ÖKÜZ konusunda annemden duyduğum bir öykü ilginizi çekebilir: Annem 80 yaşında.Resmiye Arasan. Rahmetli babamla,İstanbul’un Çatalca ilçesinin,eski adıyla Alaton,yeni adı ile Aydınlar köyünde,1957 yılında bir olaya tanık olmuşlar.Bu köyün sakinlerİ BULGARİSTAN GÖÇMENİ. Eğer köyde şarbon hastalığı baş gösterirse..bütün köylüler ocaklarındaki ateşi söndürüyorlarmış. Sonra,fındık sopalarını köyün meydanında sürte sürte ateş elde edip,aynı ateşten bütün evlere dağıtıyorlarmı.Ve Şarbon hastalığı kesiliyormuş…. Yalnız fındık sopalarından ateş eldelerken meydanda sadece erkekler bulunuyormuş. Bu bana çok ilginç geldi.Şaşırdım.Ve hiç bir yerde okumadım. Bilgilerinize; saygılarımla… İsmet Arasan
Arşiv 'Halkbilim'Kategori
Şarbon Hastalığı
16 Mart 2009Holavarlar/Çiftçi ve çoban koşukları
9 Şubat 2009Son kağnılar
3 Şubat 2009Ülkü Özel Akagündüz – u.akagunduz@aksiyon.com.tr – Sayı: 666 – 10.09.2007
|
Son kağnılar Kağnıya, en son çocukluğunda binenler, onu hiç görmemiş olanlar ya da bu arabaların Kurtuluş Savaşı’nda cepheye mermi götüren Nene Hatun’la tarihe karıştığını zannedenler!.. Kağnılar uzak dağ köylerinde hâlâ yürüyor; ama belli ki bu son yürüyüşleri… |
|
Sivas’ın ve Erzurum’un uzak dağ köylerinde üzeri saman yüklü kağnılar, meşeden tekerleri taşlara takılarak yürüyor hâlâ… Yalnızca yokuş tarla yollarında, ağırlığın altında inleyen tahta bir arabadan duyulacak bir tür senfoniyle ağır ağır ilerliyorlar… Onların yavaşlığını tembelliğe mi yormalı? Dilimize yerleşmiş alaycı bir ifadenin esin kaynağı; ‘kağnı gibi yavaş’… O zaman niye sızlanıyoruz, günler hep baş döndürücü bir hızla akıp gidiyor diye, kağnılar, bir dağ yolunda, gün hiç bitmeyecekmiş gibi sabırla ve minnetsiz ilerliyor işte… Çok katlı binaların, geniş caddelerin neredeyse toprak ve karıncayı unutmuş insanı için akıl almaz bir tabiilik; basit, tahta bir düzeneğin bir çift güçlü hayvanla kurduğu uyumlu birliktelik… Üzerinde ya saman taşır ya da kışın yakmak üzere toplanan ve adına keven denilen bir tür diken.
Çok eskiden değirmenler henüz hayattayken un çuvalları da yüklenirmiş kağnıya ve taş gibi ağırlaşan çuvallara güç yetiremeyen öküzlerin önüne bir çift öküz daha koşulurmuş. Şimdi burada öküzlere methiye düzmek neden tuhaf kaçsın? Çocukluğunda, yaz tatillerinde de olsa köy görmüş, sabah namazıyla tarlaya giden amcanın kağnısında rica minnet kendine bir yer bulmuş, hatta şimdi dağ köylerinde bile tarihe karışan düvenin üzerinde dönmüş biri için öküzler, yalnızca güçlü değil, sadık ve asil hayvanlardır. Boyunduruk altındaki boynuzları ve iri cüsseleriyle biraz da insanoğluna tahammül ediyor gibi görünürler.
AİLE ALBÜMÜNDEKİ ÖKÜZ FOTOĞRAFLARI
Uzaktan bakan için hepsi birdir öküzlerin; ama sahipleri öyle söylemez. Sivas’ın Zara ilçesine bağlı Kaplan köyünde, kışları şehirde okuyup yazları yetmiş yaşındaki babasının işlerini gören Ufuk Yıldırım, öküzlerinin fotoğraflarını çekiyormuş mesela. Ölen ya da yaşlandığı için satılan öküzlerin fotoğrafı, aile albümünün bir parçası. Bir öküzünün fotoğrafını çekemediğine üzülüyor şimdi: “Burnuyla ahır kapısının mandalını açar, içeri girerdi. Bize gelen misafirler yemeğe oturmadan önce koşar onu izlerdi.” Ufuk’un biraz kolaya kaçıp renklerine göre isimlendirdiği yeni öküzleri Kara ve Mor, 2000’li yıllarda dünyaya geldikleri için şanslılar aslında. Onların ataları, on beş yirmi yıl önce, ekini sapından ayırmak için düvene koşulmak ve bir daire etrafında biteviye dönmek zorundaydılar.
Yıldırım ailesinin kağnısı köyün tek kağnısı; sabah erken vakitlerde tarlaya gidip akşam dönen sessiz bir kağnı bu. “Traktörümüz olsaydı, öküz arabasını çoktan dağıtmıştık.” diyor Ufuk: “Ama bu sene galiba bozacağız arabayı, traktör de almayacağız, buradan taşınacağız.”
İstanbul’da yaşayan; ama yaz tatillerini köyde geçiren ressam ve ebru sanatçısı Yunus Özel, “Köyün son kağnısı fotoğrafladığınız, bu kaybolan bir kültür.” diyor. Onun resimlerinde kağnılar özel bir yer tutuyor. Bu arabalar basit ama estetikler ve dilimize kazandırdıkları kimi deyimlerle bir araba olmanın da ötesindeler. Birlikte yapılması gereken bir işte, kendine düşen kısmın tamamını veya bir kısmını diğerine yüklemek, çalışmada adil davranmamak anlamına gelen ‘kayış atmak’ deyiminin nereden geldiğini Yunus Özel’den dinleyelim: “Kağnıyı çeken öküzlerden hangisi daha güçlüyse, kayış o öküzden yana bir dilim daha fazla atılır ki yükün fazlası o öküzün üzerine düşsün. Anadolu’da, babasının ayrım yaptığına inanan çocuk, ‘Benden yana kayış attı’ ya da ‘Boyunduruğun ağır başını omzuma yükledi.’ der.”
‘Arabası her dağdan aşmak’ ya da ‘tekerine taş gelmemek’ deyimleri, ‘gemisini yürütmek’ deyimiyle eş anlamlıdır. ‘Tekeri yolun altına düşmek’ sözü ise işlerin ters gittiğini anlatır. Bir de ‘arabası gıcılamak’ deyimi var ki bu deyimin bir değişik formu, tam da çıkarı neredeyse oraya koşan insanlar için söylenmiş gibidir: ‘Kimin arabası gıcılarsa ona biner.’
KAĞNI SESİYLE UYANMAK
Yirmi yıl önce, işlek sokaklarında neredeyse bir kağnı trafiğinin oluştuğu Kaplan köyüne sessizlik hâkim şimdilerde. Ressam Özel, kağnıların tarif edilemez sesinin de mazide kaldığını söylüyor: “Köyde bütün hâneler mâmur iken biz sabahın erken saatlerinde tarlaya giden boş kağnıların takırtısıyla uyanırdık. Akşama doğru üzerleri otla yüklü dönerken de gıcırtılarını dinlerdik. Köylüler buna mazının bağırması derdi ki, iyi ses çıkaran bir mazı çiftçilik yapan her adamın özlediği bir şeydi. Mazı alınırken, üzerindeki çatlaklar incelenerek çocuk gibi ağlayacağı ya da inim inim inleyeceğine dair yorumlar yapılırdı.”
Öküzler koşuldu, yük yüklendi, çiftçinin kulağı tekerlerden gelecek seste. İlk hafta uyumlu bir ses aranmıyor; ama bir ayın sonunda, üstelik de yokuş yukarı çıkarken bile müziğe kavuşmadıysa araba, çiftçinin üzerine bir kasvet çöküyor. Bu gibi durumlarda, mazısı iyi bağıran arabaların peşine düşülürmüş eskiden. Yunus Bey, çocukluğundan hatırladığı bir araba değişimi hikâyesi anlatıyor: “Rahmetli babam köyün imamı, okuyan yazan bir insan, çiftçilikle, mazı bağırtmakla hiç ilgisi yok; ancak nasıl olduysa ustanın bizim eve yaptığı kağnı müziğin her makamından ses veriyor. Köyün bu işe en hevesli çiftçilerinden Zühtü, epey bir zaman gelip gittikten sonra kağnısını, bir araba meşe odunu da üste vererek babamınkiyle değiştirdi. O mazının bağırmasının verdiği şevkle, boynuna bir tozluk bağlayıp diz boyu sergenler oluşturacak otlar ve saplar taşıdı Zühtü, uzun yıllar çiftçilik yaptı.”
Kaplan köyünde bugün, kağnılara değil belki; ama izlerine rastlamak mümkün. Bir dingille birbirine bağlanmış iki tekerlek, ya bir bostana çit olmuş ya da evin önündeki sedire kolçak… Kimi parçalar da orada burada çürümeyi bekliyor. Şu durumda Cahit Külebi’nin “Sivas yollarında geceleri / Katar katar kağnılar gider” mısraları iyiden iyiye uzak ve silik bir resme dönüşüyor. Bu resim en iyi belki de 4 Eylül Sivas Kongresi’nin yıldönümü kutlamalarında canlanıyor. Kurtuluş Savaşı’nda cepheye erzak ve mermi taşıyan kağnılar caddelerde boy göstererek ulusal bir simgeye dönüşüyor.
KAĞNILARIN SON KALESİ
Erzurum’un Çat ilçesine bağlı Işkınlı köyü, öküz arabalarının son kalesi gibi. Kaplan köyündeki gibi göstermelik, numunelik değil, tam 20 kağnı var Işkınlı’da. Fakir; ama cıvıltılı, hareketli bir köy. 42 hanede yaklaşık 300 kişi yaşıyor, ses var, sokaklarda koşturan çocuklar var…
Otomobilin gidebileceği son noktada iniyor, derenin üzerinden atlıyor ve ulu bir ağacın gölgesinde dinlenen öküzler ve kağnıyla karşılaşıyoruz. İşte ilk selamlama… Sonra yukarıya doğru tırmandıkça oraya buraya serpiştirilmiş tahta arabalar görüyoruz ki, köy bu haliyle kağnılar üzerine çekilen bir filmin setini andırıyor; ama şenlik daha yukarıda, saman yığınlarının küçük tepecikler halinde yükseldiği yerde… Biçilmiş tarlalardan ot taşıyan kağnılar burada duruyor, boyunduruklar çözülüp öküzler serbest bırakıldıktan sonra yükler boşaltılıyor. Köy bir vadinin içinde. Tarlaların bulunduğu yamaçlarda ne kamyon dolaşabilir ne traktör. Kağnının bolluğu biraz bu yüzdense biraz da fakirlikten…
Öküz arabasının üzerindeki saman yığınını sırtıyla yere indirdikten sonra soluklanan Metin Işık, “Eskiden Çat’a kadar giderdik kağnılarla; şimdi durumlar düzeldi, minibüsle gidiyoruz.” diyor. Ama yine de yağmurlu günlerde köy yolları çamur olduğu için aşağı yolda bekleyen taksilere kağnı üzerinde hasta ya da gebe kadın taşıyorlar. Işık, burada biraz gururlanıyor: “Öküz arabası, bir kamyonun, traktörün yaptığı işi yapar; ama biraz ağır yapar. Onlar gibi çamura saplanıp kalmaz üstelik.”
Erzurum’da Türkçe öğretmenliği yapan Yıldırım Karagöl’ün öküzlerin gücüne dair anlattığı gerçek bir hikâyeyi hatırlıyoruz burada. Çamura batan bir kamyonu çekmek üzere getirilen diğer kamyon da başarısız olunca öküzler devreye giriyor. Yer Narmanlı ilçesi Şekerli beldesi. Alana toplanan köylüler pek ümitli değil; ama öküzlerin sahibi, ‘Boyunduruk kırılmazsa bu iş tamam.’ diye geçiriyor içinden. Düşündüğü gibi de oluyor, ön ayakları üzerine çöken iki hayvan kamyonun ön kısmını tamamen havaya kaldırıp bataktan kurtarıyor. Öküzlerden birinin iki gün sonra evin damından düşüp ölmesi ise pek tabii olarak nazarla açıklanıyor. Beldede 95 yılından bu yana kağnı yok, arazi düz olduğu için hemen herkesin traktörü var.
ÖKÜZ ÖLÜR ORTAKLIK BOZULMAZ
Metin Işık, kendi köyündeki kağnıların da dört beş yıla kadar kalmayacağını ya da azalacağını düşünüyor. Öküz arabası yapan usta bulmak artık mümkün değil, yıllar var ki yeni bir araba yapıldığı yok. Işkınlı köyü sakinleri, komşu köylerdeki terk edilen kağnı parçalarını toplayıp getiriyor. Tamir gerektiğinde de iş başa düşüyor. Çam ağacından yapılan arabalar en fazla on-on beş yıl yaşıyor ve sonra sobada müthiş çıtırtılarla yanıp kül oluyor. Kışın arabalar dışarıda, ya bir ağacın gövdesine ya da bir evin duvarına dikey şekilde dayalı bırakılıyor. Eskiden Erzurum’daki ustalara yaptırılan tekerler, arabanın en değerli malzemesi olduğundan içeride saklanıyor. Öyle ki, köylülerin ‘maran’ dediği bir çift teker beş yüz liraya, geri kalan aksam ise yüz liraya mâl oluyor; ama artık sıfırdan bir araba yaptırıldığı vaki değil.
Işkınlı köyünde babalar ve oğullar aynı kağnıyı kullanıyor. Daha doğrusu babalar yaşlandığı için kağnıyı tarlaya tapana sürme işini oğullar üstleniyor. Baba vefat edince araba öküzleriyle birlikte evde kalan oğula düşüyor. Bazen de bir çift öküz dört erkek kardeş arasında adilane paylaştırılıyor, maddi durumu iyi olan kardeş kendi hakkından çoğu zaman feragat ediyor.
Peki öküz ölünce ne oluyor? Kesilen hayvan parçalara ayrılıyor ve köylüler öküz sahibine yardım olsun diye üçer beşer kilolarla et satın alıyor. Sonraki işlem yalnız kalan diğer öküze acilen yeni bir ortak bulmaktan ibaret… Burada öküzlere en çok Şahin, Murat, Duman gibi isimler konuluyor; ancak boğa iken kısırlaştırılan bu hayvanlara Dilber gibi ‘kız’ adı verenler de var. Metin Işık öküzlerini Alto ve Tobo diye çağırıyor. Bir anlamı var mı bu isimlerin. “Hayır” diyor Metin Amca, “Önemli olan seslendiğimizde hayvanların kendisini bilmesi.”
Kendi haline bırakıldığında yolunu bulan öküzler kadar bir insana ya da nesneye kafayı takanlar da var ki bunlar her zaman insanı eğlendiren detaylar… Metin Işık’ın ağabeyi Hüseyin, ‘Alto’ adlı kara öküzün, yetmiş beş yaşındaki annesi Elmas’tan hiç hazzetmediğini söylüyor: “Ne zaman annemi görse bir hışımla üzerine yürüyor. Annem de kendini hemen içeriye atıyor. Her akşam, ‘Şu öküzü satın artık.’ diyor; ama bu yüzden satamayız onu. En iyisi, annemin kendisini kollaması…”
Ehramlı kadınlara kızan bir öküzden söz ediliyor; kadınlar onu görünce ehramlarını geriye atarmış ki hayvan saldırmasın. Bir diğeri de nerede ihtiyar görse üzerine yürürmüş. Ehlileştirme sırasında, henüz ham olduğu için kazalara neden olan öküzler de var,; Işkınlı köyünde kağnının altında kaldığı için sakat kalan bir çocuk geçtiğimiz yıl vefat etmiş.
Köyde, benim öküzüm seninkinden güçlü gibi böbürlenmeler de mazide kalmış. Hüseyin Amca; “Arabasıyla en ağır yükü yokuştan çıkaran adam köy yerinde gururla dolaşırdı; ama şimdi kimsenin hevesi kalmadı böyle işlere.” diyor.
Katkıda bulunan: Orhan Yıldırım
KAĞNI YOLU
Kağnılar iki ince şerit bırakarak yürüyor arkasında. Topraktan hemen silinmeyen güçlü izler… Tekerlekler genelde standart olduğu için, aynı yolda gidip gelen kağnıların hep aynı izi takip etmesi arabanın emniyeti için de gerekli. Özellikle bayır arazilerde tekerlerin artık derinleşmiş bir yola kendisini bırakması, yükle ağırlaşmış arabanın devrilmesini engelliyor. Kağnı trafik ekiplerinden epey uzak dağ yollarında kendi kanununca ilerlerken ne tür kazalar yaşanıyor? Araba devriliyor veya tekerler kopup bayır aşağı yuvarlanıyor. Bu durumda çiftçinin yapabileceği tek şey, öküzleri yanına alıp köye dönmek, araba sonradan ya başka bir kağnının ya da ustanın yardımıyla kurtarılıyor; ama tekerler hangi dereye ya da uçuruma yuvarlanırsa yuvarlansın olduğu yerde çürümeye bırakılmıyor.
KAĞNI USTALARI DA YOK ARTIK
Erzurum’da ‘Mahallebaşı’ndaki ustalar işi çoktan bırakmış. Çat’ta ya da köylerde de ekmeğini kağnı yapımından kazanan birine rastlamadık. İşin doğrusu usta hikâyeleri de çocukluk yıllarına ait tatlı hatıralar arasına karışmış görünüyor. Sivas-Kaplan köyünden Yunus Özel, öküz arabası yapımının inceliklerini şöyle anlatıyor: “Kağnı arabası basit görünür; ama herkes eline çekici alıp yapamaz. Ustalar bazen üç beş gün çalışarak bir kağnıyı ayağa kaldırırlar ki buna ‘araba bağlama’ denir. Tekerde makbul olan meşe ağacıdır; ama çam da olabilir. Tekerler merkezden kenara doğru gittikçe incelir ve kenarına demir bir çember takılır. Otuzlu yıllarda Anadolu’da dolaşan Alman araştırmacı, kağnının tekerdeki çember hariç, bütün parçalarıyla Hititler tarafından da kullanıldığını söyler; ancak sonradan bir Türk araştırmacı Hititlerde o çemberin de var olduğunu ilave eder. Tekerlerin yüzü çatlamaması için katran ve dövülmüş yumurta kabuğuyla sıvanıyordu. Mazı, tekerle uyum içinde dönsün diye tereyağıyla yağlanır, yağ da mazının alt kısmına zincirle bağlanmış içi boş bir öküz boynuzunda muhafaza edilir. Kağnı bağlanırken her malzemesinin sıfırdan alınması şart değildi tabii, elde kalan eski parçalar da mutlaka değerlendirilirdi.”
KAĞNI TERİMLERİ
1 Boyunduruk: Çift süren veya araba çeken öküzlerin birlikte hareket etmelerini sağlamak amacıyla iki ucu öküzlerin boynuna, ortası saban veya kağnıya bağlanan uzun ağaç. Bu arada öküz arabalarının en yoğun olduğu Işkınlı köyünde çiftçiliğin hâlâ karasabanla yapıldığını söylemeliyiz.
2 Köp: Kağnının ön ve arkasına enlemesine konan uzun tahta.
3 Mazı: İki tekerleği birbirine bağlayan mil; dingil.
4 Dayak: Kağnılarda oku yukarıda tutmaya yarayan ağaç destek. Araba durdurulduğunda öküzlerin dinlenmesi için dayağın üzerine ok konuyor ve boyunduruk boşa alınmış oluyor.
5 Ok: Kağnıda mazı üzerine boydan boya uzatılan yan ağaçları. Işkınlı köyünde buna ‘kol’ deniyor.
http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=28375
Anılar [Mustafa Tepe/29-Mart-2008]
Öncelikle kendi köyümden bir anının buraya taşınmasından dolayı çok mutlu oldum. Anılarım aklıma geldi, köyde yaşadıklarım aklıma geldi, duygulandım. Rahmetli babam aklıma geldi. 34 yaşındayım, köyümden ayrılalı 14 yıl oldu. Gelirken Mor öküz ve Gök öküzü sattık. Kağnı arabasıyla 45-50 araba ot taşıdım. Onu patoslayıp 8-10 traktör kes sattık. Belki o paralarla şu İstanbul’da bulunduğumuz evin bir tuğlasını, demirini bir şeylerini aldık .Bana kağnı arabası ile ilgili bir anını anlat deseler, abimin 92 yılında köye geldiğinde 92 dünya kupası maçlarını radyodan takip edip tarlaya kağnıyla ot getirmeye gittiğimiz gün başımızdan geçeni anlatırım. Bayır bir tarladan ot getirirken biraz fazla yükleyince bayırdan araba takla atmaya başladı, bu köylerde doğal bir şeydi, her rençperin yılda bir iki kere başına gelebilecek şeydi. İlginç olanı araba takla atıyor, abim maç meraklısı olduğundan dolayı arabanın okunda radyo asılı olması ve sesinin ta uzaklardan duyulması. Arabanın parçalandığını görüp radyonun arabanın okunda maç anlattığını görünce rahmetli babamın tepesi atmıştı.
¬ Özlem [Mesut Göğkuş/06-Şubat-2008]
Küçükken tarlada öküz arabası sesiyle uyurduk. Öküz arabasının sesini o kadar özledim ki bulsam hemen telefonuma zil sesi yapıcam.
¬ Kağnı sesleri [Emin Soylu/18-Eylül-2007]
Son kağnılar haberini okuyunca çocukluğumun geçtiği Samsun Ladik’in Bolat köyü hatırıma geldi. Köy yollarındaki kağnı sesleri benliğimi sardı. Hüzünlendim. Çünkü o sesleri istesem de artık bir daha duymayacağım.
¬ Ne kağnı kaldı ne değirmen… [Habib Yüksel/13-Eylül-2007]
Harman kaldırılıp buğday dolu çuvallar kağnıların üstünde değirmen yolu tutuldu muydu, tatlı bir heyecan sararmış insanları. Öyle anlatır eskiler. Şimdi ne kağnı kaldı ne değirmen…
Köye özlem
3 Şubat 2009Yaba,dirgen,saban,boyunduruk,öküz arabası,düven,gem,hacetler. Bunlar ne Fransızca,ne İngilizce,ne de Japonca kelimelerdir.
Öküz arabasının yüklü iken rampalarda çıkardığı ses bizim kuşaktan sonrakilerden kaçının kulağına hala çınlar durur.O çıkan ses insana hayvan sevgisini aşılar, alın terini , emeği, çabayı öğretir.O ses yerine göre adı koyulmamış bir beste, hicaz bir şarkı, tekerlere dolanmış bir uzun havadır.O zamanlar ahırında bir çift öküzü olan şimdinin mercedesi olanlar gibiydi.
Boyunduruğa koşulmuş bir çift öküz, elindeki ucu çivili mesesin hışmından nasibini alır,Armutlu’dan sap taşımak için yollanırdı tozlu yollarda.Elinde mesesini birkez daha öküzlere batıran Salim emmi diline ince bir türkü tutturur,diğer yandan alnına konan birkaç sineği bertaraf etmek için mendili şaplatırdı.
Ve tırpanla biçilmiş yığın olmuş buğday birer birer öküz arabasının üstünde saflara girer ve her bir yandan iyice gerilerek bağlanırdı. Şimdi en zevkli kısmına gelinmiştir. Salim emmi öküzlerin önünde tam ortada denge görevi görür ve usta bir kaptan şöför gibi gururla yönetirdi arabasını. Yer yer ho ho sesleri ile öküzlerini şevklendirir, yer yer sinirinden bir iki meses yapıştırır öküzlerine. Ne yapsın öküzler, melül melül bakarlardı. Salim emmi’nin gözlerine. Bu sefer içi burkulurdu Salim emmi’nin öperdi öküzlerinin birer koskocaman gözlerinden. İltifattan hoşlanan öküzler son bir gayretle çıkarıverirdi arabayı düze ve bir gururla dönerlerdi köye aşağı. Gacır gucur sesleri kuş cıvıltılarına karışır, sapın üstünde oynaşan çocuklar pek keyiflidir bu yolculuktan.
Ve harman yerini bilir misiniz? Düzlük ve geniş bir alanda büyük bir daire şeklinde yayılan başakların üzerinde,altı binlerce taşla deşenli düvenler gezinmeye başlar.Her hırş sesinde bir başka dünyada sanırsın kendini elinde bir küçük meses,diğer elinde eski bir çinko tabak veya bir kürek . O ne için dersiniz, düven sürerken hayvanların dışkısı ekine ve samana karışmasın diye hazır nöbet beklersiniz. Bir gözünüz hayvanların ipinde ve diğer gözünüz malum yerde döndükce dönersiniz akşama kadar.
Hiç başınız da dönmez bu devri alemden. Hatta keyif alırsınız.
Ellerinde yabalar tatlı bir rüzgarla birlikte ezilen ekinler savrulur taa yükseklere. Havaya savrulan ekinlerin samanı rüzgarla bir yana, diğer taneler ise diğer yana savrulur. Bir de bakarsınız ki koskocaman bir yığıncık olmuş orta yerde. Büyük telis çuvallar hazırdır harmanda.
Çocuklar tası kaptığı gibi Hilmi çavuşun tükanının yolunu tutar. Bilir ki bir tas buğday,şeker sucuğudur büskürüttür, akide şekeridir. Onun için, bu alışverişten son derece keyiflidir çocuklar. Buğdaylar telis çuvallara doldurulur ve ambara taşınır gururla, keyifle. O mahsul bir kışlık erzaktır, evlenecek kızının çeyizi, askerdeki oğlunun harçlığıdır o ailenin.
Öküz arabalarına yüklenir buğday torbaları ve değirmenin yolu tutulurdu. Her taşın dönmesinde tenekeyi dolduran bembeyaz un aynı telis çuvala işlenmiş olarak geri dönerdi. Artık o un analarımızın maharetli ellerinde kah bazlama,kah yufka,kah börek oluverirdi. Sıcak bazlamanın üzerine yayıktan yeni çıkmış tereyağı nede hoş olurdu.
Uzun ve soğuk zemheri gecelerinde tek eğlence yerimizdi Muallimin Gara Memmedin evi.Orta yere herkes yaşına göre diziliverirdi odaya. Çocuklarda kıyı bucakta yerini alır,başlardı. Gara Memmet anlatmaya,Onun gür sesiyle Battal Gazi olur Bizans önlerine hücum eder,bir kılıç darbesiyle bir orduyu tarumar eder. Hz. Ali gibi elimizde Zülfikar, Düldül’e biner cenge çıkardık.
Ya şimdi ne oldu? Kağnının yerini traktörler, düvenin yerini biçer makinaları aldı.Bir bir tükendi sarı öküzler.Rahmetli Hasan Emmi (Hasancık) Ahmet derdi; yeğenim bu tarlalardan öküzlerin tırnağı kesilirse, açlık başlar. Evet amca doğru tahmin ettin. Öküzler tamamen bitti. Yarın köyde biter diye korkuyorum. Yumurta ve yoğurdu bile şehirden almaya başladık zaten. Ekmeği de arabadan alıyoruz. Köy tamamen bitmek üzere amca.Artık içtiğimiz suyun bile tadı kalmadı. Horoz bile ötmez oldu koskoca köyde.
Deli İsmail’i arar oldu gözlerimiz.Dedelerin Ahmet’in adaletli davranışı nerede,Osman hocanın ezan sesini artık duymaz olduk. İncikli Hacı’nın latifelerini duyamıyor,Avan hasanın naralarını özler olduk.Dığış Veli’nin küfürlerini, Tahtalığın Hüseyinin Saflığını, Alaman Bekir’in duruşunu bulmak mümkünmü? Bekir Emmi gibi (Körbekir) düşünmek, Ömer çavuş gibi(Güvellerin)dosdogru,Hasan emmi gibi dürüst kalabilmek (cörtüklerin kara Hasan) hangimize nasip olur. Süslünün edem diye konuşmasını, çolağın Veli’nin lingo lingo şişeleri oynamasını, Haram Velinin Bayramı, Kadir ağayı, Cereciyi özler olduk. Hani nerde Şeker Memmet, Sarı, Hilmi çavuş, Boduklulun Mustafa, kör Cuma, Osman çavuş, Cafar. Guguş Emmi gibi zanaatkar mıyız, Kara Halil gibi misafir sever miyiz, kolay mı Aziz gibi çile çekmek.
Değil elbet. İsmini unuttuğumuz yüzlerce atalarımızın kemiklerinin sızlamasını istemiyorsak yılda en az bir kere güzel köyümüzü sevindirin, alın torunlarınızı atlayın arabanıza ve gelin bu köye. İçin kana kana pınarlarından, kurtoluğunu gezin. Hilmi çavuşun bağında piknik yapın. Yemlik toplayın. Göldeğirmeninin buzgibi şifalı suyundan için.Ve mezara gidin. Sizlerden üç kuluf bir El hamı bekleyenleri memnun edin.
Evet sizi bilmem ama ben özledim.Suyunun tadını,öküz arabasının tatlı nağmelerini,çoban ateşinde demlediğimiz çayı,yayık ayranını, her yağmur sonrası toprağın kokusunu, yemliği, kuzukulaklarını, öküz arabasına binmeyi ve afedersiniz tezek kokusunu özledim.
Ben bu topraklarda gözümü açtım.Burada doydum, büyüdüm sebep oldu ondan ayrıldım. İş ve aş buldum.Ama birçoğumuzun yaptığı gibi arkamı dönmedim, dönemedim. Çünkü ben böyle görmedim. Yaşamayan, görmeyen bilemez.
Sizleri çoluk çocuğunuzla, torun torbanızla bu güzel ata yurduna davet ediyorum. İnanın hiç pişman olmayacaksınız.
Saygılarımla
Ahmet SARIÇİÇEK
ANKARA YÜZÜK OYUNU
30 Ocak 2009KAYNAK: ÜLKÜ – MİLLÎ KÜLTÜR DERGİSİ, ANKARA, 16-HAZİRAN-1942, SAYI: 18, SAYFA: 9-10-11.
HALK EĞLENCELERİ :
ANKARA YÜZÜK OYUNU
Naki Tezel
Bilmem Ankaralı okuyucularım hatırlarlar mı? Geçen ilkkânunun on altısında, Ankara Halkevi’nde “Ankara Folkloru” gecesi yapılmış ve o gece ilk olarak Yüzük Oyunu oynanmıştı. O gün Hisarlılarla Karabaşlılar arasında oynanmış olan yüzük oyununun tam bir şeklini Ankara’nın Bayındır ve Kutludüğün köylerinde seyrettim. Bu oyunu anlatacağım:
Yüzük oyunu, iki küme arasında oynanır. Her kümenin içinde bir türkücü vardır. Bunlar, oyunun gidişine ve kazanılan sayılara göre türkü söyleyerek karşı tarafı kızdırmağa, onlarla alay etmeğe çalışırlar.
İki küme karşılıklı olarak yerlerini aldığı zaman ortaya 11 tane mendil konur. Bu mendillere çokluk “çaput” denilmektedir.
Yapılacak ilk iş, yüzüğü hangi tarafın saklayacağını kestirmektir. Bunun için birisi eline bir mendil alır. Bu mendilin yan yana iki köşesini ip gibi burar. Kimseye göstermeden yüzüğü bunlardan birine geçirir. Sonra, mendili avucunun içinde saklayarak, burulmuş olan iki köşeyi kulak gibi avucunda bırakır. Karşı tarafın elebaşısı bu kulaklardan birini çeker. Eğer yüzük çektiği kulakta çıkarsa onlar, çıkmazsa öteki taraf yüzüğü saklamak hakkını elde etmiş olur. Yüzüğü alan taraftan biri ortaya gelerek, yerdeki 11 mendilin altına elini sokup çıkararak ve tabii hangisine soktuğunu belli etmeyerek yüzüğü bunlardan birisinin altına bırakır.
Karşı taraf, yüzüğün hangi mendil altında olduğunu tahmine başlar. Birbirleri ile konuşurlar. Saklayanın yüzüne bakarak mana çıkarmak isterler. Ve nihayet birisi açmağa başlar. Şayet yüzük ilk kaldırılan mendilin altında bulunursa, partiyi alırlar. O zaman onların türkücüsü şöyle söyler:
Yüzüğümün kaşı,
Cevahir taşı,
Yüzük bulundu,
Sinem delindi.
Eğer yüzük ilk mendilde bulunmazsa, diğer çaputların boş çıkması ve yüzüğün en son mendilde kalması lazımdır. İlk mendili yüzüğü saklayan tekrar kapatır ve kapalı olan elini bunun altına sokar. Belki de yüzüğü hiçbirinin altına koymamıştır da, bu ilk açılıp boş çıkan mendilin altına koymuştur. Buna “dolma” derler.
İlk elde yüzük bulunmadığı zaman, yüzüğü saklayanların türkücüsü şunları söyler:
Al almışlar alaktan, malaktan
Dam sarsan,
Pala yutan,
Ali taşından,
Taş yuvarlıyanların keyfi teee..
Söylenen türkülere bazen kümenin bütün adamları katışırlar. Sayı on olduğu zaman artık alay başlar:
Bakkallarda olur huni,
Hanım kızlar giyer donu,
Duydunuz mu koca onu..
Oha yilelli cânım..
Oha yileli yileli,
Oynaman bâri
Gel darıl da bizden ol,
Tummanı(1) yırt da benden ol..
Bir taraf sayıyı 18’e çıkardı mı ilâmını yazsın diye Alanya’dan kadı çağrılır. Telgrafla çağrılan kadı “seyri seri” ile gelir. Arkasına bir gocuk, cüppe veya buna benzer bir şey giymiş, başına da bir kavuk geçirmiş veya bir şey sarmıştır. Kadı içeriye gelince niçin çağırıldığını sorar. Yüzük oyununda 18 sayı kazanılmış olduğundan bu rakamın ilâmını yazması için kendisinin rahatsız edildiğini söylerle ve bir sandalyeye oturturlar. Kadı eline baston gibi bir değnek veya bir sopa alır. Mağlup vaziyette bulunan tarafın adamlarına bu sopayı birer birer vererek birine bu kalemi(!) yontturur, birine sildirir, diğerine mürekkebe batırması için verir; böylece kadı da ilk anda mağlup tarafın adamlarıyla alay etmiş olur. Bu iş bittikten sonra, kadı yüksek sesle ortaya sorar; galip vaziyette olan taraf hep birden cevap verir:
- Beş ilen beş?
- On!
- Ve beş dahi?
- On beş!
- Ve üç dahi?
- On sekiz!
- Üç altı?
- On sekiz!
- İki dokuz?
- On sekiz!
- Otuz altı yarım?
- On sekiz!
- Yetmiş iki urub(2)?
- On sekiz!
- Sayımız kaç?
- On sekiz!
- Ağalar da duysun?
- On sekiz!
Kadı susar ve sonra kalkıp gider. O gittikten sonra 18 sayıyı yapmış olan tarafın hep birden şu türküyü söylediği duyulur:
Aldınız mı dalyanızı,
Akıttık mı salyanızı,
Tıkadık mı sesinizi,
Hey şirililli lom..
Ve bu canlar yüzükçüdür,
Kabak sezerler,
Çantada gezerler,
Kiremit ezerler..
Bu sözler her iki tarafı da güldürür. Diğer taraftan kızdırmış, hem de harekete geçirmiştir. Oyun kızışır. Mendiller, sopalarla çabuk çabuk kaldırılır. 18 sayının türküsü bitip yüzük tekrar saklanmağa başlayınca, galip tarafın sesi gene işitilir:
On sekizde çalar bu zurna,
Yâr yâr bu zurna..
Ustada berberin sıtılı,
Yâr yâr sıtılı..
…………(3) aldı fitili,
Sağdıcı yuttu hatılı,
…………a vurun semeri,
…………a sürün kaşağıyı,
…………a sürün gebreyi..
Bu sözler her iki tarafı da güldürür. Diğer taraftan da oyun çabuklaşır. Neticede ya yenilmeğe başlamış olan taraf yüzüğü alarak sayısını yükseltir veyahut da büsbütün kaybederek karşı taraf sayısının çabuk yükselmesini temin eder.
Sayı otuza çıktığı zaman, türkücü başı sesini yükseltir. Diğerleri de ona iştirak ederler:
Notozu cânım, notozu,
Notozu cânım, notozu,
Hanımlar bağlar hotozu hey..
Duydunuz mu koca topuzu?
Duydunuz mu koca öküzü?
Duydunuz mu koca otuzu?
Hey şirilillli lom..
Karşı taraf kızdıkça, galip taraf gemi büsbütün azıya alır:
Hele nolmuşlar, nolmuşlar?
Hele nolmuşlar, nolmuşlar?
Hem sararmış, hem sormuşlar hey..
Bayağ mezar taşına dönmüşler..
Şayet bu sırada mağlup taraf yüzüğü buluverirse, aralarında bir hareket doğar, neşelenirler:
Yüzüğü buldu eşimiz,
Mevlâ’ya kaldı işimiz, hey..
Şu mu yüzükçü başınız?
O hey lilli cânım..
Gel darıl da bizden ol,
Tummanı yırt da bezden ol..
Fakat sevinçleri pek kısa sürer. Zira acele ile ve sevinçle yüzüğü saklarlarken beceriksizlik yaparak onu hangi mendilin altına koyduklarını belli ederler. Sayısı yüksek olan taraf, maneviyatının da yüksekliği neticesi olarak yüzüğü kolayca bulur. Kaşla göz arasında saklanan yüzüğü esasen partiyi tekrar kaçırmaktan doğan üzüntüden dolayı karşı taraf bulamaz. Sayı 40 olunca, galip tarafın türkücü başısı da durmadan hiciv söyler:
Kediyi koydum torbaya mırnav..
Döverim gelmez tövbeye..
Kedi deyil habibistan bistan..
Su içer kalaylı tastan..
Eyidir ha kıygasız dosttan dosttan..
Hâin komşunun kedisi..
Yaman ellerin pisisi..
40 sayı dolduktan sonra yüzük tekrar saklanırken artık kazanan hemen hemen belli olduğu için karşı tarafın perişan haline bakılmaksızın alay devam eder:
Bir inek aldım pazardan,
Çatladı öldü nazardan,
Yüzükçü başını sorarsan,
Hortladı çıktı mezardan..
Mağlup taraf da biraz gayrete gelmek için yavaş yavaş söylenir:
Neyriyoruz, neyriyoruz?
Hey zalim nenni nenni nenni..
Bahçede gül deriyoruz..
Çelebim amman..
Bu sırada yüzük mağlup tarafa geçmiş olabilir. Tesadüfle birkaç elde birkaç sayı alıp da sayılarını yavaş yavaş yükseltmeğe başladılar mı yüzleri güler, umuda düşerek türkü söylemeğe başlarlar:
Yapça yapça(4) varıyoruz,
Hey şirililli lom..
Ve bu canlar yüzükçüdür,
Boşu sezerler,
Çantada gezerler,
Kiremit ezerler..
Eğer sayıları yavaş yavaş değil de çok çok yükseliyorsa o zaman “yapça yapça varıyoruz” değil de “paldır küldür varıyoruz” derler.
Galip tarafın sayısı 40’ı aşmıştır. 50’yi yapıp oyunu bitirmek için daha birkaç sayı istemektedirler. Bu sırada partiyi alıverirlerse sesleri alaylı bir eda ile yükselir:
Testemam, testemam..
Beşten gayri istemem..
Sayı 50’yi bulunca oyun bitmiştir. Mağlup taraf yarı küskün, yarı zoraki gülerek yerinde doğrulup köşelere çekilirken galip taraf hep bir ağızdan zafer türküsünü çığırır:
Er kalkarlar hamur’kerler,
Hey zalim nenni nenni nenni,
Yüzük oynayanlar terler,
Çelebim amman..
Dizelenmiş Kırbıs’ın(5) keller,
Hey şirililli lom..
Boşu sezerler..
Hey hani ki hani ki,
Yıldız saydım on iki,
Hep dedeler burada,
Şamdan dede hani ki?
Birisi kalkar, dışarıdan mumu yanmış olarak bir şamdan getirip ortaya koyar. Galip ve mağlup tarafın türkücüleri beraberce şu türküyü söylerler:
Tekneyi yaptılar çamdan,
İşlerimiz olmuş kaptan,
Kalk bakalım sarı şamdan..
Türkücüler beraberce ayağa kalkarlar. Bir tanesi şamdanı eline alır. Birlikte;
Sürdüm tekkeye vardım,
Bir âşık gelmiş dediler,
Sordum ol âşık kimdir,
Yüzükçü başı dediler..
türküsünü söylerler. Bir saniyelik bir duraklamadan sonra gene beraberce;
Dost dost eyvallah,
Helva yeriz inşallah,
Şalgam yerler maşallah..
türküsünü söyleyerek galip tarafın yüzükçü başısının önüne gelirler. Şamdan onun eline verilir. Türkücüler şu türküyü çığırırlar:
Tabakhane baştan başa,
Keklik seker daştan daşa hey..
Yüzükcüsün sen bin yaşa,
Oha yilelli cânım..
Oha yileli yileli,
Şunlar nereli?
Bundan sonra kadının önüne gelirler. Ona çığırılan türkü de şudur:
Nadısı canım nadısı,
Kazlar olur badısı,
Arslan kolunun kadısı
Oha yileli cânım..
Sıra ile galip tarafın adamları önünde birer birer durarak ve şamdanı onlara tutarak methiyeler söylerler:
1
Nâsı canım nâsı,
Hilâlin olur bahası,
Arslan kolunun ağası..
2
Natibi cânım natibi,
Menberi nolur hatibi,
Arslan kolunun kâtibi..
3
Nefesi cânım nefesi,
Başında vardır mor fesi,
Yüzükçülerin efesi
O ha yileli cânım..
4
Narlasın cânım narlasın,
Dünekte kuşlar parlasın hey..
Koynunda üç kız terlesin.
Oha yileli cânım..
Bundan sonra sıra mağlup tarafa gelmiştir. Her birine muhtelif cezalar verilir ve dokunaklı türküler söylenir. Bir tanesi şudur:
Ben bu arkı atlatırım,
Çayır çimen otlatırım,
Gözlerini patlatırım,
Sen mi sezdin yüzüğü?
Oyun bu.. hiç kimse verilen cezaya kızmaz. Mağlup tarafın en ihtiyarı koca öküz yapılır. Türkücülerden biri elinde şamdanla yere çömelir. Diğeri koca öküz yapılacak adamın önünde oturur. İki türkücü bir ağızdan şunu söylerler:
Koca öküzü koyuverdim ormana ormana,
Yedi içti gelemedi dermana dermana,
Bu yıllık ta süreydi harmanı harmanı,
Sermayesi gönde kalan koca öküz, beytemal öküz.
Koca öküz de mezerlikte yayılır yayılır,
Tesliklerde suyu görür bayılır bayılır,
Sırtında da izeleri sayılır sayılır,
Sermayesi gönde kalan koca öküz, beytemal öküz.
Koca öküz yedi gitti pancarnan soğanı,
Kaldırdım başına vurdum söğeni söğeni,
Kaldırdıkça fork fork eder ko…ı ko…ı,
Sermayesi gönde kalan koca öküz, beytemal öküz.
Gençliğinde kuşlar gibi uçarsın uçarsın,
Dere tepe demez dümdüz geçersin geçersin,
Kocayınca sinirine ……………………………,
Sermayesi gönde kalan koca öküz, beytemal öküz.
En sonunda şamdanı galip tarafın türkücüsü eline alır. İki türkücü ayağa kalkarlar:
Allah’a ısmarladık sizi,
Duadan unutmayın bizi, hey..
Yarın yine yakalarız biz sizi,
diyerek oyuna son verirler.
DİPNOTLAR
(1) Tumman: don.
(2) Urub (rubu): dörtte bir.
(3) Mağlup tarafın elebaşısının ismi söylenir.
(4) Yapça: yavaş.
(5) Kırbıs (Kıbrıs): Cebeci nahiyesine bağlı bir köy.
http://turkudostlari.biz/yoresel-tanitim-f17/ankara-yuzuk-oyunu-t8.html
YİTİRİLEN ALETLERİMİZ (yitirilen değerlerimiz)
30 Ocak 2009Kapaklı Köyü
29 Ocak 2009Köyümüze her gittiğimizde ayrı bir mutluluk duyarız. Köylülerimizi bir arada görmek, çeşitli hatıralarımızın olduğu yerleri görmek çok güzel bir şey. Fakat, artık göremediğimiz ve daha da göremeyeceğimiz çok şeyler de var. Ömrünü tamamlayıp ahrete göçen insanlar gibi, devrini tamamlayıp biten çiftçilik adet ve usullerini de artık göremiyoruz. Kağnı, döven, saban, su değirmeni, harman savurma, at-eşek sürüleri, öküzler ve kömüşler artık yok. Şimdi traktör, pulluk , tırpan ve patus ile her şey tez elden hallolmaktadır. Tabi ki teknolojiyi kullanmak iyi ve gerekli bir şey. Fakat, gurbete çıkmadan önce eski usullerle çiftçilik yapmış veya o devirleri görmüş olan insanlar eski günleri yeniden görmeyi isterler. Bunun için eski zamanların çiftçiliğinden de bahsetmek gerekir. Çok eski zamanlara ait değil, bu işler 20-25 yıl öncesine kadar yapılmakta idi.
Bebeklerde “öküz gözü” hastalığına dikkat!
3 Haziran 2008
Bebeklerde doğuştan göz tansiyonu anlamına gelen bu hastalıkta, gözün renkli kısmının çapının 12 milimetreden büyük olduğunu ve gözün kahverengiden maviye döndüğünü belirten Prof. Dr. Bahçecioğlu, “Bebek ışığa baktığında gözü sulanıyor, zamanla gözün renkli bölümü iyice beyazlıyor ve bebek kör oluyor” diye konuştu.
Soul müziğinin en önemli temsilcilerinden Ray Charles’ın doğuştan görebildiğini, ancak bu hastalığa yakalandıktan sonra kör olduğunu kaydeden Prof. Dr. Bahçecioğlu, “Her 10 bin bebekten birinde görülen bu rahatsızlıkta ameliyat sayesinde yüzde 100’e varan iyileşme sağlanıyor. Hastalığın tek çaresi erken teşhis ve ameliyat” dedi.
Bebeklerin göz muayenesi çok zor olduğundan burada en büyük görevin anne ve babalara düştüğünü vurgulayan Prof. Dr. Bahçecioğlu, bebeklerinde böyle bir anormal büyüme gözlemleyen ailelerin, hemen bir göz hastalıkları uzmanına başvurması gerektiğini ifade etti.
NASA’nın da içinde bulunduğu bilimsel araştırma ve deneylerle suni görmeyi sağlayan sistemler üzerinde çalışıldığını, ancak bu çalışmaların uzun süreceğini ifade eden Prof. Dr. Bahçecioğlu, “Öküz gözü hastalığında tüm bu uzun çalışmaları beklemeye gerek yok. Tek yapılacak olan ailelerin dikkatli davranması. Bu önlenebilir bir körlük. Çocuklar kör olduktan sonra geri döndürmek imkansız” dedi.
Prof. Dr. Halil Bahçecioğlu
Florence Nightingale Hastanesi
Göz Hastalıkları Merkezi Direktörü
ÖKÜZ TAŞI (Kırşehir) HAKKINDA
3 Haziran 2008Cevat Kulaksız’ın yazısı ve fotoğrafları ile yazıya yapılan yorumlar:
http://www.kirsehiryenihaber.com/yazi/okuz-tasi-ustune
“Öküz Taşı” üstüne
Yolunuz Kırşehir’imizin hudutları içinde bulunan Hirfanlı Barajına düşerse, baraj site girişinde, baraj gölüne hâkim bir sırtın başında, iki öküzü canlandıran “öküz taşı” heykeli görürsünüz. Dört ayaklı beton kaide üstünde ve tonlarca ağılığında olan, bu tarihî heykelin üstüne çıkıp bakıldığında, ortasının dört köşe havuz şeklinde oyulduğu görülür. Hitit’lerden kalan, granit taştan yapılan Kırşehir’imizin en değerli tarih hazinesi olan bu haykel gerçekten çok ilginçtir. Ne yazık ki, gerek çevresel faktörler (rüzgâr, yağmur, kar vb) gerekse şartlanmış ön yargılı insanların tahribi ile heykelin kulak, boynuz gibi öteki orijinal kısımları kırılmış.
Bundan 3000–4000 yıl önceden kalan bu eşsiz tarih hazinesi, çağın insanının sanat zevkini yansıtır. Bu sanat yapıtı, sadece bir heykel değil, aynı zamanda insanın ayrı bir gereksinimini karşılar. Tarih kitaplarında krallara üzüm salkımı sunan heykelleri görmüşüzdür. Şimdi olduğu gibi, binlerce yıl önceden üzüm ve üzümden elde edilen pekmez, şarap, çok uzun bir süre insanoğlunun en önemli gıdası olmuştur.
İşte, üstten bakınca havuz görünümünde olan bu taş yontuda, o devrin insanları üzüm ezip şıra çıkarıyorlardı. Bu öküz heykelinin burun deliklerinden şıra akması için delikler bulunuyor. Bu öküz taşının bulunduğu Toklümen, Savcılı gibi Kızılırmak vadisindeki bağcılar, aynı yöntemle, bu tür havuzlarda ta o zamanki gibi, ayakları ile çiğneyerek üzümden şıra çıkarmaya devam etmekteler. Ancak şimdikilerin bu üzüm ezme havuzları, Hititler zamanındaki gibi süslü heykeller gibi değil, taş duvarlı beton havuzlar şeklinde. (Kırşehir’imizin bağcılığı en ileri olan beldesi Toklümümen Kasabamızdır).
ÖKÜZ TAŞI NEREDEN GELDİ?
1950–1955 yıllarında Kızılırmak üzerinde Hirfanlı Barajı için etüt ve yapımı başladığında, şimdilerde arazisi ile birlikte baraj gölü altında kalan “Dokuz” köyünün bir höyük tepesinde bulunan, bu anıtsal öküz taşı, su altında kalmaması için, büyük zorluklarla şimdiki yerine getirilmişti.
O devrin insanları neden böyle muhteşem anıtsal öküz heykeli yapmıştır? 3000–4000 yıl öncesini düşünürsek, şimdiki hiçbir motorlu araç ve makine yoktu. İnsanoğlunun en büyük yardımcısı, yük taşıyıcısı eşek ve öküzdü. Öküzün emeğinden yararlanan, ürününü taşıyan etini yiyen, derisini birçok işte kullanan (kemer, kayış, çarık, giysi vb) insan, öküze öylesine minnet duymuş, öylesine değer vermiş ki, böylesine muhteşem heykellerle onu adeta kutsamış. Kızılırmak boylarında Hititlerden günümüze kadar, bütün Anadolu’da ve hatta öteki ülkelerin yaşamında öküzün ve öküz kağnısının yüzyıllar süren insanla çok sıkı etkileşimi
vardır. Ne ki, daha yakın zamana kadar, binlerce yıl, insanlar öküzün emeğinden yararlanmış (tarlasını sürmüş, her türlü yükünü taşımış, hasadını yapmış), etini yemiş, derisinden (gönünden) ayağına çarık dikmiş, bağırsaklarından sucuk (hatta def) yapmış, boynuzundan bıçak sapı, bazı kutu kaplar, tarak, uçkurluk, kağnısına kayış ve sabunluk yapardı, (gıcırdamasını, sürtünmeyi azaltsın diye, tekere sabun sürerlerdi). (Kışın yakmak için gübresinden tezek yaparlardı. İnsanoğlu öküzden öylesine yararlanmış ki, ahır sekisi denilen ve öküzlerle insanların adeta birlikte kaldıkları büyükçe odada, öküzün nefesi bile insanı ısıtırmış. Ne ki, daha 1960 lı yıllara kadar Anadolu’nun birçok köyünde ahır sekileri vardı. İşte insanoğlunun öküz ve eşekle böylesine bütünleştiği başka bir canlı yoktur. Gün olmuş çiftçi, öküzünü ev halkı ile eşdeğer tutmuştur. Onun için adeta bir öküz ve eşek kültürü oluşmuş. İnsanoğlu bu iki hayvandan böylesine faydalanıp severken, onun etrafında oluşturduğu tekerleme, aşağılama sözleri ile bir mizah kültürü de oluşmuştur. Bunları incelersek, “eşek kafalı’dan tutun da, “öküzün trene baktığı gibi”sine kadar, sayfalarımızı dolduran, nice deyimler atasözleri sayabiliriz.
Babası bir öküz nalbandı olduğu için bu lakabı alan, Öküz Mehmet Paşa bir yana bırakıp, hele Kurtuluş savaşında öküz kağnılarının cephane taşıması nasıl unutulur… Buraya “Mustafa Kemal’in Kağnısı” şiirini, sayfa el verse de yazsa idim.
Öküzünü çok sevdiği için, öküzünün başına “maşallah”, mavi bocuk takan, ne ki öküzüne muska yazdıranlar bile vardı. Hatta kağnısını ve de tekerini görülmemiş derecede süsleyenlere bir örnek vermek istiyorum. Yanda resmi görülen kağnı tekerini 1996 da Antalya’ da bir antikacı dükkânında görmüştüm. Kırşehir yöresinde değil, Türkiye’nin hiç bir yerinde bir daha görülemeyecek bir süslü tekerdi. İşte, bu toprakların insanı, gücünden ekmek yediği öküzünü, kağnısını böyle kutsayıp sevmiş, binlerce yıl ötesinden onun heykelini dikerek ebedileştirmiş. Ayrıca bu yönde halk ozanları çok ilginç şiirleri ile, halkın öküze, kağnısına kaşı sevgisini dile getirmişler.
Daha beri gelelim. Artık heykel, resim yasak olduğu için, şiirlerle öküz kutsanmış. Birçok abdalların kendilerine “pir” saydıkları Pir Sultan Abdal (1510–1589)öküz için şunları diyor:
“Dağdan kütür kütür hezen indirir,
İndirir de ateşlere yandırır,
Her evin dirliğim öküz döndürür,
İreçberler hoşça tutun öküzü.
Öküzün damını alçak yapın
Yaş koman altını yapın, kuruluk
Koşumdan koşuma gözlerin öpün,
İreçberler hoşça tutun öküzü.
Pir Sultanım der ki kaynar coşunca,
Tekne hamur kalmaz ekmek pişince,
Âdem ata öküzün çifte koşunca,
İreçberler hoşça tutun öküzü.
Halk ozanlarımızdan Ruhsati (1835–1911) de Tanrı’dan dört öküz istiyor:
“Ya ilâhi görünmeden bir devlet
Zekâtımı veremezsem geri al,
Helâlından dört öküz ver yarabbi
Koşup çifte süremezsem geri al”
Mercî adlı ozan şöyle diyor:
“Öküz altında buzağı arar,
Reva mı katmaya aşuna agu,
Taleb kılasın öküzden buzağı”.
Ozan Gedai (1826–1901) de şöyle diyor:
“Sözün tutup hele dinledim anı
Varıp bir köşede tuttum mekânı
Çiftçi oldum ele aldım sabanı
Öküzlerim öldü tohum ekerken”.
Gelen Yorumlar :
Ya bu dünya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Dünya Sari Öküz’ün üstünde durur
Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu öküz neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Öküz de bir salin üstünde durur
Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu sal da neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Sal da bir baligin üstünde durur
Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu balik neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Balik da deryanin üstünde durur
Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu derya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Derya da ikrarin üstünde durur
Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu ikrar neyin üstünde durur
PIR SULTAN’im der ki ben onu gördüm
Ikrar da imanin üstünde durur
Yaşar AVCI | 09 Ağustos 2007 Saat 15:42
ÖKÜZ KÖFTESİ
9 Ekim 2007

Malzemeler:
Dana eti (hiç yağsız)
Nane
Soğan
Un
Tuz
Yumurta 1 adet
Zeytinyağı
Yapılışı:
Dana etini küp küp (çok büyük olmayacak şekilde leblebi-fındık gibi) doğrayın.
İnce ince soğanı doğrayın.
Et ile soğanı karıştırın.
Üzerine arzu ettiğiniz kadar Nane (taze ise ince ince kıyın,kuru nane ise ovalayın.
Arzu eden baharat , nane yerine maydonoz veya dereotu da kullanabilir.)
Biraz tuz ekleyin,
Bütün malzemeyi harmanlayıp iyice karıştırın. 5- 10 dakika dinlendirin.
Sonra un ekleyip karıştırın.
Bir yemek kaşığı zeytin yağı,
Bir yumurta kırıp sarısı ve beyazını koyun, (yağ emmesini önler)
Biraz da su ekleyip iyice karıştırın. Karışım ne çok sıvık ne de katı olacak dikkat edin.
Hamur metal kaşıkla alınıp,bir sallamada kolayca akacak kıvamda olması lazım.
Su yada un ilave ederek ayarlayın.
Karışımı hazırladıktan sonra 5-10 dakika dinlendirin.
Tavaya bol ZEYTİNYAĞI koyarak kızmasını bekleyin.
Yağ kızdıktan sonra bir yemek kaşığı yardımıyla hamurdan alın.
Tavanın dibi kapanıncaya kadar kaşık kaşık,bir birine değecek şekilde koyun .
Her kaşık hamurda bir kaç parça et olmasına dikkat edin.(Sonra lalangı yersiniz
).
Altı pembeleşinceye kadar iyice kızartın.(Maşa ile tutup kaldırıp bakabilirsiniz)
Maşa yardımıyla bir defada çevirip öbür tarafını da pembeleşinceye kadar kızartın.
Bütün kızartmalarda olduğu gibi , kaldırdığınızda tavanın üzerinde biraz bekletip,
yağın süzülmesini sağlayın.
Yanına güzel bir salatayla nefis olur.
Afiyet olsun!!
Sel.