biçilir ve desteler halinde sıralanır. Tarla tamamen bitince desteler toplanarak yığın yapılır ki, bütün tarlalar bitene kadar sağlam ve emniyetli bir şekilde kalsın. Yoksa orta şiddetli bir rüzgar hepsini savurup atar veya yağmurdan ıslanarak çürüyebilirler. Tarlayı sürerken veya ekini biçerken işin kolaylaşması için çantalı radyo dediğimiz pilli radyo varsa, güzel türkü ve hikayeler anlatan istasyonlar açılır. Eğer yoksa, tarladakilerden biri veya birkaçı arada sırada türkü söylerler. Bazen de şakalaşırlar veya hikayeler anlatırlar, ama aynı zamanda çalışmaya devam ederler. Bazen de “çıkım” denilen önlerinde biçmekte oldukları bölgeleri kimin daha önce bitireceğine dair iddiaya girerler. Fakat, bu insanları en mutlu eden şey, yemek vakti yaklaştığında elinde çorba, ayran ve taze ekmeklerle azık getiren çocuklardır. Evin hanımı taze taze yaptığı ekmeklerle yemekleri genelde bir çocukla tam zamanında tarlaya gönderir. Yemekler yenilip, ayranlar içilir. Eğer biraz ehli keyif iseniz ve termos içerisinde çayınız da gelmişse yorgunluğunuz kalmaz. Bu sırada güneş ortalığı kızdırmaktadır ve gölgede iyi bir uyku çekmenin tadı da bir başka olur. Bu tarla biçilince, bir başka olmuş tarlaya gidilerek bütün tarlalar biçilir. Ekinler olgunlaştıkları zaman biçilmelidir. Bunu için kendi ailemiz yetmiyorsa ya komşulardan yardım istenilir, ya da parayla eleman yani ırgat tutulur. Eğer bir şekilde zamanında biçilmediyse iş biraz zorlaşır. Çünkü kuruyan ekinler kırılıp dağılır ve ellerimize batar. Böyle durumlarda gece vakti çiğ düşmesinden sonra tarlaya gidilir. Çiğ taneleri ekinleri yumuşatır. Sabah gün doğmadan bu tarlayı bitirmek gerekir. Bitiremezsek ertesi gün yine aynı zamanda işe devam etmek gerekir. Yoksa güneşle birlikte ekinlerin kuruduğu yeniden hissedilir ve biçilemez.
Ekinler biçilince sıra harmana gelir. Tarladaki ekin yığınları kağnılarla harmana getirilir. Ama hepsi birden değil, sıra ile. Önce, kağnıların tekerlerine biraz tereyağı sürülür. Bu yağ tekerin dönmesini kolaylaştırır ve aşınmasını önler. Fakat en güzel tarafı kağnının giderken çok değişik ve rahatsız bir etmeyen bir gıcırtı çıkartmasına sebep olur. Kağnıya ekinleri yüklerken dikkat etmek olmak gerekir. Düzenli yüklenmiş bir kağnı hem güzel görünü, hem öküzler tarafından daha rahat çekilir, hem de daha fazla ekin bir defada götürülebilir. Tabi ki ekin sarılırken öküzler kenarda dinlenir. Kağnını düzgün durması için ön tarafındaki “dayak” adı verilen değnek yere dayanır. İş bitinceye kadar kağnı bu dayağın üzeride durur. Sarma işi bitince, öküzler boyunduruğun altına alınır, bağlanır. Bu işe “öküz koşma” da denir. Elimizdeki üvendere ile kağnının önündeki yularları tutarak kağnıyı harmana götürürüz. Özellikle harmana girerken öküzlerin ve arabanın iyi idare edilmesi gerekir. Bazı huysuz öküzler tam harmana girerken veya biraz zor yerlerde, kendilerini boyunduruğa bağlayan zelveleri kırıp kaçarlardı. Tabi ki böyle olunca kağnı öteki öküzün üstüne yığılır. Bu gibi durumlarda hemen kağnını ucu kaldırılır ve dayak vurularak yük dayağın üzerine verilir. Biraz uğraşarak öteki öküz yakalanır, kırılan zelve değiştirilir ve yola devam edilir. Şimdi rahmetli olan köylümüz Sarı Bilal`in bir deli tosunu vardı ve sık sık zelveyi kırıp kaçardı. Harmana gelince koşumlar çözülür ve öküzler serbest bırakılır. Arabadaki yük yıkılır. Bir harmanlık yük varsa, yani düven sürme için yeterli ekin varsa düvene sıra gelir, yoksa biraz daha ekin getirilir.
Harmana getirilen ekinler büyükçe bir daire şeklinde yere yayılır. Döven sürmeye sıra gelmiştir. Döven, tahtadan yapılan, altında ucu keskin çakmak taşlarının bulunduğu, yaklaşık 1 metre eni, 2 metre boyu olan bir çiftçi malzemesidir. Yere yayılan ekin üzerinde dolaştırılarak ekin tanelerinin saplardan ayrılmasını ve saplarım parçalanarak saman haline gelmesini sağlar. Dövenin çekilmesi için, kağnıyı çeken öküzler aynı şekilde boyundurukla dövene koşulur. Ağırlık yapmak ve düvenin gerekli, yerlerden geçmesi için üzerine bir kişi biner ve elindeki üvendire ile öküzleri yönetir. Bazı dövenler at ile çekilir. Sistem aynıdır, ama atlara üvendire gerekmez. Atlar dizginlerinden idare edilir Bilenler bilir, atların koşumları da farklıdır. Düven işi epey uzun sürer. Bunun için bazen bir sandalye de düvenin üzerinde bulunabilir. Bir de daima bulunması gereken bir alet vardır, bokcağı. Küçük çocuklar için lazımlık vardır ya, onun gibi bir şey. Genelde tenekeden olan bu malzeme sayesinde ekinin içine hayvan pisliği karışmaz. Eğer öküz veya atın pisleyeceği görülürse, hemen üvendirenin ucuyla düvene hafifce vurulur ve aynı zamanda öküzlere “dohaa” denilip hayvanlar durdurulur. Hemen bokcağı hayvanın arkasına tutularak gelen pisliğin ekine düşmesi önlenir. Atlar ise dizginleri çekilerek durdurulur ve yine aynı usul takip edilir. Sonra yine düven sürmeye devam edilir. Ekinin üstü iyice sürüldükten sonra, yaba ve dirgenlerle aktarılır. Yine aynı işlemler devam eder. Bütün taneler ayrılınca ve saplar tamamen saman olunca, döven sürme işi biter.
İşin tozlu tarafı olan harman savurmaya sıra gelmiştir. Önce düvenle iyice sürülmüş olan karışım (buna yassı da denir) öbek şeklinde toplanır. Hafif rüzgarlı bir havada elimize yabayı alırız. Yabayı öbeğe daldırıp, biraz alırız. Yabanın ağzını yığının tersine doğru hafifçe eğerek karışımı biraz yükseğe fırlatırız. Yüksek rüzgara göre ayarlanmalıdır. Hafif rüzgarda ekinin taneleri az ötemize düşmeli, sapları ise 5-6 metre ileriye gitmelidir. Böylece saman ve ekin taneleri birbirinden ayrılmış olur. Bütün öbek bu şekilde savrularak tanelerin ve samanın ayrılması tamamlanır. Bu işler yapılırken, insanların üstü başı dahil her taraf saman olur.
Harman savurma işi de bitince, samanlar samanlığa, taneler ise eve, ambara taşınır. Saman taşımak için ya, sırtımızda çuval veya sepetlerle, ya da üzerine ağaç dallarından örülen ve çit adı verilen bir sepet takılarak kağnı ile yapılır. Harmanı ile samanlığı birbirine uzak olanlar genelde çit takılmış kağnı ile taşır. Ekin taneleri de çuvallarla sırtımızda veya kağnı ile taşınır. İhtiyacından fazla samanı olanlar bir müddet samanını içeri almaz. Çünkü malı davarı çok olan köyümüzden veya köy dışından bazı çiftçiler saman satın almak için dolaşırlar. Eğer fiyatta anlaşılırsa, saman harmanda müşteriye satılabilir. Bu sıralar bir taraftan da ekin yıkama işlemleri başlar. İyi Eyme veya Mahzene getirilen ekinler oluklarda yıkanır. Bu iş için kovalarca su kullanılır. Çünkü tanelerin iyice temizlenmesi için bu gereklidir. Yıkanan ekinler ambarda ayrı bir bölmede saklanır. Bu ekinlerin bir kısmı da bulgur yapılmak üzere kaynatılarak dibekte dövülür. Birazı da el değirmeninde biraz kalınca çekilerek dene yapılır. Tabi ki bunların ayrı ayrı yemekleri yapılır. Kalan mahsulün bir kısmı değirmene götürülüp un yapılır, bir kısmı da satılarak veya takas edilerek başka ihtiyaçların giderilmesinde kullanılır.

Deynek

13 Eylül 2007

Diğer bir kerameti de şöyledir: “Şerif dedenin torunu olan Hakkı Erpolat, Sivas’a buğday satmak için öküz arabasıyla yola çıkıyor. Yol eskiden Gardaşlar mevkiinden gidiyordu.  Yolda giderken Paşa pınarı mevkiindeki yokuşundan aşağıya doğru inerken öküzleri boşalıyor zelvelerini kırarak aşağıya doğru hızla koşarken araba devriliyor. Tek başına arabayı kaldıramıyor. Kendisine yardım edecek kimseyi de bulamıyor. Aradan epey bir aman geçiyor gün akşam oluyor. O arada bir eşeğe binmiş yaşlı bir adam aşağılara doğru geliyor ve hakkı Erpolat’a –burada ne yapıyorsun- diye soruyor. Hakkı Erpolat ona, yolda kaldığını arabasının devrildiğini buğday dolu arabayı kaldıramadığını söylüyor. Bunun üzerine merkepten inen yaşlı adam –yardım edeyim birlikte kaldıralım- diyor. Hakkı Erpolat birkaç kişiyle denedik biz kaldıramadık. Yaşlı halinle sen nasıl kaldıracaksın? Diyor. Yaşlı adam yardım et diye işaret ediyor ve her ikisi de birlikte devrilmiş olan öküz kağnısını kolayca kaldırıyorlar. Hakkı Erpolat bu duruma hayret ediyor. O arada öküzleri koşarken kırılan değneğinin yerine de ihtiyar adam elindeki bastonu Hakkı Erpolat’a veriyor. Yaşlı adam bu arada hızla olay yerinde ayrılıyor. Hakkı Erpolat, Sivas’a geliyor. Buğdayını satıyor tekrar Sivas’tan köyüne dönüyor. İhtiyarın verdiği değneği de arabanın üstüne koyuyor. Eve gelip öküzleri ahıra koyduktan sonra yaşlı adamın verdiği değneği de buğday ambarının  arkasına dayıyor. Şerif dedenin istemiş olduğu şeker, çay gibi siparişleri ona vermeye gittiğinde ninesi ona yani Şerif Erpolat’ın eşi, torunu Hakkı Erpolat’a: -dedeyin bastonu kayıp bulamadım- deyince. Hakkı Erpolat ninesine;

Ben bugün yaşlı bir adamın bana verdiği bastonu getirip vereyim diyor. Gidip buğday ambarının arkasına koyduğu bastona bakıyor ki, Sivas yolunda kendisine yardım eden ve baston veren yaşlı adamın verdiği asa/Baston, dedesi Şerif Erpolat’a ait baston değil mi? İşte bu olaya da hayret ediyor ve dedesinin kalp gözü açık bir kimse olduğuna inanıyor. Bu rivayeti kendisinde almış olduğumuz Hakkı Erpolat “dedem bana yavrum bugün çok zahmet çektin” dedi diyerek bu olayı aynen bugün olmuş gibi halen hatırlıyorum” diye ekliyor.

www.sertmahmut.com/koyler/bostankaya.html

Kurtuluş Savaşı Kağnı/Öküzler

23 Mayıs 2007

Şu Çılgın Türkler – 4                                                                           Ahmet Serim

 

AÇIKLAMALAR : 

“Şu Çılgın Türkler” adlı, bana ve her halde tüm Türk’lere göre muhteşem olan eser hakkında birkaç açıklama daha yapmak ve zaten kolay olan anlaşılmasını daha da kolay şekle sokmak, fonu meydana getiren zaman ve zemini bir kere daha anlatmak isterim.

Niye 4 bölüm ?

Aslında bu harika yazılmış, gerçek tarihi olayların arasına serpiştirilmiş, örnekleri bol miktarda gerçek hayatta yer almış olan kurgu kişiler ve olaylarla süslenmiş romanı, sadece iki ana unsur ile tanıtacaktım: denizle ilgili konular olan İstanbul’dan Anadolu’ya geçişin bir yolu ve Rüsumat IV ün Ordu macerası.

Ancak roman okundukça daha çok sardı, pek çoğunu bildiğim olaylar yine önümde canlandı, yazıma karada yapılanlardan da bir bölüm eklemek istedim. Böylece bazı kişisel fedakarlıkların anlatıldığı örneklerin peşine bazı açıklamaları da ekleyince 3. ve 4. bölüm oluştular.

Aslında tanıtımı, yayınevinin de istediği gibi makul ölçülerde, olabildiğince daha kısa tutmak amacındaydım, daha kısa planlıyordum. Ama roman o kadar harika ki, bence “makul” denebilecek ölçü bu. Daha kısa alıntılar, bütünlüğü bozar, bu ülkeyi ve devletimizi bize verenlere de saygısızlık olur.

Kitabın tamamı, kendi dipnotlarıyla beraber 748 sayfa, burada ele alınamayan daha pek çok ilginç olay, gururlandırıcı sahne ve inanılmaz başka hadiseler var. Örneğin kimlerin hangi bayrağı nerede ve nasıl saygıyla selamladıklarını öğrenmek için kitabın tamamını okumanız gerekiyor.

Dönem ve ortamlar :

Eser, değişik ve ard arda gelen günleri ele almaktadır. Dönem olarak söylemek gerekirse, öncelikle ve özet olarak I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Mücadele’mizin ilk bölümünden (28.06.1914-01.04.1921) başlamaktadır. Daha detaylı olarak Kütahya-Eskişehir Savaşının hazırlığı ve Savaş dönemini (01.04.1921-24.07.1921), Sakarya Savaşına hazırlık ve Savaşı (25.07.1921-13.09.1921), Türk Büyük Taarruzuna Hazırlık ve Taarruzu ve sonrasını (14.09.1921-27.10.1922) ele almaktadır.

Hemen tamamı belgelere ve anılara dayalı olaylar, Yunan Ordusu, Türk Ordusu, İngiltere Yönetimi, Yunanistan Yönetimi, İstanbul Yönetimi, Ankara Yönetimi, Bazı Türk İlleri ve Arazileri olarak özetlenebilecek ortamlarda geçmektedir.

Kişilerin büyük çoğunluğu gerçek kişilerdir, konuşmaların ve olayların çoğunluğu kaydedilmiş ve aktarılmış gerçek konuşmalardır

Mesela Rüsumat No IV olayının gerçekliğini görmek için “Ordu’lular” konulu şu internet sitesine erişebilirsiniz : http://mitglied.lycos.de/papuc3/rusumat.html

Anlatılan dönemlerde İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırma, asker ve sivil kişilerin kaçmaları yoluna girmiş, çetelerin faaliyetleri bitmiş, düzenli ordu teşkili başlamıştır. Bunlar da romanda ele alınıp kısa veya uzun anlatılmıştır.

Rütbesiz Bir Komutan :

Mustafa Kemal Paşa, kongre yapmak ve Kurtuluş’u şekillendirmek üzere,

Erzurum’ a gelişinden 5 gün sonra, 8/9 Temmuz 1919′da, “Sine-i millette bir ferd-i mücahit (milletin bağrında bir mücahit kişi) olarak çalışmak üzere” çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa eder. Artık milletin bir bireyi olarak ; milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi görevine devam edecektir. Yani artık bir rütbesi, bir askerlik sıfatı bulunmamaktadır. Daha sonra, 23 Nisan 1920 de TBMM Başkanı seçilecek ve sadece bu sıfatı olacaktır. Halbuki, dost ve düşmanın kabul ettiği gibi, Kurtuluş’u planlayan ve yürüten güç O’dur.

Rütbesi olmayan Mustafa Kemal’e, orduyu tam yetkiyle idare etmek ve geliştirmek üzere, sonradan uzatılan 3 aylık bir dönem için, 5 Ağustos 1921 günlü TBMM gizli birleşiminde, Meclis yetkilerini kullanması kaydıyla, Başkomutanlık yetkisi verildi.   

Hatta Başkomutan’ın seçilmesi ve Tekalif-i Milliye’ye gidişini Sayın Özakman şu satırlarla anlatıyor:

MECLİS’in iki gündür içine kapanması, Ankara esnaf ve zanaatkarlarını huzursuz etmişti. Seğmen havalı bir esnaf, ertesi sabah, Merkez Kıraathanesi’ne girdi. Her zamanki masalarda yine bazı milletvekilleri vardı. “Beyler..” dedi, “..iki gündür kendi aranızda konuşuyorsunuz. Bir de milletle konuşsanız..”

Milletvekilleri bakıştılar. Sahi, Meclis’e kapanıp milleti unutmuşlardı.

“Arkadaşlarla toplandık, sizi bekliyoruz. Buyrun, birlikte gidelim.”

Çıkrıkçılar yokuşundan Samanpazarı’na yürüdüler, oradan kale önüne çıkan daracık yola saptılar. Yokuşun iki yanında küçük, gösterişsiz nalbur, hırdavat, urgan dükkanları vardı. Kale önüne çıkınca, seğmen, milletvekillerine yol göstererek bir zahireciye girdi. Tavanı atkılı, bölmeleri zahire dolu geniş dükkanda yirmiden fazla Ankara’lı esnaf ve köylü toplanmıştı. Komşu esnaflar da koşup geldi. Yuvarlak yüzlü, gür bıyıklı bir Ankaralı öne çıktı:

“Hoş geldiniz !”

“Hoş bulduk !”

“Kulağımıza gelenlere göre, Meclis, M. Kemal Paşa’nın başkomutan olmasını istiyormuş ama Paşa kabul etmiyormuş. Demek ki ümit yok !”

Süleyman Sırrı Bey irkildi:

“Hayır. Paşa daha konuşmadı. Bizleri dinliyor.”

“Öyleyse Paşa’ya söyleyin, millet malıyla, canıyla arkasındadır. Başkomutanlığı kabul etsin. Bu dükkan benimdir. Ne varsa hepsini orduya helal ediyorum: ! »

Biri, “Ben de !” dedi.

Öteki esnaflar da katıldılar :

“Bizimkiler de helal olsun !“

Bıyıkları sigaradan sararmış bir köylü, “Biz yakın köylerdeniz..“ dedi,

“..hepimiz adına söylüyorum, neyimiz varsa ordunun ayağına sermeye hazırız.. Yeter ki şu gelen kara belayı durdursun !“

Üç ay süreyle Başkomutan seçilen ve Meclis’in yetkilerini kullanması kabul edilen Mustafa Kemal, milletin maddi kaynaklarını savaşın emrine verebilmek için çıkardığı 10 maddelik Tekalif-i Milliye (Milli Yükümlülük) emirlerinin 6 sını 7 Ağustos’ta yayımladı:

1. Satın almalar için en büyük mülki amirin başkanlığında her ilçe merkezinde ücretsiz olarak çalışacak komisyonlar kurulacak; komisyonlar, ambarları sayarak rapor tutacak,

2. Her ev, birer takım çamaşır, bir çift çarık ve çorap verecek, çok yoksul olanların bu yükümlülüğünü de zenginler karşılayacak,

3. Asker elbisesi yapmaya yarayan bez ve kumaşların ve ayakkabı malzemesinin ve

4. Yiyecek maddelerinin yüzde 40′ına el konacak,

5. Ulaştırma araçlarına sahip olanlar her ay askeri araç-gereçleri 100 km. öteye taşıyacaklar,

6. Terk edilmiş mallara el konacak, Bu emirlere uymayanlar, vatan ihaneti suçuyla İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanacaklar.

8 Ağustos’ta ise 4 maddeyi daha yayımladı :

1) Halk, elinde bulunan, savaşa yararlı bütün silah ve cephaneyi, savaştan sonra geri almak üzere üç gün içinde hükümete teslim edecek,

2) Benzin, vakum, gres yağı, vazelin, otomobil lastiği, tutkal, telefon makinesi, kablo, tel gibi maddelerin yüzde kırkına el konacak,

3) Demirci, marangoz, dökümcü ve kılıç, mızrak yapabilecek ustaların adları, sayıları, durumları saptanacak,

4) Halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabaları ile kağnı arabalarının bütün donatımı ve hayvanları ile birlikte, binek hayvanları, yük hayvanları, deve ve eşeklerin yüzde 20’sine el konacak.

İşte bu “topyekun harp”ti. Millet her şeyini seferber ediyordu. Ordu kuruluyor ve geliştiriliyordu. Bir Millet, varlığı ve hürriyeti için her şeyini ortaya koyuyordu.

Ben dahil, Türk ulusunun fertleri, Atatürk hayranları, taraflı konuşabiliriz. Onun için sözü bir yabancıya, “Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu” adlı ünlü kitabın yazarı, hem de hasmımız olmuş bir ulusun evladı Lord Kinross’a bırakmak istiyorum :

 …Mustafa Kemal, üzerlerine çöken tehlikeyi, herkesin daha yakından duyması için, her evden birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık da istiyordu.

Bu savaş, Mustafa Kemal’in öteden beri gördüğü gibi topyekun bir savaştı :

“Harp, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla ve ellerindeki her şeyle, bütün elde tutulur ve tutulmaz güçleriyle birbirleriyle karşı karşıya gelmesi ve birbiriyle vuruşması demektir. Bundan dolayı, bütün Türk milletini, cephede bulunan ordu kadar fikren, hissen ve fiilen ilgilendirmeliydim. Milletin her ferdi, yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyde evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini ödev almış hissederek, bütün varlığını mücadeleye verecekti.”

Bir Peygamber gibi şu sözleri de eklemişti: “Gelecekteki savaşların yegane başarı şartı da, en ziyade bu söylediğim hususta yer almış olacaktır.”             

Bu gerçeği yıllarca sonra keşfetmiş olan Churchill, Mustafa Kemal’in elinde yeteri kadar deve ve öküz bulunmadığı için, taşıt işlerinde cephedeki erlerin karılarından ve kızlarından nasıl yararlandığını anlatır. Kadınların seferber edilmesi milli duygunun geliştirilmesinde büyük bir rol oynamış; asker, sivil herkesin topyekün gayret göstermesi ihtiyacını iyice belirtmişti. Sivas, Erzurum, Diyarbakır ve Trabzon gibi dağınık, merkezlerden toplanan silahlar, saman yığınlarının altına yüklenerek kağnılarla taşınıyordu. Şalvarlı, dolaklı köylü kadınları ta Sümerler zamanındaki gibi, gıcırtılı sesler çıkaran kağnılarını sürerek saatte ancak beş kilometre hızla, dağ tepe demeden yüzlerce kilometrelik yolları aşıyor, cepheye doğru ilerliyorlardı. Çoğu, emzikteki çocuklarını, sıkıca sırtlarına bağlamışlardı. Top mermilerini, halat kulplu cephane sandıklarını, kucaklarında taşıyarak arabalara yükleyip indiriyor, iki omuzlarına birer gülle yüklüyor, çok kez tapaları bozulmasın ya da ıslanmasın diye, çocuklarını açıkta bırakmayı bile göze alarak, üzerlerini örtüyle kapatıyorlardı. Tekerleklerin kırılıp kağnının yolda kaldığı da oluyordu. O zaman kadınlar, içindekileri sırtlarına yüklenir ve kilometrelerce taşırlardı. Evlerinde kalanlar at, hayvan ve araçlara el konmuş olmasına bakmadan, çapa çapalıyor, tohum ekiyor, ekin biçiyor, orduya yiyecek yetiştiriyorlardı.

Refet Paşa, Milli Müdafaa Vekilliğine geçmiş, bütün enerjisi ve buluşlarıyla çalışmaya başlamıştı. Öküz arabasıyla yapılan taşımayı, yeni bir menzil sistemi kurarak daha hızlı hale getirdi. Artık köylülerin alışık oldukları gibi her kasabaya gelince araba değiştirecek yerde, belirli yerlerde öküzler değiştiriliyor ve taşıtlar, doğruca savaş alanına kadar gelebiliyordu. Kilimlerden askerlere kaput, gaz tenekelerinden ilaç kutusu yaptırdı. Un bulunmazsa, köylülere, değirmenleri tamir edilinceye kadar, buğdayı kaynatarak ya da havanda döverek yemelerini söyledi. Çorak yaylada odun bulunmadığından, ahşap evleri yıktırıp, tahtalarını lokomotiflerde yakıt olarak kullandı.             

Saban demirlerinden kılıç yapılıyordu. Ankara’daki demiryolları atölyesi süngü ve hançer fabrikası haline sokulmuştu. Bir tek bozuk silah kalmaması için her yerde tamir atölyeleri kurulmuştu. Refet Paşa yurdun en ücra köşelerinden bile orduya asker topluyordu. Halk, minarelerden askere yazılmaya çağrılıyordu. Orduya katılmak isteyenler çoğu kez haydutların kasıp kavurduğu yerlerden geçerek; yüzlerce kilometre yaya yürümek zorundaydılar. Geldikleri zaman da kendilerine verilecek silah bulunmadığı olurdu. Bu erlere, cepheye giderken, düşmandan başka, yaralı ve ölülerin silahlarını almaları söylenirdi. Bu arada askerden kaçanlar yakalanıp şiddetli cezalara çarptırılıyor, silah altına yeni sınıflar alınıyor; Adana bölgesinden, Doğu illerinden, Karadeniz’ den ve daha başka uzak yerlerden takviyeler getiriliyordu.

Türklerin, kendilerini bekleyen önemli savaşa hazırlanmak için ancak üç hafta kadar vakitleri vardı [Sakarya Savaşı]. Ankara, bu haftaları endişe içinde geçirdi. Sivillerin morali adamakıllı çökmüştü. Varlıklı eşraf ve tüccarlar, yanlarına ailelerini ve servetlerini alarak Kayseri’ye göç ettiler. Daha başka kimseler de göç hazırlığına girişti, hatta resmi görevi olanlar bile. Şehir, asker kaçaklarıyla, boş gezenlerle dolmuştu; Yunanlıların çok yakına geldikleri söyleniyordu; kimsede güven kalmamıştı. Kadınlar, çarşafları sırtlarında, yola çıkmaya hazır, sabırla bekliyorlardı. Evlerini, barklarını bırakıp göç etmek zorunda kalacaklar mıydı acaba?

Mustafa Kemal de, şimdi Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Paşa ile birlikte cepheye hareket etti. Karargahını Ankara’nın seksen kilometre kadar güneybatısında, demiryolu üzerindeki Polatlı’da kurmuştu. Buraya varınca, atıyla, çevreye hakim bir tepe olan Karadağ’a çıktı; attan inerek düşmanın izlemesi muhtemel olan hücum yönünü görmek istedi. Tekrar atına binerken bir sigara yaktı. Hayvan, kibritin alevinden ürkerek geri tepince, Mustafa Kemal şiddetle yere düştü. Kaburga kemiklerinden biri kırılmıştı; bir an için, ciğerlerini sıkıştırarak, nefes almasına ve konuşmasına engel oldu. Yanındaki doktor, kendisini ciddi şekilde uyardı: “Devam ederseniz hayatınız tehlikeye girer !’

Mustafa Kemal: “Savaş bitsin, o zaman iyileşirim.”  diye yanıt verdi.

Tedavi için Ankara’ya döndü. Fakat yirmi dört saat sonra yine cephedeydi. Yarası ona acı veriyordu; güçlükle yürüyebiliyor, çok kez bir masaya dayanarak dinlenmek zorunda kalıyordu

Halide Edip bazen bu toplantılarda Mustafa Kemal’i bir roman yazarına benzetirdi. O da sanki heyecanlı bir konu üzerinde çalışıyor gibiydi. Bu romanın ana konusu savaştı, harita üstündeki iğneler de kahramanları. Her birinin özellikleri, genel plana uygun düşmeli ve hikayenin gelişmesine yardımcı olmalıydı. Mustafa Kemal, düşmanın kuvvetini de kendi birlikleri kadar yakından inceliyordu. Savaşın çok önemli bir anında alınan bir istihbarat raporunda, Yunanlıların kuvvetli bir yığınak yapmış oldukları, Türklerin tuttuğu mevziin savunulmasının güçleştiği ve bırakılması gerekeceği bildirilmişti. Mustafa Kemal hemen: “Bana Yunan birliklerinin hareketlerine dair geçen haftaki raporları getirin !” diye, emir verdi. Bu raporları bir daha gözden geçirdikten sonra: “Bizim istihbarat yanılıyor !“ dedi. “Yenilen biz değiliz, düşmandır !”

Yepyeni bir savaş stratejisi :

Zaman zaman, taktik icabı, askerlik bilimine uygun olarak, geri çekilmeler de yapılıyordu. Hatta gereğinde Ankara bile boşaltılabilecekti. Ancak Başkomutan gereksiz ve çarpışılmadan geri çekilmeleri affetmiyordu.

Mustafa Kemal’in emri altındaki cephe aşağı yukarı yüz kilometre uzunluktaydı. Savaşın kritik bir döneminde, kullanılacak taktiği, subaylara şöyle bildirmişti:

“Hattı müdafaa (savunma hattı) yoktur, sathı müdafaa (savunma alanı) vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunmaz. Onun için küçük, büyük her birlik, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe kurup savaşmaya devam eder. Yanındaki birliğin çekilme zorunda olduğunu gören birlikler, ona uymaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar sebat ve mukavemete mecburdur !”

Sakarya Savaşı’nın 5. gününde, 27 Ağustos 1921 de, çarpışmalar şiddetini artırarak devam ediyordu. Cephenin sol ucundaki Güzelcekale’nin yüksek tepeleri Yunanlıların eline geçti. Türkler, sert bir savunma yaparak adım adım çekildi.

Daha önceki günlerde bu yeni stratejiyi geliştiren Mustafa Kemal, Alagöz köyündeki karargahında Yusuf İzzet Paşa’ya, “Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır. Yurdun her karış toprağı, yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz. Her birlik, ilk durabildiği noktada düşmana karşı yeni bir cephe kurup savaşmayı devam ettirir…” dedi. Daha sonra da bu yeni stratejiyi orduya günlük emirler arasında yayınladı.

Mustafa Kemal’in savunma hatları, kısım kısım kırılıyordu. Fakat derekap, kırılan her kısım, en yakın bir mesafede yeniden tesis ettiriliyordu. Böylece Yunanlılar, her ne kadar toprak kazanıyorlarsa da, ilerlemeleri gayet yavaş oluyordu. On günlük bir savaş sonunda, topu topu on beş kilometrelik yer kazanmışlardı. Papulas’ın hücumda, Mustafa Kemal’in savunmada uyguladığı ilkeleri uygulamasına olanak yoktu. Türk hatlarında bir gedik açabilen bir Yunan birliği, durup komşu birliklerin de aynı hatta varmalarını bekliyor (askeri taktik gereği), bu da Türklere takviye alıp toparlanmak için vakit kazandırıyordu.

Ancak Türklerin durumu yine de tehlikeliydi. Yunanlılar saldırıyı, merkeze doğru yöneltmişken, bir kere daha sola doğru kaydırdılar. Hala Türk ordusunu yandan çevirip Ankara’ya doğru yürümeye uğraşıyorlardı. Bu cephede bazı ilerlemeler kaydederek Türkleri mevzilerinden çekilmek zorunda bıraktılar. Türk Cephesi, şimdi kendi mihveri üzerinde dönmüştü. Artık kuzeyden güneye değil, doğudan batıya uzanıyordu. Öyle ki, doğu ucundaki Yunan kuvvetleri, Ankara’ya, batı ucundaki Türklerden daha yakındılar.

Savunmanın başarısı ve dolayısıyla Ankara’nın korunması, Çal Dağ’ın elde tutulmasına bağlıydı. Türklerin esaslı iki savunma mevzii arasında, üç yüz metre yükseklikteki bu geniş ve uzun silsile, Ankara’ya ulaşan tren yoluna ve bütün savaş alanına hakim durumda bulunuyordu. Bir sürüngenin sırt kemikleri gibi girintili çıkıntılı olan Çal Dağ, üzerinde gizlenilmesi ve savunulması güç olan bir yerdi. Mustafa Kemal: “Çal Dağ’ı almadıkları sürece korkulacak bir şey yok !” diyordu. “Ancak, alacak olurlarsa, çok dikkatli davranmamız gerekecek. Çünkü kolayca Haymana’yı işgal edebilir ve bizi kapana kıstırabilirler !”

Ankara’dakiler; Çal Dağ düşse de onun arkasında daha bir sürü tepe bulunduğunu düşünerek, kendilerini avutabiliyorlardı. İçlerinden biri: “Biz her tepede bu kadar ölü verdirdikten sonra, düşman buraya gelinceye kadar elinde bir avuç asker kalır. Onları da sopa ile döveriz !” demişti. Ama cephede herkes, durumun çok nazik olduğunu biliyordu.             

Netice olarak vuruşmalar ve muharebeler kazanıldı. Churchill’in özetlediği gibi, “Yunanlılar, kendilerini öyle bir siyasi ve askeri duruma sokmuşlardı ki burada nihai zaferden başka her şey bir yenilgi demekti. Türkler içinse, nihai yenilgiden başka her şey bir zafer sayılabilirdi. Türklerin başındaki savaşçı başbuğ, bu durumun hiçbir yönünü gözünden kaçırmıyordu.”

Mustafa Kemal şimdi Fevzi ve İsmet Paşaların önerisi üzerine, Meclis tarafından Müşirliğe (Mareşalliğe) yükseltilmiş ve kendisine ayrıca Gazi unvanı verilmişti. Böylece artık rütbesi bulunan bir subay, bir Başkomutan olmuştu.

Yıllar sonra bir ressam, Mustafa Kemal’e Sakarya savaşını gösteren bir tablo hediye etti. Kendisi, ön planda, yağız bir savaş hayvanına binmiş olarak görünüyordu. Ressam, tebrik beklerken, birdenbire Mustafa Kemal’in “Bu tabloyu kimseye göstermeyin !” demesi üzerine şaşırıp kaldı. Kimse ne söyleyeceğini bilemiyordu. Mustafa Kemal açıkladı: “Savaşa katılmış olan herkes bilir ki, hayvanlarımız bir deri, bir kemikten ibaretti, bizim de onlardan arta kalır yerimiz yoktu. Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da, savaşçıları da böyle güçlü kuvvetli göstermekle Sakarya’nın değerini küçültmüş oluyorsunuz, dostum…”

Buradaki bazı anılar, Halide Edip Adıvar’ın “Türk’ün Ateşle İmtihanı” adlı eserinden alınmış ve Lord Kinross’un kitabında tekrarlanmıştır. O Halide Edip ki, romanlarında ve başka kitaplarda anlatıldığı gibi işgal İstanbul’undan Ankara’ya geçmiş, orada Dış İşleri emrinde tercümanlıklar yapmış, Sakarya Savaşı öncesinde “gönüllü er” olarak Batı Cephesi Karargahına katılmış, zaman zaman Kurmay Heyetiyle birlikte cephelerde bulunmuş, Başkomutan’ın otomobilinde birlikte İzmir’e kadar gitmiş ve tabii ki anılarını aktarmıştır. Sakarya Savaşından sonra İsmet Paşa tarafından Onbaşı, Büyük Taarruzdan sonra Çavuş yapılmıştır. Kendi diktiği özel üniformayı giyerdi. 

Sonuç :

19 Mayıs 1919’da başlayan, çok önceden planlanan ve hazırlıklarına girişilen ulusal direniş, yokluklara rağmen başarıyla bitirildi. 1919 yılı direnişin şekillenmesiyle, 1920 yılı ulusal gayretlerin düzene girmesiyle, 1921 yılı son darbeye hazırlık savaşlarıyla, 1922 yılı da bu son darbe için hazırlıklar ve kesin zaferle sona erdi.

1923 yılı ise yeni devletin uluslar arası ve ulusal planda şekillenmesi ile sürdü.

Lozan Konferansı ve Anlaşması peşinden ismi konulmamış bir yönetimin isimlendirilmesi geldi, Cumhuriyetimiz ilan edildi.

Artık eski yıllarda kafada şekillenen ilerleme hamleleri, Erzurum Kongresi sırasında bir gece alınan notlar gerçekleştirilecekti. Bu ilginç hikayeyi aktarıp yine çok uzayan yazıyı bitirelim:

Mazhar Müfit Kansu’nun kaleminden okuyalım:

Erzurum Kongresi günleridir. Bir sabaha karşı saati. Paşa soruyor:

-          Mazhar, not defterin yanında mı ?

-          Hayır, Paşam.

-          Zahmet olacak ama, bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.

Defter gelince :

-          Bu defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya (Yiğit) bir de sen bileceksin. Şartım bu…

-          Emin olabilirsiniz Paşam.

-          Öyleyse tarih koy !

Kansu, tarihi ve zamanı koydu : 7-8 Temmuz 1919 gecesi, sabaha karşı.

-          Pekala… Yaz ! Zaferden sonra şekl-i hükümet Cumhuriyet olacaktır. Bu bir.

-          İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icabeden muamele yapılacaktır.

-          Üç: Tesettür kalkacaktır.

-          Dört: Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.

Bu anda, gayr-i ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu, gözlerin bir takılışta birbirine çok şey anlatan konuşuşuydu.

Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.

-          Neden durakladın ?

-          Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var, dedim. Gülerek,

-          Bunu zaman tayin eder. Sen yaz… dedi.

-          Beş: Latin hurufu (harfleri) kabul edilecek.

-          Paşam kafi… Kafi…dedim ve

-          Cumhuriyet ilanına muvaffak olalım da üst tarafı yeter ! diyerek defterimi kapadım ve koltuğumun altına sıkıştırdım…

Atatürk, zaman zaman Çankaya sofralarında, Kansu’yu bu notları yazdırdığı zaman, kendisini hayalperest olmakla suçladığını söylemiş, şakalaşmıştı. Ama daha büyük şakaları da oldu.

 23-31 Ağustos 1925 arasında Kastamonu’da Şapka İnkılabını (devrimini) ilan etmiş olarak dönüyordu. Ankara’ya avdet ettiği anda otomobille eski meclis binası önünden geçiyor, ben de kapı önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım. Kendisinin ve yanında oturan  Diyanet İşleri Reisinin başında birer şapka vardı. Kendisi neyse ne? Fakat kendisini karşılamaya gelenler arasında bulunan Diyanet İşleri Reisine de şapkayı giydirmişti. Ben hayretle bu manzarayı seyrederken, otomobili durdurttu, beni yanına çağırdı ve birden :

- Azizim Mazhar Müfit Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?

İşte, Atatürk bu idi. Her zaman kendinden ve milletten emin, planlı, programlı.

Ne şerefli, Türkiye Cumhuriyetini Kuran Türk Milletine ait olmak !

Bu şerefli ve övünülecek geçmişi derli toplu aktaran Sayın Özakman’a ve Bilgi Yayınevi’ne yeniden teşekkürler.

Son söz :

Bence bir kere daha yazılır veya yayınlanırsa eserin adı değişmeli. Bana göre, gerçekten çılgın olanlar, bu topraklara işgalci olarak gelenler ve ikazlara karşın onları gönderenlerdi…

Fıçılı Kağnı

23 Mayıs 2007

Aşşa Puvar

Şu kuyu dile gelse de anlatsa başına gelenleri bir bir. Yaz Kış suyu hiç eksilmezdi. İsmiyle müsemma gerçek bir pınardı.(Biz ona PUVAR diyoruz) Yıllar öncesinde  bütün köylü tütün dikme suyunu öküz arabalarına koyduğu fıçı(fucu)’ larla buradan taşırdı. Köylü suyunu aldıkça o daha da bir gür akardı. Sonrası mı?… Sonra, daha büyük bir kuyu olsun diye genişletme girişimleri olumsuz sonuçlanınca o da köye küsmüş. Hasbi ŞAHİN ve Salih KOŞAR’ın gayretiyle bu halini almış, yaşamını sessizce sürdürmektedir. Artık tütün dikmek için köylü ona muhtaç değil.

Tarih: 23:11, 5/4/2007

http://akbulutkoyu.blogcu.com/2502551

Ökuz Arabasi ve Ökuzlar

8 Mayıs 2007

Turgay Kurtuluş

Simdi size guzel gecmisten birseyler anlatmak istiyerim ve heygidi gunler hey demeyide ihmal etmiyerim…

Ben malasef buyuk sehirde yasadim koy hayatindan yine kopmamama ragmen aklimda yinede ufak tefek anilar kaldi.Her yil okul bittigi zamanlarda hemen koyum olan Asagi Sulesa gidardim.

Geceleri gazlambasi ısığında odanın duvarlarına vuran gölgeler küçüklüğüm ile ilgili ilk anilarımi oluştururdi.

Harman zamani ozelikle o guzelim arabaya pinmayi ne cok istiyerdim. .

Komşu evlerda olduğu gibi dedemlerinde iri iki öküzi ve tarafından çekilen bir arabasi varidi. Ben bu okuzlere bakar bakar sasirirdim.’’Ya bunlar nabicim bir hayvandir co’’diyerdim.

Birda ikisida birbirine benziyerdi.Siyahsa siyahlar bozsa bozlar ne acayip yaratiklarmis der dururdum.herkesinkida ayniydi… hele o uzun boynuzlari….valla o zaman kim korkmazdi ki…

Bir kerasında arabanin altinda ayagim kalmis ot doli araba ayagimdan gecmisti unitmiyerim onuda. Bazen bu arabaya doluşur dogru tarlaya gidardik. Yol boyunca çocuk bağrışmalari ve araba sesinden oluşan bir koro bizlara eşlik edardi.

Hic unitmiyerim bir keresında tarladan ot getiriyeriz dedem dediki gec dedi okuzlarin basina okuzlar sani takip edarlar eva kadar gidarlar .Biliyerki bende ozaman korkiyerim vallahi eva gidana kadar arkama bagdim boynuzlamasinlar diya hayvan bagli ama na bilem korkiyerim işta. Döniyer döniyer bagiyerim ökuzlarda arada duruyer araba gacirdiyer onun sesida hele hos ki o bila eyudur memleketumun sesi.Hiç duymamış olanlara bu müzikli inilti sesini anlatmak sanırım olanaksızdur….

Özellikle sabah erken saatlerde yada akşam geç vakitlerda daha iyi duyulan bu ses beni halen etkilemaktadır.

Tekerlekler döndükçe iki ahşabın birbirine sürtünmesi sonucu oluşan bu gıcırtılı sesin daha iyi çıkması için özel sıvılar sürüyerlar bazilari.Oda daha iyi oliyer.

Hatta bazı yörelerda arabasi iyi ötmeyenin horlandığı bile söyleniyer. Köyün yaşlıları ise daha araba görülmeden uzaklardan gelen sesinden kimin arabasi olduğunu hemen söyleyiverirlar.Falancanin arabasidur o derlardi.. Bazı yörelerde da bizdeki gibi öküz arabası da denilen arabanin asil adi (Kagni)oldugunu herkesta biliyerdur.

En önemli özelliği iki öküz ( bazı yerlerde camıs) tarafından çekilmesidur( at arabasida asla kullanılmaz ) ve tamamen ahşaptan yapılmasıdur.

Mazının iki ucuna takılan tümü tahta olan bu tekerler çamur tutmaması için genelda akağaçtan yapılıp, aşınmaması içinde etrafına 2 cm eninde demir çember geçirilur. Öküzler arasından geçen uzun bir üçgen şeklindeki ”ok” anayapıyı oluşturur. Bu okun ucuna boyunduruk bindirilur. Uzun bir tahtadan oluşan boyunduruğun iki tarafındaki deri kayıştan yapılmiş ”zelve ”ler öküzlerin boynuna bağlanır. Bazı yerlerde tekerleğin at arabası tekerine benzediği yada tümünün demirden yapıldığı görülse de bunlar arabanin orjinal tekeri değuldur.

Bu arabayi Ateşin keşfinden sonra insanlık tarihinin en önemli buluşlarından biri olan tekerleğin Orta Asya’daki çoban halklar tarafından M.Ö.3000 lerde kullanılmaya başlandığu sanılmaktadur.

Hayvanların evcilleştirilmesi de ilk kez buralarda olmiş, bu iki olaya bağlı olarak ilk hayvanlı arabalar yine bu topraklarda ortaya çıkmaya başlamıştur.

M.Ö.3000 -2500 yıllarına ait arkeolojik araştırmalarda dört tekerli araba figürlerine raslanmaktadır. Kağnının ise ilk kez Mısır’da kullanılıp oradan yayıldığı sanılmaktadır. Yüzyıllar boyunca bir çift öküzün koşulduğu araba çilekeş Anadolu insanının en büyük yardımcısı olmuş ve halende olmaktadır.

Bu Anadoluya has bir kultur olan okuz arabalarınıda bir resim galerisi arsivinde toplamaya basladim. İnsallah bitince cok guzel bir eser ortaya cıkaracam..

Fotograflarımla sizlere bir tarih boyu Anadolu topraklarına damgasını vuran vefakar ve artık yokolmaya başlayan arabalarin görüntülerini ulaştırabilsem bila ne yazıkki o büyülü sesi simdilik veremeyeceğım.

www.savsat.com/index.php

Öküz arabalarının süslenmesi, Öküzlerin kınalanması, Gelin teli takılması -Deliorman

8 Mayıs 2007

Selam ve Saygılar olsun hepçinize………..

Ahmet Boran http://www.terzialan.com/yore/sizin.html

Ben aynı kültür pınarından kana kana su içmiş, aynı kültürün havasını çekmiş ciğerlerine sindirmiş artanını koynuna doldurmuş, aynı örf ve ananeleri yaşayıp yaşatan lazım olacak diye birazda tarcığına (dağarcık) doldurmuş DELİORMAN’dan Razgrat Mehmetler köyünden gelme TUNA’nın kollarının suyunu kana kana içmiş, matarasını doldurmuş elinde ibriğinaştarpası ile yollara düşüp espitleri çemberini sıkıştıran, katransızlıktan gıcırdayan tekerlikli öküz arabasında angıçlardan eşyalar düşmesin diye çulla kapatılmış halde Sarıbaşla, Akkuyruk adlı koca boynuzlu öküzlerin çektiği, zaman zaman da zorlayarak boyunduruğunun zelvelerini kıracak gibi olduğu yolculukla göç edip gelen neslin kızanlarındanım.

Benim görüp bildiğim abbam Ahmet ağaların Selim’in kızanı Hüsmen ağa…Ben onun sekizcik kızanının en kocamanı Nuri Hoca’nın sekizcik gülüsünden yedi numarayım.Ninem (Anam) Molla Ahmet’in kızı Rayme (Rahime)

Dedimya temin beyav.. Aynı kültür mirasındanız deye.Onun için sizin araladığınız kapıdan (Sitenize) misafir oluverem dedim…

Selamımı aldığınız beni de ağırladığınız için şimdiden teşekkürlerimi arz ediyorum. Bizim geliş konumuz Balkanlardaki sıkıntıdan yani Osmanlı-Rus harbinden imiş 1876′da.. Koca abbam kızanlarını talükatını toplamış çileden göç edercesine yollara düşmüş…

Zaten çok eski zamanlarda da KARAMAN’dan kültürümüzü, dinimizi yaymak ecdat diyarlarını yurt etmek için oralara muhacir olmuş atalarımız.

Fabrika yok, çıkrıklarla yün eğitrmişler iplik yapmışlar çufalıklarda dokuyup bez yapmışlar kendilerine giyecek temin etmişler.Katık yok… ahlat (armut) toplamış turşu kurmuşlar, lahana, biber ekmişler morpatlıcan kırmızı patlıcan ekmişler. Eriklerini toplayıp işi (ekşi) macın yapmışlar, kolaç ısırıp ya da kaçamak kaşıklayıp doyunma uraşmışlar. Zor zar saban, pullak yapabilip sürebildikleri tarlalardan kıt kanaat ekin almışlar, mısır almışlar. Dermenlerde (Değirmen) üütüp bazı ateş ekme bazı kolaç yapmışlar.

Birgün dermen yanından geçerken suyun gunguruk yaptını gördüm ..Hee… kızanları burdan tutela sandım. Bize sizi dereden tutttuk derlerdiya.

Kızan dimiz o gedi aklıma ba… hey gidi günler hey sofradan yarı tok yarı aç kalkalamış . Yok ki napsınlar hali vakti iii olanlar sadeyağ (tereyağ) iişimik (Ekşimik-Lor) korlarmış ekmek içine… Sobamı deesiniz adı ba…. ateşlikler vardıya… oraya birkaç dikme konur yakılırdı. Varlığı olmayanlar çıra ile biraz olanlarda kandillerle şavıklanırdı. Ben bile pek kart olmama rağmen ders çalışırken çook saçlarımı ütülettim kandile.

Gece karıla maleye giderken fenerlerini yakar çamıra batmadan giderler.Adamlar (Erkekler) da cami odasında toplanır anlatırlardı. Vaasa bi pilli ıradyo ile haberler dinnenir pil bitivemesin diye gene kapatılırdı. O pillerde kocamandı. Bilirseniz tam kavedermeni(kahve değirmeni) kadardı.

Hava isleyse kızanla cami önünde uzun eşek, güvercin takla , çelik çomak, domuz ya da kuyu kapmaca oynalardı.Sonraları metelik ve düğmecik te oynarlardı.

Kızlar da uzun peliklerinde muskalar ya da bulabilirlerse kırmızı mavi ipler bağlı idi.Kille ya da gazla saçları yıkananların prıl pırıl parlardı. Kaydırak, beştaş, elin üstünde kimin eli var, mendil saklama oyunları oynarlardı.

Düğünlerde öküz arabalarının en güzel en sağlam olanı palı-pırtı cacalarla süslenir, öküzlere bile kına yapılır gelin t elleri ile buynuzları süslenirdi. Düünde pelvan güleşi yürük (at koşusu) yapılır bulunabilen bir davul ya da dümbelekle türkü söylenip oynanırdı. Ama….sonu mutluluklarla uzun süren mutlu evliliklere varırdı.

Ben kızanken de Çakmakçayır’a sahiii Terzialan beyav ora… gittim. Çünkü Salimağaların Ali Esen ‘in karısı Kamile, Apturaman Hasan’ın Yakup karısı tetem di .Ninemin (anam) abusunun kızanlarıydı. Arabacıların İsmail’in karısı Firdevs abla da köyümüzden Nizamların kızıdır. Veli işçi dayımdı. Eskiden hısımlık pamuk ipliğine bağlı değil sicime, kınapa bağlıydı baa… gide gelirdik.

Hiç unutmam Abbam iki kıl çuvalı şıvşırmış ekinle dermene götürecekti. Hayvanların önüne bir çiten saman koymuş içine de kuvvetli olsun diye bir urup yulaf kuymuştu.Ben ordan geçerken Savul be hayvanları ürkütme yiyelersinle dedi.

Hani bizim muhacir küülerinde bi laf vadır saravtma bişeyi deye… ben de pek uzattım galiba

Benim en çok hoşuma giden unsurlardan biri köylerde samimiyet ateşi hiç sönmeden hep kor kor yanardı. İğsileri bitmezdi. Küllenen dostluklar parıl parıl parlardı. Pek dargınlık ta olmazdı. Bir de bayramlarda Bayram namazı sonrasında cami avlusunda büyükten küçüğe doğru sıra olunur candan samimiyetle bayramlaşılırdı.

Sabah sabah evlerin yasaklığına açılan tokatların arasından gödek kokusu sızardı. Ah… o bayramlar.

Bu vesile ile bütün Türk Milletinin Ezanı mübarek bilen, bayrağı şeref bilen buram buram insanlık haysiyet ve onur kokan herkesin mübarek Kurban Bayramlarını en halis dileklerimle kutlar nice bayramlara erişmeleri dileklerimle Saygılar, Sevgiler Selamlar sunarım. Allah’a emanet olun.05.01.2007

Ahmet BORAN
Emekli T.Halk Bankası Veznedarı