Arşiv 'Harman'Kategori

Köye özlem

3 Şubat 2009
KÖYE ÖZLEM

Yaba,dirgen,saban,boyunduruk,öküz arabası,düven,gem,hacetler. Bunlar ne Fransızca,ne İngilizce,ne de Japonca kelimelerdir.

Bunlar öz be öz Anadolu’mun, köyümün ayrılmaz el aletlerinin adıdır.Bunları yaşı 30 un altında onların çoğu bilmez,bilenlerin çoğu da yaşamamış, görmemiş, sadece duymuştur.

Öküz arabasının yüklü iken rampalarda çıkardığı ses bizim kuşaktan sonrakilerden kaçının kulağına hala çınlar durur.O çıkan ses insana hayvan sevgisini aşılar, alın terini , emeği, çabayı öğretir.O ses yerine göre adı koyulmamış bir beste, hicaz bir şarkı, tekerlere dolanmış bir uzun havadır.O zamanlar ahırında bir çift öküzü olan şimdinin mercedesi olanlar gibiydi.

Boyunduruğa koşulmuş bir çift öküz, elindeki ucu çivili mesesin hışmından nasibini alır,Armutlu’dan sap taşımak için yollanırdı tozlu yollarda.Elinde mesesini birkez daha öküzlere batıran Salim emmi diline ince bir türkü tutturur,diğer yandan alnına konan birkaç sineği bertaraf etmek için mendili şaplatırdı.

Ve tırpanla biçilmiş yığın olmuş buğday birer birer öküz arabasının üstünde saflara girer ve her bir yandan iyice gerilerek bağlanırdı. Şimdi en zevkli kısmına gelinmiştir. Salim emmi öküzlerin önünde tam ortada denge görevi görür ve usta bir kaptan şöför gibi gururla yönetirdi arabasını. Yer yer ho ho sesleri ile öküzlerini şevklendirir, yer yer sinirinden bir iki meses yapıştırır öküzlerine. Ne yapsın öküzler, melül melül bakarlardı. Salim emmi’nin gözlerine. Bu sefer içi burkulurdu Salim emmi’nin öperdi öküzlerinin birer koskocaman gözlerinden. İltifattan hoşlanan öküzler son bir gayretle çıkarıverirdi arabayı düze ve bir gururla dönerlerdi köye aşağı. Gacır gucur sesleri kuş cıvıltılarına karışır, sapın üstünde oynaşan çocuklar pek keyiflidir bu yolculuktan.

Ve harman yerini bilir misiniz? Düzlük ve geniş bir alanda büyük bir daire şeklinde yayılan başakların üzerinde,altı binlerce taşla deşenli düvenler gezinmeye başlar.Her hırş sesinde bir başka dünyada sanırsın kendini elinde bir küçük meses,diğer elinde eski bir çinko tabak veya bir kürek . O ne için dersiniz, düven sürerken hayvanların dışkısı ekine ve samana karışmasın diye hazır nöbet beklersiniz. Bir gözünüz hayvanların ipinde ve diğer gözünüz malum yerde döndükce dönersiniz akşama kadar.
Hiç başınız da dönmez bu devri alemden. Hatta keyif alırsınız.

Ellerinde yabalar tatlı bir rüzgarla birlikte ezilen ekinler savrulur taa yükseklere. Havaya savrulan ekinlerin samanı rüzgarla bir yana, diğer taneler ise diğer yana savrulur. Bir de bakarsınız ki koskocaman bir yığıncık olmuş orta yerde. Büyük telis çuvallar hazırdır harmanda.

Çocuklar tası kaptığı gibi Hilmi çavuşun tükanının yolunu tutar. Bilir ki bir tas buğday,şeker sucuğudur büskürüttür, akide şekeridir. Onun için, bu alışverişten son derece keyiflidir çocuklar. Buğdaylar telis çuvallara doldurulur ve ambara taşınır gururla, keyifle. O mahsul bir kışlık erzaktır, evlenecek kızının çeyizi, askerdeki oğlunun harçlığıdır o ailenin.

Öküz arabalarına yüklenir buğday torbaları ve değirmenin yolu tutulurdu. Her taşın dönmesinde tenekeyi dolduran bembeyaz un aynı telis çuvala işlenmiş olarak geri dönerdi. Artık o un analarımızın maharetli ellerinde kah bazlama,kah yufka,kah börek oluverirdi. Sıcak bazlamanın üzerine yayıktan yeni çıkmış tereyağı nede hoş olurdu.

Uzun ve soğuk zemheri gecelerinde tek eğlence yerimizdi Muallimin Gara Memmedin evi.Orta yere herkes yaşına göre diziliverirdi odaya. Çocuklarda kıyı bucakta yerini alır,başlardı. Gara Memmet anlatmaya,Onun gür sesiyle Battal Gazi olur Bizans önlerine hücum eder,bir kılıç darbesiyle bir orduyu tarumar eder. Hz. Ali gibi elimizde Zülfikar, Düldül’e biner cenge çıkardık.

Ya şimdi ne oldu? Kağnının yerini traktörler, düvenin yerini biçer makinaları aldı.Bir bir tükendi sarı öküzler.Rahmetli Hasan Emmi (Hasancık) Ahmet derdi; yeğenim bu tarlalardan öküzlerin tırnağı kesilirse, açlık başlar. Evet amca doğru tahmin ettin. Öküzler tamamen bitti. Yarın köyde biter diye korkuyorum. Yumurta ve yoğurdu bile şehirden almaya başladık zaten. Ekmeği de arabadan alıyoruz. Köy tamamen bitmek üzere amca.Artık içtiğimiz suyun bile tadı kalmadı. Horoz bile ötmez oldu koskoca köyde.

Deli İsmail’i arar oldu gözlerimiz.Dedelerin Ahmet’in adaletli davranışı nerede,Osman hocanın ezan sesini artık duymaz olduk. İncikli Hacı’nın latifelerini duyamıyor,Avan hasanın naralarını özler olduk.Dığış Veli’nin küfürlerini, Tahtalığın Hüseyinin Saflığını, Alaman Bekir’in duruşunu bulmak mümkünmü? Bekir Emmi gibi (Körbekir) düşünmek, Ömer çavuş gibi(Güvellerin)dosdogru,Hasan emmi gibi dürüst kalabilmek (cörtüklerin kara Hasan) hangimize nasip olur. Süslünün edem diye konuşmasını, çolağın Veli’nin lingo lingo şişeleri oynamasını, Haram Velinin Bayramı, Kadir ağayı, Cereciyi özler olduk. Hani nerde Şeker Memmet, Sarı, Hilmi çavuş, Boduklulun Mustafa, kör Cuma, Osman çavuş, Cafar. Guguş Emmi gibi zanaatkar mıyız, Kara Halil gibi misafir sever miyiz, kolay mı Aziz gibi çile çekmek.

Değil elbet. İsmini unuttuğumuz yüzlerce atalarımızın kemiklerinin sızlamasını istemiyorsak yılda en az bir kere güzel köyümüzü sevindirin, alın torunlarınızı atlayın arabanıza ve gelin bu köye. İçin kana kana pınarlarından, kurtoluğunu gezin. Hilmi çavuşun bağında piknik yapın. Yemlik toplayın. Göldeğirmeninin buzgibi şifalı suyundan için.Ve mezara gidin. Sizlerden üç kuluf bir El hamı bekleyenleri memnun edin.

Evet sizi bilmem ama ben özledim.Suyunun tadını,öküz arabasının tatlı nağmelerini,çoban ateşinde demlediğimiz çayı,yayık ayranını, her yağmur sonrası toprağın kokusunu, yemliği, kuzukulaklarını, öküz arabasına binmeyi ve afedersiniz tezek kokusunu özledim.

Ben bu topraklarda gözümü açtım.Burada doydum, büyüdüm sebep oldu ondan ayrıldım. İş ve aş buldum.Ama birçoğumuzun yaptığı gibi arkamı dönmedim, dönemedim. Çünkü ben böyle görmedim. Yaşamayan, görmeyen bilemez.

Sizleri çoluk çocuğunuzla, torun torbanızla bu güzel ata yurduna davet ediyorum. İnanın hiç pişman olmayacaksınız.

Saygılarımla
Ahmet SARIÇİÇEK

YİTİRİLEN ALETLERİMİZ (yitirilen değerlerimiz)

30 Ocak 2009
KARASABAN

Karasaban kızderbent tarımına ne zaman girdi hatırlayan yoktur.Çiftçiligi meslek seçen kızderbent köylüsü saban yapmayı bilir.Saban yapmak özel marifet gerektirirSaban yapmayı düşünen çiftçi sürekli saban yapılacak malzemeyi sürekli  ayak ve okunu hazır tutar saban yapmak için özellikle ayak kısmı bulunması çok önemlidir ayak denen kısım sabanın bel kemiği sayılır sabanda dikkat edilecek husus  ayak kısmının  yükü çekecek kısmıdır Karasaban toprağın altını üstüne getirmek için yapılmış. Ayağın yere basan  sivri olan yerine takılan özel yapılmış   saban demiri denen parçayla toprağın aktarılması sağlanır. İkinci parçanın ucuna boyunduruk denilen sabanı çekecek hayvanların bağlanacağı bir düzenek takılır. Uzunca oku, okun ucunda saban ile boyunduruğu astırmaya yarayan 20 cm boyunda bir mil arkasından öküz veya manda derisinden yapılmış kayışla boyunduruğa bağlanan öküzler, arkada huylu dediğimiz meşeden yapıla tutulan ve demir takılan bölümü, ucun gerisinde buyluyla oku bağlayan ağaç .

Hayvan gücü kullanılarak yapılan tarım, başka bir deyişle karasaban devrimi, insanın tükettiğinden fazla üretmesine neden olmuştur.karasaban bugün tarin alaca karanlıgında kaybolmuştur kızderbentte her evde birsaban mevcuttu 1980 leri sonuna kadar ama artık beklide hiçbir evde antika olarak bile kalmamıştır .

PULLUKLAR

Toprak işlemede en yaygın kullanılan araç pulluklardır. Pulluklar toprağı parçalar, çevirerek devirir, gevşetir anız ve yabancı otları toprağa gömer.
Pulluk kızderbent köylüsünün vazgeçilmez tarım aletleridendir.
Tarla ilk defa sürülecekse mulaka pulluk ile sürülürdü pulluk tek yönlü sürme aletliydi aynı çizgiden birdaha gelinmez fakat sabanla aynı çizgiden gelinebilir pulluk gerçekten sabana oranla çok daha güçlü bir tarım aletidir 
Pulluk iki kolu ve yere dogru 60 derece açılı iki dikme ve ayak kısmında bir biçağı olan bir tarım aletidir bugünün traktör pulluklarının tek ayaklısı öküz ve atlarla çekilebilen bir tarım aletidir.

BOYUNDURUK
Boyunduruk karasaban, pulluğu ve öküz arabasını çekmek için kullanılan hayvanların boynuna takılan ağaçtan yapılmış bir araçtır. İki ağaç ince demir veya sert ağaç parçalarıyla birbirine tutturulmuş uçları hayvanların boynu girecek kadar açık bırakılmış kaçmamaları içinde zevye denen demir veya ağaç parçalarının girebileceği delikler hazırlanmış bir araçtır. Boyunduruğun alt ucunda meşeden yapılma kapak dediğimiz delikli düzenek vardır bağlantıyı zevyeler yapar.
İşte şimdi anı özelliğinde bazı işyerlerinde gördüğümüz karasabanın ve boyunduruğun benim bildiğim geçmişi.Nerelerden nerelere?

ÖKÜZ ARABASI
Başta kurtuluş savaşımız olmak üzere bir dönemin en gözde ve en önemli taşıma aracı öküz arabası. Tüm evlerde mutlaka bulunurdu öküz arabası olmayan aile olmazdı iki öküz tarafından çekilen öküz arabaları kızderbentlilerin 1980lerin sonuna kadar enfazla kullanılan taşıma aracıydı . Bazen bu arabaya doluşur tarlaya çifte, tırpana , harmana giderdik. Çoğu zamanda harmana biçilmiş bugay ve yulaf demetlerini taşırdık. Yol boyunca çocuk bağrışmaları ve öküz arabası sesinden sesinden oluşan bir koro bizlere eşlik ederdi. Hiç duymamış olanlara bu müzikli inilti sesini anlatmak sanırım olanaksız. Özellikle sabah erken saatlerde yada akşam geç vakitlerde daha iyi duyulan bu ses beni halen etkilemektedir. Tekerlekler döndükçe iki ahşabın birbirine sürtünmesi sonucu oluşan bu gıcırtılı sesin az çıkması için biz o zamanlar tekerlekle milin arasına katran sürerdik değnek biçimindeki  gereçle sürülür.Bu hem ses çıkarması hemde sürtünmeden dolayı yanıp kırılmaması içindir.yinede öküz arabasından mulaka ses çıkardı. Köyün yaşlıları ise daha öküz arabası  görülmeden uzaklardan gelen sesinden kimin arabası olduğunu hemen söyleyiverirler öküz arabasının en önemli özelliği iki öküz tarafından çekilmesi ve tamamen ahşaptan yapılmasıdır.öküz arabası iki mil ve ortadan bunları birbirine baglayan bir mil bulunur buğünkü arabaların beklide temelini oluşturmuştur arka iki teker yönü sabit ön iki teker yaklaşık 45 derece acı ile dönebilecek kabiliyettedir tümü tahta olan bu tekerler çamur tutmaması için genelde çam ağacından yapılıp, aşınmaması içinde etrafına 2 cm eninde demir çember geçirilir. Öküzler arasından geçen uzun bir üçgen şeklindeki “ok” ana yapıyı oluşturur. Bu okun ucuna boyunduruk bindirilir. Uzun bir tahtadan oluşan boyunduruğun iki tarafındaki üstü çam, altı meşeden yapılmış bölümleri “zevye” lerle birbirine kayışla da öküzlerin boynuna bağlanır. Öküz arabası dört tekerin önüne üçgegene bir ok takılmış şekliyle, uçtaki meşeden yapılmış boyundurukla kayışı tutan yuvarlak ağaçlara zevye ile öküz veya manda derisinden yapılmış kayış, boyunduruk ile birleşir.
Ekin taşımak için dağlardaki tarlalara sabah erkenden gidilip orada şafakla birlikte ekin sarılıp yollara düşülürdü. Bu meşekatli iş şimdiler beklide dedelerin torunlarına  anlattığ bir masal gibi gelmek tedir her evde mutlaka bu tür araba hikayeleri vardır.
ESKİ HARMANLAR
DÜVEN DÖVMEK( DÜVEN HARMANI)
Eskide he evin bir harman yeri mutlaka vardır bu kızderbentte çiftçilikle ugraşanların olmazsa olmazlarındandır harman yeri harman bittikten sonra bahçe olarakda kullanılabilir
Harman yeri harman alanı neden bu kadar genişti. O kadar geniş olmasına karşı yine de yetmiyor zaman zaman harman yeri kavgaları eksik olmuyordu. Günlerce tarlalarda ekinler biçilip demetlenir , arpalar budaylar yulaflar Daha sonra bunlar öküz arabasıyla veya at arabasıyla eşeklerle veye atlarla harmana taşınır yuvun dedigimiz yuvarla bir daire biçiminde harmana getirerek yıgardık. Harmana getirme işini bitirdikten sonra harman yerine yuvarlak biçimde dağıtılır, buna sap saçma denirdi. Harman yerleri dar geldiğinden sap saçma işide kalın ve yüksek olurdu. Saçma işinden sonra ya saçan insanlar boyundurukta koşulu öküzlerle ya da koşumlu atlarla üzerinde gezinilip yassıltılırdı. Üzerinde dönülmeye başlanırdı. Düven sürmenin inceliği her dönüşünde değişik yerlerine uğratmaktı düveni yoksa harmanı samana dönüşme işi geç olurdu.gerçi ben kendi köyümüzde düvenle harman işini görmedim fakat komşu koy olar Yörük girek orada çok zaman düven dövdük düven dövme çok zahmetli bi iştir bizde küçük ikin inekleri dağda kendi haline bırakıa konşu köy düven dövevmeye gigerdik onlarda bize düven dövme işini bizi birakır bizde adete bir lunaparkta oyun oynar gibi zevk alırdık.
Harmanın yüzündeki saplar saman durumunda gözükmeye başlayınca birinci aktarma işi dirgenle yapılırdı. Aktarma harmandaki sapların ters yüz edilmesi olayıydı. Aktarmadan sonra büyük deste parçaları görünüyorsa bu parçaların dirgenle küçültülmesine veya üçüncü aktarmada sap çok görünüyorsa sapları üste çıkarma işleminin yapılmasına çevirme  denirdi. Bu aktarmadan sonrada hayvan gezdirme işi yapılırdı. Hayvanlar düyene koşulur üzerinde bir kişiyle düyen sürmeye başlanırdı. düyendeki kişinin öteki önemli görevi sıçan öküz veya beygirin boklarını harmana düşürmeden kürekle  arkasına yetiştirip tutarak sürülen harmanın dışında uygun bir yere döküp gelmekti. Bu eksiklik veya gecikmenin bedeli de yukarıdaki gibi azar ile cezalandırılırdı. Harmanın yüzü samanlaşınca dirgenle ikinci aktarma yapılırdı Artık saplar az görülmeye başlayınca harman küreği dediğimiz çam ağacından yapılmış küreklerle üçüncü aktarma yapılırdı. Düyen sürme işi sürerken harmanın yüzü yarı saman yarı kes durumuna gelince dördüncü- buna son aktarmada denir- aktarma yapılırdı.. Bundan sonraki sürme samanın inceltilmesi veya açılmadan kalan başakların açılımının sağlanarak saman içine boşaltılmasına yönelik düyen sürme çalışmasıydı. Artık harmanı öldürdük denirdi. Bu harman, harman küreği ve tırmıklar yardımıyla kuzeydoğu yönünde uzunca toplanırdı. Buna harman yığma denirdi. Yığılan harmanın tabanı harman süpürgeleriyle süpürülüp üzerine atılırdı bu süprüntüler. Harman yığıldıktan sonra üzeri küreğin arkasıyla vurularak düzeltilirdi.sap ile başaktan kurtulan taneler elenmeye bırakılırdı.
Bazı yıllar harman döneminde uzun zaman yel esmezdi. Harmanlar yığılır, düyen sürme işi biter günlerce yel esmesi için harmanda beklenirdi. Yel esecek ki yığılan harmanlar savrulup tane ile saman birbirinden ayrılabilsin. Harman savurmak işi önce yaba ve tırmıkla sap saman birbirinden ayrılır ruzgarın yardımıyla tane ve saplar bir birbuçuk metreden aşağı bırakılır taneler alta  samanlar biraz daha ireri dişer bir birinden ayrılmaya çalışılırdı. Çocuklar harman savurma işine girmek için çabalar, büyüklerde taneleri kaçırırsınız diye o işe yanaştırmazlardı. Çocuklar belki de büyüdüklerini kanıtlamak için bu işi yapmak istiyor olabilirlerdi kim bilir?. Çekilen bunca emeğin karşılığının alınmaya başladığını görmek sevinci çok büyüktür o günkü yorgunlugun unutuldugu zamandır. Ayıklanan tane çuvallara doldurulur gelecek dönem tohumlukları ve deyirmene gidecekler ayırılırdı. Toplanan bugday eşek veya atlarla eve götürülür samanlarda öküz arabaları ile eve götürülürdü.

ÜVENDİRE
Eskiden öküzlerle çift sürerken her çiftçinin mutlaka birtane üvendiresi bulunurdu üvendire genellikle kızılcık agacından seçilir agaç yaklaşık bir santimetre capında düzbir sopadan yapılır genellikle agaç yaç iken kabuğu soyulmadan ateşte kızartılırdı kabugu soyulduktan sonra adeta vernillenmiş şekilde dururdu buna sopanın kalın tarafına üçgen biçiminde bir demir bulunur sopanın ince tarafında ince çivi çakılır demir tarafıyla genellikle üvendirenin kullanma amacı çiftçi çift sürerken sabana ve pulluğa toprak yapışır saban ve pulluk kullanılmaz hale gelir başındeki demir yardımıyla pulluk ve saban güzelce temizlenir çiftçi zaman zamanda hayvanları yola getirmek amacıyla ucundaki çivili tarafıyla hayvanları dürter  bu öküzlerle çiftçilik yapan her çiftçinin kullandıgı bir alettir.
HARMAN MAKİNESİ
Daha dün gibi hatırlıyorum köyümüzde harman makineleri ile bugday arpa yulaf  tane ile saplarından ayırmak için köye harman makineleri gelirdi o zamanlar köyün girişimde ve çıkısındakı harman yerlerinde Eskimo ların evleri gibi durur idi köyün iki girişi adeta bir bugday deposunu andırırdı köyün girişleri o zamanlar tarlada elle biçilen bugday ve yulaf  sapları demetler yapılarak eşek at veya öküz arabası ile taşınırdı harman yerlerine  burada yıgınlar halinde dizilirdi harman makinelerini beklerlerdi harman işi çok zahmetli ve ekip çalişması gereken bir iştir bir harmanı yapmak içim  iki kişi demetleri atmaya iki kişi taneleri çuvallamak için iki kişide çıkan ürünü tartmak için yaklaşık yedi sekiz kişiye ihtiyaç vardı bu işlemi kızderbentli genellikle imece yöntemini kullanarak halletmektedir harman dövme işlemi makine sahibinin bir adamı genellikle makinenin demetleri makineye giriş yerinde balabanda birkişi makinenin elek bölümünü birkişide öndeki traktör bölümünü kontrol ederdi şimdi bu harman makineleride tarih olmuştur.
TEL DOLAP
Eskiden mutlaka bir tel dolap bulunurdu tel dolabı dolap iki bölümden oluşurdu üst kısmı yemek koymak için atl tarafı ekmek koymak için kullanılırdı  buzdalabından önceki dönemde mutfagın en önemli eşyalarındandı tel dolap. zeytinyağlılar ve etli yemekler muhafaza edilir ayrıca tulumdan cıkarılmış peynirler fıçılardan çıkarılan zeytinler  yemeklerden ve kahvaltıdan artan yemekler konurdu. bizim dolaplara her evde olurdu.
 
SAMAN ÇİTİ
Saman çitleri adeta koca bir sepet gibi dururdu evde saman çirleri öküz arabalarına konurdu saman işi bittikten sonra köye gelen yabancılar gördüklerinde mutlaka sorarlardı bu ne diye ne için kullanılır diye
Saman çiti ince fındık ağacından yapılırdı öküz arabasına boydan boya yerleştirilirdi içine saman koydukça açılır beklide şimdilerde kızderbentte numune olarak kalmamıştır.
GÖZER
kızderbentte her evde gözer bulunur gözer aslında bu günkü eleklere benzer fakat onun deriden yapılmış olanına denir gözer ev kadınlarının evdeki en kıymetli eşyalarından sayılır gözerle bulgurluk  buğday elemek için tohumluk buğday elemek için aslında görünüş olarak ta güzel bir alettir.
KIRÇAK
Şimdilerde yirmili yaşlar da olanlar bile hatırlamaz kırçakları  kırçak bu günkü adeta bidona benzeyen fakat tahtadan yapılan bir su taşıma kabıdır daha ozamanlar hortum bile çok yaygın deyildi kızderbenli tütün ekimlerinde su çıkmayan yerlere yütün ekerken eşek ile su taşırdı kırçakğı eşegin iki yanına semer vasıtasıyla yerleştirir su bulunan bölgeden kırçaklara konularak tütün ekim alanına getirir adeta tütüne can suyu verilirdi belki bazı evlerde şimdilerde hatıralar diye saklanıyordur .

OCAKLIKLAR
Kızderbent eski evlerinin oturma odalarında mutlaka ocaklık bulunurdu ocaklıklar şimdiki şöminelere benzer fakat yapılışı kendine özgümdü oturma odasının cam tarafının hemen yanına altı toprakla birlikte tuğla döşenirdi yukarıya doğru  bir bilgisayar masası büyüklüğünde üstünde rafı vardı  üstüne o zamanın aydınlatma lambası konurdu alt bölümde orada yemek pişirilir çay demlenir hele patetes külde yapılır yemesi harika hemde salıklı birde televizyon yok radyo yok hele ocak başı sohbetleri vardıya..
TAHTA KAŞIK
Tahta kaşık aslında kızderbent kültüründe ayrı bir önem taşır eskiden her evde tahta kaşık bulunurdu tahta kaşıkla yemek yemek özel bir ustalık gerektirir.

Kapaklı Köyü

29 Ocak 2009

Köyümüze her gittiğimizde ayrı bir mutluluk duyarız. Köylülerimizi bir arada görmek, çeşitli hatıralarımızın olduğu yerleri görmek çok güzel bir şey. Fakat, artık göremediğimiz ve daha da göremeyeceğimiz çok şeyler de var. Ömrünü tamamlayıp ahrete göçen insanlar gibi, devrini tamamlayıp biten çiftçilik adet ve usullerini de artık göremiyoruz. Kağnı, döven, saban, su değirmeni, harman savurma, at-eşek sürüleri, öküzler ve kömüşler artık yok. Şimdi traktör, pulluk , tırpan ve patus ile her şey tez elden hallolmaktadır. Tabi ki teknolojiyi kullanmak iyi ve gerekli bir şey. Fakat, gurbete çıkmadan önce eski usullerle çiftçilik yapmış veya o devirleri görmüş olan insanlar eski günleri yeniden görmeyi isterler. Bunun için eski zamanların çiftçiliğinden de bahsetmek gerekir. Çok eski zamanlara ait değil, bu işler 20-25 yıl öncesine kadar yapılmakta idi.

Tarlalar sabanla sürülürdü. Sabanı boyundurukla çeken iki öküzü elindeki üvendere ile iyi idare etmek gerekir. İyi verim alabilmek için saban demirinin toprağa yeterince batması gerekir. En önemlisi de, eğer saban sert bir yere veya kayaya takılırsa, kırmadan çıkartabilmek gerekir. Aksi halde işimiz yarım kalır. Tarla sürülüp toprak yumuşatılır. Gerekli görülen yerlerde ikinci bir aktarma, yani yeniden sürme işlemi yapılır. Tohumlar bir torbaya konarak boyuna asılır veya bele bağlanır. Sağ avucumuza aldığımız tohumları göz kararı ile tarlaya saçarız. Tohum sıklığını iyi ayarlamak gerekir. Çok sık olursa, tanelerin yeri dar gelir ve mahsul iyi olmaz. Tohumlar çok seyrek atılırsa, bir çok yer boş kalır ve yine yeterli ürünü alamayız. Dolayısıyla ölçüyü iyi ayarlamak gerekir.
Tarla sürüldü, tohumlar saçıldı. Şimdi iyi yağmur ve kar bekleriz. Yağmur ile tohumlar beslensin, kışın kar bir yorgan gibi üzerlerini örtsün ve baharla birlikte ekinler yeşersin. Mayıs ayında, ekilmemiş tarlalardaki, çayırlardaki ve bayırlardaki otlar biçilir. Derken, ekinler olgunlaşır. Ekin biçmek üzere tarlalara gidilir. Önce fiğler, sonra arpalar ve en sona buğdayların olduğunu, yani biçilecek olgunluğa geldiğini de hatırlatalım. Genelde herkes orak ile biçer. Tırpanı kadınlar ve çocuklar kullanmazdı. Sadece tırpan sallamasını bilen büyüklerimiz kullanırdı. Bir taraflarını kesmemeleri için küçüklerin eline tırpan verilmezdi. Ekinler biçilir ve desteler halinde sıralanır. Tarla tamamen bitince desteler toplanarak yığın yapılır ki, bütün tarlalar bitene kadar sağlam ve emniyetli bir şekilde kalsın. Yoksa orta şiddetli bir rüzgar hepsini savurup atar veya yağmurdan ıslanarak çürüyebilirler. Tarlayı sürerken veya ekini biçerken işin kolaylaşması için çantalı radyo dediğimiz pilli radyo varsa, güzel türkü ve hikayeler anlatan istasyonlar açılır. Eğer yoksa, tarladakilerden biri veya birkaçı arada sırada türkü söylerler. Bazen de şakalaşırlar veya hikayeler anlatırlar, ama aynı zamanda çalışmaya devam ederler. Bazen de “çıkım” denilen önlerinde biçmekte oldukları bölgeleri kimin daha önce bitireceğine dair iddiaya girerler. Fakat, bu insanları en mutlu eden şey, yemek vakti yaklaştığında elinde çorba, ayran ve taze ekmeklerle azık getiren çocuklardır. Evin hanımı taze taze yaptığı ekmeklerle yemekleri genelde bir çocukla tam zamanında tarlaya gönderir. Yemekler yenilip, ayranlar içilir. Eğer biraz ehli keyif iseniz ve termos içerisinde çayınız da gelmişse yorgunluğunuz kalmaz. Bu sırada güneş ortalığı kızdırmaktadır ve gölgede iyi bir uyku çekmenin tadı da bir başka olur. Bu tarla biçilince, bir başka olmuş tarlaya gidilerek bütün tarlalar biçilir. Ekinler olgunlaştıkları zaman biçilmelidir. Bunu için kendi ailemiz yetmiyorsa ya komşulardan yardım istenilir, ya da parayla eleman yani ırgat tutulur. Eğer bir şekilde zamanında biçilmediyse iş biraz zorlaşır. Çünkü kuruyan ekinler kırılıp dağılır ve ellerimize batar. Böyle durumlarda gece vakti çiğ düşmesinden sonra tarlaya gidilir. Çiğ taneleri ekinleri yumuşatır. Sabah gün doğmadan bu tarlayı bitirmek gerekir. Bitiremezsek ertesi gün yine aynı zamanda işe devam etmek gerekir. Yoksa güneşle birlikte ekinlerin kuruduğu yeniden hissedilir ve biçilemez.
Ekinler biçilince sıra harmana gelir. Tarladaki ekin yığınları kağnılarla harmana getirilir. Ama hepsi birden değil, sıra ile. Önce, kağnıların tekerlerine biraz tereyağı sürülür. Bu yağ tekerin dönmesini kolaylaştırır ve aşınmasını önler. Fakat en güzel tarafı kağnının giderken çok değişik ve rahatsız bir etmeyen bir gıcırtı çıkartmasına sebep olur. Kağnıya ekinleri yüklerken dikkat etmek olmak gerekir. Düzenli yüklenmiş bir kağnı hem güzel görünü, hem öküzler tarafından daha rahat çekilir, hem de daha fazla ekin bir defada götürülebilir. Tabi ki ekin sarılırken öküzler kenarda dinlenir. Kağnını düzgün durması için ön tarafındaki “dayak” adı verilen değnek yere dayanır. İş bitinceye kadar kağnı bu dayağın üzeride durur. Sarma işi bitince, öküzler boyunduruğun altına alınır, bağlanır. Bu işe “öküz koşma” da denir. Elimizdeki üvendere ile kağnının önündeki yularları tutarak kağnıyı harmana götürürüz. Özellikle harmana girerken öküzlerin ve arabanın iyi idare edilmesi gerekir. Bazı huysuz öküzler tam harmana girerken veya biraz zor yerlerde, kendilerini boyunduruğa bağlayan zelveleri kırıp kaçarlardı. Tabi ki böyle olunca kağnı öteki öküzün üstüne yığılır. Bu gibi durumlarda hemen kağnını ucu kaldırılır ve dayak vurularak yük dayağın üzerine verilir. Biraz uğraşarak öteki öküz yakalanır, kırılan zelve değiştirilir ve yola devam edilir. Şimdi rahmetli olan köylümüz Sarı Bilal`in bir deli tosunu vardı ve sık sık zelveyi kırıp kaçardı. Harmana gelince koşumlar çözülür ve öküzler serbest bırakılır. Arabadaki yük yıkılır. Bir harmanlık yük varsa, yani düven sürme için yeterli ekin varsa düvene sıra gelir, yoksa biraz daha ekin getirilir.
Harmana getirilen ekinler büyükçe bir daire şeklinde yere yayılır. Döven sürmeye sıra gelmiştir. Döven, tahtadan yapılan, altında ucu keskin çakmak taşlarının bulunduğu, yaklaşık 1 metre eni, 2 metre boyu olan bir çiftçi malzemesidir. Yere yayılan ekin üzerinde dolaştırılarak ekin tanelerinin saplardan ayrılmasını ve saplarım parçalanarak saman haline gelmesini sağlar. Dövenin çekilmesi için, kağnıyı çeken öküzler aynı şekilde boyundurukla dövene koşulur. Ağırlık yapmak ve düvenin gerekli, yerlerden geçmesi için üzerine bir kişi biner ve elindeki üvendire ile öküzleri yönetir. Bazı dövenler at ile çekilir. Sistem aynıdır, ama atlara üvendire gerekmez. Atlar dizginlerinden idare edilir Bilenler bilir, atların koşumları da farklıdır. Düven işi epey uzun sürer. Bunun için bazen bir sandalye de düvenin üzerinde bulunabilir. Bir de daima bulunması gereken bir alet vardır, bokcağı. Küçük çocuklar için lazımlık vardır ya, onun gibi bir şey. Genelde tenekeden olan bu malzeme sayesinde ekinin içine hayvan pisliği karışmaz. Eğer öküz veya atın pisleyeceği görülürse, hemen üvendirenin ucuyla düvene hafifce vurulur ve aynı zamanda öküzlere “dohaa” denilip hayvanlar durdurulur. Hemen bokcağı hayvanın arkasına tutularak gelen pisliğin ekine düşmesi önlenir. Atlar ise dizginleri çekilerek durdurulur ve yine aynı usul takip edilir. Sonra yine düven sürmeye devam edilir. Ekinin üstü iyice sürüldükten sonra, yaba ve dirgenlerle aktarılır. Yine aynı işlemler devam eder. Bütün taneler ayrılınca ve saplar tamamen saman olunca, döven sürme işi biter.
İşin tozlu tarafı olan harman savurmaya sıra gelmiştir. Önce düvenle iyice sürülmüş olan karışım (buna yassı da denir) öbek şeklinde toplanır. Hafif rüzgarlı bir havada elimize yabayı alırız. Yabayı öbeğe daldırıp, biraz alırız. Yabanın ağzını yığının tersine doğru hafifçe eğerek karışımı biraz yükseğe fırlatırız. Yüksek rüzgara göre ayarlanmalıdır. Hafif rüzgarda ekinin taneleri az ötemize düşmeli, sapları ise 5-6 metre ileriye gitmelidir. Böylece saman ve ekin taneleri birbirinden ayrılmış olur. Bütün öbek bu şekilde savrularak tanelerin ve samanın ayrılması tamamlanır. Bu işler yapılırken, insanların üstü başı dahil her taraf saman olur.
Harman savurma işi de bitince, samanlar samanlığa, taneler ise eve, ambara taşınır. Saman taşımak için ya, sırtımızda çuval veya sepetlerle, ya da üzerine ağaç dallarından örülen ve çit adı verilen bir sepet takılarak kağnı ile yapılır. Harmanı ile samanlığı birbirine uzak olanlar genelde çit takılmış kağnı ile taşır. Ekin taneleri de çuvallarla sırtımızda veya kağnı ile taşınır. İhtiyacından fazla samanı olanlar bir müddet samanını içeri almaz. Çünkü malı davarı çok olan köyümüzden veya köy dışından bazı çiftçiler saman satın almak için dolaşırlar. Eğer fiyatta anlaşılırsa, saman harmanda müşteriye satılabilir. Bu sıralar bir taraftan da ekin yıkama işlemleri başlar. İyi Eyme veya Mahzene getirilen ekinler oluklarda yıkanır. Bu iş için kovalarca su kullanılır. Çünkü tanelerin iyice temizlenmesi için bu gereklidir. Yıkanan ekinler ambarda ayrı bir bölmede saklanır. Bu ekinlerin bir kısmı da bulgur yapılmak üzere kaynatılarak dibekte dövülür. Birazı da el değirmeninde biraz kalınca çekilerek dene yapılır. Tabi ki bunların ayrı ayrı yemekleri yapılır. Kalan mahsulün bir kısmı değirmene götürülüp un yapılır, bir kısmı da satılarak veya takas edilerek başka ihtiyaçların giderilmesinde kullanılır.

Güzel öküz

9 Mayıs 2007

İsmet Arasan dostumuzdan nakildir (Çok iyi not almamışım kusura bakılmasın):

Harmanda düven sürülürken öküzlerin biri içte, biri dışta döner. Dışta dönenlere daha az yük biner. (Tersi miydi acaba?) O yüzden içteki öküz daha tecrübeli ve güçlü olur, dıştaki tecrübesiz veya genç olabilir. Bu yüzden görünüşte iş yapan bir öküz gibi görünse de, işin büyük bir kısmını öbür öküz görür. Bu sebeple teyyareden öküzlük yaparak parsayı toplayan, en azından öküz sınıfına sokulan öküzlere “güzel öküz” denir.

Arslan Küçükyıldız

Harman yeri sürseler…

8 Mayıs 2007
Harman yeri sürseler…    
Yazar serifk@pau.edu.tr  

Nedendir bilmem, ne zaman “Harman yeri sürseler / Yerine gül ekseler… Oy sanem…” türküsünü duysam garip duygularla dolar içim.

Önce, çocukluk yıllarımızda her şeyi oyun edindiğimiz harman zamanı gelir aklıma. Gözümün önünden harman yerlerine yığılmış küme küme harmanlar gelir geçer. Bunu anlamak ve duyumsamak bana kolay gelir de, asıl, “Harman yeri sürseler!..” sözündeki  “sürseler” arzusunun dillendirilmiş olmasını çözümleyemem oldum olası…

Harman yerini sürmek, yerine gül ekmek!… Neyi yapmak, neyi yıkmak, neyi yaşatmak, neyi yok etmek… tarzındaki düşünceler yeni  yeni harmanlar oluşturur beynimde de, bir türlü yok edip bitiremem…Tam “Çıkmazdayım!” dediğim anda, imdadıma yine bir köy türküsü yetişir. Hani şehirden köye gelin gidip de burçak yolmaya götürülen şehirli kızcağız var ya, onun adına yakılan türküdeki sitemlerde bulurum aradığımı:

“Aman ne zorumuş dostlar burçak yolması.

  Burçak tarlasında yar yar gelin olması.

  Elimi salladım değdi dikene;

  İntizar eyledim yar yar burçak ekene…”

Sözlerine misal, harman yerinin sürülmesini arzulayan gelinciği düşünür, onun yerine “Gül ekseler!..” duasında saklı ince bir hüzne “Amin!..” demeyi düşünürdüm de, yine de harman yerlerinin ve harmanların yok olmasına razı olmazdı gönlüm…

Hoş, şimdi şairin “Tarihe karıştı eski sevdalar…” dediği demlere misal bir devri yaşıyoruz. Ne harmanlar kaldı, ne harman yerleri; ne dövenler kaldı, ne dövenleri çeken öküzler, atlar… Biçerdöverler ve patoslar bütün bunları tarihin zaman tüneline ışınladı sanki. Oysa daha ne geçti ki şunun şuracığında… Daha kırk yıl öncesinde bütün köylünün harmanlarının sürüldüğü köylerin harman yerleri vardı. Üç, dört hafta bir şölen gibi devam eden harman zamanları vardı…

Aslında şölen, “ekin ayağı” denilen buğday biçimiyle başlardı. Her tarlada on, on beş kişi kadın erkek, çoluk çocuk sabahtan akşama kadar ve günlerce buğday yolardı… Hem de haziran sıcağının tepede bir ateş topu olduğu günlerde… Sağ elde tutulan orakla, sol elle kavranan buğdaylar kök tarafında hızla asılarak koparılır, biriken buğday sapları yere konur, sonra da bunlar üst üste konularak destelenirdi… Günler boyu yolunan buğdaylar, üç çatallı anadat denilen ağaç sopalarla kağnılara yüklenir, sonra da kağnılarla harman yerine getirilen buğdaylarla ilgili harman sürme işi başlatılırdı.

Paranın pek kıt olduğu o demlerde komşular arasında para almadan karşılıklı olarak “ödünce” gidilirdi. İmece denilirdi bu ödünç gitmelere… Şarkılar, türküler, şakalar, laf atmalar haziran sıcağında beyinleri de kaynatırdı sohbetleri de… Ara da bir, “Yandı bağrım Kerem’in arpa tarlası gibi!..” tarzı feryatlar, ya da esintinin hiç olmadığı, yaprağın bile kıpırdamadığı anlarda alnından, yanaklarından, burnundan süzülen terleri silerken, bir yandan da, “Es, yiğidin bağrına deli rüzgâr!..” ünlemesiyle dile getirilen rüzgar dilekleri…

Varlıklı ailelerden darbukacı götürenler de olurdu tarlalara hani… Ağzı laf yapanlar, türkü söyleyenler (hava çağıranlar) aranırdı… En çok da yeni yetme kızların gönlünü birilerine yakmayla ilgili fiskoslar yayılırdı gizliden gizliye… Bunlar yayılmalıydı ki çalışanlar sıcağı unutsunlar…

Harman yüzyıllar boyunca toprak ve tarım kültürünün en önemli kesitlerinden biri ola gelmiştir hep… Tepeleme yığınlarla oluşturulan harmanların toprakla buluşan yanları, eni iki metreye varan  dairesel bir halka gibi ekin saplarıyla kaplanırdı önce. Bunun üstüne, altında çakmak taşı denilen  taş parçaları çakılı döven konulurdu. Sonra döven önündeki atlara ya da öküzlere bağlanır, dövenin üzerine de hayvanları yönlendirecek bir kişi çıkardı. Hayvanların dehlenmesiyle beraber döven döndükçe, buğday ya da arpanın saplarını kese kese danelerin saplardan ayrılması sağlanırdı. Yere yayılan ekin sapları eridikçe harman yığınından yeni saplar yine eriyen sapların üstüne yayılır, harman bütünüyle eriyinceye kadar bu işlem devam eder giderdi…

Dövenin üstüne oturan kişi, öküzlerin ya da atın başına bağlı ipleri eliyle tutarak bazen oturarak, bazen de ayakta durarak belli bir hızla, ağır ağır fakat saatler boyunca harman yığınının etrafında döner ha dönerdi. Tabii ki iş sadece dönmekle bitmezdi… Dönerken sergilenecek en önemli beceri uyumamaktı. Farkında olmadan uyuyan kişi dövenden düşebilir, hatta dövenin altında kalarak yaralanabilirdi… Ya da hayvanlar dönmeyi bırakıp harmandan tarlaya doğru gidebilirlerdi. O anda toprak ve taş üstünde giden dövenin altındaki taşlar kırılır, bu da onların körleşmesine yani keskinliklerini kaybetmesine, dolayısıyla harman işinin aksamasına yol açabilirdi. Bundan daha önemlisi de hayvanlar buğday saplarının üzerine ihtiyaç giderebilirlerdi. İşte döveni kullananın bunları bilmesi, önceden sezmesi ve arada hayvanları kenara çekerek ihtiyaçlarını gidermesini sağlaması gerekirdi. Hayvanlar büyük abdeslerini yapıyorlarsa yanında hazır bulundurduğu çanak şeklindeki ağaç boğsalakla hemen vaziyeti kurtarması gerekirdi. Onun için de döven sürme işi kolay kolay çocuklara verilmez, verilse bile harmanda yalnız kalmalarına müsaade edilmezdi.

Geceleri hava biraz nemli, ortalık serin olduğundan buğday sapları gevşeyeceği için gece harman sürülmezdi. Gündüz sıcakta buğday sapları çıtır çıtır olduğu ve kolayca kesildiği için ne kadar sıcak olursa olsun harmanın mutlaka gündüz sürülmesi gerekirdi… Bir yandan sıcak, bir yandan saman tozu, bir yandan göz kapaklarına kurşun gibi binen uyuma duygusu, ağır ağır dairesel bir dönüşün bitmek bilmeyen kaygısı birleştiğinde yaşanırdı harman kaldırmanın tarifsiz zorlukları…

Bununla biter miydi harman kaldırma derseniz “Nerde!..” derler tabii ki, size… Buğdayların sapları iyice saman haline getirildiğinde bu sefer samanla buğday tanelerinin ayrılmasına gelirdi sıra. Önce bir mezar toprağı yığını gibi, bir yere biriktirilirdi buğdayla karışık durumdaki samanlar. Buna da  “tınaz” denilirdi.

Tınazın savrulması için rüzgarın çıkması beklenirdi. İkindine doğru esintiyle birlikte ele alınan, parmakları açılmış ele benzeyen “yaba” tınaza daldırılır, havaya belli bir yükseklikte savrulan samanla buğdayın esen yelle ayrılmasına çalışılırdı. Bazen birkaç gün hiç yel çıkmazdı. İşte siz de o zaman kaygılı ve sancılı bir bekleme sürecine girerdiniz. Ya yaz yağmuruna yakalanırsa tınazınız. Ya üç beş gün yel çıkmazsa… Ya hamazevi denilen hortum çıkarsa…  Konu komşunun koyunu keçisinden korumak için yalnız da bırakamazdınız tınazı. Döner dururdunuz artık harman yerinde bin bir sıkıntıyla…

Yel çıkınca tınazı savurmaya başladığınızda bir yandan sevinirdiniz… Fakat arada bir rüzgarın yönü değişince havaya savurduğunuz samanın tozlarını tepeden tırnağa üstünüzde bulurdunuz… İçmeye su bulamadığınız susuz dağ başlarında elinizi yüzünüzü bile yıkayamazdınız da ensenizden boynunuzdan giren saman tozları terlerle bedeninizi sarınca, “Hey babam hey!..” kaşınır da kaşınırdınız…

Öfkelenseniz öfkelenemezsiniz, kızsanız kızamazsınız…  Can da tatlı ürün de… Hani derler ya “Can burnumun ucunda!..” diye. İşte o anda burnunuzun ucundan çeşme burmalarından damlayan su damlalarını andıran terler, birbiri ardına damlamaya başlayınca rençberliğin, üretmenin, buğdayın, ekmeğin, suyun değerini, nimet oluşunu öyle bir anlardınız ki… Bir daha yere düşen bir lokma ekmeği alıp öpüp gözünüze sürüp yerdiniz. Sofranızdan artan bir dilim ekmeği çöpe koyma düşüncesiyle bile titrer sonra vazgeçerdiniz…

Öte yandan radyolar ve televizyonlarda  duyduğunuz  “Harman yeri sürseler…” türküleriyle  gönlünüzü bir harman yeri eyler, hayal dünyanızda durmadan harmanlar sürerdiniz… Bir yandan da  türküler söylemeye devam ederdiniz…

 “Harman yeri sürseler…

Yerine gül ekseler… Oy Sanem! Esmer yarim!..” www.egelife.com/index.php

HARMAN ve EKMEK

7 Mayıs 2007

YİTİRİLEN DEĞERLER-10 : tarım teknikleri gelişince


Eskiden Bahçelievler Mahallesinin büyük bölümü, okul ve sosyal konutların bulunduğu alan ile Atatürk Spor Tesislerinin bulunduğu alan harman yeriydi. Harman yeri alanı neden bu kadar genişti. O kadar geniş olmasına karşı yine de yetmiyor zaman zaman harman yeri kavgaları eksik olmuyordu. Günlerce tarlalarda ekinler biçilip destelenir, arpalar burçaklar nohutlar gece kırlarda yatılarak yolunur tarlalarda goşat yapılırdı. Daha sonra bunlar deleceli kağnılara öküz arabasıyla veya at arabasıyla harmana taşınır rampas dediğimiz yığınlar oluşurdu. Harmana getirme işini bitirdikten sonra rampas yuvarlak biçimde dağıtılır, buna sap saçma denirdi. Harman yerleri dar geldiğinden sap saçma işide kalın ve yüksek olurdu. Saçma işinden sonra ya saçan insanlar kendileri veya boyundurukta koşulu öküzlerle ya da koşumlu atlarla üzerinde gezinilip yassıltılırdı. Bizim öküzlerimiz olduğundan harmanın iç tarafına gelen öküzün kuyruğundan tutularak hem düzgün dolanmaları sağlanır hem de sapların içinde düşmekten kurtulurdum. Bundan sonra düyen(döven) koşulur. Üzerinde dönülmeye başlanırdı. Düyen sürmenin inceliği her dönüşünde değişik yerlerine uğratmaktı düyeni yoksa harmanı samana dönüşme işi geç olurdu. Hayvanlar kendi halinde giderse veya düyenin üzerindeki kişinin yönetim becerisi zayıfsa hep aynı yerden giderlerdi. Buna bir yolaktan gitme denirdi. Büyüklerimiz harmana bakışta bu durumu gördüklerinde kızarlar hatta döverlerdi. Onlar gelipte bugün bir yolaktan gitmeyi huy edinmiş yöneticilerimizi görselerdi. Ellerine geçirdikleri üvendire, kamçı, dirgen, annat, çalgı yaba ve çekgilerle nerelerine vurulurdu acaba? Harmanın yüzündeki saplar saman durumunda gözükmeye başlayınca birinci aktarma işi dirgenle yapılırdı. Aktarma harmandaki sapların ters yüz edilmesi olayıydı. Aktarmadan sonra büyük deste parçaları görünüyorsa bu parçaların dirgenle küçültülmesine veya üçüncü aktarmada sap çok görünüyorsa sapları üste çıkarma işleminin yapılmasına evsme denirdi. Bu aktarmadan sonrada hayvan gezdirme işi yapılırdı. Hayvanlar düyene koşulur üzerinde bir kişiyle düyen sürmeye başlanırdı. Yolak yapmama dışında düyendeki kişinin öteki önemli görevi sıçan öküz veya beygirin boklarını harmana düşürmeden boksak denilen kabı hayvanın arkasına yetiştirip tutarak sürülen harmanın dışında uygun bir yere döküp gelmekti. Bu eksiklik veya gecikmenin bedeli de yukarıdaki gibi azar veya sopa ile cezalandırılırdı. Harmanın yüzü samanlaşınca dirgenle ikinci aktarma yapılırdı. Bu işlemden sonra düyen sürme işlemi sürdürülürken bir kişide sorkun söğüdü dallarından veya sığır kuyruğu(bir çeşit ot) dallarının bir araya toplanıp bağlanmasıyla oluşan çalgı dediğimiz araçla harmanın kıyısındaki saplar harmanın içine katılırdı. Artık saplar az görülmeye başlayınca harman küreği dediğimiz çam ağacından yapılmış küreklerle üçüncü aktarma yapılırdı. Düyen sürme işi sürerken harmanın yüzü yarı saman yarı kes durumuna gelince dördüncü- buna son aktarmada denir- aktarma yapılırdı. Harmanın çevresi bu kez boyu bizim boyumuza yakın uzunlukta pirenden veya süpürge otu dediğimiz otlardan özel olarak bağlanıp üst tarafına söğüt ağacından yapılma sap geçirilmiş süpürgelerle süpürülürdü. Bundan sonraki sürme samanın inceltilmesi veya açılmadan kalan başakların açılımının sağlanarak saman içine boşaltılmasına yönelik düyen sürme çalışmasıydı. Artık harmanı öldürdük denirdi. Bu harman, harman küreği ve tırmıklar yardımıyla kuzeydoğu yönünde uzunca toplanırdı. Buna harman yığma denirdi. Yığılan harmanın tabanı harman süpürgeleriyle süpürülüp üzerine atılırdı bu süprüntüler. Harman yığıldıktan sonra üzeri küreğin arkasıyla vurularak düzeltilirdi. Bu dalaz dediğimiz hortuma benzer rüzgârdan ve yağabilecek yağmurdan zarar görmemesine yönelik bir çalışmaydı. Bundan sonra başka bir rampas harmanlanıp saçılır ve aynı işlemden geçirilirdi. Arkadaşlar bir araya geldiklerinde “Kaç harman öldürdünüz?” diye sorulurdu.
Bazı yıllar harman döneminde uzun zaman yel esmezdi. Harmanlar yığılır, düyen sürme işi biter günlerce yel esmesi için harmanda beklenirdi. Yel esecek ki yığılan harmanlar savrulup deneyle saman birbirinden ayrılabilsin. Yığılan harmanın yirmi beş santimetre kadar önüne ince söğüt dallarının kalın uçlarının sivriltilip düzeltilmesiyle yapılan çubuklar dikilirdi. Çubuklar eşit aralıklarla dikilip harmanın uzunluğuna göre iki ile yedi arasında olurdu. Harman savurmak işi yaba dediğimiz çam ağacından yapılma dört parmaklı aletle yapılırdı. Yabaya harmandan yeterince alınan saman-dene karışımı yabanın yel esen tarafa doğru kır beş-altmış derecelik eğimle çevrilip yukarı savrultulmasıyla deneler yel tarafına düşer, samanlar çubuklardan öbür tarafa geçerdi. Çocuklar harman savurma işine girmek için çabalar, büyüklerde deneleri kaçırırsınız diye o işe yanaştırmazlardı. Çocuklar belki de büyüdüklerini kanıtlamak için bu işi yapmak istiyor olabilirlerdi kim bilir? Savrulan samanlar çubukları alttan bir karış kadar örtünce harman küreğiyle çubukların dibinden başlanıp kürek ağzından biraz genişçe alınıp ileri atılırdı. Bu işleme saman yarma denirdi. Bu işi savurma işinde çalışmayan eli boşlar varsa onlar yaparlardı. Saman dene karışımı azalınca yelin estiği yönde deneler kızarmaya başlar. Savrulma işlemi sırasında en çok sevdiğim aşama bu bölümdür benim. Çekilen bunca emeğin karşılığının alınmaya başladığını görmek sevinci kaynağı belkide. Denesi çoğalan samanı alıp yukarı kaldırıp savurmak zor olduğundan en usta savurucu yelin estiği yana geçerek savrulmuş buğdayları samandan savurarak ayırır. Buna çeç ayırma denir. Ustalık çecin içinde saman bulundurmamaktır. Yoksa samanlı çeç daha sonraki işlemlerde çok yorar. Kalan harman kalıntıları da savrulup saman bir yana deneler çeç olarak öte yana ayrılır. Harmanda bulunanlar iki kümeye ayrılır. Bir kadın elinde gözerle harmanın temiz bir yerine dikilir. Bir başkası kalbura doldurduğu ekini gözere döker oda sağa sola sallayarak deneyi çalkar. Üstüne gelen kesler ile ezilmemiş başakları ayırıp yan tarafa döker. Buna denenin çalkanması denir. Çalkanan dene çuvallara doldurularak gelecek dönemin tohumlukları ayrıldıktan sonra deymenlik(değirmene gidecek unluk buğday), bulgurluk, göcelik olarak çeşmelere ya da çaylara yumaya(yıkamaya) götürülür. Harmandaki ikinci küme savrulan harmanın dağılmış olan samanlarını harman küreğiyle toplar ve yığar. Yerde kalan samanlar süpürülüp saman yığınının üstüne atılır. Bütün harmanların savurma işi bittikten sonra harman dibinde kalan artıklar bunlara badas denir. Savrulup içinden çıkan deneler tavuk yemi yapılır. Dene çalkama sonunda oluşan keslerde düyenle(döven) sürülerek açılmamış başaklardaki deneler yeniden çalkanarak alınır. Geriye kalan keslerde(saman irisi) fırın fışkısı yapmak için evlere götürülür. Samanların taşınması kağnı, öküz ve at arabalarına konulan kıl keçisi tüylerinden dokunarak yapılan geri dediğimiz araçlarla yapılırdı. Gerinin üst ucuna ucu çatal olan dayak takılıp kağnının önüne çakılmış tahtaya, arabada ise araba kasasının ucuna dayanıp dik dursun diye önde geri tutulurken büyüklerden biri saman yabasının azmanı durumundaki saman atkısı ile samanları arkadan ön köşeye doğru atmaya başlar. İşte bu anda bütün tozlar size geldiğinden epey zorluk çekersiniz. Bu işten sonra elinize yaba veya dirgen alıp gerinin üstüne çıkarsınız. Ön göpcükten(gerinin köşesi) başlayarak çekerek doldurmak ve çiğneyerek geriye çok saman yüklenmesini sağlamak sizin görevinizdir. Arkadan samanlar yere dökülmeye başlayınca arka göpcüğün(köşe) dayağı dikilip gerinin arkası iple çitilerek kapatılır. Çitme geri ipiyle gerinin arkasındaki iki parçalı kulağının birleştirilip deliklerden geçirilerek kabaca örme işidir. Çiğneyici arkayı kaydırdığı samanla ve atıcının attıklarıyla doldurup çiğnemeyi sürdürür. Geri dolunca yerde saman çoksa samanın üstüne atlar. Az ise saman atıcının yardımıyla geriden iner. Geri köye samanlığa götürülüp boşaltılır.

Bu bölüm traktörden önceki dönemi bilmeyenler için masalımsı gelir, ilginç mi gelir bilemiyorum. Ancak tam çekilen sıkıntıları yazımda yansıtamadığımı açık yüreklilikle söyleyebilirim. Bu eziyetli uğraş nedeniyle belki eskiler ekmeği kutsal bilip onun bir kırıntısının bile çöpe gitmesine gönülleri elvermez. 21.02.2007  Hasan EŞME

Saban Demiri

7 Mayıs 2007

Saban Demiri Saklama

       İlçemizde  traktör gelmeden önce çift  hayvan güçünden yararlanarak sürülürdü. İşte Sabanla çift sürüldüğü dönemlerde tarlalar sürülür ve aktarma (nadas) edilirdi. Tarlalar  sürülürken    çiftsürülen sabanın toprağı işleyen uç kısmına özel olarak yapılmış SABAN DEMİRİ ismi verilen bir  parça  takılırdı. İşte bu dönemde tarlasını sürmeye giden bir hemşerimiz,o gün akşama kadar tarlasını sürer , tarla bitmez.Sabanla boyunduruğu tekrar eve götürmek istemez.Tarlaya bırakır. 

     O dönemdede bir hırsız saban demirlerini çalmaya başlar.Hemşerimizin aklına saban demirini saklamak gelir. Saban demirini saklayacağı yeri düşünmeye başlar.Tam o sırada gökyüzünde beyaz bir bulut vardır.Tamam buldum der. O beyaz bulutun altını hizalar.Tam altına saban demirini saklar. Ertesi gün sabah tarlaya gelir.Öküzleri sabana koşar. Demiri sakladığı aklına gelir.Kafasını yukarı gök yüzüne çevirif beyaz bulutu aramaya başlar.Tabii ne bulutu nede işaret vardır.Hırsızdan korumak isterken keskin zekası yüzünden saban demirini kaybeder.

DÜNDEN BUGÜNE SAFRANBOLU’NUN AKVEREN KÖYÜ

3 Mayıs 2007

PROF. DR. HALİL İBRAHİM ATAY

IV. KÖYDE GEÇİM 

    1.Tarla Tarımı

    Köyde herkesin az veya çok tarlası, bağı bahçesi, Araç Çayı Vadisinde sulanabilen bostanı (çay) vardı. Önce de belirtildiği gibi, köy arazisi toprağı süzek (kalkerli), meyilli, daima güneş alan güney bakılı olduğu için, ziraat için verimli değildir. Bire üç ancak alınabilirdi. Gene de gübreleme, nadasa bırakma, çifte sürme gibi yollarla ihtiyacından fazla üretim yapıp satabilenler vardı. Örneğin Toruçgil, Çekiçgil, Hatıpoğgil gibi köyde çoğunluk üç harman, beş harman sürerken bunlar 20-30 harman sürer, onlar için ırgatlık bir aydan fazla sürebilirdi. Ancak, köyde bu aileler ihtiyacından fazla üretip satabilirlerdi. Gerçi herkes kış için her türlü tarımsal ihtiyacını karşılasa da köylüye kazanç temin edecek bir üretim söz konusu değildi. Bu yüzden eskiden beri gurbete çıkmak, ev erkeğinin dışarıda (genellikle İstanbul’da fırın işçiliği veya patronluğu) para kazanması şarttı. Zira vergi (yol parası), tuz, gaz, giyim kuşam için de para gerekiyordu.

    Herkes kendi ihtiyacını kendisi karşılamayı düşündüğü için tarlalarını eker veya ektirirken tarım ürünü çeşitliliğini de düşünürdü. Örneğin, tavuklarına, hayvanlarına yem için tarlasının birine veya bir kısmına arpa eker, bir kısmına fiy eker, bulgur yapmak için bir başka yere kaplıca eker, kışlık un için, erişte, tarhana, nişasta yapmak için en fazla da buğday ekerdi.

    Köyde yakın zamana kadar traktör yoktu. Türkiye’de en çok olduğu dönemde bile bir veya iki kişide traktör oldu; onlar da çabuk yok oldu. Eskiden beri hep öküz ve kara sapanla olageldi tarımsal faaliyet. Öküzü olanlar kendi işleri bitince veya arada yevmiye ile komşularında tarlasını eker, harmanını sürerdi. Sıkışık hallerde yakın dağ köylerinden (Yacı, Oğulveren, Pöldüren) yardım alınırdı. Harman zamanı köylünün en sıkışık zamanıdır. Önce arpa olmak üzere mahsul çabuk olgunlaşır. Olgunlaşma beklenmeli fakat hasat geciktirilmemelidir. Mahsul uzum zaman olgun olarak tarlada bekletilirse, ya başak bütün olarak kırılır yahut danelerini toprağa döker. Onun için vaktinde tarlaya girilip ekin boylu ise biçilerek, boysuz ile oraklar ile toplanarak tepecikler halinde bir araya getirilmelidir.

    Bu aşamada köylü birbirine yardımcı olur. Gübrelenmiş (sadece ahır gübresi bilinir ve kullanılırdı) yahut dinlendirilmiş (nadasa bırakılmış) yahut düz ve toprağı derin tarlalarda ekinler boylu olur, tırpanla biçilir. Kurak sığ topraklarda, gübresiz eğimli tarlalarda ekinlerin boyu tırpana gelmeyecek kadar kısa olur. Böyle hallerde mahsul elle yolunarak (orak yardımıyla) toplanır; zahmetlidir, zaman alıcıdır. Örneğin üç hektarlık bir tarla yolmalık ise, bunu altı kadın bir günde yolsa, aynı büyüklükteki bir tarladaki boylu ekini iki tırpancı bir saatte biçer. İki tırpancı diyorum. Genellikle tırpancılar ikişer ikişer dolaşıp iş arayan kişilerdir. Zira köylerde herkes tırpan kullanamaz, bakımını yapamaz. Tırpancılar genç, güçlü adamlardır. Çok iştahlı, bol yiyen insanlardır. O yüzden köy evlerinde gereğinden fazla ekmek (yufka) yapılmışsa, komşular “Ne o, tırpancın mı var?” derler. Böyle bir deyim köy dilinde yerleşmiştir. Tırpancılara öğle yemeği, beşli büyük sefer tası seti ile tarlaya götürülür. Onlar tarla kenarındaki meşelerin kaba gölgesinde yemeklerini yerler.

    Irgatlı denen harman zamanı (hasat zamanı) sürecinin ikinci aşaması harman yerlerinin hazırlanmasıdır. Herkesin münferiden bir harman yeri hazırlaması gerekmez. Çok tarlası olan, fazla ekini olanların münferit harmana ihtiyaçları vardır. Diğerleri bir harman yerinden sıra ile faydalanabilirler.

    Harman yeri hazırlamak önemli ve oldukça da zor bir iştir. Şöyle ki; kuzeye açık, evlere en yakın düz bir tarla seçilir. Bu tarlanın ortasında yarıçapı takriben 15-20 metrelik bir daire içindeki taşlar, çakıllar elle toplanır. Tarla “taban” denen bir alet geçirilerek tesviye edilir. Her türlü diri ve ölü örtüden arındırılır. Sonra güneyinden başlayarak adım adım bol su ile sulanır ve sulanan kısım üzerine saman serpilerek geri geri çekilerek bütün dairenin sulama ve samanlanması sağlanır. Sonra samanlanan ilk kısımdan başlamak üzere, silindir şeklinde bir taş iki kişi tarafından dikkatle çekilerek bütün daire içinde defaatle gezdirilir. Bu sûretle zemini düz ve sert, üzerinde “düven” sürülecek harman yeri hazırlanmış olur.

    Yolunarak yahut biçilerek tarlada küçük tepecikler halinde toplanmış olan ekinler öküz arabaları ile harman yerine getirilir. Harman yerinin kuzeyi ve güneyi boş bırakılarak doğusuna ve batısına taşınan ekinler, geniş ve yüksek duvarlar halinde yığılır. Tabiîdir ki bu yığınak yapılırken arpanın ayrı, kaplıcanın ayrı, buğdayın ayrı yığılması, keza mahsulü az olan komşuların aynı harmandan yararlanması söz konusu ise, her birinin yığınının veya yığınlarının ayrı olması gerekir.

    Harmanın kuzey kısmının açık bırakılması, akşama doğru esmeye başlayan ve savrularak samanla daneyi ayırmada etkili “tınar yeli”nden yararlanmak içindir. Güney yönünün açık bırakılması da aynı sebebe (rüzgârın önünü açık tutmaya) dayanır.

    Ayrıca, savrulmada güneyde saman yığını toplanır. Tarlalardaki bütün mahsul harmana gelip yığıldıktan sonra düven sürme aşaması başlar. Harman yerine, sabahleyin hangi yığından başlanacak ise, o yığının üzerinden “diğren” denilen çatal el aletleri ile yeter miktarda sap (ekin) atılır. Atılacak miktar göz kararı ile ve bir çift öküzün ikindi vaktine kadar sapları saman haline getirebileceği miktar olmalıdır. Atılan saplar bütün harman alanına eşit kalınlıkta yayılır. Harman içinde dolaşan orta boylu bir kadının bel (kalça) hizasına kadar gevşek bir sap tabakası kalınlığı normal sayılır. Güneş sıcaklığını hissettirmeye başlayınca öküzlere düven koşulur ve düven üzerinde ayakta bir insan hem düvene ağırlık sağlar, hem de öküzleri yönetir. Öküzler devamlı sûrette daire şeklinde dolaşıp durur.

    Düven sürücüsünün görevi sadece öküzlerin harman alanı dışına çıkmalarını önlemek değil, onların harman içine pisliklerinin düşmesine de mâni olmaktır. Bunu, düven önünde hazır bulundurulan bir çanağı, hayvanın kuyruğunu kaldırarak dışkılamak üzere olduğu işaretini vermesi üzerine, hemen kıçına tutmak sûretiyle yapar.

    Düven her biri takriben 40 veya 50 cm. genişlikte iki kalın tahtanın birleşmesinden oluşmuş, ön tarafı kızaklarda olduğu gibi kalkık, uzunluğu da takriben iki metre civarında bir tarım aletidir. Altında birbirine paralel sıralar halinde çok sayıda (3-5 cm. boyunda) yarıklar açılmış, her yarığa yarısına kadar sert çakmak taşı denen keskin kenarlı taşlar çakılmıştır. İşte düven altındaki bu çok sayıdaki sert ve keskin taşlar üstündeki şahsın ağırlığı ile de bastırılarak saplar (ekin) üzerinde dolaşırken onları parçalamaktadır. Gün boyunca devam eden bu parçalamada başakların kırılıp danelerini bırakması, uzun sapların kısa boyutlara inip saman haline gelmesinde çakmak taşlarının mekanik parçalama etkisi kadar belki ondan daha da etkili olan faktör, kuvvetli temmuz sıcağıdır. Öküzler, düven bütün gün özellikle en sıcak saatlerde döner durur ve iki üç kişi de bu güneşin en yakıcı saatlerinde harmanda sapları karıştırıp kabalarını üste çıkarır. Çok kuru, kırılganlığı artmış saplar kolayca kırılarak saman boyutlarına doğru iner. Sabahleyin bel yüksekliğindeki harman kalınlığı akşam üzeri (ikindi vakti) 10-15 cm. ye iner. Uzun saplar saman boyutuna inmiş, daneler çözülmüş, harman olgun hale gelmiştir. Öküzler harmandan çıkarılır. Düven kenara çekilir. Harmandaki samanlaşmış sap ve saplardan ayrılmış daneler, yani olmuş harman materyali tırmıklarla yarısı harmanın doğusuna, yarısı batısına yığılıp “tınar yeli”nin çıkması beklenir. Tınar yeli çıkınca ellerinde yabalarla sıraya giren çoğunlukla kadın ve genç kızlar (gerektiğinde erkekler de katılır) yığından önlerine bir miktar çeker ve yabalarla savura savura karşı tarafa yürürler. Bu sefer ters dönerek o taraftaki yığından bir miktar önlerine çekerek savurarak geldikleri istikamete ilerlerler. Bu prosedürü tekrar ede ede harmandaki materyalin tamamı savrulmuş, tınar yeli sayesinde zamanla daneler birbirinden ayrılmış olur. Bu işlemin, aynı günün akşam üzeri esen “tınar yeli” süresi içinde (ki bu yel sürekli değildir. Çok kere güneş batımı sırasında kesilir) bitirilmesi, ertesi gün yeniden bir harmanın kurulabilmesi için harman yerinin boşaltılması gerekir. Bunun için tınar yeli başlayınca o gün kendi harmanı olmayan, boş olan herkes komşu harmanlardan birine koşarak “tınar savurma” işine gönüllü olarak katılır. Bu, köylerde çok tipik bir yardımlaşma örneğidir. Tınar savurma sonrası, daneler kalburdan geçirilerek çuvallara konup eve, saman yığını samanlığa taşınır. Harman yeri ertesi güne hazırdır. “Irgatlık” denen “hasat zamanı” Haziran ortalarından Ağustos başlarına kadar sürer. Daha önce de belirtildiği üzere, köyde çoğunluğun üç, beş, altı harmanlık işi vardır. 30 gün harman süren ancak iki, üç aile söz konusudur.

    Harman yerinden ırgatlık sonunda da yararlanılır. Örneğin bulgur kaynatanlar bulgurunu tercihen harman yerine serdiği örtülerde kurutur ki bu kurutma iki, üç gün sürer ve eve götür getir olmasın diye gençlerden bir iki kişi harmanda yatar. Değirmene gidecek buğdayını yıkayanlar da harman yerinde kurutur (Bir günde kurur). Daha sonraları eriştesini, tarhanasını kurutanlar, hatta yatak yünlerini serip döverek kurutanlar da harman yerinden istifade ederler. Zira harman yeri çevresine göre temiz, betonlaşmış gibi sert, düz bir alandır. Harman yerlerinin gözde kullanım yerlerinden biri de köy düğünlerinde misafir ağırlama ve güreş tutma yerleri olmalarıdır. 
 

www.doguedebiyati.com/kitap/Safranbolu%20Akveren.doc