Arşiv 'Hatırlamalar'Kategori

Son kağnılar

3 Şubat 2009

Ülkü Özel Akagündüz – u.akagunduz@aksiyon.com.tr – Sayı: 666 – 10.09.2007

Son kağnılar

Kağnıya, en son çocukluğunda binenler, onu hiç görmemiş olanlar ya da bu arabaların Kurtuluş Savaşı’nda cepheye mermi götüren Nene Hatun’la tarihe karıştığını zannedenler!.. Kağnılar uzak dağ köylerinde hâlâ yürüyor; ama belli ki bu son yürüyüşleri…

Sivas’ın ve Erzurum’un uzak dağ köylerinde üzeri saman yüklü kağnılar, meşeden tekerleri taşlara takılarak yürüyor hâlâ… Yalnızca yokuş tarla yollarında, ağırlığın altında inleyen tahta bir arabadan duyulacak bir tür senfoniyle ağır ağır ilerliyorlar… Onların yavaşlığını tembelliğe mi yormalı? Dilimize yerleşmiş alaycı bir ifadenin esin kaynağı; ‘kağnı gibi yavaş’… O zaman niye sızlanıyoruz, günler hep baş döndürücü bir hızla akıp gidiyor diye, kağnılar, bir dağ yolunda, gün hiç bitmeyecekmiş gibi sabırla ve minnetsiz ilerliyor işte… Çok katlı binaların, geniş caddelerin neredeyse toprak ve karıncayı unutmuş insanı için akıl almaz bir tabiilik; basit, tahta bir düzeneğin bir çift güçlü hayvanla kurduğu uyumlu birliktelik… Üzerinde ya saman taşır ya da kışın yakmak üzere toplanan ve adına keven denilen bir tür diken.

Çok eskiden değirmenler henüz hayattayken un çuvalları da yüklenirmiş kağnıya ve taş gibi ağırlaşan çuvallara güç yetiremeyen öküzlerin önüne bir çift öküz daha koşulurmuş. Şimdi burada öküzlere methiye düzmek neden tuhaf kaçsın? Çocukluğunda, yaz tatillerinde de olsa köy görmüş, sabah namazıyla tarlaya giden amcanın kağnısında rica minnet kendine bir yer bulmuş, hatta şimdi dağ köylerinde bile tarihe karışan düvenin üzerinde dönmüş biri için öküzler, yalnızca güçlü değil, sadık ve asil hayvanlardır. Boyunduruk altındaki boynuzları ve iri cüsseleriyle biraz da insanoğluna tahammül ediyor gibi görünürler.

AİLE ALBÜMÜNDEKİ ÖKÜZ FOTOĞRAFLARI

Uzaktan bakan için hepsi birdir öküzlerin; ama sahipleri öyle söylemez. Sivas’ın Zara ilçesine bağlı Kaplan köyünde, kışları şehirde okuyup yazları yetmiş yaşındaki babasının işlerini gören Ufuk Yıldırım, öküzlerinin fotoğraflarını çekiyormuş mesela. Ölen ya da yaşlandığı için satılan öküzlerin fotoğrafı, aile albümünün bir parçası. Bir öküzünün fotoğrafını çekemediğine üzülüyor şimdi: “Burnuyla ahır kapısının mandalını açar, içeri girerdi. Bize gelen misafirler yemeğe oturmadan önce koşar onu izlerdi.” Ufuk’un biraz kolaya kaçıp renklerine göre isimlendirdiği yeni öküzleri Kara ve Mor, 2000’li yıllarda dünyaya geldikleri için şanslılar aslında. Onların ataları, on beş yirmi yıl önce, ekini sapından ayırmak için düvene koşulmak ve bir daire etrafında biteviye dönmek zorundaydılar.

Yıldırım ailesinin kağnısı köyün tek kağnısı; sabah erken vakitlerde tarlaya gidip akşam dönen sessiz bir kağnı bu. “Traktörümüz olsaydı, öküz arabasını çoktan dağıtmıştık.” diyor Ufuk: “Ama bu sene galiba bozacağız arabayı, traktör de almayacağız, buradan taşınacağız.”

İstanbul’da yaşayan; ama yaz tatillerini köyde geçiren ressam ve ebru sanatçısı Yunus Özel, “Köyün son kağnısı fotoğrafladığınız, bu kaybolan bir kültür.” diyor. Onun resimlerinde kağnılar özel bir yer tutuyor. Bu arabalar basit ama estetikler ve dilimize kazandırdıkları kimi deyimlerle bir araba olmanın da ötesindeler. Birlikte yapılması gereken bir işte, kendine düşen kısmın tamamını veya bir kısmını diğerine yüklemek, çalışmada adil davranmamak anlamına gelen ‘kayış atmak’ deyiminin nereden geldiğini Yunus Özel’den dinleyelim: “Kağnıyı çeken öküzlerden hangisi daha güçlüyse, kayış o öküzden yana bir dilim daha fazla atılır ki yükün fazlası o öküzün üzerine düşsün. Anadolu’da, babasının ayrım yaptığına inanan çocuk, ‘Benden yana kayış attı’ ya da ‘Boyunduruğun ağır başını omzuma yükledi.’ der.”

‘Arabası her dağdan aşmak’ ya da ‘tekerine taş gelmemek’ deyimleri, ‘gemisini yürütmek’ deyimiyle eş anlamlıdır. ‘Tekeri yolun altına düşmek’ sözü ise işlerin ters gittiğini anlatır. Bir de ‘arabası gıcılamak’ deyimi var ki bu deyimin bir değişik formu, tam da çıkarı neredeyse oraya koşan insanlar için söylenmiş gibidir: ‘Kimin arabası gıcılarsa ona biner.’

KAĞNI SESİYLE UYANMAK

Yirmi yıl önce, işlek sokaklarında neredeyse bir kağnı trafiğinin oluştuğu Kaplan köyüne sessizlik hâkim şimdilerde. Ressam Özel, kağnıların tarif edilemez sesinin de mazide kaldığını söylüyor: “Köyde bütün hâneler mâmur iken biz sabahın erken saatlerinde tarlaya giden boş kağnıların takırtısıyla uyanırdık. Akşama doğru üzerleri otla yüklü dönerken de gıcırtılarını dinlerdik. Köylüler buna mazının bağırması derdi ki, iyi ses çıkaran bir mazı çiftçilik yapan her adamın özlediği bir şeydi. Mazı alınırken, üzerindeki çatlaklar incelenerek çocuk gibi ağlayacağı ya da inim inim inleyeceğine dair yorumlar yapılırdı.”

Öküzler koşuldu, yük yüklendi, çiftçinin kulağı tekerlerden gelecek seste. İlk hafta uyumlu bir ses aranmıyor; ama bir ayın sonunda, üstelik de yokuş yukarı çıkarken bile müziğe kavuşmadıysa araba, çiftçinin üzerine bir kasvet çöküyor. Bu gibi durumlarda, mazısı iyi bağıran arabaların peşine düşülürmüş eskiden. Yunus Bey, çocukluğundan hatırladığı bir araba değişimi hikâyesi anlatıyor: “Rahmetli babam köyün imamı, okuyan yazan bir insan, çiftçilikle, mazı bağırtmakla hiç ilgisi yok; ancak nasıl olduysa ustanın bizim eve yaptığı kağnı müziğin her makamından ses veriyor. Köyün bu işe en hevesli çiftçilerinden Zühtü, epey bir zaman gelip gittikten sonra kağnısını, bir araba meşe odunu da üste vererek babamınkiyle değiştirdi. O mazının bağırmasının verdiği şevkle, boynuna bir tozluk bağlayıp diz boyu sergenler oluşturacak otlar ve saplar taşıdı Zühtü, uzun yıllar çiftçilik yaptı.”

Kaplan köyünde bugün, kağnılara değil belki; ama izlerine rastlamak mümkün. Bir dingille birbirine bağlanmış iki tekerlek, ya bir bostana çit olmuş ya da evin önündeki sedire kolçak… Kimi parçalar da orada burada çürümeyi bekliyor. Şu durumda Cahit Külebi’nin “Sivas yollarında geceleri / Katar katar kağnılar gider” mısraları iyiden iyiye uzak ve silik bir resme dönüşüyor. Bu resim en iyi belki de 4 Eylül Sivas Kongresi’nin yıldönümü kutlamalarında canlanıyor. Kurtuluş Savaşı’nda cepheye erzak ve mermi taşıyan kağnılar caddelerde boy göstererek ulusal bir simgeye dönüşüyor.

KAĞNILARIN SON KALESİ

Erzurum’un Çat ilçesine bağlı Işkınlı köyü, öküz arabalarının son kalesi gibi. Kaplan köyündeki gibi göstermelik, numunelik değil, tam 20 kağnı var Işkınlı’da. Fakir; ama cıvıltılı, hareketli bir köy. 42 hanede yaklaşık 300 kişi yaşıyor, ses var, sokaklarda koşturan çocuklar var…

Otomobilin gidebileceği son noktada iniyor, derenin üzerinden atlıyor ve ulu bir ağacın gölgesinde dinlenen öküzler ve kağnıyla karşılaşıyoruz. İşte ilk selamlama… Sonra yukarıya doğru tırmandıkça oraya buraya serpiştirilmiş tahta arabalar görüyoruz ki, köy bu haliyle kağnılar üzerine çekilen bir filmin setini andırıyor; ama şenlik daha yukarıda, saman yığınlarının küçük tepecikler halinde yükseldiği yerde… Biçilmiş tarlalardan ot taşıyan kağnılar burada duruyor, boyunduruklar çözülüp öküzler serbest bırakıldıktan sonra yükler boşaltılıyor. Köy bir vadinin içinde. Tarlaların bulunduğu yamaçlarda ne kamyon dolaşabilir ne traktör. Kağnının bolluğu biraz bu yüzdense biraz da fakirlikten…

Öküz arabasının üzerindeki saman yığınını sırtıyla yere indirdikten sonra soluklanan Metin Işık, “Eskiden Çat’a kadar giderdik kağnılarla; şimdi durumlar düzeldi, minibüsle gidiyoruz.” diyor. Ama yine de yağmurlu günlerde köy yolları çamur olduğu için aşağı yolda bekleyen taksilere kağnı üzerinde hasta ya da gebe kadın taşıyorlar. Işık, burada biraz gururlanıyor: “Öküz arabası, bir kamyonun, traktörün yaptığı işi yapar; ama biraz ağır yapar. Onlar gibi çamura saplanıp kalmaz üstelik.”

Erzurum’da Türkçe öğretmenliği yapan Yıldırım Karagöl’ün öküzlerin gücüne dair anlattığı gerçek bir hikâyeyi hatırlıyoruz burada. Çamura batan bir kamyonu çekmek üzere getirilen diğer kamyon da başarısız olunca öküzler devreye giriyor. Yer Narmanlı ilçesi Şekerli beldesi. Alana toplanan köylüler pek ümitli değil; ama öküzlerin sahibi, ‘Boyunduruk kırılmazsa bu iş tamam.’ diye geçiriyor içinden. Düşündüğü gibi de oluyor, ön ayakları üzerine çöken iki hayvan kamyonun ön kısmını tamamen havaya kaldırıp bataktan kurtarıyor. Öküzlerden birinin iki gün sonra evin damından düşüp ölmesi ise pek tabii olarak nazarla açıklanıyor. Beldede 95 yılından bu yana kağnı yok, arazi düz olduğu için hemen herkesin traktörü var.

ÖKÜZ ÖLÜR ORTAKLIK BOZULMAZ

Metin Işık, kendi köyündeki kağnıların da dört beş yıla kadar kalmayacağını ya da azalacağını düşünüyor. Öküz arabası yapan usta bulmak artık mümkün değil, yıllar var ki yeni bir araba yapıldığı yok. Işkınlı köyü sakinleri, komşu köylerdeki terk edilen kağnı parçalarını toplayıp getiriyor. Tamir gerektiğinde de iş başa düşüyor. Çam ağacından yapılan arabalar en fazla on-on beş yıl yaşıyor ve sonra sobada müthiş çıtırtılarla yanıp kül oluyor. Kışın arabalar dışarıda, ya bir ağacın gövdesine ya da bir evin duvarına dikey şekilde dayalı bırakılıyor. Eskiden Erzurum’daki ustalara yaptırılan tekerler, arabanın en değerli malzemesi olduğundan içeride saklanıyor. Öyle ki, köylülerin ‘maran’ dediği bir çift teker beş yüz liraya, geri kalan aksam ise yüz liraya mâl oluyor; ama artık sıfırdan bir araba yaptırıldığı vaki değil.

Işkınlı köyünde babalar ve oğullar aynı kağnıyı kullanıyor. Daha doğrusu babalar yaşlandığı için kağnıyı tarlaya tapana sürme işini oğullar üstleniyor. Baba vefat edince araba öküzleriyle birlikte evde kalan oğula düşüyor. Bazen de bir çift öküz dört erkek kardeş arasında adilane paylaştırılıyor, maddi durumu iyi olan kardeş kendi hakkından çoğu zaman feragat ediyor.

Peki öküz ölünce ne oluyor? Kesilen hayvan parçalara ayrılıyor ve köylüler öküz sahibine yardım olsun diye üçer beşer kilolarla et satın alıyor. Sonraki işlem yalnız kalan diğer öküze acilen yeni bir ortak bulmaktan ibaret… Burada öküzlere en çok Şahin, Murat, Duman gibi isimler konuluyor; ancak boğa iken kısırlaştırılan bu hayvanlara Dilber gibi ‘kız’ adı verenler de var. Metin Işık öküzlerini Alto ve Tobo diye çağırıyor. Bir anlamı var mı bu isimlerin. “Hayır” diyor Metin Amca, “Önemli olan seslendiğimizde hayvanların kendisini bilmesi.”

Kendi haline bırakıldığında yolunu bulan öküzler kadar bir insana ya da nesneye kafayı takanlar da var ki bunlar her zaman insanı eğlendiren detaylar… Metin Işık’ın ağabeyi Hüseyin, ‘Alto’ adlı kara öküzün, yetmiş beş yaşındaki annesi Elmas’tan hiç hazzetmediğini söylüyor: “Ne zaman annemi görse bir hışımla üzerine yürüyor. Annem de kendini hemen içeriye atıyor. Her akşam, ‘Şu öküzü satın artık.’ diyor; ama bu yüzden satamayız onu. En iyisi, annemin kendisini kollaması…”

Ehramlı kadınlara kızan bir öküzden söz ediliyor; kadınlar onu görünce ehramlarını geriye atarmış ki hayvan saldırmasın. Bir diğeri de nerede ihtiyar görse üzerine yürürmüş. Ehlileştirme sırasında, henüz ham olduğu için kazalara neden olan öküzler de var,; Işkınlı köyünde kağnının altında kaldığı için sakat kalan bir çocuk geçtiğimiz yıl vefat etmiş.

Köyde, benim öküzüm seninkinden güçlü gibi böbürlenmeler de mazide kalmış. Hüseyin Amca; “Arabasıyla en ağır yükü yokuştan çıkaran adam köy yerinde gururla dolaşırdı; ama şimdi kimsenin hevesi kalmadı böyle işlere.” diyor.

Katkıda bulunan: Orhan Yıldırım

KAĞNI YOLU

Kağnılar iki ince şerit bırakarak yürüyor arkasında. Topraktan hemen silinmeyen güçlü izler… Tekerlekler genelde standart olduğu için, aynı yolda gidip gelen kağnıların hep aynı izi takip etmesi arabanın emniyeti için de gerekli. Özellikle bayır arazilerde tekerlerin artık derinleşmiş bir yola kendisini bırakması, yükle ağırlaşmış arabanın devrilmesini engelliyor. Kağnı trafik ekiplerinden epey uzak dağ yollarında kendi kanununca ilerlerken ne tür kazalar yaşanıyor? Araba devriliyor veya tekerler kopup bayır aşağı yuvarlanıyor. Bu durumda çiftçinin yapabileceği tek şey, öküzleri yanına alıp köye dönmek, araba sonradan ya başka bir kağnının ya da ustanın yardımıyla kurtarılıyor; ama tekerler hangi dereye ya da uçuruma yuvarlanırsa yuvarlansın olduğu yerde çürümeye bırakılmıyor.

KAĞNI USTALARI DA YOK ARTIK

Erzurum’da ‘Mahallebaşı’ndaki ustalar işi çoktan bırakmış. Çat’ta ya da köylerde de ekmeğini kağnı yapımından kazanan birine rastlamadık. İşin doğrusu usta hikâyeleri de çocukluk yıllarına ait tatlı hatıralar arasına karışmış görünüyor. Sivas-Kaplan köyünden Yunus Özel, öküz arabası yapımının inceliklerini şöyle anlatıyor: “Kağnı arabası basit görünür; ama herkes eline çekici alıp yapamaz. Ustalar bazen üç beş gün çalışarak bir kağnıyı ayağa kaldırırlar ki buna ‘araba bağlama’ denir. Tekerde makbul olan meşe ağacıdır; ama çam da olabilir. Tekerler merkezden kenara doğru gittikçe incelir ve kenarına demir bir çember takılır. Otuzlu yıllarda Anadolu’da dolaşan Alman araştırmacı, kağnının tekerdeki çember hariç, bütün parçalarıyla Hititler tarafından da kullanıldığını söyler; ancak sonradan bir Türk araştırmacı Hititlerde o çemberin de var olduğunu ilave eder. Tekerlerin yüzü çatlamaması için katran ve dövülmüş yumurta kabuğuyla sıvanıyordu. Mazı, tekerle uyum içinde dönsün diye tereyağıyla yağlanır, yağ da mazının alt kısmına zincirle bağlanmış içi boş bir öküz boynuzunda muhafaza edilir. Kağnı bağlanırken her malzemesinin sıfırdan alınması şart değildi tabii, elde kalan eski parçalar da mutlaka değerlendirilirdi.”

KAĞNI TERİMLERİ

1 Boyunduruk: Çift süren veya araba çeken öküzlerin birlikte hareket etmelerini sağlamak amacıyla iki ucu öküzlerin boynuna, ortası saban veya kağnıya bağlanan uzun ağaç. Bu arada öküz arabalarının en yoğun olduğu Işkınlı köyünde çiftçiliğin hâlâ karasabanla yapıldığını söylemeliyiz.

2 Köp: Kağnının ön ve arkasına enlemesine konan uzun tahta.

3 Mazı: İki tekerleği birbirine bağlayan mil; dingil.

4 Dayak: Kağnılarda oku yukarıda tutmaya yarayan ağaç destek. Araba durdurulduğunda öküzlerin dinlenmesi için dayağın üzerine ok konuyor ve boyunduruk boşa alınmış oluyor.

5 Ok: Kağnıda mazı üzerine boydan boya uzatılan yan ağaçları. Işkınlı köyünde buna ‘kol’ deniyor.

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=28375

Anılar [Mustafa Tepe/29-Mart-2008]

Öncelikle kendi köyümden bir anının buraya taşınmasından dolayı çok mutlu oldum. Anılarım aklıma geldi, köyde yaşadıklarım aklıma geldi, duygulandım. Rahmetli babam aklıma geldi. 34 yaşındayım, köyümden ayrılalı 14 yıl oldu. Gelirken Mor öküz ve Gök öküzü sattık. Kağnı arabasıyla 45-50 araba ot taşıdım. Onu patoslayıp 8-10 traktör kes sattık. Belki o paralarla şu İstanbul’da bulunduğumuz evin bir tuğlasını, demirini bir şeylerini aldık .Bana kağnı arabası ile ilgili bir anını anlat deseler, abimin 92 yılında köye geldiğinde 92 dünya kupası maçlarını radyodan takip edip tarlaya kağnıyla ot getirmeye gittiğimiz gün başımızdan geçeni anlatırım. Bayır bir tarladan ot getirirken biraz fazla yükleyince bayırdan araba takla atmaya başladı, bu köylerde doğal bir şeydi, her rençperin yılda bir iki kere başına gelebilecek şeydi. İlginç olanı araba takla atıyor, abim maç meraklısı olduğundan dolayı arabanın okunda radyo asılı olması ve sesinin ta uzaklardan duyulması. Arabanın parçalandığını görüp radyonun arabanın okunda maç anlattığını görünce rahmetli babamın tepesi atmıştı.

¬ Özlem [Mesut Göğkuş/06-Şubat-2008]

Küçükken tarlada öküz arabası sesiyle uyurduk. Öküz arabasının sesini o kadar özledim ki bulsam hemen telefonuma zil sesi yapıcam.

¬ Kağnı sesleri [Emin Soylu/18-Eylül-2007]

Son kağnılar haberini okuyunca çocukluğumun geçtiği Samsun Ladik’in Bolat köyü hatırıma geldi. Köy yollarındaki kağnı sesleri benliğimi sardı. Hüzünlendim. Çünkü o sesleri istesem de artık bir daha duymayacağım.

¬ Ne kağnı kaldı ne değirmen… [Habib Yüksel/13-Eylül-2007]

Harman kaldırılıp buğday dolu çuvallar kağnıların üstünde değirmen yolu tutuldu muydu, tatlı bir heyecan sararmış insanları. Öyle anlatır eskiler. Şimdi ne kağnı kaldı ne değirmen…

Köye özlem

3 Şubat 2009
KÖYE ÖZLEM

Yaba,dirgen,saban,boyunduruk,öküz arabası,düven,gem,hacetler. Bunlar ne Fransızca,ne İngilizce,ne de Japonca kelimelerdir.

Bunlar öz be öz Anadolu’mun, köyümün ayrılmaz el aletlerinin adıdır.Bunları yaşı 30 un altında onların çoğu bilmez,bilenlerin çoğu da yaşamamış, görmemiş, sadece duymuştur.

Öküz arabasının yüklü iken rampalarda çıkardığı ses bizim kuşaktan sonrakilerden kaçının kulağına hala çınlar durur.O çıkan ses insana hayvan sevgisini aşılar, alın terini , emeği, çabayı öğretir.O ses yerine göre adı koyulmamış bir beste, hicaz bir şarkı, tekerlere dolanmış bir uzun havadır.O zamanlar ahırında bir çift öküzü olan şimdinin mercedesi olanlar gibiydi.

Boyunduruğa koşulmuş bir çift öküz, elindeki ucu çivili mesesin hışmından nasibini alır,Armutlu’dan sap taşımak için yollanırdı tozlu yollarda.Elinde mesesini birkez daha öküzlere batıran Salim emmi diline ince bir türkü tutturur,diğer yandan alnına konan birkaç sineği bertaraf etmek için mendili şaplatırdı.

Ve tırpanla biçilmiş yığın olmuş buğday birer birer öküz arabasının üstünde saflara girer ve her bir yandan iyice gerilerek bağlanırdı. Şimdi en zevkli kısmına gelinmiştir. Salim emmi öküzlerin önünde tam ortada denge görevi görür ve usta bir kaptan şöför gibi gururla yönetirdi arabasını. Yer yer ho ho sesleri ile öküzlerini şevklendirir, yer yer sinirinden bir iki meses yapıştırır öküzlerine. Ne yapsın öküzler, melül melül bakarlardı. Salim emmi’nin gözlerine. Bu sefer içi burkulurdu Salim emmi’nin öperdi öküzlerinin birer koskocaman gözlerinden. İltifattan hoşlanan öküzler son bir gayretle çıkarıverirdi arabayı düze ve bir gururla dönerlerdi köye aşağı. Gacır gucur sesleri kuş cıvıltılarına karışır, sapın üstünde oynaşan çocuklar pek keyiflidir bu yolculuktan.

Ve harman yerini bilir misiniz? Düzlük ve geniş bir alanda büyük bir daire şeklinde yayılan başakların üzerinde,altı binlerce taşla deşenli düvenler gezinmeye başlar.Her hırş sesinde bir başka dünyada sanırsın kendini elinde bir küçük meses,diğer elinde eski bir çinko tabak veya bir kürek . O ne için dersiniz, düven sürerken hayvanların dışkısı ekine ve samana karışmasın diye hazır nöbet beklersiniz. Bir gözünüz hayvanların ipinde ve diğer gözünüz malum yerde döndükce dönersiniz akşama kadar.
Hiç başınız da dönmez bu devri alemden. Hatta keyif alırsınız.

Ellerinde yabalar tatlı bir rüzgarla birlikte ezilen ekinler savrulur taa yükseklere. Havaya savrulan ekinlerin samanı rüzgarla bir yana, diğer taneler ise diğer yana savrulur. Bir de bakarsınız ki koskocaman bir yığıncık olmuş orta yerde. Büyük telis çuvallar hazırdır harmanda.

Çocuklar tası kaptığı gibi Hilmi çavuşun tükanının yolunu tutar. Bilir ki bir tas buğday,şeker sucuğudur büskürüttür, akide şekeridir. Onun için, bu alışverişten son derece keyiflidir çocuklar. Buğdaylar telis çuvallara doldurulur ve ambara taşınır gururla, keyifle. O mahsul bir kışlık erzaktır, evlenecek kızının çeyizi, askerdeki oğlunun harçlığıdır o ailenin.

Öküz arabalarına yüklenir buğday torbaları ve değirmenin yolu tutulurdu. Her taşın dönmesinde tenekeyi dolduran bembeyaz un aynı telis çuvala işlenmiş olarak geri dönerdi. Artık o un analarımızın maharetli ellerinde kah bazlama,kah yufka,kah börek oluverirdi. Sıcak bazlamanın üzerine yayıktan yeni çıkmış tereyağı nede hoş olurdu.

Uzun ve soğuk zemheri gecelerinde tek eğlence yerimizdi Muallimin Gara Memmedin evi.Orta yere herkes yaşına göre diziliverirdi odaya. Çocuklarda kıyı bucakta yerini alır,başlardı. Gara Memmet anlatmaya,Onun gür sesiyle Battal Gazi olur Bizans önlerine hücum eder,bir kılıç darbesiyle bir orduyu tarumar eder. Hz. Ali gibi elimizde Zülfikar, Düldül’e biner cenge çıkardık.

Ya şimdi ne oldu? Kağnının yerini traktörler, düvenin yerini biçer makinaları aldı.Bir bir tükendi sarı öküzler.Rahmetli Hasan Emmi (Hasancık) Ahmet derdi; yeğenim bu tarlalardan öküzlerin tırnağı kesilirse, açlık başlar. Evet amca doğru tahmin ettin. Öküzler tamamen bitti. Yarın köyde biter diye korkuyorum. Yumurta ve yoğurdu bile şehirden almaya başladık zaten. Ekmeği de arabadan alıyoruz. Köy tamamen bitmek üzere amca.Artık içtiğimiz suyun bile tadı kalmadı. Horoz bile ötmez oldu koskoca köyde.

Deli İsmail’i arar oldu gözlerimiz.Dedelerin Ahmet’in adaletli davranışı nerede,Osman hocanın ezan sesini artık duymaz olduk. İncikli Hacı’nın latifelerini duyamıyor,Avan hasanın naralarını özler olduk.Dığış Veli’nin küfürlerini, Tahtalığın Hüseyinin Saflığını, Alaman Bekir’in duruşunu bulmak mümkünmü? Bekir Emmi gibi (Körbekir) düşünmek, Ömer çavuş gibi(Güvellerin)dosdogru,Hasan emmi gibi dürüst kalabilmek (cörtüklerin kara Hasan) hangimize nasip olur. Süslünün edem diye konuşmasını, çolağın Veli’nin lingo lingo şişeleri oynamasını, Haram Velinin Bayramı, Kadir ağayı, Cereciyi özler olduk. Hani nerde Şeker Memmet, Sarı, Hilmi çavuş, Boduklulun Mustafa, kör Cuma, Osman çavuş, Cafar. Guguş Emmi gibi zanaatkar mıyız, Kara Halil gibi misafir sever miyiz, kolay mı Aziz gibi çile çekmek.

Değil elbet. İsmini unuttuğumuz yüzlerce atalarımızın kemiklerinin sızlamasını istemiyorsak yılda en az bir kere güzel köyümüzü sevindirin, alın torunlarınızı atlayın arabanıza ve gelin bu köye. İçin kana kana pınarlarından, kurtoluğunu gezin. Hilmi çavuşun bağında piknik yapın. Yemlik toplayın. Göldeğirmeninin buzgibi şifalı suyundan için.Ve mezara gidin. Sizlerden üç kuluf bir El hamı bekleyenleri memnun edin.

Evet sizi bilmem ama ben özledim.Suyunun tadını,öküz arabasının tatlı nağmelerini,çoban ateşinde demlediğimiz çayı,yayık ayranını, her yağmur sonrası toprağın kokusunu, yemliği, kuzukulaklarını, öküz arabasına binmeyi ve afedersiniz tezek kokusunu özledim.

Ben bu topraklarda gözümü açtım.Burada doydum, büyüdüm sebep oldu ondan ayrıldım. İş ve aş buldum.Ama birçoğumuzun yaptığı gibi arkamı dönmedim, dönemedim. Çünkü ben böyle görmedim. Yaşamayan, görmeyen bilemez.

Sizleri çoluk çocuğunuzla, torun torbanızla bu güzel ata yurduna davet ediyorum. İnanın hiç pişman olmayacaksınız.

Saygılarımla
Ahmet SARIÇİÇEK

YİTİRİLEN ALETLERİMİZ (yitirilen değerlerimiz)

30 Ocak 2009
KARASABAN

Karasaban kızderbent tarımına ne zaman girdi hatırlayan yoktur.Çiftçiligi meslek seçen kızderbent köylüsü saban yapmayı bilir.Saban yapmak özel marifet gerektirirSaban yapmayı düşünen çiftçi sürekli saban yapılacak malzemeyi sürekli  ayak ve okunu hazır tutar saban yapmak için özellikle ayak kısmı bulunması çok önemlidir ayak denen kısım sabanın bel kemiği sayılır sabanda dikkat edilecek husus  ayak kısmının  yükü çekecek kısmıdır Karasaban toprağın altını üstüne getirmek için yapılmış. Ayağın yere basan  sivri olan yerine takılan özel yapılmış   saban demiri denen parçayla toprağın aktarılması sağlanır. İkinci parçanın ucuna boyunduruk denilen sabanı çekecek hayvanların bağlanacağı bir düzenek takılır. Uzunca oku, okun ucunda saban ile boyunduruğu astırmaya yarayan 20 cm boyunda bir mil arkasından öküz veya manda derisinden yapılmış kayışla boyunduruğa bağlanan öküzler, arkada huylu dediğimiz meşeden yapıla tutulan ve demir takılan bölümü, ucun gerisinde buyluyla oku bağlayan ağaç .

Hayvan gücü kullanılarak yapılan tarım, başka bir deyişle karasaban devrimi, insanın tükettiğinden fazla üretmesine neden olmuştur.karasaban bugün tarin alaca karanlıgında kaybolmuştur kızderbentte her evde birsaban mevcuttu 1980 leri sonuna kadar ama artık beklide hiçbir evde antika olarak bile kalmamıştır .

PULLUKLAR

Toprak işlemede en yaygın kullanılan araç pulluklardır. Pulluklar toprağı parçalar, çevirerek devirir, gevşetir anız ve yabancı otları toprağa gömer.
Pulluk kızderbent köylüsünün vazgeçilmez tarım aletleridendir.
Tarla ilk defa sürülecekse mulaka pulluk ile sürülürdü pulluk tek yönlü sürme aletliydi aynı çizgiden birdaha gelinmez fakat sabanla aynı çizgiden gelinebilir pulluk gerçekten sabana oranla çok daha güçlü bir tarım aletidir 
Pulluk iki kolu ve yere dogru 60 derece açılı iki dikme ve ayak kısmında bir biçağı olan bir tarım aletidir bugünün traktör pulluklarının tek ayaklısı öküz ve atlarla çekilebilen bir tarım aletidir.

BOYUNDURUK
Boyunduruk karasaban, pulluğu ve öküz arabasını çekmek için kullanılan hayvanların boynuna takılan ağaçtan yapılmış bir araçtır. İki ağaç ince demir veya sert ağaç parçalarıyla birbirine tutturulmuş uçları hayvanların boynu girecek kadar açık bırakılmış kaçmamaları içinde zevye denen demir veya ağaç parçalarının girebileceği delikler hazırlanmış bir araçtır. Boyunduruğun alt ucunda meşeden yapılma kapak dediğimiz delikli düzenek vardır bağlantıyı zevyeler yapar.
İşte şimdi anı özelliğinde bazı işyerlerinde gördüğümüz karasabanın ve boyunduruğun benim bildiğim geçmişi.Nerelerden nerelere?

ÖKÜZ ARABASI
Başta kurtuluş savaşımız olmak üzere bir dönemin en gözde ve en önemli taşıma aracı öküz arabası. Tüm evlerde mutlaka bulunurdu öküz arabası olmayan aile olmazdı iki öküz tarafından çekilen öküz arabaları kızderbentlilerin 1980lerin sonuna kadar enfazla kullanılan taşıma aracıydı . Bazen bu arabaya doluşur tarlaya çifte, tırpana , harmana giderdik. Çoğu zamanda harmana biçilmiş bugay ve yulaf demetlerini taşırdık. Yol boyunca çocuk bağrışmaları ve öküz arabası sesinden sesinden oluşan bir koro bizlere eşlik ederdi. Hiç duymamış olanlara bu müzikli inilti sesini anlatmak sanırım olanaksız. Özellikle sabah erken saatlerde yada akşam geç vakitlerde daha iyi duyulan bu ses beni halen etkilemektedir. Tekerlekler döndükçe iki ahşabın birbirine sürtünmesi sonucu oluşan bu gıcırtılı sesin az çıkması için biz o zamanlar tekerlekle milin arasına katran sürerdik değnek biçimindeki  gereçle sürülür.Bu hem ses çıkarması hemde sürtünmeden dolayı yanıp kırılmaması içindir.yinede öküz arabasından mulaka ses çıkardı. Köyün yaşlıları ise daha öküz arabası  görülmeden uzaklardan gelen sesinden kimin arabası olduğunu hemen söyleyiverirler öküz arabasının en önemli özelliği iki öküz tarafından çekilmesi ve tamamen ahşaptan yapılmasıdır.öküz arabası iki mil ve ortadan bunları birbirine baglayan bir mil bulunur buğünkü arabaların beklide temelini oluşturmuştur arka iki teker yönü sabit ön iki teker yaklaşık 45 derece acı ile dönebilecek kabiliyettedir tümü tahta olan bu tekerler çamur tutmaması için genelde çam ağacından yapılıp, aşınmaması içinde etrafına 2 cm eninde demir çember geçirilir. Öküzler arasından geçen uzun bir üçgen şeklindeki “ok” ana yapıyı oluşturur. Bu okun ucuna boyunduruk bindirilir. Uzun bir tahtadan oluşan boyunduruğun iki tarafındaki üstü çam, altı meşeden yapılmış bölümleri “zevye” lerle birbirine kayışla da öküzlerin boynuna bağlanır. Öküz arabası dört tekerin önüne üçgegene bir ok takılmış şekliyle, uçtaki meşeden yapılmış boyundurukla kayışı tutan yuvarlak ağaçlara zevye ile öküz veya manda derisinden yapılmış kayış, boyunduruk ile birleşir.
Ekin taşımak için dağlardaki tarlalara sabah erkenden gidilip orada şafakla birlikte ekin sarılıp yollara düşülürdü. Bu meşekatli iş şimdiler beklide dedelerin torunlarına  anlattığ bir masal gibi gelmek tedir her evde mutlaka bu tür araba hikayeleri vardır.
ESKİ HARMANLAR
DÜVEN DÖVMEK( DÜVEN HARMANI)
Eskide he evin bir harman yeri mutlaka vardır bu kızderbentte çiftçilikle ugraşanların olmazsa olmazlarındandır harman yeri harman bittikten sonra bahçe olarakda kullanılabilir
Harman yeri harman alanı neden bu kadar genişti. O kadar geniş olmasına karşı yine de yetmiyor zaman zaman harman yeri kavgaları eksik olmuyordu. Günlerce tarlalarda ekinler biçilip demetlenir , arpalar budaylar yulaflar Daha sonra bunlar öküz arabasıyla veya at arabasıyla eşeklerle veye atlarla harmana taşınır yuvun dedigimiz yuvarla bir daire biçiminde harmana getirerek yıgardık. Harmana getirme işini bitirdikten sonra harman yerine yuvarlak biçimde dağıtılır, buna sap saçma denirdi. Harman yerleri dar geldiğinden sap saçma işide kalın ve yüksek olurdu. Saçma işinden sonra ya saçan insanlar boyundurukta koşulu öküzlerle ya da koşumlu atlarla üzerinde gezinilip yassıltılırdı. Üzerinde dönülmeye başlanırdı. Düven sürmenin inceliği her dönüşünde değişik yerlerine uğratmaktı düveni yoksa harmanı samana dönüşme işi geç olurdu.gerçi ben kendi köyümüzde düvenle harman işini görmedim fakat komşu koy olar Yörük girek orada çok zaman düven dövdük düven dövme çok zahmetli bi iştir bizde küçük ikin inekleri dağda kendi haline bırakıa konşu köy düven dövevmeye gigerdik onlarda bize düven dövme işini bizi birakır bizde adete bir lunaparkta oyun oynar gibi zevk alırdık.
Harmanın yüzündeki saplar saman durumunda gözükmeye başlayınca birinci aktarma işi dirgenle yapılırdı. Aktarma harmandaki sapların ters yüz edilmesi olayıydı. Aktarmadan sonra büyük deste parçaları görünüyorsa bu parçaların dirgenle küçültülmesine veya üçüncü aktarmada sap çok görünüyorsa sapları üste çıkarma işleminin yapılmasına çevirme  denirdi. Bu aktarmadan sonrada hayvan gezdirme işi yapılırdı. Hayvanlar düyene koşulur üzerinde bir kişiyle düyen sürmeye başlanırdı. düyendeki kişinin öteki önemli görevi sıçan öküz veya beygirin boklarını harmana düşürmeden kürekle  arkasına yetiştirip tutarak sürülen harmanın dışında uygun bir yere döküp gelmekti. Bu eksiklik veya gecikmenin bedeli de yukarıdaki gibi azar ile cezalandırılırdı. Harmanın yüzü samanlaşınca dirgenle ikinci aktarma yapılırdı Artık saplar az görülmeye başlayınca harman küreği dediğimiz çam ağacından yapılmış küreklerle üçüncü aktarma yapılırdı. Düyen sürme işi sürerken harmanın yüzü yarı saman yarı kes durumuna gelince dördüncü- buna son aktarmada denir- aktarma yapılırdı.. Bundan sonraki sürme samanın inceltilmesi veya açılmadan kalan başakların açılımının sağlanarak saman içine boşaltılmasına yönelik düyen sürme çalışmasıydı. Artık harmanı öldürdük denirdi. Bu harman, harman küreği ve tırmıklar yardımıyla kuzeydoğu yönünde uzunca toplanırdı. Buna harman yığma denirdi. Yığılan harmanın tabanı harman süpürgeleriyle süpürülüp üzerine atılırdı bu süprüntüler. Harman yığıldıktan sonra üzeri küreğin arkasıyla vurularak düzeltilirdi.sap ile başaktan kurtulan taneler elenmeye bırakılırdı.
Bazı yıllar harman döneminde uzun zaman yel esmezdi. Harmanlar yığılır, düyen sürme işi biter günlerce yel esmesi için harmanda beklenirdi. Yel esecek ki yığılan harmanlar savrulup tane ile saman birbirinden ayrılabilsin. Harman savurmak işi önce yaba ve tırmıkla sap saman birbirinden ayrılır ruzgarın yardımıyla tane ve saplar bir birbuçuk metreden aşağı bırakılır taneler alta  samanlar biraz daha ireri dişer bir birinden ayrılmaya çalışılırdı. Çocuklar harman savurma işine girmek için çabalar, büyüklerde taneleri kaçırırsınız diye o işe yanaştırmazlardı. Çocuklar belki de büyüdüklerini kanıtlamak için bu işi yapmak istiyor olabilirlerdi kim bilir?. Çekilen bunca emeğin karşılığının alınmaya başladığını görmek sevinci çok büyüktür o günkü yorgunlugun unutuldugu zamandır. Ayıklanan tane çuvallara doldurulur gelecek dönem tohumlukları ve deyirmene gidecekler ayırılırdı. Toplanan bugday eşek veya atlarla eve götürülür samanlarda öküz arabaları ile eve götürülürdü.

ÜVENDİRE
Eskiden öküzlerle çift sürerken her çiftçinin mutlaka birtane üvendiresi bulunurdu üvendire genellikle kızılcık agacından seçilir agaç yaklaşık bir santimetre capında düzbir sopadan yapılır genellikle agaç yaç iken kabuğu soyulmadan ateşte kızartılırdı kabugu soyulduktan sonra adeta vernillenmiş şekilde dururdu buna sopanın kalın tarafına üçgen biçiminde bir demir bulunur sopanın ince tarafında ince çivi çakılır demir tarafıyla genellikle üvendirenin kullanma amacı çiftçi çift sürerken sabana ve pulluğa toprak yapışır saban ve pulluk kullanılmaz hale gelir başındeki demir yardımıyla pulluk ve saban güzelce temizlenir çiftçi zaman zamanda hayvanları yola getirmek amacıyla ucundaki çivili tarafıyla hayvanları dürter  bu öküzlerle çiftçilik yapan her çiftçinin kullandıgı bir alettir.
HARMAN MAKİNESİ
Daha dün gibi hatırlıyorum köyümüzde harman makineleri ile bugday arpa yulaf  tane ile saplarından ayırmak için köye harman makineleri gelirdi o zamanlar köyün girişimde ve çıkısındakı harman yerlerinde Eskimo ların evleri gibi durur idi köyün iki girişi adeta bir bugday deposunu andırırdı köyün girişleri o zamanlar tarlada elle biçilen bugday ve yulaf  sapları demetler yapılarak eşek at veya öküz arabası ile taşınırdı harman yerlerine  burada yıgınlar halinde dizilirdi harman makinelerini beklerlerdi harman işi çok zahmetli ve ekip çalişması gereken bir iştir bir harmanı yapmak içim  iki kişi demetleri atmaya iki kişi taneleri çuvallamak için iki kişide çıkan ürünü tartmak için yaklaşık yedi sekiz kişiye ihtiyaç vardı bu işlemi kızderbentli genellikle imece yöntemini kullanarak halletmektedir harman dövme işlemi makine sahibinin bir adamı genellikle makinenin demetleri makineye giriş yerinde balabanda birkişi makinenin elek bölümünü birkişide öndeki traktör bölümünü kontrol ederdi şimdi bu harman makineleride tarih olmuştur.
TEL DOLAP
Eskiden mutlaka bir tel dolap bulunurdu tel dolabı dolap iki bölümden oluşurdu üst kısmı yemek koymak için atl tarafı ekmek koymak için kullanılırdı  buzdalabından önceki dönemde mutfagın en önemli eşyalarındandı tel dolap. zeytinyağlılar ve etli yemekler muhafaza edilir ayrıca tulumdan cıkarılmış peynirler fıçılardan çıkarılan zeytinler  yemeklerden ve kahvaltıdan artan yemekler konurdu. bizim dolaplara her evde olurdu.
 
SAMAN ÇİTİ
Saman çitleri adeta koca bir sepet gibi dururdu evde saman çirleri öküz arabalarına konurdu saman işi bittikten sonra köye gelen yabancılar gördüklerinde mutlaka sorarlardı bu ne diye ne için kullanılır diye
Saman çiti ince fındık ağacından yapılırdı öküz arabasına boydan boya yerleştirilirdi içine saman koydukça açılır beklide şimdilerde kızderbentte numune olarak kalmamıştır.
GÖZER
kızderbentte her evde gözer bulunur gözer aslında bu günkü eleklere benzer fakat onun deriden yapılmış olanına denir gözer ev kadınlarının evdeki en kıymetli eşyalarından sayılır gözerle bulgurluk  buğday elemek için tohumluk buğday elemek için aslında görünüş olarak ta güzel bir alettir.
KIRÇAK
Şimdilerde yirmili yaşlar da olanlar bile hatırlamaz kırçakları  kırçak bu günkü adeta bidona benzeyen fakat tahtadan yapılan bir su taşıma kabıdır daha ozamanlar hortum bile çok yaygın deyildi kızderbenli tütün ekimlerinde su çıkmayan yerlere yütün ekerken eşek ile su taşırdı kırçakğı eşegin iki yanına semer vasıtasıyla yerleştirir su bulunan bölgeden kırçaklara konularak tütün ekim alanına getirir adeta tütüne can suyu verilirdi belki bazı evlerde şimdilerde hatıralar diye saklanıyordur .

OCAKLIKLAR
Kızderbent eski evlerinin oturma odalarında mutlaka ocaklık bulunurdu ocaklıklar şimdiki şöminelere benzer fakat yapılışı kendine özgümdü oturma odasının cam tarafının hemen yanına altı toprakla birlikte tuğla döşenirdi yukarıya doğru  bir bilgisayar masası büyüklüğünde üstünde rafı vardı  üstüne o zamanın aydınlatma lambası konurdu alt bölümde orada yemek pişirilir çay demlenir hele patetes külde yapılır yemesi harika hemde salıklı birde televizyon yok radyo yok hele ocak başı sohbetleri vardıya..
TAHTA KAŞIK
Tahta kaşık aslında kızderbent kültüründe ayrı bir önem taşır eskiden her evde tahta kaşık bulunurdu tahta kaşıkla yemek yemek özel bir ustalık gerektirir.

Kapaklı Köyü

29 Ocak 2009

Köyümüze her gittiğimizde ayrı bir mutluluk duyarız. Köylülerimizi bir arada görmek, çeşitli hatıralarımızın olduğu yerleri görmek çok güzel bir şey. Fakat, artık göremediğimiz ve daha da göremeyeceğimiz çok şeyler de var. Ömrünü tamamlayıp ahrete göçen insanlar gibi, devrini tamamlayıp biten çiftçilik adet ve usullerini de artık göremiyoruz. Kağnı, döven, saban, su değirmeni, harman savurma, at-eşek sürüleri, öküzler ve kömüşler artık yok. Şimdi traktör, pulluk , tırpan ve patus ile her şey tez elden hallolmaktadır. Tabi ki teknolojiyi kullanmak iyi ve gerekli bir şey. Fakat, gurbete çıkmadan önce eski usullerle çiftçilik yapmış veya o devirleri görmüş olan insanlar eski günleri yeniden görmeyi isterler. Bunun için eski zamanların çiftçiliğinden de bahsetmek gerekir. Çok eski zamanlara ait değil, bu işler 20-25 yıl öncesine kadar yapılmakta idi.

Tarlalar sabanla sürülürdü. Sabanı boyundurukla çeken iki öküzü elindeki üvendere ile iyi idare etmek gerekir. İyi verim alabilmek için saban demirinin toprağa yeterince batması gerekir. En önemlisi de, eğer saban sert bir yere veya kayaya takılırsa, kırmadan çıkartabilmek gerekir. Aksi halde işimiz yarım kalır. Tarla sürülüp toprak yumuşatılır. Gerekli görülen yerlerde ikinci bir aktarma, yani yeniden sürme işlemi yapılır. Tohumlar bir torbaya konarak boyuna asılır veya bele bağlanır. Sağ avucumuza aldığımız tohumları göz kararı ile tarlaya saçarız. Tohum sıklığını iyi ayarlamak gerekir. Çok sık olursa, tanelerin yeri dar gelir ve mahsul iyi olmaz. Tohumlar çok seyrek atılırsa, bir çok yer boş kalır ve yine yeterli ürünü alamayız. Dolayısıyla ölçüyü iyi ayarlamak gerekir.
Tarla sürüldü, tohumlar saçıldı. Şimdi iyi yağmur ve kar bekleriz. Yağmur ile tohumlar beslensin, kışın kar bir yorgan gibi üzerlerini örtsün ve baharla birlikte ekinler yeşersin. Mayıs ayında, ekilmemiş tarlalardaki, çayırlardaki ve bayırlardaki otlar biçilir. Derken, ekinler olgunlaşır. Ekin biçmek üzere tarlalara gidilir. Önce fiğler, sonra arpalar ve en sona buğdayların olduğunu, yani biçilecek olgunluğa geldiğini de hatırlatalım. Genelde herkes orak ile biçer. Tırpanı kadınlar ve çocuklar kullanmazdı. Sadece tırpan sallamasını bilen büyüklerimiz kullanırdı. Bir taraflarını kesmemeleri için küçüklerin eline tırpan verilmezdi. Ekinler biçilir ve desteler halinde sıralanır. Tarla tamamen bitince desteler toplanarak yığın yapılır ki, bütün tarlalar bitene kadar sağlam ve emniyetli bir şekilde kalsın. Yoksa orta şiddetli bir rüzgar hepsini savurup atar veya yağmurdan ıslanarak çürüyebilirler. Tarlayı sürerken veya ekini biçerken işin kolaylaşması için çantalı radyo dediğimiz pilli radyo varsa, güzel türkü ve hikayeler anlatan istasyonlar açılır. Eğer yoksa, tarladakilerden biri veya birkaçı arada sırada türkü söylerler. Bazen de şakalaşırlar veya hikayeler anlatırlar, ama aynı zamanda çalışmaya devam ederler. Bazen de “çıkım” denilen önlerinde biçmekte oldukları bölgeleri kimin daha önce bitireceğine dair iddiaya girerler. Fakat, bu insanları en mutlu eden şey, yemek vakti yaklaştığında elinde çorba, ayran ve taze ekmeklerle azık getiren çocuklardır. Evin hanımı taze taze yaptığı ekmeklerle yemekleri genelde bir çocukla tam zamanında tarlaya gönderir. Yemekler yenilip, ayranlar içilir. Eğer biraz ehli keyif iseniz ve termos içerisinde çayınız da gelmişse yorgunluğunuz kalmaz. Bu sırada güneş ortalığı kızdırmaktadır ve gölgede iyi bir uyku çekmenin tadı da bir başka olur. Bu tarla biçilince, bir başka olmuş tarlaya gidilerek bütün tarlalar biçilir. Ekinler olgunlaştıkları zaman biçilmelidir. Bunu için kendi ailemiz yetmiyorsa ya komşulardan yardım istenilir, ya da parayla eleman yani ırgat tutulur. Eğer bir şekilde zamanında biçilmediyse iş biraz zorlaşır. Çünkü kuruyan ekinler kırılıp dağılır ve ellerimize batar. Böyle durumlarda gece vakti çiğ düşmesinden sonra tarlaya gidilir. Çiğ taneleri ekinleri yumuşatır. Sabah gün doğmadan bu tarlayı bitirmek gerekir. Bitiremezsek ertesi gün yine aynı zamanda işe devam etmek gerekir. Yoksa güneşle birlikte ekinlerin kuruduğu yeniden hissedilir ve biçilemez.
Ekinler biçilince sıra harmana gelir. Tarladaki ekin yığınları kağnılarla harmana getirilir. Ama hepsi birden değil, sıra ile. Önce, kağnıların tekerlerine biraz tereyağı sürülür. Bu yağ tekerin dönmesini kolaylaştırır ve aşınmasını önler. Fakat en güzel tarafı kağnının giderken çok değişik ve rahatsız bir etmeyen bir gıcırtı çıkartmasına sebep olur. Kağnıya ekinleri yüklerken dikkat etmek olmak gerekir. Düzenli yüklenmiş bir kağnı hem güzel görünü, hem öküzler tarafından daha rahat çekilir, hem de daha fazla ekin bir defada götürülebilir. Tabi ki ekin sarılırken öküzler kenarda dinlenir. Kağnını düzgün durması için ön tarafındaki “dayak” adı verilen değnek yere dayanır. İş bitinceye kadar kağnı bu dayağın üzeride durur. Sarma işi bitince, öküzler boyunduruğun altına alınır, bağlanır. Bu işe “öküz koşma” da denir. Elimizdeki üvendere ile kağnının önündeki yularları tutarak kağnıyı harmana götürürüz. Özellikle harmana girerken öküzlerin ve arabanın iyi idare edilmesi gerekir. Bazı huysuz öküzler tam harmana girerken veya biraz zor yerlerde, kendilerini boyunduruğa bağlayan zelveleri kırıp kaçarlardı. Tabi ki böyle olunca kağnı öteki öküzün üstüne yığılır. Bu gibi durumlarda hemen kağnını ucu kaldırılır ve dayak vurularak yük dayağın üzerine verilir. Biraz uğraşarak öteki öküz yakalanır, kırılan zelve değiştirilir ve yola devam edilir. Şimdi rahmetli olan köylümüz Sarı Bilal`in bir deli tosunu vardı ve sık sık zelveyi kırıp kaçardı. Harmana gelince koşumlar çözülür ve öküzler serbest bırakılır. Arabadaki yük yıkılır. Bir harmanlık yük varsa, yani düven sürme için yeterli ekin varsa düvene sıra gelir, yoksa biraz daha ekin getirilir.
Harmana getirilen ekinler büyükçe bir daire şeklinde yere yayılır. Döven sürmeye sıra gelmiştir. Döven, tahtadan yapılan, altında ucu keskin çakmak taşlarının bulunduğu, yaklaşık 1 metre eni, 2 metre boyu olan bir çiftçi malzemesidir. Yere yayılan ekin üzerinde dolaştırılarak ekin tanelerinin saplardan ayrılmasını ve saplarım parçalanarak saman haline gelmesini sağlar. Dövenin çekilmesi için, kağnıyı çeken öküzler aynı şekilde boyundurukla dövene koşulur. Ağırlık yapmak ve düvenin gerekli, yerlerden geçmesi için üzerine bir kişi biner ve elindeki üvendire ile öküzleri yönetir. Bazı dövenler at ile çekilir. Sistem aynıdır, ama atlara üvendire gerekmez. Atlar dizginlerinden idare edilir Bilenler bilir, atların koşumları da farklıdır. Düven işi epey uzun sürer. Bunun için bazen bir sandalye de düvenin üzerinde bulunabilir. Bir de daima bulunması gereken bir alet vardır, bokcağı. Küçük çocuklar için lazımlık vardır ya, onun gibi bir şey. Genelde tenekeden olan bu malzeme sayesinde ekinin içine hayvan pisliği karışmaz. Eğer öküz veya atın pisleyeceği görülürse, hemen üvendirenin ucuyla düvene hafifce vurulur ve aynı zamanda öküzlere “dohaa” denilip hayvanlar durdurulur. Hemen bokcağı hayvanın arkasına tutularak gelen pisliğin ekine düşmesi önlenir. Atlar ise dizginleri çekilerek durdurulur ve yine aynı usul takip edilir. Sonra yine düven sürmeye devam edilir. Ekinin üstü iyice sürüldükten sonra, yaba ve dirgenlerle aktarılır. Yine aynı işlemler devam eder. Bütün taneler ayrılınca ve saplar tamamen saman olunca, döven sürme işi biter.
İşin tozlu tarafı olan harman savurmaya sıra gelmiştir. Önce düvenle iyice sürülmüş olan karışım (buna yassı da denir) öbek şeklinde toplanır. Hafif rüzgarlı bir havada elimize yabayı alırız. Yabayı öbeğe daldırıp, biraz alırız. Yabanın ağzını yığının tersine doğru hafifçe eğerek karışımı biraz yükseğe fırlatırız. Yüksek rüzgara göre ayarlanmalıdır. Hafif rüzgarda ekinin taneleri az ötemize düşmeli, sapları ise 5-6 metre ileriye gitmelidir. Böylece saman ve ekin taneleri birbirinden ayrılmış olur. Bütün öbek bu şekilde savrularak tanelerin ve samanın ayrılması tamamlanır. Bu işler yapılırken, insanların üstü başı dahil her taraf saman olur.
Harman savurma işi de bitince, samanlar samanlığa, taneler ise eve, ambara taşınır. Saman taşımak için ya, sırtımızda çuval veya sepetlerle, ya da üzerine ağaç dallarından örülen ve çit adı verilen bir sepet takılarak kağnı ile yapılır. Harmanı ile samanlığı birbirine uzak olanlar genelde çit takılmış kağnı ile taşır. Ekin taneleri de çuvallarla sırtımızda veya kağnı ile taşınır. İhtiyacından fazla samanı olanlar bir müddet samanını içeri almaz. Çünkü malı davarı çok olan köyümüzden veya köy dışından bazı çiftçiler saman satın almak için dolaşırlar. Eğer fiyatta anlaşılırsa, saman harmanda müşteriye satılabilir. Bu sıralar bir taraftan da ekin yıkama işlemleri başlar. İyi Eyme veya Mahzene getirilen ekinler oluklarda yıkanır. Bu iş için kovalarca su kullanılır. Çünkü tanelerin iyice temizlenmesi için bu gereklidir. Yıkanan ekinler ambarda ayrı bir bölmede saklanır. Bu ekinlerin bir kısmı da bulgur yapılmak üzere kaynatılarak dibekte dövülür. Birazı da el değirmeninde biraz kalınca çekilerek dene yapılır. Tabi ki bunların ayrı ayrı yemekleri yapılır. Kalan mahsulün bir kısmı değirmene götürülüp un yapılır, bir kısmı da satılarak veya takas edilerek başka ihtiyaçların giderilmesinde kullanılır.

ÖKÜZ TAŞI (Kırşehir) HAKKINDA

3 Haziran 2008

Cevat Kulaksız’ın yazısı ve fotoğrafları ile yazıya yapılan yorumlar:

http://www.kirsehiryenihaber.com/yazi/okuz-tasi-ustune

“Öküz Taşı” üstüne

 

Yolunuz Kırşehir’imizin hudutları içinde bulunan Hirfanlı Barajına düşerse, baraj site girişinde, baraj gölüne hâkim bir sırtın başında, iki öküzü canlandıran “öküz taşı” heykeli görürsünüz. Dört ayaklı beton kaide üstünde ve tonlarca ağılığında olan, bu tarihî heykelin üstüne çıkıp bakıldığında, ortasının dört köşe havuz şeklinde oyulduğu görülür. Hitit’lerden kalan, granit taştan yapılan Kırşehir’imizin en değerli tarih hazinesi olan bu haykel gerçekten çok ilginçtir. Ne yazık ki, gerek çevresel faktörler (rüzgâr, yağmur, kar vb) gerekse şartlanmış ön yargılı insanların tahribi ile heykelin kulak, boynuz gibi öteki orijinal kısımları kırılmış.


Bundan 3000–4000 yıl önceden kalan bu eşsiz tarih hazinesi, çağın insanının sanat zevkini yansıtır. Bu sanat yapıtı, sadece bir heykel değil, aynı zamanda insanın ayrı bir gereksinimini karşılar. Tarih kitaplarında krallara üzüm salkımı sunan heykelleri görmüşüzdür. Şimdi olduğu gibi, binlerce yıl önceden üzüm ve üzümden elde edilen pekmez, şarap, çok uzun bir süre insanoğlunun en önemli gıdası olmuştur.

 

İşte, üstten bakınca havuz görünümünde olan bu taş yontuda, o devrin insanları üzüm ezip şıra çıkarıyorlardı. Bu öküz heykelinin burun deliklerinden şıra akması için delikler bulunuyor.  Bu öküz taşının bulunduğu Toklümen, Savcılı gibi Kızılırmak vadisindeki bağcılar, aynı yöntemle, bu tür havuzlarda ta o zamanki gibi, ayakları ile çiğneyerek üzümden şıra çıkarmaya devam etmekteler. Ancak şimdikilerin bu üzüm ezme havuzları, Hititler zamanındaki gibi süslü heykeller gibi değil, taş duvarlı beton havuzlar şeklinde. (Kırşehir’imizin bağcılığı en ileri olan beldesi Toklümümen Kasabamızdır).                                                                                                              

 ÖKÜZ TAŞI NEREDEN GELDİ?

1950–1955 yıllarında Kızılırmak üzerinde Hirfanlı Barajı için etüt ve yapımı başladığında, şimdilerde arazisi ile birlikte baraj gölü altında kalan “Dokuz” köyünün bir höyük tepesinde bulunan, bu anıtsal öküz taşı, su altında kalmaması için, büyük zorluklarla şimdiki yerine getirilmişti.

 

O devrin insanları neden böyle muhteşem anıtsal öküz heykeli yapmıştır? 3000–4000 yıl öncesini düşünürsek, şimdiki hiçbir motorlu araç ve makine yoktu. İnsanoğlunun en büyük yardımcısı, yük taşıyıcısı eşek ve öküzdü. Öküzün emeğinden yararlanan, ürününü taşıyan etini yiyen, derisini birçok işte kullanan (kemer, kayış, çarık, giysi vb)  insan, öküze öylesine minnet duymuş, öylesine değer vermiş ki, böylesine muhteşem heykellerle onu adeta kutsamış. Kızılırmak boylarında Hititlerden günümüze kadar, bütün Anadolu’da ve hatta öteki ülkelerin yaşamında öküzün ve öküz kağnısının yüzyıllar süren insanla çok sıkı etkileşimi vardır. Ne ki, daha yakın zamana kadar, binlerce yıl, insanlar öküzün emeğinden yararlanmış (tarlasını sürmüş, her türlü yükünü taşımış, hasadını yapmış), etini yemiş, derisinden (gönünden) ayağına çarık dikmiş, bağırsaklarından sucuk (hatta def) yapmış, boynuzundan bıçak sapı, bazı kutu kaplar, tarak, uçkurluk, kağnısına kayış ve sabunluk yapardı, (gıcırdamasını, sürtünmeyi azaltsın diye, tekere sabun sürerlerdi). (Kışın yakmak için gübresinden tezek yaparlardı. İnsanoğlu öküzden öylesine yararlanmış ki, ahır sekisi denilen ve öküzlerle insanların adeta birlikte kaldıkları büyükçe odada, öküzün nefesi bile insanı ısıtırmış. Ne ki, daha 1960 lı yıllara kadar Anadolu’nun birçok köyünde ahır sekileri vardı. İşte insanoğlunun öküz ve eşekle böylesine bütünleştiği başka bir canlı yoktur. Gün olmuş çiftçi, öküzünü ev halkı ile eşdeğer tutmuştur. Onun için adeta bir öküz ve eşek kültürü oluşmuş. İnsanoğlu bu iki hayvandan böylesine faydalanıp severken, onun etrafında oluşturduğu tekerleme, aşağılama sözleri ile bir mizah kültürü de oluşmuştur. Bunları incelersek, “eşek kafalı’dan tutun da, “öküzün trene baktığı gibi”sine kadar, sayfalarımızı dolduran,  nice deyimler atasözleri sayabiliriz.
 

 

Babası bir öküz nalbandı olduğu için bu lakabı alan, Öküz Mehmet Paşa bir yana bırakıp, hele Kurtuluş savaşında öküz kağnılarının cephane taşıması nasıl unutulur… Buraya “Mustafa Kemal’in Kağnısı” şiirini, sayfa el verse de yazsa idim.

 

Öküzünü çok sevdiği için, öküzünün başına “maşallah”, mavi bocuk takan, ne ki öküzüne muska yazdıranlar bile vardı. Hatta kağnısını ve de tekerini görülmemiş derecede süsleyenlere bir örnek vermek istiyorum. Yanda resmi görülen kağnı tekerini 1996 da Antalya’ da bir antikacı dükkânında görmüştüm. Kırşehir yöresinde değil, Türkiye’nin hiç bir yerinde bir daha görülemeyecek bir süslü tekerdi. İşte, bu toprakların insanı, gücünden ekmek yediği öküzünü, kağnısını böyle kutsayıp sevmiş, binlerce yıl ötesinden onun heykelini dikerek ebedileştirmiş. Ayrıca bu yönde halk ozanları çok ilginç şiirleri ile, halkın öküze, kağnısına kaşı sevgisini dile getirmişler.

 

Daha beri gelelim. Artık heykel, resim yasak olduğu için, şiirlerle öküz kutsanmış. Birçok abdalların kendilerine “pir” saydıkları Pir Sultan Abdal (1510–1589)öküz için şunları diyor:       

 

                   “Dağdan kütür kütür hezen indirir,            

                   İndirir de ateşlere yandırır,                          

                   Her evin dirliğim öküz döndürür,                

                   İreçberler hoşça tutun öküzü. 

                    

Öküzün damını alçak yapın

                                        

Yaş koman altını yapın,   kuruluk

                                        

Koşumdan koşuma gözlerin öpün,

 

İreçberler hoşça tutun öküzü.

 

Pir Sultanım der ki kaynar coşunca,

Tekne hamur kalmaz ekmek pişince,

Âdem ata öküzün çifte koşunca,

İreçberler hoşça tutun öküzü.

 

Halk ozanlarımızdan Ruhsati (1835–1911) de Tanrı’dan dört öküz istiyor:

 

“Ya ilâhi görünmeden bir devlet

                   Zekâtımı veremezsem geri al,                                                   

                   Helâlından dört öküz ver yarabbi

                   Koşup çifte süremezsem geri al”

  

Mercî adlı ozan şöyle diyor:

 

Öküz altında buzağı arar,

 Reva mı katmaya aşuna agu,

Taleb kılasın öküzden buzağı”.

 

 Ozan Gedai (1826–1901) de şöyle diyor:

                                                                        

“Sözün tutup hele dinledim anı 

Varıp bir köşede tuttum mekânı

Çiftçi oldum ele aldım sabanı

Öküzlerim öldü tohum ekerken”.

 Gelen Yorumlar :

hele şükür!!
sevgili okuyucular, nihayet siyasetten ve siyasetin dalgalarındaki o acımasız girdaptan kurtulup da bize ait, özümüz, varlığımızın izlerini taşıyan,  kısaca tarih, folklor ve edebiyat kokan bir yazı ile karşılaştım buralarda.yazarının eli dert görmesin ve devamını diliyorum.
mehmet kara | 09 Ağustos 2007 Saat 01:22
SAYIN CEVAT HOCAYA SAYGILARIMI SUNARIM
Gitme giden gitme sual sorayim
Ya bu dünya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Dünya Sari Öküz’ün üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu öküz neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Öküz de bir salin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu sal da neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Sal da bir baligin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu balik neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Balik da deryanin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu derya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Derya da ikrarin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu ikrar neyin üstünde durur
PIR SULTAN’im der ki ben onu gördüm
Ikrar da imanin üstünde durur

Yaşar AVCI | 09 Ağustos 2007 Saat 15:42

Deynek

13 Eylül 2007

Diğer bir kerameti de şöyledir: “Şerif dedenin torunu olan Hakkı Erpolat, Sivas’a buğday satmak için öküz arabasıyla yola çıkıyor. Yol eskiden Gardaşlar mevkiinden gidiyordu.  Yolda giderken Paşa pınarı mevkiindeki yokuşundan aşağıya doğru inerken öküzleri boşalıyor zelvelerini kırarak aşağıya doğru hızla koşarken araba devriliyor. Tek başına arabayı kaldıramıyor. Kendisine yardım edecek kimseyi de bulamıyor. Aradan epey bir aman geçiyor gün akşam oluyor. O arada bir eşeğe binmiş yaşlı bir adam aşağılara doğru geliyor ve hakkı Erpolat’a –burada ne yapıyorsun- diye soruyor. Hakkı Erpolat ona, yolda kaldığını arabasının devrildiğini buğday dolu arabayı kaldıramadığını söylüyor. Bunun üzerine merkepten inen yaşlı adam –yardım edeyim birlikte kaldıralım- diyor. Hakkı Erpolat birkaç kişiyle denedik biz kaldıramadık. Yaşlı halinle sen nasıl kaldıracaksın? Diyor. Yaşlı adam yardım et diye işaret ediyor ve her ikisi de birlikte devrilmiş olan öküz kağnısını kolayca kaldırıyorlar. Hakkı Erpolat bu duruma hayret ediyor. O arada öküzleri koşarken kırılan değneğinin yerine de ihtiyar adam elindeki bastonu Hakkı Erpolat’a veriyor. Yaşlı adam bu arada hızla olay yerinde ayrılıyor. Hakkı Erpolat, Sivas’a geliyor. Buğdayını satıyor tekrar Sivas’tan köyüne dönüyor. İhtiyarın verdiği değneği de arabanın üstüne koyuyor. Eve gelip öküzleri ahıra koyduktan sonra yaşlı adamın verdiği değneği de buğday ambarının  arkasına dayıyor. Şerif dedenin istemiş olduğu şeker, çay gibi siparişleri ona vermeye gittiğinde ninesi ona yani Şerif Erpolat’ın eşi, torunu Hakkı Erpolat’a: -dedeyin bastonu kayıp bulamadım- deyince. Hakkı Erpolat ninesine;

Ben bugün yaşlı bir adamın bana verdiği bastonu getirip vereyim diyor. Gidip buğday ambarının arkasına koyduğu bastona bakıyor ki, Sivas yolunda kendisine yardım eden ve baston veren yaşlı adamın verdiği asa/Baston, dedesi Şerif Erpolat’a ait baston değil mi? İşte bu olaya da hayret ediyor ve dedesinin kalp gözü açık bir kimse olduğuna inanıyor. Bu rivayeti kendisinde almış olduğumuz Hakkı Erpolat “dedem bana yavrum bugün çok zahmet çektin” dedi diyerek bu olayı aynen bugün olmuş gibi halen hatırlıyorum” diye ekliyor.

www.sertmahmut.com/koyler/bostankaya.html

Kesektaş

26 Mayıs 2007

Köşektaş Köyü nasıl kuruldu ve kimler kurdu? sorularına yanıt bulabilmek için ancak yaşlıların anlatımlarına ve varsayımlara başvurabiliriz.Kızılağıl Köyü’nden geçimsizliği nedeniyle kovulan, göçe zorlanılan, Delioğlanlılar’ın atası Deli İbrahim, karısı ve tek öküzüyle, o zamanlar sulak, yeşillikli bir yer olan Ortaçeşme’nin doğusuna kendi ve ailesinin sığınabileceği küçük bir pea (2)yaparak yerleşmiştir. Hacı Hakkı’nın; “Benim çocukluğunda Köşektaş’ta bu kadar ev yoktu. Bizim evin hemen kıblesinden yukarı mahallenin olduğu yerlere kadar kim bilir kimden kalma mezarlıktı, çoğu evlerini bu mezarların üstüne hem de taşlarını sökerek yaptılar”(3) diye anlatımına göre köyün kurulduğu yer de eski bir yerleşim yeridir. Deli İbrahim belki de evini bu temel üzerine yapmıştır, diyebiliriz. Anlatılanlara göre Deli İbrahim gözü kara birisiymiş. O günlerde daha önce yerleşik düzene geçen ve çevrenin en verimli, sulak arazilerini kapmaya çalışan Baraklılara karşı Uçkuyu mevkiindeki yerleri sürmeye bir gün kara öküzüyle gider, ertesi gün de burada birden çok insan yerleşmiş desinler diye, kara öküzün üstüne beyaz gömleğini sararak ala öküz yaparmış. Bunu bir süre devam ettiren Deli İbrahim çevresinden (belki de yalnızlıktan)korktuğundan olacak, Kalaycık Köyü’ne giderek hem Kalaycık köyünün hem çevredeki tüm köylerin ser muhtarı” olan Çopuroğlu Memiş Ağa’dan yardım ister. Ser muhtar hem o çevrenin sözü en çok dinlenilen kişisi hem de aynı zamanda çevreye gelen, aşiretlerden bölünmüş, kendilerine yerleşecek yurt arayan parakendeleri (parça, kırıntı) iskan etmekle, onların vergi kayıtlarını, askere gönderme işleriyle de görevli kişidir ki büyük bir olasılıkla Herikli’dir ve bu sekiz köy onun egemenlik alanıdır. Çevredeki Kızılağıl, Kayaaltı, Cağşak, Karayaylak, Abdi, Gerce ve Kalaycık köylerine Herikli köyleri denmesine, köken gösterilmesine neden de bu köylerin kuruluşuna izin veren, organize eden kişi olmasından kaynaklanmış olabilir. Deli İbrahim ser muhtarın da yardımıyla Kırımlı, Karayusuflu (Ahmetli), Çöllü aile guruplarının ataları olan genç aileleri alıp kendi evinin yakınlarına evler yaptırarak yerleştirir. Daha sonraki yıllarda yine Kalaycık köyünden Köydağıtan, Mehmet Kea’lı, Kelemenli, Şehirliuşağı Kel Ali’li aile gurupları gelip yerleşmişlerdir. Melekli ve Kızılhalilli, dört beş evden oluşan bu yerleşim yerine sonradan, kendilerine yurt(4) arayan ve bir iki günlüğüne konaklayan Kızılhalilli, Melekli, Şehirliuşağı, Handilli, Camlı ve diğer aile gurupları (belki öncekilerin zorlaması, belki de kendi istekleriyle) yerleşmişlerdir.

vikipedya’dan

Öküzlerin katledilmesi

6 Mayıs 2007

Kıyametin arefesinde – Erdal Şafak

Bugün Dünya Çevre Günü. Daha doğrusu katlettiğimiz dünyaya ağıt yakma günü…
Bugün okyanuslarına her yıl 21 milyon varil petrol boşalttığımız, hergün 50-70 canlı türünü yok ettiğimiz mavi gezegene timsah gözyaşları günü.
Bugün akarsularını, göllerini ve denizlerini la- ğım çukuruna, ormanlarını beton yığınına, gö- ğünü zehir deposuna, hayvanlarını sirk cambazına döndürdüğümüz küremizden “Çevre şenlikleri” ile özür dileme günü.
Bugün Pentagon raporlarında “En geç 15 yıl sonra kopacak” denilen kıyametin tek sorumlusu insanın, bencilliğini gizleme günü.
Bugün yaşam alanları ellerinden alınmış kurdun, kuşun, balığın yas günü…
İnsanoğlu 5.7 milyar yılda meydana gelen gezegenimizi nasıl oldu da 100-150 yılda yok olmanın eşiğine getirdi? Bu sorunun cevabını o sürecin başındaki bir çığlıkla vermeye çalışalım.
Beyaz adama mektup
İşte Seattle kabilesi şefi Sealth’ın topraklarını beyazlara satmasını öneren ABD hükümetine 1854′te gönderdiği mektup:
“Bu toprağın her karışı bizim için kutsal. Işık saçan çamın her iğnesinin, kuytu ormanlarda her sis parçasının, her böcek vızıltısının anılarımızda ve yaşamımızda kutsal yeri var. Ağaçlardan sızan sular, atalarımızın anılarını taşıyor.
Biz toprağın parçasıyız, toprak bizim parçamız. Çiçekler ablalarımız; geyik, at, kartal ise kardeşlerimiz. Kayalık tepeler, çayırlardaki çiğler, midillinin sıcaklığı ve insan, hepsi aynı ai- lenin üyeleri.
Derelerden ve ırmaklardan akan bu ışıltılı su, sadece su değil, aynı zamanda atalarımızın kanı. Suyun şırıltısı, babamın babasının sesi.
Beyaz adamın örflerimizi anlamadığını biliyoruz. Çünkü o gece gelip istediği toprağı alan bir yabancı. Toprak onun kardeşi değil düşmanı. Ve o toprağı ele geçirince, bir sonrakine göz dikiyor. Anası olan toprağı, kardeşi olan göğü alınıp satılacak, yağmalanacak şeyler görüyor. Açgözlülüğü tüm toprakları yutacak, arkasında yalnızca çöl kalacak.
Beyaz adamın kentlerinde huzurlu bir köşe yok. İlkbaharda yeşeren yaprakların sesini, bir böceğin kanat çırpışlarını dinleyecek bir yer de yok. Herhalde vahşi olduğumuz için anlamıyoruz. İyi ama bir su kıyısında geceleri kurbağanın ve ağustos böceğinin sesini dinlemedikten sonra orada yaşamanın ne anlamı olabilir ki?
Toprak ana ve çocukları
Hava Kızılderili için çok değerli; çünkü herkes, her şey, hayvan, ağaç, insan aynı soluğu paylaşıyor.
Teklifinizi düşüneceğiz. Ancak kabul etmeye karar verirsek, bir koşulum olacak: Beyaz adam bu toprağın hayvanlarını kardeşi olarak görecek.
Çayırlarda bir trenin ezdiği bin kadar yaban öküzü gördüm. Ben bir vahşiyim, duman püsküren demir atın, nasıl yaban öküzünden daha de- ğerli kabul edilebileceğini anlamıyorum. Hayvanların ölümü sonunda insanın ölümü demek. Her şey birbirine bağlı, her şeyi birbiri tutuyor.
Toprağın başına gelecek felaket, sonunda toprağın oğullarını da bulacak.
Beyaz adam da bu sondan kaçamaz. O da yok olacak, belki herkesten önce. Yatağınızı kirletmeye devam edin, bir gece kendi pisliğinizde boğulacaksınız.
Biz vahşiyiz; beyaz adamın öküzleri katletmesini, yaban atlarını evcilleştirip yaşam sevincini elinden almasını, sisli ormanları ve çiçekli tepeleri soldurmasını anlayamıyoruz. Çalıkuşu nerede? Yok oldu? Kartal nerede yok oldu? Geyik nerede? Yok oldu. Hayatın sonu ve hayatta kalabilmek için birbirinize saldırmanızın başlangıcı…”
İşte o günler geldi veya gelmek üzere..

DÜNDEN BUGÜNE SAFRANBOLU’NUN AKVEREN KÖYÜ

3 Mayıs 2007

PROF. DR. HALİL İBRAHİM ATAY

IV. KÖYDE GEÇİM 

    1.Tarla Tarımı

    Köyde herkesin az veya çok tarlası, bağı bahçesi, Araç Çayı Vadisinde sulanabilen bostanı (çay) vardı. Önce de belirtildiği gibi, köy arazisi toprağı süzek (kalkerli), meyilli, daima güneş alan güney bakılı olduğu için, ziraat için verimli değildir. Bire üç ancak alınabilirdi. Gene de gübreleme, nadasa bırakma, çifte sürme gibi yollarla ihtiyacından fazla üretim yapıp satabilenler vardı. Örneğin Toruçgil, Çekiçgil, Hatıpoğgil gibi köyde çoğunluk üç harman, beş harman sürerken bunlar 20-30 harman sürer, onlar için ırgatlık bir aydan fazla sürebilirdi. Ancak, köyde bu aileler ihtiyacından fazla üretip satabilirlerdi. Gerçi herkes kış için her türlü tarımsal ihtiyacını karşılasa da köylüye kazanç temin edecek bir üretim söz konusu değildi. Bu yüzden eskiden beri gurbete çıkmak, ev erkeğinin dışarıda (genellikle İstanbul’da fırın işçiliği veya patronluğu) para kazanması şarttı. Zira vergi (yol parası), tuz, gaz, giyim kuşam için de para gerekiyordu.

    Herkes kendi ihtiyacını kendisi karşılamayı düşündüğü için tarlalarını eker veya ektirirken tarım ürünü çeşitliliğini de düşünürdü. Örneğin, tavuklarına, hayvanlarına yem için tarlasının birine veya bir kısmına arpa eker, bir kısmına fiy eker, bulgur yapmak için bir başka yere kaplıca eker, kışlık un için, erişte, tarhana, nişasta yapmak için en fazla da buğday ekerdi.

    Köyde yakın zamana kadar traktör yoktu. Türkiye’de en çok olduğu dönemde bile bir veya iki kişide traktör oldu; onlar da çabuk yok oldu. Eskiden beri hep öküz ve kara sapanla olageldi tarımsal faaliyet. Öküzü olanlar kendi işleri bitince veya arada yevmiye ile komşularında tarlasını eker, harmanını sürerdi. Sıkışık hallerde yakın dağ köylerinden (Yacı, Oğulveren, Pöldüren) yardım alınırdı. Harman zamanı köylünün en sıkışık zamanıdır. Önce arpa olmak üzere mahsul çabuk olgunlaşır. Olgunlaşma beklenmeli fakat hasat geciktirilmemelidir. Mahsul uzum zaman olgun olarak tarlada bekletilirse, ya başak bütün olarak kırılır yahut danelerini toprağa döker. Onun için vaktinde tarlaya girilip ekin boylu ise biçilerek, boysuz ile oraklar ile toplanarak tepecikler halinde bir araya getirilmelidir.

    Bu aşamada köylü birbirine yardımcı olur. Gübrelenmiş (sadece ahır gübresi bilinir ve kullanılırdı) yahut dinlendirilmiş (nadasa bırakılmış) yahut düz ve toprağı derin tarlalarda ekinler boylu olur, tırpanla biçilir. Kurak sığ topraklarda, gübresiz eğimli tarlalarda ekinlerin boyu tırpana gelmeyecek kadar kısa olur. Böyle hallerde mahsul elle yolunarak (orak yardımıyla) toplanır; zahmetlidir, zaman alıcıdır. Örneğin üç hektarlık bir tarla yolmalık ise, bunu altı kadın bir günde yolsa, aynı büyüklükteki bir tarladaki boylu ekini iki tırpancı bir saatte biçer. İki tırpancı diyorum. Genellikle tırpancılar ikişer ikişer dolaşıp iş arayan kişilerdir. Zira köylerde herkes tırpan kullanamaz, bakımını yapamaz. Tırpancılar genç, güçlü adamlardır. Çok iştahlı, bol yiyen insanlardır. O yüzden köy evlerinde gereğinden fazla ekmek (yufka) yapılmışsa, komşular “Ne o, tırpancın mı var?” derler. Böyle bir deyim köy dilinde yerleşmiştir. Tırpancılara öğle yemeği, beşli büyük sefer tası seti ile tarlaya götürülür. Onlar tarla kenarındaki meşelerin kaba gölgesinde yemeklerini yerler.

    Irgatlı denen harman zamanı (hasat zamanı) sürecinin ikinci aşaması harman yerlerinin hazırlanmasıdır. Herkesin münferiden bir harman yeri hazırlaması gerekmez. Çok tarlası olan, fazla ekini olanların münferit harmana ihtiyaçları vardır. Diğerleri bir harman yerinden sıra ile faydalanabilirler.

    Harman yeri hazırlamak önemli ve oldukça da zor bir iştir. Şöyle ki; kuzeye açık, evlere en yakın düz bir tarla seçilir. Bu tarlanın ortasında yarıçapı takriben 15-20 metrelik bir daire içindeki taşlar, çakıllar elle toplanır. Tarla “taban” denen bir alet geçirilerek tesviye edilir. Her türlü diri ve ölü örtüden arındırılır. Sonra güneyinden başlayarak adım adım bol su ile sulanır ve sulanan kısım üzerine saman serpilerek geri geri çekilerek bütün dairenin sulama ve samanlanması sağlanır. Sonra samanlanan ilk kısımdan başlamak üzere, silindir şeklinde bir taş iki kişi tarafından dikkatle çekilerek bütün daire içinde defaatle gezdirilir. Bu sûretle zemini düz ve sert, üzerinde “düven” sürülecek harman yeri hazırlanmış olur.

    Yolunarak yahut biçilerek tarlada küçük tepecikler halinde toplanmış olan ekinler öküz arabaları ile harman yerine getirilir. Harman yerinin kuzeyi ve güneyi boş bırakılarak doğusuna ve batısına taşınan ekinler, geniş ve yüksek duvarlar halinde yığılır. Tabiîdir ki bu yığınak yapılırken arpanın ayrı, kaplıcanın ayrı, buğdayın ayrı yığılması, keza mahsulü az olan komşuların aynı harmandan yararlanması söz konusu ise, her birinin yığınının veya yığınlarının ayrı olması gerekir.

    Harmanın kuzey kısmının açık bırakılması, akşama doğru esmeye başlayan ve savrularak samanla daneyi ayırmada etkili “tınar yeli”nden yararlanmak içindir. Güney yönünün açık bırakılması da aynı sebebe (rüzgârın önünü açık tutmaya) dayanır.

    Ayrıca, savrulmada güneyde saman yığını toplanır. Tarlalardaki bütün mahsul harmana gelip yığıldıktan sonra düven sürme aşaması başlar. Harman yerine, sabahleyin hangi yığından başlanacak ise, o yığının üzerinden “diğren” denilen çatal el aletleri ile yeter miktarda sap (ekin) atılır. Atılacak miktar göz kararı ile ve bir çift öküzün ikindi vaktine kadar sapları saman haline getirebileceği miktar olmalıdır. Atılan saplar bütün harman alanına eşit kalınlıkta yayılır. Harman içinde dolaşan orta boylu bir kadının bel (kalça) hizasına kadar gevşek bir sap tabakası kalınlığı normal sayılır. Güneş sıcaklığını hissettirmeye başlayınca öküzlere düven koşulur ve düven üzerinde ayakta bir insan hem düvene ağırlık sağlar, hem de öküzleri yönetir. Öküzler devamlı sûrette daire şeklinde dolaşıp durur.

    Düven sürücüsünün görevi sadece öküzlerin harman alanı dışına çıkmalarını önlemek değil, onların harman içine pisliklerinin düşmesine de mâni olmaktır. Bunu, düven önünde hazır bulundurulan bir çanağı, hayvanın kuyruğunu kaldırarak dışkılamak üzere olduğu işaretini vermesi üzerine, hemen kıçına tutmak sûretiyle yapar.

    Düven her biri takriben 40 veya 50 cm. genişlikte iki kalın tahtanın birleşmesinden oluşmuş, ön tarafı kızaklarda olduğu gibi kalkık, uzunluğu da takriben iki metre civarında bir tarım aletidir. Altında birbirine paralel sıralar halinde çok sayıda (3-5 cm. boyunda) yarıklar açılmış, her yarığa yarısına kadar sert çakmak taşı denen keskin kenarlı taşlar çakılmıştır. İşte düven altındaki bu çok sayıdaki sert ve keskin taşlar üstündeki şahsın ağırlığı ile de bastırılarak saplar (ekin) üzerinde dolaşırken onları parçalamaktadır. Gün boyunca devam eden bu parçalamada başakların kırılıp danelerini bırakması, uzun sapların kısa boyutlara inip saman haline gelmesinde çakmak taşlarının mekanik parçalama etkisi kadar belki ondan daha da etkili olan faktör, kuvvetli temmuz sıcağıdır. Öküzler, düven bütün gün özellikle en sıcak saatlerde döner durur ve iki üç kişi de bu güneşin en yakıcı saatlerinde harmanda sapları karıştırıp kabalarını üste çıkarır. Çok kuru, kırılganlığı artmış saplar kolayca kırılarak saman boyutlarına doğru iner. Sabahleyin bel yüksekliğindeki harman kalınlığı akşam üzeri (ikindi vakti) 10-15 cm. ye iner. Uzun saplar saman boyutuna inmiş, daneler çözülmüş, harman olgun hale gelmiştir. Öküzler harmandan çıkarılır. Düven kenara çekilir. Harmandaki samanlaşmış sap ve saplardan ayrılmış daneler, yani olmuş harman materyali tırmıklarla yarısı harmanın doğusuna, yarısı batısına yığılıp “tınar yeli”nin çıkması beklenir. Tınar yeli çıkınca ellerinde yabalarla sıraya giren çoğunlukla kadın ve genç kızlar (gerektiğinde erkekler de katılır) yığından önlerine bir miktar çeker ve yabalarla savura savura karşı tarafa yürürler. Bu sefer ters dönerek o taraftaki yığından bir miktar önlerine çekerek savurarak geldikleri istikamete ilerlerler. Bu prosedürü tekrar ede ede harmandaki materyalin tamamı savrulmuş, tınar yeli sayesinde zamanla daneler birbirinden ayrılmış olur. Bu işlemin, aynı günün akşam üzeri esen “tınar yeli” süresi içinde (ki bu yel sürekli değildir. Çok kere güneş batımı sırasında kesilir) bitirilmesi, ertesi gün yeniden bir harmanın kurulabilmesi için harman yerinin boşaltılması gerekir. Bunun için tınar yeli başlayınca o gün kendi harmanı olmayan, boş olan herkes komşu harmanlardan birine koşarak “tınar savurma” işine gönüllü olarak katılır. Bu, köylerde çok tipik bir yardımlaşma örneğidir. Tınar savurma sonrası, daneler kalburdan geçirilerek çuvallara konup eve, saman yığını samanlığa taşınır. Harman yeri ertesi güne hazırdır. “Irgatlık” denen “hasat zamanı” Haziran ortalarından Ağustos başlarına kadar sürer. Daha önce de belirtildiği üzere, köyde çoğunluğun üç, beş, altı harmanlık işi vardır. 30 gün harman süren ancak iki, üç aile söz konusudur.

    Harman yerinden ırgatlık sonunda da yararlanılır. Örneğin bulgur kaynatanlar bulgurunu tercihen harman yerine serdiği örtülerde kurutur ki bu kurutma iki, üç gün sürer ve eve götür getir olmasın diye gençlerden bir iki kişi harmanda yatar. Değirmene gidecek buğdayını yıkayanlar da harman yerinde kurutur (Bir günde kurur). Daha sonraları eriştesini, tarhanasını kurutanlar, hatta yatak yünlerini serip döverek kurutanlar da harman yerinden istifade ederler. Zira harman yeri çevresine göre temiz, betonlaşmış gibi sert, düz bir alandır. Harman yerlerinin gözde kullanım yerlerinden biri de köy düğünlerinde misafir ağırlama ve güreş tutma yerleri olmalarıdır. 
 

www.doguedebiyati.com/kitap/Safranbolu%20Akveren.doc

İspir-Şenlik ve Bayram’a başka bir yorum

25 Ocak 2007

 İSPİR  YAYLALAR VE MEY-RAM (MEYD-RAM)Yaylalarımızın yaşantımızda özel bir yeri vardır. YAYLA; Hayvan yaylamanın onların sütlerin semiz öbeğinde, otlağın ortasına muvakkat olarak kondurulmuş olan yerdir. İfade olarak belki böyle, gerçeği ayrı bir yaşamdır.Her yıl bahar kulağı göründü mü aman ALLAH’ım tatlı bir telaşe alır herkesi, birkaç ay olmuş yaylara ineli ama, sanki birkaç asır olmuş…Yeniden yaylalar için hazırlıklar yapılır.Ama ne hazırlık…Çobanlar davarın zillerini kontrol eder eksiği gediği var mı? Bağımı yok, dilimi düşmüş hemen eksikler tamamlanır. Şaşortlar (yayla kadın) yatakları yıkar elbiselerde yırtık sökük varsa diker, gün gelir çatar barhana yüklenmiş helva pişmiş yoğurdun süzmesi atın tayında enval çeşit azık alınmış ahali bir soluk yaylaya varmak için sabırsızlaşır. Aşığın mahbununa kavuşması gibi… azıkta neler yok ki?Kavut unundan pişmiş hınçoş peynirli yumurtalı haris ince yeşil çileği soğan daha neler neler. Civil peynir soğikli minzi dut pekmezi v.s.Çobanların ihtişamı daha bir ayrı ziller gümbürder. Tulum feryat eder. Oğlak, kuzu sesi birbirine karışır buzağılar geri kaçar çocuklar yorulur ağlar öte yandan göç kervanı kazanlar hışırdar at kişnemesi hengame gürültü sürüp gider.Yaylaya varılır bir gün önce işsiz olan koca sultan dağlar bir günde bayram yerine dönmüştür. Köpekler boğuşur. Öküzler böğürür ses şamata mal mul sağılır. Kanlar sütleri makineye çekmeye erkekler et kesmeye çünkü işler bittikten sonra “yayla çıkımı herfenesi”vardır. Gece sabaha kadar tulumla Türküyle eğlence olacaktır.Öyle traktörle ratosla biçer döverle değil: adeta İspir halkıyla özdeşleşmiş cefakâr orakla!Rençberliğin bir an önce bitmesi lazım. İki ay sonra Mey-RAM şenliği olacak.Biter mi gardaşım koca bayırlar orağın burnu ile biter biter, azime ne dayanır.Eskiler yayla çıkımına “YAYLA ÇIKIM HERFENESİ” yayla inimine “MEY-RAM” demişlerdir.Meyram şenlikleri eskiden törelerimize göre üç gün görermiş birinci gün yolculuk ikinci gün oturak (konaklamak) üçüncü gün dönüş, eskiden Meyrama yüzlerce atlı çift davul zurna birkaç tulumcu katırlar yükü nevale ile giderlermiş şenliklerde atılan merminin haddi hesabı yokmuş.Gerçi biz gençlere bu mitolojik anlatım gibi geliyor ama geçtiğimiz yıl tanık oluduğum, seksenlik bir yatalak hasatta olan dedenin benim tulumun sesini duyunca eski hemşin oynamasını türkü söylemesini görünce İspir’in insanının sırrını keşfetmek için daha çook ekmek yememiz gerektiğine inanıyorum.Mey-ram geleneğini son yallarda bazı aydınlarımız bilmeden de olsa değişik anlam vererek dışlasalarda bu şenliğin Orta Asya’dan Anadolu bozkırına kadar bütün yaylalarımızda aynı tarihlerde değişik isimler ile yayla inim şenlikleri düzenlenmektedir.Mesela geçtiğimiz yıl TRT-2 programında kültür penceremiz isimli belgesel programda Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Kafkasya ellerinde aynı tarih 26-27 Ağustos tarihlerinde aynı isim “Mey-RAM” ismiyle kutlandığını gözyaşlarıyla izledim.Ne diyelim aslımızı neslimizi, kültürümüzü, tarihimizi unutturanlar utansın.1-Mey-Ram kelimesinin kökeni meyd kelimesinden türediği Ebul Gazi efendinin büyük lugatı ve Kaşgarlı Mahmud’un kamusunda velirtilmiştir. (İstanbul kitap sarayı) MEYD: sallanmak, eğlenmek, zahire toplamak, yayla inimi kırba (tulum) çalmak demek ve yine Ebilgazi’nin rivayetine göre bu eğlencenin ismi Türk topluluklarının İslamla şereflenmesine kadar geçen zaman diliminde meyd olduğu daha sonra Ram kelimesinin eklendiğini öğrendik.RAM: boyun eğmek, intisap etmektir.http://www15.brinkster.com/dadasmaksut/senlik.htm