Arşiv 'Herhangi bir sınıflandırma yapılmamış'Kategori
YİTİRİLEN ALETLERİMİZ (yitirilen değerlerimiz)
30 Ocak 2009Bu da böyle bir
28 Mayıs 2007Hrekese ALLAH razi olsun denirmi?
Esselamünaleyküm:
Kiymetli kardeslerim insaallah yanlis yere yanlis konu acmadim.?
Serbes kürsü olunca yazabilecegimi düsündüm ,hata etmissem affola.
Hani hayatta karsilastigimiz bazi güzel olay etkinlikler karsisinda, ve bu
Forumdada SIKCA kullaniriz bu cümleyi, ALLAH razi olsun.
Cogu zaman bunu hak etmeyenlere bile söyledigimiz olur.(burasi icin degil)
ALLAH’in rizasini dilemenin ne müthis bir olay oldugunu düsünmeyiz.
Sizlere gecmiste yasanmis bir olay nakletmek istiyorum.
Bu hikaye Konya bölgesinde bazi sohbet esnasinda yeri geldikce anlatilir.
Belki baska yerlerde degisik sekillerde anlatilir olabilir.
Söyle aktarayim sizlere.( isimler anlasilsin diye yazilmistir gercek degil)
Bir gün Abdullah efendi Ahmet agaya bir iyilikte bulunur,bu yapilan hizmet
epeybir degerli olmaliki,Ahmet aga Abdullah efendiye bunun karsiliginda
birsey yapma yükümlülügü duyar,Düsünür ne yapsam ne versem,yaninda
verecek pekbirsey bulamaz, Dua etsem ALLAH senden razi olsun,
desem bu yapilana karsi cok fazla olacak.ALLAH senden razi olsun demek
yerine söyle der, Abdullah efendi sana borclu kalmak istemem, Ahir’da
(ahir’i bilmeyen varsa Büyükbas hayvan barinagi) bir cift öküz var lütfen
bir tanesini al der. Abdullah efendi, ne öküzü Ahmet aga bir ALLAH razi
olsun desen yeter der.Hayir ALLAH razi olsun diyecek kadar iyilik yapmadin
sen en iyisi su Öküzü al der Ahmet aga..
Kissadan hisse yaptigimiz Dualari bazen gercekten bilincsiz yapiyoruz,
Bende kimsenin hakkini yemiyeyim buradaki cogu kardeslerimiz mütesna.
Basinizi agrittim affola .ALLAH’a emanet olun…………….
Kabir Alemi
13 Mayıs 2007Abdullah bin Ömer’den söyle dedigi rivayet edilmistir:
Kul, Allah’in yolunda öldürülüp kanindan ilk damla yere düsünce Allah onun bütün günahlarini o damla ile afveder. Sonra, Allah ona Cennetten bir Örtü gönderir. Ruhu onun içinde kabzedilir. Cennetten, ruhunun binecegi bir cesed de gönderilir.
Sonra melekler onu göge çikartirlar. Sanki yaratildigindan beri onlarla berabermis… En sonunda Allah’in huzuruna götürülür. O, meleklerden önce Allah’a secde eder. Sonra melekler de secde ederler. Orda magfirete mazhar olur, temizlenir. Sonra sehidlerin makamina götürülmesi emredilir.
Onlara götürülünce, yesil bahçeler, ipekten çadirlar, içinde bulur onlari. Yanlarinda bir balik var bir de Öküz.., Her gün evvelki gün yedirdiklerinden ayri seyler yedirirler onlara:
Balik Cennet nehirlerinden her güzel kokudan alir. Aksamladigi zaman öküz onu boynuzuyla bogazlar o sehidler, onun etinden yerler, onda cennetin bütün güzel kokularini bulurlar.
Geceleyin Öküz cennette gezer, onun bütün meyvelerinden yer. Sabahladigi zaman balik yanina gider, kuyruguyla onu bogazlar. Onlar da onu yerler. Cennetin bütün meyvelerinin tadini onda bulurlar. Onlar orda makamlarina bakarlar. Makamlarina kavusmak için kiyametin kopmasini isterler. (Bu sehidin halidir)
Mümin kul ise öldügü zaman, Allah ona Cennet’den bir hirka ve Cennet reyhanlarindan bir demetle iki melegi gönderir.
O melekler ona:
— Ey nefsi tayyibe rahat ve reyhana, sana kizmayan Rabbînin huzuruna çik. Ne iyi oldu ki geldin, derler.
O da, bildiginiz en güzel bir misk kadar güzel bir koku gibi çikar, Gögün etrafindaki melekler:
— Sübhânallah bu gün yerden hos, güzel bir ruh gelmis derler. Hangi kapidan geçmek istese ona açilir. Hangi melegin yanindan geçse ona rahmet okur, sefaat eder.
Sonra, Rabbine (Azze ve Celle) götürülür. Melekler ondan önce secde ederler. Ve söyle derler:
— Yâ Rabbi bu senin filan kulundur. Onun ruhunu aldik. Sen onu daha iyi bilirsin.
Allah onlara söyle buyurur:
Ona» «secdeye gitmesini emredin.»
Bunun üzerine onun ruhu hemen secdeye gider. Sonra Mikail (a.s) çagirilir. Ona:
— Bu ruhu müminlerin ruhlari içine birak tâ kiyamet gününde senden isteyinceye kadar onu muhafaza et, denilir.
Kabrinin yapilmasi emredilir; eni yetmis su kadar, uzunlugu yetmis su kadar genislenir. Içine reyhan atilir. Ipek dösenir. Eger Kur’an’dan beraberinde bir sey varsa onu aydinlatir. Yoksa, günes gibi gür bir isik ona yaratilir. Sonra Cennette bakan bir kapi ona açilir. Sabah aksam oturacagi yerine bakar.
Kâfir kul ise, Allah onun ruhunu aldigi zaman, bütün sert seylerden daha sert ve pis kokulardan daha pis kalin bir örtüyü iki melek ile ona gönderir. Ona:
— Ey habis nefis! Cehenneme, azabi elime ve sana gazap eden Rabbine çik. Ne pis bir gelisdir bu derler. Hiç birinizin bulamadigi en pis bir lase kokusu gibi bir koku ondan çikar. Gögün etrafindaki melekler de:
— Sübhânallah yerden bir lase ve habis bir ruh gelmis. Ona gögün kapilari açilmiyor, derler. Onun geriye götürülmesi emredilir, kabri sikistirilir. Deve boynu gibi akrebler üstüne doldurulur. Hiç bir kemigini birakmadan onu yerler. Sonra beraberlerinde demirden tokmaklar olan kör sagir bir melek gönderilir. Kördürler, görmezler ki acisinlar. Sagirdirlar isitmezler ki sesini dinlesinler, ona boyuna vururlar, hirpalarlar. Kendisine Cehennemden bir kapi açilir. Ordaki sabah aksam oturacagi yerine bakar. O da Allah’dan o durumun devam etmesini ister ki, ötesindeki Cehennem atesine girmesin.
www.ehlitevhid.de/Kabir_Alemi/sekerat_melek_ve_ruhaniler_1.html
Robotik biliminin babası: El Cezeri
13 Mayıs 2007Cizre dediğimiz zaman yada Cezire büyük bir çoğunluğumuz meşhur Eyalet-i Cezire’yi hatırlayacaktır.O Eyalet-i Cezire ki; İklim-i Rum’a attığımız (hem islam hem türk-islam olarak) ilk adımlarımızdır.Bu ilk adıma mutakiben İklim-i Rum’un derinliklerine ilerlemiş ve yeni ülkeler feth etmişiz.Bu eyalet Yani eyalet-i cezire ki abbasilerin bir eyaletiydi, sonradan orada ne beylikler kurulmuş ne kişiler yaşamıştır.İşte bu El-Cezire’de Yani bizim bu gün telaffuz ettiğimiz şekliyle Mezopotamya’da Mardin-Cizre’de doğmuş bir alimi anlatacağız.
Öyle bir alim ki; şu gün şu internet sitesinde dolaylı yoldan dahi olsa emeği geçmiştir(800 yıl evvel yaşamasına rağmen).Tıb denince akla nasıl İbn-i Sina geliyorsa,Sibernetik denincede bu alim; Eb-Ül-İz İbn İsmail El Cezeri aklımızı doldurmakta ve hatta taşırmaktadır.
Sibernetik ilmi çağımıza adını veren bir ilimdir.Atom çağından sonra kendi kendini kontrol eden makinaların çağı yani; sibernetik çağı…Felsefe nasıl bir çok ilmi içinden çıkartmış türetmişse Sibernetik’te bir çok ilmi çatısı altında almıştır
Hayatı mevzuunda pek çok bilinmeyen İsmail El- Cezerî (İbn-el Rezzaz) 1181 yılında Mezopotamya’daki Amid (bugünkü Diyarbakır şehri) beyliğinin hizmetine girdi. 120u yılında Amid beyine, “Hünerli Mekanik Aletler Bilgisi Kitabı”m takdim etti. Sonraları Arapçadan Farsça ve Türkçeye çevrilen bu eseri, günümüz bilginleri Ortaçağ İslâm Dünyasının mekanik sahasındaki ilerlemelerinin çok önemli bir gelişmesi olarak değerlendirmektedirler.
![]() |
|
El Cezerî’nin Hünerli Mekanik Cihazlar Bilgisi Kitabı’ndan iki çizim |
Başka hiçbir Arap kaynağında mekanik prensipler, böylesine geniş biçimde anlatılmamışdır. Ne var ki, bu kitabın da birçok eksiği vardır. Meselâ; teleskop ve terazi gibi, İslâm âlimlerinin çok ileri olduğu ilim dallarından söz edilmemektedir. El-Cezerî’ nin yaptığı makineler Ortaçağda İslâm âlimlerinin su mühendisliği sahasındaki muvaffakiyetlerini bariz bir şekilde ortaya çıkarmaktadır.
El- Cezeri’nin tarif ettiği bazı makineler pratik faydalar taşır. Bunlardan biri, bir mil (eksen) boyunca yer alan dişlilerle çalışan bir nev’i tulumbadır. Tulumba bir dizi kepçeyi sırayla hareket ettirerek suyu çıkarır. Kitapta anlatılan bazı cihazların ise yalnızca eğlendirici bir değeri vardır. Meselâ; İçinde su varmış gibi görünmesine karşılık, suyu boşaltılamayan su kapları ve içi boş gibi görünüp, su akıtan kaplar gibi.. Bugün bu kaplarda kullanılan prensiplerden istifade ederek günümüze de bazı oyuncaklar yapılmaktadır. Hem eğlendirici, hem de faydalı olan bu cihazlara, çeşme ve su saati misal verilebilir.
El- Cezerî’nin saatlerinin çalışma sistemi, çoğunlukla aynı mil üstündeki bir gösterge ile üstünden, ucuna ağırlık asılı bir kayış geçen kasnak biçimindedir. Ağırlığın düşüş hızı, yüzen bir cisimle kontrol edilir. Yüzen cisim, kayışın öteki ucuna tutturulur ve içinde bulunduğu kap yavaşça boşaltılır. Bazı durumlarda da, devrilebilen bir kova. otomatik olarak dolmakta ve devrilince bir mandalı iterek, dişlinin bir diş ilerlemesini sağlamaktadır.
El- Cezerî, çalışmalarının büyük bir bölümünü, zaman aralıklarını değişik biçimlerde belirlemeye yöneltmiştir. Yaptığı bir makineda saatler, davul, zil ya da trampet çalan insan maketlerinin teşkil ettiği bir orkestra ile belirtilir. Aynı çağda Avrupa’da yapılan saatlar da ise böylesine teferruatlı ve ince işçilik yoktur.
![]() |
|
2- Su düzeyindeki değişmelerle alçalan yükselen kaplarla düzenlenen bir su saatidir. Bu kaplar, 12 çemberli göstergeyi hareket ettiren makaraları takılı kordonlara bağlanmıştır. |
El- Cezerî tarafından adapte edilen mekanik prensiplerin çoğu oldukça eskidir. Onun makinelerı dişliler, mandallar, palangalar ve kaldıraçlardan oluşuyordu. Günümüzde bütün motorlu vasıtalarda bulunan “krank mili”ni ilk defa o kullanmıştır.
El- Cezerî’nin yaptığı makinelerın çoğu su ile çalışır. Bu bakımdan El- Cezerî ye su mühendisi demek çok yerinde bir ifade olacaktır. Onun su kıtlığı çekilen bir bölgede yaşadığı düşünülürse icadlarının oldukça enterasan olduğu ortaya çıkacaktır.
Kitab-ül Hiyel den örnekler
- Otomatik Kuşlar
- Filli saat
- Otomatik yüzen kayık ve çalgıcılar
- Birbirine şerbet ikram eden iki şeyh
- Dört çıkışlı iki şamandıralı otomatik sistem
- İki bölümlü testi (termos)
- Otomatik su akıtma , ikramda bulunma ve kurulama makinası
- Su çarkı kepçe mekanizması
- Motor-kompresör mekanizması
- Su çarkı su dolabı
kitabooku.blogcu.com
Öküz Haritası
11 Mayıs 2007MASALSI YALANLAR – GERÇEKSİ MASALLAR Sitemiz Yazarı
Klinik Psikolog Cafer ÇATALOLUK
Psikoterapist /Aile Terapisti /Psikodramatist
ccataloluk2002@yahoo.com
Çocukluğumuzda en çok keyif veren şeylerden biri sanırım masallarımızdı. Hani anne babamızın büyük anne büyük babamızın bizlere anlattığı masallar. Hep masalları keyifle dinlerdim. Ama son zamanlarda oğlum mobil oldukça ve net sorular sordukça masalların beni ne kadar zorda bıraktığını daha iyi kavradım. Artık masallar bana keyif katmıyor, beni sadece zorluyor. Sizde yaşadınız mı bilmem o övdüğümüz masallar hep sihirlerin, büyülerin, cinlerin devlerin olduğu masallar. Eğer masallardaki kahramanların gerçek hayatla bağlantısı olsa çocuğun korkularını daha rahat argümanlarla geçiştirebiliriz.
Burada bence en temel sıkışma noktam iyi ve kötüler. Masallarda hep bir iyi olan ve ona kötülük yapan ötekiler var. Ben çocuğuma bunları anlatmaya yanaşmamak için devamlı masallar üretiyorum. Ama kitap okutmak kitapla tanıştırmak istediğimde de yine onlarla karşılaşıyorum. Kırmızı başlıklı kızda örneğin. Bir kötü kurt var. Öncelikle kurt neden kötü olsun ki ? çocuğum soruyor. Sahi kurt neden kötü. Hayvanın tek derdi karnını doyurmak. Masalı üreten insan zekasının art niyeti olmasa o kurt öyle abuk şeyler planlamazdı. Üstelik ben doğada kötü bir kurtta duymadım. Ama kötülük yapan insanlardan söz etmemek zor sanırım. Planlı olarak hasedinden, öfkesinden uzun erimli planlar kuran insanlar. Belki bir tarihte çocukları vahşi hayvanlardan uzak tutmak için böyle temalara ihtiyaç vardı ama söyler misiniz şimdi neden ihtiyacımız olsun. Kalan son hayvan türlerini de tüketmek için mi ?
Oğluma anlatacak masal bulamıyorum devamlı araştırıyorum
Bu sabah oğlum “ben devi döveceğim” dedi. Hangi dev deyince de sihirli fasulyedeki dev olduğunu açıkladı. Ona göre dev kötüydü. Haklı çocuk. Çünkü masalda o dev kötü olarak aktarılmış. Dev doğası gereği insan yiyor özellikle çocukları yiyor. Devin bir karısı var, Jack (masalda ki kahraman çocuk) fasulyeden tırmanıp devlerin evine gelince Jack yardım ediyor ve Jack i eşinden saklıyor. Masalda iyi çocuk olarak lanse edilen Jack aslında böyle tanımlansa da hırsız . Konuk olduğu evdeki devin çeşitli değerli şeylerini çalıyor.(belkide yadırgamamak lazım batılılarda hep doğuya gitmek ve doğuluların zenginliklerini çalmak adına planlar yapmadılar ve bunu gerçekleştirmediler mi ) Birçok şey çaldıktan sonra son devin evine gelişinde dev onu yakalamak için arkasından fasulyeden aşağı inerken jack fasulyeyi baltayla kesiyor ve dev ölüyor.
Sorarım dev kötümü ? Yoksa Jack mi kötü. Dev kendi evinde kendi doğası gereği yaşarken Jack gidip onun eşyalarını çalıyor. Jack haklımı. Bunu okuyan çocuk birinden birşeyleri çalarsa suçlumudur. Ben emin değilim. Ayrıca devi düşman gören çocuğum böyle görmekte haksız mı ?
Şimdi ben ne yapacağım. Düşünsenize çocuğuma anlatacağım adam akıllı bir masal yok.Sahi biz nasıl çocuklar yetiştirmeye çalışıyoruz.
İyi ve kötü üzerine bir dans olarak kurguladığımız yaşam başka türlü kurgulanamaz mı ?
Keeney, “Gördüğümüz şeyler ve gerçeklik hakkında oluşturduğumuz haritalar, her zaman için, o şeyin kendisi değildirler” der. Keeney in söylediklerinin oğlumun masallarıyla karşılaştırarak kendime bir teleskop yaptığımda birden gözlerim büyük bir şaşkınlıkla açılmaktadır. Masalları anlatan ve yazan büyükler haritalarının değişmezliğine ve yararlılığına bunca inanmışken ve gerçekliği tek taraflı kabul ederken ve aktarırken bir devi düşman gören çocuğuma ben yaşam hipotezimi hangi argümanlarla aktarabilirim ki. Çoklu gerçeklik üzerine eğitim alan benim gibi psiko-felsefe bilgisiyle donanmışların da ebeveyn olabilirliği karmaşıklığımızı arttırıyor belki. Temel amacım çocuğumun gerçeği kendi tanımları içinde kavraması. Sadece daha yakın durduğu için değil öyle olduğu için gerçekliği takdir etmesi ve gerçeklik haritalarını bu doğrultuda organize etmesidir. Ama her ne kadar çoklu gerçekliğe dair oğlumu donatmaya çalışsam da o zamanda ya ben yanlış yapıyorsam ve çocuğumu yanlış donatıyorsam karmaşasıyla yaşıyorum.
Bilişsel haritalar üzerine 1989 yılında yaptığım bir sosyal psikoloji dersi araştırmasında insanlara herhangi bir haritaya bakmadan akıllarındaki dünya haritalarını çizmelerini istemiş ve bir resim kağıdına dünya haritalarını çizdirmiştim. O zaman bulduğum en ilginç sonuç aşırı siyasi görüşleri olanların (sol yada radikal islamcı) çizdiği Amerika haritası boynuzlu bir öküz başına benzerken siyasi sivrilikleri olmayanlar ise amerikan haritasıyla uyumlu bir harita çizmişlerdi. Böylesine insan algılarını yönlendiren bilişsel haritalar yetişmekte olan beyinleri nasıl etkilemektedir. Edebiyat ve edebiyatın bireyler üzerine etkilerini biliyoruz. Edebi bir yolda olan masallar yoluyla çocuklarımıza aktardığımız yaşam algısı ve yaşamsal gerçeklik neden böylesine tek taraflı olmak zorunda. Neden öteki olan yaşamlar kendi gerçeklikleri içinde değerlendirilmez , aktarılmazda tek taraflı aktarılır. Ebeveynler olarak hep beraber yapa geldiğimiz ve ötekini kötü gösterdiğimiz yaşam acaba hedefimiz olan çocukları yaratmakta mıdır. Yoksa işte, ilişkilerinde, arkadaşlıklarında, sevgilisi ile sadece kendi gerçekliğine yaslanmış çocuklar mı üretiyoruz. Yani devin değerli eşyalarını çalan Jack tiplemelerini kahraman yapan bizler acaba devlerin gerçekliğini kabul etmeyerek çocuklarımızı iyi insan mı yapıyoruz. O zaman hangi hırsızlıklar hırsızlık. Hangi devler hayatlarını yetiştirdiklerimizin dünyasında rahatlıkla sürdürebilirler. Düşünsenize çocuğum kreşe gitti ve ilk öğrendiği “kötü”. Her şey iyi ve kötü. Böylesine ilkel bir yaşama onu zorunlu kılmak bir toplumsal doğruluk mudur?. Yani her şey şeytan ile iyi olanın savaşımıdır. Jack iyi ve dev şeytan mı? Nedense dev bana daha yakın geliyor. Bu şeytanlaştırmalar ile bütün hayvanları tüketmedik mi, halen şer üçgeni diye şeytan ittifakı diye birileri öteki birilerini yok etmiyor mu? Üstelik bunu koca koca aydınlar yazın ve düşün adamı da hararetle destekleyerek peşin sıra gitmiyor mu ?. Sırf Jack Bush un işine geliyor diye dünya medeniyetinin kurucu taşlarından yokluğa mahkum edilen dev asya haklarının bütün değerli eşyaları ve değerleri çalınarak şeytan ilan edilmiyor mu ?. Ya da Jack Ladin istiyor diye ötekiler ölmelimi ?.
Sahi gerçekliği çocuklarıma aktarabileceğimi ve daha az ilkel masallar yada masalcılar yok mu ?.
Ben çocuğuma arıyorum.
Kaynak:
1- Oğlum Temmuz Tan
2- Kırmızı Başlıklı Kız / Anonim
3- Sihirli Fasulye / Anonim
4- Bilumum masallar
5- Bebe Speed / Gerçek Gerçekten Ne Kadar Gerçektir/ M.Dokur Aile Terapisi Notları 2005
Sap yiyip saman.. rokcu öküzler
11 Mayıs 2007Bu da marksist öküzü
9 Mayıs 2007Nişantaşı’nda bir marksist
| ‘Kapital’ dizisinde ‘Kapitalist Üretim Süreci: Özel Mülkiyet’ (üstte) adlı eseri de yer alan Arslan, günümüz sanat ortamıyla ilgili “Sanatçılar, eleştirmenler, müze müdürleri, bence hepsi iğrenç bir çukurdalar” diyor. |
Yüksel Arslan‘ın 1969-75 arasında ürettiği ‘Kapital’ dizisinden 13 tablo Galeri Dirimart’ta sergilenecek. Bu yapıtlarını Türkiye’de ilk kez sergileyecek olan sanatçıya göre Karl Marx’ın ‘Kapital’i hâlâ evrensel
EVRİM ALTUĞ (Arşivi)
PARİS – 1961 yılının 1 Eylül günü, kolunun altında 15 resmi, ayrılamadığı birkaç kitabıyla Marsilya gemisine atlayarak yurduna veda eden bir ressam. Bu ressamın, Yüksel Arslan‘ın 4 Temmuz 1969 tarihinde Kutsal Aile’yi okuduğu esnada aklına düşürdüğü tablo dizisi ‘Kapital’, çeyrek asrı geçen bir süreden sonra ilk kez Türkiye’de sergileniyor. Sanatçının ‘Arture’ adını verdiği 30 tabloluk bu dizinin birbirinden ayrı 13 orijinal örneğini kapsayacak sergi, Dirimart’ta yarın saat 16.00′da açılıyor. Eserler, satışa da sunulacak.
Yüksel Arslan, bu sergide ‘Kapitalist üretim süreci’nden ‘özel mülkiyet’e, ‘meta’dan ‘çalışma gücünün alım satımı’na, ‘artıdeğer’den ‘fazladan çalışma’ya, ‘kölelik’ten ‘makinenin aksesuvarı işçi’ye ve ‘grev’e kadar Marksist literatürden aşina olduğumuz pek çok konuya değiniyor.
Yüksel Arslan, sergisi münasebetiyle Paris’teki çok sevdiği kütüphane-
atölyesinde bulunan telefonu başında, Radikal’in sorularını yanıtladı. Yaklaşık 30 yıl önce ürettiği ‘Kapital’ dizisini güncelleştirme ihtiyacı hissetmiyor. O, bugünkü sanat dünyasına dair düşüncelerinde de, tıpkı dün olduğu gibi hâlâ hayli
‘radikal’ görünüyor…
‘Le Capital-Arture’ dizisini, ‘Berlin Duvarı’ ile ‘Sovyetler’in çöküşü ve ‘11 Eylül’den sonra nasıl okuyor, nasıl yorumluyorsunuz?
Kapital kitabı bugün şımarık durumda. Tabii Karl Marx’ın bu kitabı ölümsüz. Her zaman geçerli. Benim için böyle bir diziye yeniden başlamanın ise herhangi bir nedeni yok. Çünkü bu eski bir çalışma. 1969-1975 arası. İnsan her zaman yanılabilir. Yani bazı yaptığım yanlışlıklar oldu. Mesela, makinelere saldırıyorlar. Benim yaptığım makineler çok modern makinelerdi. Aslında 17. yüzyılda İngiltere’de dokuma fabrikalarına işçiler saldırıp kırıyorlar. Yani bazı ufak tefek yanlışlar oldu, ama önemsiz.
Sizde son dönemde insana odaklanan bir
süreç var. Eserlerinizde umudun ve umutsuzluğun yeri nedir?
Evet son 14 yıldır ‘insan’ dizisini çalışıyorum. Bu, belki de ben de yaşlandığım için olacak, gittikçe umutsuzluk, delilik, intihar konuları bilhassa bu dizide ağır basmaya başladı. Kapitalin güncelleştirilmesi dizisinde de, geri kalmış ülkelerde olan katliamlar, ölümler, açlıklar… Bunları büyük bir resim olarak şu anda karşımda görüyorum. Onu da yeni astım. Evet. Son dönemde bende bir umutsuzluk var aslında.
Sizden sonraki dünyaya dair bir vizyonunuz var mı?
Bütün bu umutsuzluklar içinde bir mutluluk da çıkabilir değil mi? Çünkü insanlar karınca gibi, durmadan savaşıp duruyorlar. Aslında umutsuzluk dediğim, bir çeşit mutluluk getirebilir.
Neo-Marksizm bir ütopya mı?
Doğrusunu isterseniz, şu anda Marksizm yeniden gündeme getiriliyor; kitaplar yazılıyor. Neo-Marksizm diye bir şey yok. Zaten bu ‘Neo’ kelimesi de budalaca bir şey gibi geliyor. Marksizm devam ediyor. Beni en çok ilgilendiren ‘Sanatta Marksist olunabilir mi?’ sorusu üzerine düşünmüş, ‘resimli dil’ diye yazılar yazmaya başlamıştım. Sonra bıraktım. Olunabilirliğini savunarak yazmaya başlamıştım ama onlar çekmecede kaldı. Çünkü başka çalışmalar gerekiyor. Durup durup Kapital’i yeniden okumuyorum…
Günümüzün sanat ortamına dair gözlemleriniz, yorumlarınız neler?
Jean Dubuffet’in topladığı, delilerin yaptığı ‘L’art Brut’ dediği resimleri bilirsiniz. Ben bunları çok seviyorum. Dubuffet, 1945′lerde böyle bir koleksiyon yapıp Lozan’daki bir müzeye sergilenmek üzere vermiştir. Bugünkü modern sanat müzelerine girdiğiniz vakit, ben buralara hiç bakmıyorum. Toplamında, genel olarak sanatçılar, eleştirmenler, müdürlerin hepsini galiba burada buluşturmak gerekiyor. Bence iğrenç bir çukurdalar.
Kapitalizme mi, Marksizm’e mi, yoksa sanatın ta kendisine mi daha çok yabancılaştınız?
Daha evvel ürettiğim ‘Alienation’ (Yabancılaşma) dizisi, çok önemli bence. Çünkü Karl Marx da henüz gençken, daha Hegel, Feuerbach etkisindeyken, felsefe etkisindeyken 1844′te yazdığı eserinde bundan çok bahseder. Sonra Kapital’e başlayınca bu kavramdan oldukça faydalandım. Bir İngiliz patron vardır orada. ‘Benim 150 ‘hand’im (el) var der. Yani bu, benim çalışmamı kolaylaştırdı. Kapitalistin kafası para, işçinin kafası el gibidir ‘Arture’lerde. Köle sahibi ise kölesini bir ‘öküz‘ gibi görür. Köleler de öküz başlıdır. İşte Kapital’deki bu şiirsel metinlerin bana büyük yardımı oldu.
Şu anda okuma sıranızda hangi eserler var?
Şimdi bu ‘insan’ dizisinde genel olarak insanlarla uğraşmıştım. Bu da bitti gibime geliyor. Şimdi tek tek insanlarla uğraşıyorum. Mesela bir filozof, bir ozan, bir sanatçı.. Tabii bu da hep umutsuzluğa götürüyor, çünkü seçtiğim, sevdiğim düşünürler, şair ya da filozoflar ya deliriyorlar, ya da intihar ediyorlar. Yani bu da garip bir çalışma oldu.
Kapital Sergisi, 6 Nisan’a kadar Dirimart’ta Tel: 0212 291 34 34
Bir ‘Arture’ nedir, nasıl yapılır?
Yapıtlara adını veren ‘Arture’ adlı orijinal kelimenin çıkışı, Arslan‘ın Paris’te yaşamaya başladığı 1961 yılına rastlıyor. Arslan, o dönemde eserlerinin sanat galerilerinde satışını kolaylaştırmak ve onları sınıflandırmak için ‘ne yağlıboya, ne guvaş, ne suluboya, ne desen denilebilecek’ bu ürünlere ‘Art’ (sanat) sözcüğü ile (Fransızcada Peinture ve Architecture sözcüklerinde olduğu gibi) ‘ure’ sonekini katıp ‘Arture’ adını vermiş… “…1950-1953 yıllarında, bilinen yolla yaptığım çalışmaları (yani yağlıboya, pastel, guvaş, suluboya, vb.) yok ettikten sonra, yakın çevremde, İstanbul’da yaşadığım dış mahallede kolayca bulabildiğim ve doğal renkler adını verdiğim malzemeyi kullanmak gibi güzel bir fikir geldi aklıma. Böylece otları, çiçekleri, taşları, tuğla parçalarını ezerek çalışmaya başladım. 1955′te, prehistorya sanatı üzerine bir kitapta hazır bir reçeteye rastladım: Toprak, bal, yumurta akı, kan, yağ, ilik vb..
O zamandan beri, kâğıt üzerine bu teknikle çalışıyorum, onu yetkinleştirerek.’
‘Defterler’/ Dost Kitabevi-Galeri Nev ortak kitabı’ndan
Zevzek
8 Mayıs 2007Manda gerçekten söğüt dalına yuva yapmışmıdır?
4 Mayıs 2007
Manda (Bubalus bubalis), Camuş olarak da bilinir. Boynuzlugiller (Bovidae) famiyasının sığırlar (Bovinae) alt familyasına ait bir türdür. Manda çoğunlukla ev hayvanı olarak tanınırmış. Bilindiği gibi bir diğer ev hayvanı olan kedi, bütün ağaçlara tırmanabilir. Ama ağaca yuva yapabilirmi bilmiyorum. En azından bizim kedinin yapmadığı kesin.Manda`nın ev hayvanı olduğu düşüncesinden hareketle ve kediden esinlendiğimizden olsa gerek, mandanın sanki söğüt dalına çıkabilme yeteneği varmış yanılgısına düşmüş olabiliriz. Ancak mandanın kedinin kaç katı olduğunu hesap edin. Normal bir manda, 3 metre uzunluğunda ve 1 ton ağırlığındadır.
Diğer taraftan söğüt ağacının dalları çok narin olur ve çabuk kırılır. 1 ton ağırlığı çekmez. Yani söğüt dalının mandayı taşıma imkanı yoktur. Buna neden olan yerin çekim kuvvetidir. Bakınız bir newton icadı olan çekim kuvveti ders notları. Bu arada newton ne demiş. “Bir cisme etkiyen kuvvetlerin bileşkesi sıfırsa o cisim dengededir” demiş. Yani manda ağaca çıkacak bu bir. üzerine etkiyen kuvvetlerin bileşkesi sıfır olacak buda iki. (meali: manda dalın üzerinde kıpraşmayacak.)
Ancak manda ayda ise durum farklıdır. Ayda olan söğüt dalı içinde durum farklıdır. Aydaki manda söğüt dalına çıkar ve yuva yapabilir. Fakat bu hemen hemen imkansızdır. Çünkü ayda yaşayan bir manda türüne henüz rastlanmamıştır.
1982 yılında Türkiye`de ev hayvanı olarak 1.002.000 adet manda`nın yetiştirildiği bilinmektedir. Bu sayı 2002 yılında 138.000`e düşmüştür. 10 yıl içinde acaba mandalar, öküzler gibi torbadan düşmüş olabilir mi? işte asıl mesele budur. Çünkü torbadan düşen öküz açlıktan ölür. Açlıktan ölen öküz üreyemez. Üreyemeyince dala zaten çıkacak manda bulunamaz. Söz konusu manda olunca pek bir şeyin değişeceğini sanmıyorum.
Sonuç olarak mandanın söğüt dalına yuva yapması olayı tamamen safsatadır. Olsa olsa güneşten korunmak için söğüt dalının altına yuva yapabilir. Türküde söylenmek istenen bence budur.
Notus: Torbadan düşen öküzlerin bir kısmı İstanbul trafiğinde, araç kullanırken görülmüşlerdir.
Sultan Galiyev’den bir hikaye
4 Mayıs 2007IZGIŞ ALMASI (İHTİLAF ELMASI)
Sultan Galiyev, bir siyaset adamı, teorisyen, asker olduğu kadar kalemi güçlü bir edebiyatçıdır. Genç yaşlarında Rus yazarlarının hikaye ve romanlarını Kazan Türkçe’sine çevirmiştir. Onun gençliği Kazan Türklerinin yenilikçi edebi akımının doğup geliştiği yıllara rastlamaktadır. Bu yeni edebiyatın temsilcilerinden etkilenmiş ve o da şiirler, hikâyeler, nesirler yazmıştır. Siyasi kişiliği bu gün ülkemizde yeni yeni tanınmaya başlayan Sultan Galiyev’in edebi kişiliği üzerine henüz kalem oynatan olmamıştır. Sultan Galiyev çoğunluğu gazetelerde olmak üzere takma adlarla pek çok edebi eser yazmıştır. Kullandığı takma adlar; “Suhoy”, “On”, “M.S.”, “Karmaskalinets”, “Kölki Baş” “Sın Naroda”, “Uçitel Tatarin” dir.
Sultan Galiyev’in kaleme almış olduğu edebi eserlerinin de bir an önce Türkiye Türkçe’sine aktarılması onun fikri dünyasının da daha iyi tanınmasına yardımcı olacaktır. Mustafa Toker tarafından Türkiye Türkçe’sine aktarılan “Izgış Alması (İhtilaf Elması)” adlı küçük hikâyesi 1914 yılının 8 Haziranında “Musulmanskaya Gazeta” da “Kölki Baş” imzası ile yayımlanmıştır. Kazan Türklerinin tanınmış tarihçilerinden Ildus Gıyzettullin aynı hikâyeyi “Miras” dergisinde 5(6) 1992 yılında “Tatar Legendası” başlığı altında yeniden yayımlamıştır. Mustafa Toker tarafından Türkiye Türkçesine aktarılan hikâye “Miras” dergisindeki yayınından alınmıştır. (Miras, Bötündönya Tatarlarının Aylık Edebi-Nefis hem Fenni-Popular milli Jurnalı, Sayı: 5(6), Kazan 1992)
Hakan Coşkunarslan
IZGIŞ ALMASI (İHTİLAF ELMASI)
Kazan Türkçe’sinden Aktaran: Mustafa Toker
Evvel zamanda Adem babamız Havva anamızla yaşamaya başlayınca Adem babamızı Allahü Teâlâ yanına çağırtır, ağaç saban, beş öküz ve bir kamçı vererek derki:
-Var dünyada toprağı sür. Neslin topraktan yiyecek almayı öğrensin.
Adem babamız Allahü Teâlâ’ya üç kere secde edip, şükreder ve evine döner.
Onu evde Havva anamız görkemli bir tavırla sevinerek bekler.
O Adem babamızı hazırlayarak uzak yola gönderir.
Adem babamız yer sürmek için uzağa, çok uzağa gitmesi gerektiğini düşünmüş.
Uykudan uyanan güneş ağaçların başlarını ışıklarıyla okşayarak yükseliyor…Geyikler, yırtıcı hayvanlar, ötüşen kuşlar, uzun kulaklı korkak tavşanlar, çiçekten çiçeğe konup duran tasasız kelebekler son derece mutlu, sükûnet bilmeyen böcekler, salyangozlar uyanıyor, hepsi de yaşamaya devam etmek arzusundalar…
Hepsi de diriliyor…Her tarafta hayat dalgaları çalkalanıyor…Tabiattaki bütün herşey bu sihirli ışık altında, sanki sonsuza kadar sürecek bir gençlik, hiç bitmeyecek bir dert hakkında konuşuyorlar gibi. Temiz samimi, tabii bir güleçlikle gök gülümsüyor. Büyük göl sabırlı bir şekilde parlayıp duruyor.
Adem yola çıkıyor…
Gide gide Havva anamızda, yurtları da çok uzakta kalıp, göl parıldayan bir nokta gibi görünmeye başlayınca, Adem aleyhisselam durup “acaba çok fazlamı sürmem gerekiyor” diye düşünmeye başlıyor.
Epeyce düşünür ve elinde olmadan gözlerinin önüne gelecek devirler gelir.
Adem aleyhisselam sabanına yapışır ve öküzlerini sürmeye kalkışır. Yerin bağrını yırtası gelmiyor gibi hisseder. Ot kökleri inleşip, ah-vahlarla kopuyorlar gibiydi. Ancak Adem durmuyor, ileri doğru gidiyor da gidiyor…Düşünceleri ise daha da uzakça geleceğe koşuyor…Gelecekte yaşayacak nesilleri düşünüyor.
Uzağa gittikçe onun zihni daha da aydınlaşıyor, gelecek çok daha parlak, çok daha açık bir şekilde gözünün önüne geliyor gibiydi.
İşte büyüyor, devamlı çoğalıyor Ademoğulları. Bütün yer yüzü boyunca dağılıyorlar. Onların hareketini yüce dağlar da, ulu ırmaklarda da sıkı ormanlar da durduramıyor. Onlar durmadan çoğalıyor, dağılıyorlar…Bir vakit geliyor o derece çoğalıyorlar ki, yiyecek şey yetmemeye başlıyor. O vakit Adem babanıza insanlar birbirini yiyorlar gibi görünmeye başlıyor. Onun yüreği sıkışıp derinden bir iç geçiriyor ve : “ Durun çocuklarım! Ben sizi açlıktan kurtarayım” diyerek bağırıyor. Öküzler Adem onlara bağırdı sanıp duruyorlar.
Adem kendine gelir. Baksa ki önünde yorgun öküzler duruyor. Güneş merhametsizce yakıyor. Onun teninden ırmak gibi ter akıyor. Arkasına dönüp bakıyor. Orada kara yılan gibi saban izi uzanıyor, sonu da görünmüyor.
Adem aleyhisselam öküzlerin koşumlarını çıkarır ve otlara yayılmaları için gönderir. Kendisi de yemek yemeye koyulur. Sonra yere yatar ve ağır uyku onun kirpiklerini yumdurur.
Adem şöyle bir düş görür: Onun nesli zenginlik ve mutluluk içinde yamaktaymış. Tüm yeryüzü bahçeler, çiçekli çimenlerle kaplanmış. Her taraf mutluluk padişahlığıymış.
Sıcaklık çökmeye başlayınca Adem uyanır. Öküzleri de yanına kadar gelmiş. Onlar “Adem’e hizmet etmelisiniz” şeklindeki Allahü Teâlânın fermanını hiç unutmazlar.
Adem sabanı sağlamlaştırıp öküzlerini çekerek geldiği tarafa doğru yönelir. İkinci bir tarafı sürerek gider. Önceki sürdüğü yerin başına varınca güneş batmaya başlar artık. Ademin sürdüğü ilk yer işte bu kadar uzundur…
Adem öküzleri serbest bırakır ve kendisi de Havva anamızın yanına döner. Yorulmuş bir halde ama memnun bir gönülle döner o Havva anamızın yanına. Havva anamız kapı önünde Adem aleyhisselamı beklemektedir. Gözlerinden sevinç ve mutluluk saçılır.
O vakitten beri Adem aleyhisselam her gün tarlaya gidip derin saban izleri açar duru.r.
Kırkıncı gün Allahü Teâlâ Cebrail’i yanına çağırır. Der ki: Ey dürüst meleğim! Ademin yanına var ve onu dene…Eğer yerin sahibinin sadece kendisi olduğunu kabul ediyorsa, eğer başkalarının sürmesine de izin vermiyorsa, hediye edilen bu yer insanlar arasında sonsuza kadar ihtilaf vesilesi olur. Ancak, Adem kibirlenmezse onun nesli güvenilir ve zengin bir hayat geçirir.”
Cebrail insan suretine girer, bir ağaç saban bulup öküzleri koşar ve Adem’in sürdüğü yeri sürmeye gider.
Adem aleyhisselam sabah erkenden sürdüğü yere gelince, öküz kovalama sesini duyar, şaşırıp kalır…”Acaba Allahü Teâlâ ikinci bir Adem daha mı yarattı?” diye düşünür.
Sürdüğü yerin ortalarına vardığında önde bir saban çeken adam olduğu görünür. O dosdoğru Adem aleyhisselama doğru gelir. Adem öküzlerini durdurur. “Söyle bakalım sen bana, kimsin ve niçin başkasının yerini sürüyorsun?” diye sorar Cebrail’e.
-Beni Allahü Teâlâ yarattı, diyerek gururlu bir cevap verir Cebrail. “Ve o beni yere indirdi. Ben çocuklarımın karnını doyurmak için yeri sürüyorum.”
Bu durum Adem aleyhisselamı kızdırır.
-Git burada, diyerek bağırır, “burası bana hediye edildi, ben burayı hiç kimseye vermem. Allahü Teâlâya git. O herşeyden üstündür. Sana başka bir taraftan yer verir.
Cebrail aleyhisselam “yerinin yarısını ver” diye yalvarırcasına ister. Ama Adem razı olmaz.
-“Hepsi de benim” der diğer kişiye.
Cebrail aleyhisselamın gözlerinden keder ve öfke kıvılcımları çıkmış. Kollarını göğe kaldırıp:
-Ey Allahım…Sen nasıl istiyorsan öyle olsun artık, demiş.
Bundan sonra çok zaman geçmiş…Çok sular akmış. Ama yeryüzü o zamandan başlayarak “Izgış alması” olarak kalmış. Halklar birbirleriyle savaşıyorlar, kardeş kardeşe el kaldırıyor, babalar oğullarına zehir içiriyor, oğulları da babalarına. Her yerde haddi hesabı olmayan kanlar oluk oluk akıyor ve hıçkıran yeri suluyor.
bu günde bir yerlerde, kanlı sisler ardından savaşlarda ölenlerin cesetleri üstünden uğursuz sesler işitiliyor gibi:
-Bana yer gerek, yer…
Ve bu kıyamete kadar böyle olacak.


