Arşiv 'Harname'Kategori

HARNAME

14 Mayıs 2007

ﺣﺮﻨﻢ
ﺷﻴﻪ 

HARNAME
şeyhi

1- Evvel ol bi-zeval-i hayy ü ‘alim (Öncesi o, sonsuz, herşeyi bilen)
Ahir ol zü’l-celal-i ferd ü kadim (Sonrası o, ulu, ezelden gelen)

2- Zahir ol Rabb-ı razık-ı vehhab (Görünen o, bağışlayan, rızk veren)
Batın ol berr ü bari-i tevvab (Saklanan o, hayır yapan, affeden)

3- Mübdi’-i ka’inat ü fa’iz-i cüd (Evreni yaratan, cömert öyle ki)
Ki vücudından oldı her mevcüd (Ne varsa ondan oldu dünyadaki)

4- Yir ü gök ‘arş ü kürs levh ü kalem (Levh, Kalem yer ve gökteki katlar)
İns ü cin vahş ü tayr vücud ü adem (Varlık, yokluk, insan, cin ve hayvanlar)

5- Kabza-i kudretine la-şeydir (değil bir şey kudretinin avcunda)
Kamu fani vü baki ol haydür (hepsi fani, tek diri o mutlakta)

6- Toldurup yir ü gögi ‘ibretden (Yeri göğü ibretlikle dolduran)
Enbiya viribidi kudretden (Kudretiyle peygamberler gönderen)

7- K’ideler doğru yollara irşad (Etsinler diye sevk doğru yollara)
Bildüreler nedür salah ü fesad (Deyip ne iyi ne kötü onlara)

8- Ahmed’i kıldı kamudan muhtar (Kıldı Muhammed’i hepsinden seçkin)
Efdal-ür-rüsl ü ekrem-ül-ebrar (Fazileti tüm elçileri geçkin)

9- Şeref-i enbiya vü hayr-ı enam (Nebilere şeref, kamuya hayır)
Güher-i asfiya vü tac-ı kiram (Temizlere inci, başlara taçdır)

10- Toludur ‘arş ü ferş nurından (Gökler ve yer onun nuruyla dolu)
Ehl-i küfr anlamaz gururından (Anlamaz münkir engeller gururu)

11- Anda ol kıldı ‘izz ile m‘irac (Çıkıca miraca o izzetiyle)
Oldı na’leyni fark-ı aleme tac (Taç oldu nalınları alemlere)

12- Buldugınca cihan sebat ü devam (Dönmeye devam ettikçe bu dünya)
Ana vü aline salat ü selam (Onun üzerine selam ve dua)

PADİŞAHIN DEVLETİNE DUA

13- Gine ‘alem cemal-i hurremdür (Yine dünyanın yüzü gülmektedir)
Din ü devlet esası muhkemdür (Din ve devletin esası sağlamdır)

14- Nazarı aftab-ı giti-tab (Bakışlarıdır güneşi cihanın)
Eyle olur çün ide feth-ül bab (Böyle olur kapısı açılanın)

15- Yani ol husrev-i Sikender-der (O İskenderinki gibi kapısı)
Şah-ı adil dil ü muzaffer-fer (adaletin ve zaferin ışığı)

16- Maksad-ı dil murad-ı can-ı cihan (Gönlün maksadı, cihanın muradı)
Şeh-i Sultan Murad Han-ı zaman (Sultan Murad, zamanın hükümdarı)

17- Dem-i ruh-i vü ruh-ı ademdür (Ademin ruhudur, ruhun nefesidir)
‘Alem-i can ü can-ı alemdür (Alemin canı, canın alemidir)

18- Kademi yir yüzini edeli pak (Paklayalı yeryüzünü ayağı)
Fark-ı eflaki tozca görmez hâk (Toprak gökyüzünü görür bayağı)

19- Devlet oldıysa halka fahr-i güzin (Devlet halk için seçkin bir övünçtür)
Fahr idünür adını devlet ü din (Devlet ve din de onunla övünür)

20- Kadrinün bedri şadr-ı devletde (Değerinin dolunayı ışıldar)
Güneşe zerre diye rif’atde (Öyle ki güneşe bile zerre der)

21- Nur umar aftab rayından (Güneş ışık umar onun aklından)
Ay “şey lillahi” der sarayından (Ay sadaka dilenir sarayından)

22- Oldu Ye’cuc-i fıtneden azad (Bela Yecucünden kurtuldu devlet)
Halk içün tiğı sed çeker pülad (Kılıcı halk için çeker çelik set)

23- Ayet-i münzel oldı şanında (Gökten inen ayet oldu şanına)
Feth ü nusret anun zamanında (Fetih ve zaferleri zamanına )

24- Eyle korkar ‘adü kılıcından (Öyle korkar ki düşman kılıcından)
Ki tamar kanı her kıl ucundan (Kanı damlar her kılının ucundan)

25- Ol atadan ki kıldı kısm ana Hak (Öyle ihsanlar verdi ki ona Hak)
Çaşnidür bu saltanat mutlak (Saltanat ona bir çeşnidir ancak)

26- Meclis-i ayşine ola baki (Onun meclislerinde ay ve güneş)
Mihr ile meh nedim ile saki (Sunsun içki olsun sohbete eş)

27- Düni ferruh güni sa’id olsun (Gecesi mutlansın günü kutlansın)
Günde bir memleket mezid olsun (Toprağı günde bir ülke çoğalsın)

28- ‘Ömri yir turdungınca ka’im ola (Ömrü yer durduğunca devam etsin)
Bahtı gök döndügince da’im ola (Bahtı gök döndüğünce devam etsin)

29- Devletinden kamu zemin ü zaman (Devletinden bütün zaman ve zemin)
Toldı şadi vü buldı emn ü eman (buldular mutluluk oldular emin)

30- Nergis urındı tac-ı zerrini (Nergis takındı altından tacını)
Geydi susen libaçe-i Çini (Susam giyindi ipekli kaftanı)

31-Lale destinde la’l sagardür (Elinde sessizlik kadeh lalenin)
Goncanun kisesi tolu zerdür (Kesesi altın doldudur goncanın)

32- Eyle emn idi yohsul u baya (Zengin fakir emindir şüphe etmez)
K’eylemez kimse güç meğer yaya (Yayından başkasına güç göstermez)

33- Toldı şol resme ‘alem içi ferah (Öyle ferahdır ki alem kalmadı)
Ki ciger-hun degül meger ki kadeh (Kadehin ciğerinden başka kanlı)

34- Çıkdı Çin ü Hıtaya avaze (Çin ile Hata’da duyuldu namı)
K’açdı Rum içre ‘adli dervaze (Ülkesindeki adaletin şanı)

35- Zevk içinde cihan veli Şeyhi (Dünya zevk, sefa içindedir ama)
Yatur uş mihnet ü belada dahı (Şeyhinin nimeti zahmet ve bela)

36- Bahtı zengi üzi tek ağarmaz (Bahtı, zenci yüzü gibi, ağarmaz)
İşi başmaklayın başa varmaz (İşleri ters gider hep, düze çıkmaz)

37- Rahat umdukça gördi zahmetler (Rahat ümid etti, gördü zahmetler)
Devlet isteyü buldı mihnetler (Zenginlik istedi, buldu hep dertler)

38- Fikr olurken bu haletün sıfatı (Düşünürken izahını halinin)
Geldi bu kıssanun münasebeti (Geldi münasebeti bu kıssanın)

MÜNASEBET-İ HİKAYET

39- Bir eşek var idi za’if ü nizar (Zayıf ve cılız bir eşek var idi)
Yük elinden katı şikeste vü zar (Yük taşımaktan daim ağlar idi)

40- Gah odunda vü gah suda idi (Kah odun taşımakta kah sudaydı)
Dün ü gün kahr ile kısuda idi (Gece gündüz keder ve kahırdaydı)

41- Ol kadar çeker idi yükler ağır (Çektiği yüklerin ağırlığından)
Ki teninde tü komamıştı yağır (Derisinde tüy kalmamış yaradan)

42- Nice tü kalmamışdı et ü deri (Ne tüyü kalmıştı, ne et, ne deri)
Yükler altında kana batdı deri (Yükler altında kana battı teri)

43- Eydür idi gören bu suretlü (Gören der: “şaşılacak şey değil mi?)
Tan degül mi yürür sünük çatlu (Çatılı kemiklerin yürümesi”)

ŞEYHİ VE HARNAME

14 Mayıs 2007

Şeyhi: Kütahyada doğmuştur, doğum tarihi bilinmemektedir. İlk eğitimini buradaki alimlerden ve özellikle Ahmedi’den ders alarak yapmış daha sonra tahsilini ilerletmek için İrana gitmiştir. Randa Seyyid Şerif-i Cürcani ile ders arkadaşı olan Şeyhi, tasavvuf, edebiyat ve tıp dallarında yetişmiş olarak Anadoluya dönmüştür. Ankaraya uğrayarak Hacı Bayram-ı Veliye intisab etti. Bu sebeple şiirlerinde Şeyhi mahlasını kullandı. Ancak hayatı boyunca mevki sahiplerinin yanından ayrılmamış olması tasavvufa ilgisi olmakla birlikte kendisini bütünüyle bu yola vermediğini göstermektedir. Tasavvuf konusunda geniş bilgi sahibi olduğu şiirlerinden anlaşılmaktadır.

Germiyan Beyliğinde Emir Süleyman ve daha sonra II. Yakupun dostluğunu kazanmıştır ve onların meclisinde bulunmuştur. Çelebi Mehmetin 1415 yılında düzenlediği Karaman seferinde Ankara yakınlarında hastalanması ve hekimlerin bu göz hastalığını tedavi edememeleri üzerine Ankaraya çağırıldı. Padişahı tedavi etti. Çelebi Mehmet tarafından hususi tabipliğine getirilmiş ve taltif edilmiştir. Bu olay üzerine Osmanlı sarayı ile devamlı ve düzenli ilişkiye geçmiştir. Bir müddet sonra tekrar memleketine, Yakup Beyin yanına dönen şair, II.Murat sultan olunca onun adına “Hüsrev ile Şirin”i yazmaya başlamış ve onunla bir hayli alakası olmuştur. 1428 yılında Edirneyi ziyarete gelen Yakup Beyle birlikte memleketi Kütahyaya dönmüş olduğu sanılmaktadır. 1431 yılında Kütahyada ölmüştür. Divan şiirinin benliğini kazanmasında Şeyhinin önemli bir yeri vardır. Eserlerinde Atar, Sadi, Nizami, Kemali Hocendi, Selman-ı Salveç ve Hafız gibi İran şairlerinin görülmekte birlikte onun başarısında 13. ve 14. yy da Anadoludaki edebi gelişmenin de payı büyüktür.

Şeyhinin eserleri; Divan, Harname ve Husrev-ü Şirindir. Tıp ile ilgili, manzum bir risalesi ile Ney-Name adlı ufak bir mesnevisi ve Hab-name adını taşıyan Attardan çevrilmiş bir mesnevisinin daha bulunduğu zannedilmektedir. Şeyhinin Harnamesi, klasik Türk Edebiyatının ilk hiciv metni olarak kabul edilmektedir. İnce alay ve nükteleri ihtiva eden Harname, “ failatün-mefailün-failün” vezniyle yazılmış 126 beyitlik bir mesnevidir. Mesnevi yazım şekliyle söylenen hicivler, bir şahıs hicvinden ziyade sosyal bir durumun veya bir olayın hicvi için söylenilmiştir.

Harnamenin yazılış sebebi ve kime sunulduğu konusunda edebiyat otoritelirince verilen bilgiler çeşitli olup birbirini tutmamaktadır. Aşık Çelebi, Kınalızade Hasan Çelebi ve Gelibolulu Ali Harnamenin Çelebi Sultan Mehmete sunulduğunu ve Şeyhinin Tokuzlar Köyünde uğradığı saldırı olayını bildirmek için bu risaleyi nazmettiğini yazmaktadırlar. Latifi ve Sehi tezkirelerinde birbirine çok yakın hikayeler nakledilerek, Harnamenin II.Murat a sunulduğu belirtilmektedir. Faruk Kadri Timurtaş, daha önce söylenenlerin bir değerlendirmesini yaparak eserin II.Murata sunulduğu görüşünü destekleyen “Der-Medh-i Sultan Murad Han” başlığının ve Maksad-ı dil Murad-ı can-ı cihan Şeh-i Sultan Murad Han-ı zeman Beytinin yalnızca bir nüshada bulunması sebebiyle, bunların müstensih ilavesi olabileceği düşüncesiyle olsa gerek zayıf bir vesika olarak değerlendirir. O daha kesin tespitler yapıncaya kadar bu mesnevinin Çelebi Sultan Mehmete sunulduğunu kabul etmenin daha uygun olduğunu düşünmektedir. Prof. Dr. Mine Mengi “Harname Kime Sunulmuştur” başlıklı yazısında Timurtaşın içindeki Harname metnini fark edemediği bir Şeyhi divanı nüshasını da dikkate alarak ve Şeyhinin II. Murada birçok kaside sunmuş olmasının onun II.Murada daha yakın olduğunu gösterdiğini belirterek Sehi, Latifi ve Fuat Köprülünün görüşlerine katılır. Başka bir değerlendirmesinde ise Harnamenin önce I. Mehmete sonra II.Murata sunulduğu düşüncesini ileri sürer. Şeyhi, Harnamede risalenin yazılış sebebi üzerinde durmuyor. Yalnız, hikayeye girer ve bunun kendi haline uygun olduğunu bildirirken “ Cihanın zevk içinde bulunduğu halde, kendisinin sıkıntı ve beladan kurtulmadığını, rahat umdukça zahmetler gördüğünü, devletler istedikçe mihnetler bulduğunu” söylüyor. Son kısma doğru da “Padişahın buyruğunun dinlenmediğini, malını haramilere kaptırdığını ve adalet istediğini” yazdığına göre, bir saldırıya uğradığı ve eseri bu sebeple nazmettiği anlaşılmaktadır. Fakat Şeyhinin hangi olaydan dolayı, ne tür bir saldırıya uğradığı tam olarak anlaşılmamaktadır.

Harname, dört bülümden meydana gelmiştir. İlk bölüm, Tevhid ve Naattır. Sonra padişahı öven 26 beyitlik bir kısım geliyor, bunun sonunda sözü kendine getiren Şeyhi “rahat umdukça zahmetler gördüğünü, devlet istedikçe mihnet bulduğunu” söyleyerek kendi haline uygun bir hikaye ile esas konuya giriyor. Biçare bir eşeğin başından geçeni anlattıktan sonra sözü tekrar kendine getirip, hikayeyi kendi haline teşbih ediyor ve padişahtan adalet isteyerek dua ediyor. Duayı da ihtiva eden dördüncü kısım ayrı bir başkalık taşımaktadır. Konusu : Yük çekmekten şikayetçi, zayıf ve hasta bir eşek var. Oduna ve suya gitmekten bıkmış. Gece-gündüz üzüntü ve dert içinde. Öyle ağır yükler çekiyor ki, sırtında tüy kalmamış. Tüy şöyle dursun et ve deriden de eser yok.Dudakları sarkmış, çenesi düşmüş. O kadar zayıf ki arkasına bir sinek konsa yoruluyor. Kulağında kargalar, gözünde sinekler dernek kurmuş. Arkasından palanı alınsa, kalanı it artığından farksız. Birgün, sahibi ona acır, sırtından palanını alarak otlağa salıverir. Eşek orada öküzleri görür. Öküzlerin kılını çeksen yağı damlayacak kadar semizdirler. Bir devlet tacı gibi gördüğü öküzlerin boynuzlarına hayran kalır. Üstelik yular ve palan dertleri de yok. Şaşar ve kendi hallerini tasavvur ederek düşünür. Yaratılışta eşit oldukları halde, kendilerinin boynuzdan mahrum olmalarını manasız ve haksız bulur. Bu müşkülünü, ancak eşeklerin piri tanınan,gün görmüş, akıllı ve hakim eşeğin çözeceğini anlayarak ona başvurur. İhtiyar eşek kendisine şu cevabı verir : “Bu işin aslı basittir.Allah öküzü rızık sebebi olarak yarattı. Gece-gündüz arpa buğday işler, bunların hasıl olmasında uğraşırlar. Başlarında devlet tacı olması bundandır. Halbuki bizim işimiz, odun taşımaktır. Bunu göz önünde tutarsan bize boynuz şöyle dursun, kuyruk ve kulağın da fazla olduğunu anlarsın.” Zavallı eşek oradan dert içinde ayrılır. Fakat bu işin aslı kolaymış diye aslında memnun da olur . “ Artık ben de buğday işler, yazımı ve kışımı orada geçiririm.Ne zamana kadar odun ile dayak yiyeceğim, bundan sonra buğday işlemekle izzetler bulayım.” Şeklinde düşüncelerle dolaşırken yeşermiş bir ekin görür. Aşk ile yemeye başlar. Öyle saldırır ki , az zamanda tarla kara toprak haline gelir. Doyduktan sonra yuvarlanır ve sevincinden terennüme başlar. Tiz perdeden bağırması durumdan ekin sahibinin haberdar olmasına sebep olur. Tarla sahibi gelip de tarlasını mahvolmuş görünce, biçare eşeği döver. Bununla da hırsını alamaz; kuyruğunu ve kulağını keser. Eşek canı acıyarak kaçarken yolda akıl danıştığı pir eşeğe rastlar. İhtiyar eşek halini sorar. Zavallı inleyerek der ki “ Boynuz umarak kulaktan oldum.”

Şeyhinin Harname isimli risalesinin Türk Edebiyatında önemli bir yerinin olmasının ilk hiciv metni olarak kabul edilmesinin yanında Şeyhinin kuvvetli şairliği ile de ilişkisi vardır. Bir mesnevinin ihtiva etmesi lazım gelen tevhit, naat, padişah methiyesi, telif sebebi, esas hikaye, dua gibi kısımların bu küçük eserde mevcut bulunması ve kısımların şaşılacak derecede bir nisbet ve tenasüb ile yazılmış olması Şeyhinin şairlik başarısının göstergesidir.

Şeyhinin eserde vermiş olduğu tasvirler çok güçlüdür. Eşeğin zayıflığı ve öküzlerin otlaktaki görünüşleri çizilirken göze,kulağa, zihne hitap eden canlı ve hareketli sahneler oluşturulmuştur. Bu yönü ile eski edebiyatımızda eşi az bulunur realist bir örnektir. Şeyhi, Harnamede tarihin başlangıcından beri insanların tartıştıkları kader kavramı ve bu kavramın insan hayatının seyrindeki yeri ve insanların bu kavrama bakışlarını, kadere karşı gelme ve bunun sonuçlarını işlemiştir. Bu konu insanların farklı derecelerle (karakter, bilgi, güç, sosyal statü, servet,vb. yönünden) yaratılmalarının önemli değil herkesin kendi yaratılmış olduğu ortamda herkesçe kabul edilmiş ortak değerlere göre davranmasından önemli olduğudur. İnsanların davranış ve hareketlerini kabul edilmiş değerlere göre değil de yaratılışın ve dolayısıyla kaderin getirdiği farklılıklara karşı çıkarak yapmaları halinde kaybedilenlerden olacakları anlatılmıştır.

Kaynak:gençbilim

6 Mayıs 2007
esegin boynuzu

ciliz, geberik bir esek vardi,

yük çekmekten anasi aglardi.

bazan odun çeker,

bazan su tasirdi.

gece-gündüz angaryadan,

ölesiye sikilirdi.

o kadar agirdi ki yükler,

kalmamisti teninde tüyler.

tüy de ne ki,

kalmamisti et ve deri,

kana belenmisti bütün teri.

onu böyle görenler;

derme çatma bir iskelet yürüyor derler.

dudak sarkmis, çenesi düsmüs,

kiçina sinek konsa sanki ölürmüs.

gözü bir avuç saman görünceye dek,

teni kiyim kiyim saçilirdi tek tek.

kargalar kulaginda toplanir,

sinekler gözünün yaginda dolanir.

sirtindan palani alinsa, geri kalan,

sanirdiniz it artigi kadar falan

. bir gün, sahibi ona bir iyilik eder,

‘haydi biraz otla esek’, der.

sahibi palani alip otlamaya saldi,

esek biraz ileriye yol aldi.

otlarken birden öküzleri gördü,

onlarin gözleri atesli, gögüsleri gergin,

sanki kendisi kördü.

otlari durmadan sömürüp yutar,

kilini çeksen adeta yag damlar.

boynuzlari, bazisinin ay gibi,

kiminin de halka halka yay gibi.

bögürüp seslerini saliverirler,

daglar taslar yankilarla çin çin öter.

miskin esek bakinarak dolasti,

sigirlarin bu haline çok sasti.

kah yürür kah dinlenirler huzurla,

konaklari olurdu bazan kislak bazan yayla.

ne yular derdi vardi onlarin ne palan,

ne yük altinda inlerlerdi el aman!

esek der ki ‘biz bunlarla yaradilista biriz’,

‘el, ayak, bas, göz, sanki ikiziz’.

‘o halde bunlarin basina neden taç layiktir?’

‘bizim açliktan ve dayaktan hayatimiz kayiktir?’

‘gerçi bizi arpa özlemi ok ve yay etti’,

‘fakat bunlarin boynuzlarini kim hilal etti?’

düsündü: ‘eseklerin bilgesi falancadan baskasi,

çözemez sikintimi, yok bunun artik sakasi’.

gerçekten bilge bir esek vardi,

zekiydi, sikintiyi hemen anlardi.

yükler altinda yaglarini bitirmis,

çok çaglar görüp hayatini geçirmis.

girerken nuh peygamberin gemisine,

kuyruguyla yol vermisti seytanin iblis’ine.

ölüp dirilirken üzeyir peygamberle esegi,

yere ben serdiydim dermis, yorganiyla dösegi.

sesinin güzelligi, ustaligi, bilgeligi,

hayrandi ona mesih’in bile esegi.

kulagindan kurtlar korkardi,

çomagindan aslanlar tirsardi.

bizim miskin esek, üstadina ulasti,

yüz sürdü, sanki ayaklarina bulasti.

dedi, ’sen esekler içinde en olgun ve bilgesin’,

‘akillisin, yaslisin, ustasin, bir simgesin’.

‘bulacaginiz çözümle gidecek kötülük, fitne’,

‘diyecekler sagir, o zaman deccal’in esegine’.

‘inananlarla birlikte dogruya ulasirsin’,

‘tanri yolundakilerin serefini tasirsin’.

’soyun sopun mesel olup söylenir’,

‘ediplere bile sözlerin hos gelir’.

‘kuskusuz sen eseksin, bilgesin, büyüksün’,

‘benim derdimi hallet de birazcik yüzüm gülsün’.

‘bugün otlakta gördüm bazi öküzler’,

‘gergindi gögüsler, ileriye bakiyordu gözler’.

‘her biri semiz ve kuvvetli’,

‘içleri, dislari yagli ve etli’.

‘ustad, sebebini söyle bu fukaraya’,

’sultanlik taci neden nasip oldu o surekaya?’

‘gökyüzünde yok mu bizim yildizimiz?’,

‘yeryüzünde olmadi bir tek boynuzumuz?’

‘esek nasil olur da öküzden daha alttadir’,

‘insan der ki; esek yük tasir, üst kattadir’.

‘çalismakta madem biz ustayiz’,

‘boynuzumuz neden yok, neden yastayiz?’

koca pir esek sözlerine söyle basladi,

bela bagina tutsak olmus diye bizimkini hasladi.

bu isin aslini dinle dedi, merakin çoksa,

sebebi anla, aklinda bir noksanlik yoksa.

allah öküzü yaratti, eksikleri akildi,

onlari dünyaya faydali kildi.

onlar gece gündüz bugday islerler,

bugday otlarlar, bugday dislerler.

bütün bunlara sebeptir öküzler,

allah vermistir onlara izzetler.

devlet taci baslarina konuldu,

içleri ve dislari et ve yag doldu.

bizim isimiz odun tasimaktir,

bu degersiz nesneyle yasamaktir.

gerçegi söylemek gerekirse, varsa hukuk,

boynuz ne ki, fazladir bize kulak ve kuyruk.

dertli esek, ciliz, geberik ve hasta gönüllü,

ulu esegin yanindan daha da dertli döndü.

dedi ki gerçekte bu isin asli kolaydi,

çünkü olayin kitaptaki yeri açiklandi.

gireyim ben de bugday isleyeyim,

o iste yazlalayim o iste kislayayim.

neden odun isleyip dayaklara durayim,

onlar gibi bugday isleyip yücelikler bulayim.

az ilerde yesermis bir ekin tarlasi vardi,

esek sanki düsmandi, ekine kin tutardi.

heyecanla hirsla ulasti ekine basladi islemeye,

bazan ayagiyla çignemeye, bazan dislemeye.

yesermis arpayi gördü aç esek,

canina ilaç buldu dertli esek.

arpayi kavradigi gibi koparirdi,

toprak da esek yüküyle aparirdi.

yesil ekini öylesine kemirdi kaldi orasi kapkara,

gören dedi neden ekilmemis ki bu tarla.

karni doyunca müzige dadandi,

agnandi, sevinçten yuvarlandi.

basladi türkü çagirmaya,

geçmisi hatirlayip anirmaya.

namesiz mutluluk gam olur diye,

makamlarda gezdi verdi kendine hediye.

costukca costu ahengi bozdu,

sapitti, halt etti,

cihanin en çirkin sesini yükselttikçe yükseltti.

ulasti sonunda seslerin en çirkinine,

o dakka durum malum oldu tarla sahibine.

eline sopayi aldi çikti yola,

tarlanin halini görünce beyni verdi mola.

gördü ki tarla olmus bir kara,

çildirmasin da ne yapsin fukara.

sövdü, saydi yüregi sogumadi,

esegi dövdü yine teskin olmadi.

biçagi çekti, birakti çomagini, bacagini,

kesti garip esegin kuyruguyla kulagini.

esek kan agladi kaçarken,

cani yanarak arayi açarken.

pisman oldu esek, anasindan dogduguna,

öküz olmadan boynuza talip olduguna.

kissadan hisse olsun bütün odun isleyene,*

boynuz nasip olmaz her bugday disleyene.*

bayılıyom bu şiire..

tombilibaykuşş

Şeyhi

3 Mayıs 2007

Şeyhi

Sultan I. Murad, Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed ve II.Murad ‘ın padişahlıkları zamanında yaşamış olan Şeyhî, Iran’da hekimlik, tasavvuf ve hikmet tahsili yapmıştır. Osmanlı sarayında itibar görmüş, sonra Kütahya’ya dönerek bir aktar dükkanı açmış,eczacılık ve hekimlik yapmıştır.Bilhassa göz hekimliği alanında büyük şöhret yapmış,Çelebi Sultan Mehmed’i iyileştirmiştir. Bu hadise üzerine padişah,şaire büyük ihsanlarda bulunmuş,hususi doktoru tayin etmiş, Tokuzlar adındaki bir köyü Şeyhi’ye tımar olarak vermiştir. Şeyhi,köye giderken,köyün eski sahipleri şairin yolunu keserler ve onu döverler. Şeyhi saraya geri döner ve halini anlatmak için “Harname” adlı mesneviyi yazar.Padişah da yol kesen köylüleri cezalandırır, şaire ihsanlarda bulunur.

Harname,hiciv türünün başarılı örneklerinden biridir. Şeyhi,bu eserinde ince bir mizah ile insani zaafları hicvetmiştir. Eserin kahramanı bir eşektir. Hakettiğinden fazlasını ister. Çayırda gördüğü öküzlere özenir. Onlar gibi olmayı ister. Fakat bu hatasının sonunda kulaklarından ve kuyruğundan olur.
Hikaye şöyledir;

Bir eşek var idi zaif ü nizar
Yük elinden katı şikeste vü zar

Gah odundu vü gah suda idi
Dün ü gün kahr ile kısuda idi
………
Arkasından alınsa palanı
Sanki it artığıydı kalanı

Birgün ıssı ider himayet ana
Yani kim gösterir inayet ana

Aldı palanını vü saldı ota
Otlayarak biraz yürüdü öte

Gördü otlatda yürür öküzler
Odlu gözler ü gerlü göğüzler
………
Boynuzı bazısının ay bigi
Kiminün halka halka yay bigi
……..
Var idi bir eşek firasetlü
Hem ulu yollu hem kisayetlü

Ol ulu katına bu miskin har
Vardı yüz sürdü dedi ey server
………

Bugün otlakda gördüm öküzler
Gerüben yürür idi göğüzler

Yok mudur gökde bizim ıldızımız
K’olmadı yeryüzünde boynuzumuz
……..
Böyle cevab verdi pir eşek
K’ey bela bendine esir eşek

Dün ü gün arpa buğday işlerler
Anı otlayıp anı dişlerler

Bizim ulu işimiz odundur
Od uran içimize o dundur
………
Gezerek gördü bir göğermiş ekin
Sanki dutardı ol ekin ile kin

Yiyerek toydı karnı çağnadı
Yuvalandı vü biraz ağnadı

Çıkarır har çün enkerü’l-esvat
Ekin ıssına arz olur arasat

Ağaç elinde azm-i rah etdi
Tarlasını göricek ah etdi

Yüreği soğumadı söğmeg ile
Olımadı eşeği döğmeg ile

Bıçağını çekdi kodı ayruğunu
Kesdi kulağını vü kuyruğunu

Uğrayu geldi pir eşek nagah
Sordı halini kıldı derd ile ah

Batıl isteyü hakdan ayrıldım
Boynuz umdum kulakdan ayrıldım

Insanların imkanlar bakımından eşit olmadıkları,kiminin doğuştan imtiyazlı olduğu, kiminin ise ne yapsa yoksulluktan kurtulamadığı ana fikrinden hareketle şair şu mesajı verir:Herşeyin mutlaka bir bedeli vardır.

zaif:zayıf
nizar:zayıf,halsiz
katı:çok
şikeste:kırık
zar:ağlayan,inleyen
gah:bazen,kah
kısu:üzüntü
palan:eşeğe vurulan eğer
ıss:sahip
himayet:koruma
ana:ona
inayet:yardım,iyilik
odlu:ateşli
gerlü:gerili
firasetlü:anlayışlı,bilgin
bigi:gibi
kiyasetlü:akıllı,zeki
har:eşek
server:başkan,reis
ıldız:yıldız
dun:alçak
göğermiş:yeşermiş
toydı:doydu
çağnadı:şarkı söyledi
ağnadı:yattı
çün:çünkü
enkerü’l-esvat:seslerin en çirkini
arasat:mahşer yeri
azm-ı rah:yola çıkmak
ayrug:başkası
pir:yaşlı
nagah:ansızın
batıl:Hak olmayan

Kendi Hikâyesine Ağlamak

3 Mayıs 2007


1

Aslında belki de kendi hikâyelerimizi sevmiyoruz, kendi hikâyelerimize acıyoruz; kendi hikâyelerimizi sevilecek hale getirmek gerekiyor. Yaşadığımız dünyada biz ne doğduğumuz yeri ve ülkeyi, ne de koşullarımızı seçmedik. Devasa bir zindanda önümüze çıkan yolların çoğu aynı yere gidecekti. Önceden çizilmiş ama bizim göremediğimiz sınırları aşmamız olanaksızdı. Ortak noktalar diye sonuçta ne çıktı diğer insanlarla kişi arasında: daha çok kendi meslek ve iş dallarından, ekonomik düzeyi yakın olanlarla kurdu kişi, aşklarının çatısını, arkadaşlıklarını ve evliliğini. Herkes kendi yaşam oyununda figüran kalmanın acısını yaşadı. Bir dağ köyüne tayin ettikleri yeni öğretmen, orada daha önce alıştığı dünyanın dışına ayak uydurmaya çalışırken, hayat akmaya devam ediyordu. Aylar sonra yanına tayin edilen bayan meslektaşı, dağ başı yalnızlığına düşmüş bir yıldızdan başka ne olabilirdi. Hala kerpiç evlerin kuytuluğunda ömür yeşertip gençlik solduran bir hayat vardı burada. Bu hayatın türküsünden ağıdına kadar nüfuz edebilmek çok farklı bir donanım gerektiriyordu kuşkusuz. Orada geçen zamanda, akşamları iniveren karanlık yalnızlıklar ikisini birbirine itmesin de ne yapsındı. Başka bir seçenek çoğu kez olmaz. İstanbul’dan İstiklal Caddeli akşamlardan, Ankara’dan Yüksel Caddesini solumalardan, terkedilmişlik kokan ıssızlara düşenler, birbirine sarıla sarıla oralara alışır, karışır, dönüşür. Buna aşk derler. Eğer bu koşullarda karşılaşmasalardı asla birbirine âşık olmayacak iki insandılar. Ve yaşadıklarının aşk olmadığını anladıklarında aradan yıllar geçmiş, üç çocukları olmuş ve artık büyük kente tayin olabilmişlerdi. Geride çok bir dost da kalmazdı genelde. Bir zaman haberleşilir, giderek bağlar kopar: herkes farklı bir iklimde kendi serüvenini, kendi kuytusuna kanar gider. Hep geriye bakarak yaşamalarla dolu değil miyiz? Yanlış deyip bitirdiğimiz yerde, bir kolumuz mudur hayatımızdan kopup giden: yoksa hayatımızdan kopup giden yanlış yaşanarak harcanmış yıllarımız mıdır? Acısı geçmeyen bu mudur? Seçeneğimiz nereye kadardı ki biz yanlışı seçtik. Seçemeyip de ömür boyu,”kaçırdım” diye yakındıklarımız, bize ait miydi, yoksa sadece, kafamızda üreterek “bize aitleştirdiğimiz”,belki seçmiş olsak, kısa sürede kırılacak olan hayallerimiz miydi? Sonsuz gökte gidecek yeri olmayan kuşlar kadar özgürdük ve altta diken tarlaları vardı. Ne yaşasak, nereye konsak kanayacaktık belki de. Bu yüzden yaşadığımız hikâyeler, istediğimiz hikâyeler değildi, biz onlara ağlayıp kanamaktayız şimdi.

Seçmediğimiz hikâyelerdeki yaşamlara uyum sağlamak için biz değiştik. Bir insanı bir kutup ormanına bıraksan, ya oranın koşullarına uyum sağlamak için vücudu değişecek ya da ölecektir. İşte hikâyelerimiz de bizi değiştirdi. Ne fireler verdik kafalarımızdaki doğrulardan. Üstelik devran hızla yozluktan yana değişirken, hem bu değişim içinde doğru tavır alarak kendin kalabilmek, hem de dışlanmamak; ne çetin bir iş. Ama yok böyle bir şey. Böyle bir şey yapınca sürünün dışında kalırsın. Bu da demektir ki, geçerli değerleri reddet. Örneğin başkalarının ulaşabilmek için ömür harcadığı ne varsa reddet. O zaman yalnız kalacaksın. Yalnızlık ateşse, teneke erir; ama demir çelik kesilir. Aşkın da, zevklerin de, umutların, beklentilerin de farklılaşır, kendini seçmek zor iştir.

İnsanların çoğunluğu teorik olarak savundukları ne varsa, pratikte tersini yaparlar: küçükburjuvanın tipik belkemiksiz yaşama biçimi. Öyle olmasaydı dünya daha güzel olurdu. Doğa tutkunudur ama bir tek ağaç dikmez. İnsanın kişiliğinin güzelliğiyle ilgili görünür ama bakarsın birilerinin yalakalığını yapar. Yağcılığa karşıdır ama yağcıdır, dedikodu sevmez ama yapar. Aşk der, ama aşktan uzaktır. Savunduğu ideolojinin öngördüğü doğru davranışı ortaya koymaktan uzaktır. Bize devasa bir zından sundular. Geldiğimiz yerin koşullarını bilmiyorduk. Kişiliğimizin temelinin atıldığı, bizi var eden ne varsa gücümüzün ve algımızın dışında oluşturuldu ve orada yaşadığımız hikâyelere zorlandık. Geriye, tekrarı olmayan ömrümüzden yağmalanan yıllara ağlamak kaldı. Aşklarımız bile tezgâhtı çoğu zaman. Herkesinkine benzeyen sözler davranışlarla kurduğumuz ortaklıklar. Sadece rolünü önceden ezberleyenler daha başarılı oldu. Örneğin kocasına karşı görevlerini ta önceden öğrenenlerle, kadınına karşı görevlerini ta önceden öğrenenler daha başarılı oldu yaşadıkları hikâyelerde. Hatta aşkı orada yakalayabildiler. Ama verilen rolleri reddedenler, birbirinin bataklığı olup ve boğuldular. Oysa bu reddediş bile onların kendi gerçekleştirdikleri bir eylem değildi. Zamanımıza uygun, kafalarına zerk edilmiş, kadın erkek rollerinin karıştırılarak aile kurumunun parçalanmasını hedefleyen, yukarılardan tezgâhlanmış bir oyundu. Onlar, o oyundaki rollerini, özgürlük sandılar. Onlar, ihaneti ve aldatmayı da aşk sandılar. İhanet ve aldatmanın adını Leyla- Mecnun, Ferhad- Şirin, Yusuf- Zeliha ile karıştırdılar. Kendi abesliklerini süsleyip melek kılığına soktular.
Yaşanan sistem ortaya böyle bir manzara çıkarttı: Laçka evlilikler, ihanet üzerine kurulu ilişkiler (buna ben aşk diyemeyeceğim) . Aşkı, dostluğu ve her türden sağlıklı ilişkiyi yaşamaya uygun olmayacak kadar kırılmış, yıkılmış, kendini kaybetmiş kişiler üretti yaşanan insanlık dışı sistemler. Dostluğu, yararlanmak; arkadaşlığı sırtına binmek; aşkı, karşıdaki insanın kendisini tedavi etmesi sanan bir düşünce yapısı hastalanmış kitlelerin anlayışı oldu.

Bundan binlerce yıl önce, üzerinde yaşadığımız topraklarda Hititler oturuyordu. Bize benziyorlardı. Kerpiçten, taştan evleri vardı. Evler bitişik düzende yapılmıştı ve kapıları tepesinde oluyordu. Damların üzeri bir tür köy meydanıydı. Dilenci rahipleri vardı ve bin tanrıya inanırlardı. İnanıyorum ki, yaşlılar, gölgeliklerde oturup “ahlakın yozlaştığını, yeni kuşakların bozulduğunu; hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını” yakınarak anlatıyorlardı karşılıklı. Her çağ kendi değerlerinin yobazlığını yapsa da, tarih akmaya devam etti. Bin tanrılı dinlerin binlerce korkusu vardı, milyonlarca günahı; ancak, şimdiki zamandaki kadar insanın insanlıktan çıktığı bir çağ görülmedi. Kafka’nın romanındaki gibi, insan hamamböceğine dönüştü. Hiçbir sistem böylesine egemen olup, dünyanın tümünü görerek, önceden tezgâhlayamadı hayatı.
Giderek insan gerçekten de uzaktan kumandalı makinelere dönüştü ve böyle yönetilmeye başlandı dünya. Böyle bir mezbelede sanat da, bu ortama uygun olarak yapılmaya başlandı, ticaret de, politika da, aşk da. Yozlaşma ve çürüme insana, doğaya, kuşlara bulutlara, şiire, resme, müziğe bulaştı.

Önce farkında olmak gerekiyor, dünyanın ve dünyadaki düzenin ki, sonra kendimizi bulabilelim bu karmaşada. Kendimizi bulmadan, seçimlerimizi kendimizin yapmadığını bile anlayamayız. Sadece bize, iyi, doğru diye ezberletileni seçmeyi özgürlük sayarız. İnsanların seçtikleri, onların ne olduğunu göstermez mi. İncelik, kalınlık, kabalık, kibarlık, karşımızdaki kişiye ve onun tavırlarına bağlı olarak gelişir çoğu zaman. Ne kadar insan varsa o kadar da aşk çeşidi, arkadaşlık çeşidi vardır. Bir insanla yaşadıklarımızın benzerini bir başkasıyla yaşamamız olanaksızdır.

Kendimiz olmak ve hikâyelerimize acımayı bırakmak gerekiyor. O zaman belki daha sağlıklı olacak bizim için her şey. Yıkıntıların yanında açan çiçeklere kim sağlıksız diyebilir ki. Üstelik yaşadıklarımız bizim için ne büyük öğretmenlerdir. Her insan bir kitap olmaktan çok bir okul değil mi?

2

Bir eşek var idi zaif i ni zar
Yük elinden kat ı şikeste vü zar

Zayıf mı zayıf bir eşek vardı.
Taşıdığı yükler nedeniyle son derece kırılmış, ezilmiş ve ağlamaklıydı.

Gah odunda vü gah suda idi
Dün ü gün kahr ile kısuda idi

Bazen odun bazen su taşırdı; gece ve gündüz kahır ve sıkıntılar içinde yaşardı

dudağı sarkmış u düşmüş enek
yorulur arkasına düşse sinek
Dermansızlıktan dudağı sarkmış çenesi düşmüştü (yani çenesini kapatacak gücü yoktu) .Sırtına bir sinek konsa bile artık taşıyamayacak kadar yorgundu.
arkasından alınsa palanı
sanki it artığıydı kalanı
Sırtındaki semerini palanını alsan, geriye sanki itlerin yediği bir leşin artakalan iskeleti gibi bir görüntü çıkardı.

İşte bu dizelerle başlar Şeyhi’nin Eşekname’si. Şeyhi 15.yüzyıl şairidir. I.Murad,Yıldırım Bayezid,Çelebi Mehmed ve II.Murad gibi padişahlar zamanında yaşamış.Irakta okumuş.tasavvuf ve tıp öğrenmiş biridir.Kütahya’da aktar dükkanı vardır.Çelebi Sultan Mehmedi iyileştirmiş,padişah da onu özel doktoru yapmanın yanı sıra, tokuzlar adlı bir köyü timar olarak bağışlar.Fakat köye gidince,köyün eski sahipleri,şairi yakalayıp dayak atarlar.Bunun üzerine saraya dönen şair,Harname’yi yazar. Padişah da yolunu kesip onu döven köylüleri cezalandırır, şaire de ihsanlarda bulunur.

bir gün ıssı eder himâyet ana
yâni kim gösterir inâyet ana
Bir gün sahibinin onu koruyup kayıracağı tutar ve ona iyilik gösterir.(çünkü artık onun çalışacak hiç gücü yoktur ve sahibinin işine yaramaz)

aldı palanını vü saldı ota
otlayarak biraz yürüdü öte
Sırtından palanını semerini söküp, otlağa serbest bıraktı, terk etti. Oda birazcık otlayarak ileri doğru yürüdü.

gördü otlakda yürür öküzler
odlu gözler ü gerlü göğüsler
(birazcık gözlerinin önü ışıyınca) Gördü ki çayırda öküzler dolaşmaktadır. Gözleri ateşli ve göğüsleri gergindir.

har-ı miskin eder iken seyrân
kaldı görüp sığırları hayrân
Miskin eşek böyle çayırlıkta dolaşırken, sığırları gördü, onlara hayran olup imrendi.

ne yular derdi ne gâm-ı palan
ne yük altında hasta vü nâlân
Ne başlarında taşımak zorunda oldukları bir yular dertleri ne de sırtlarında bir palan kaygısı ve kederi vardı. Ne de yük altında hasta olup inim inim inliyorlardı
acebe kalır ü tekeffür eder
kendi ahvâlini tasavvur eder
“Acaba? “diye bir soru gelip kafasına takıldı ve düşüncelere daldı. Sonra da kendi hallerini gözünün önüne getirdi, kıyasladı.
ki biriz bunlarunla hilkatde
elde ayakda şekl ü suretde
Biz bunlarla yaradılışta aynıyız dedi kendi kendine elimiz ayağımız şekil ve görünüşümüzle hayvanız hepimiz, diye düşündü.

Burada aklıma Amerikalı yazar Richard Bach’ın Martı’sı geliyor. Martı Jonathan Livingstone. ‘Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin.’ diyordu Can Yücel Usta.’ En yüksekten uçan martı en uzağı görendir. ‘ diyordu Martı’nın yazarı Richard BACH. Richard Bach’ın Martı’sı yalnızca martıların, önceden beri uçtuğu yüksekliklerden daha yüksekte ve güvercinler gibi havada taklalar atarak da uçmak isteyip de sürüden dışlanmış olan Martıdır. O hep daha yükseklere tutkun ve farklılıklara âşıktır. Kendisine sunulan özgürlüğün sınırlarını, sürüsünden atılmak pahasına da olsa zorlar ve aşar. Oysa Bizim Şeyhi’nin Miskin Eşeği, kendisini diğer hayvanlarla kıyaslayıp, aradaki adaletsizliği sorgulamaya başlar. Anasından doğalı yük altında ezilip yok olmuş ve hiç düşünmeye zamanı olmamıştır. Ayakta duramayacak haldeyken, sahibi tarafından kaderine terk edilince, dünyayı görmeye başlar ve sorgular.
var idi bir eşek ferâsetli
hem ulu yollu hem kiyâsetli
Akıllı olgun ulu bir eşek vardı. Yani eşeklerin akıl danışabileceği ulu bir eşek vardı.
ol ulu katına bu miskîn har
vardı yüz sürdü dedi ey server

Bizim miskin eşek ulu eşeğin yanına gider ve ona:”ey eşeklerin başı”,dedi ve bu gün otlakta gördüğü öküzleri anlattı.”Bizim de bu dünyada onlar kadar yaşamaya hakkımız yok mu? ” türünden kafasına takılan soruları sordu. Pir eşek ona “ ki ey bela duvarlarının arkasında tutsak olmuş eşek” (k’iy belâ bendine esir eşek) diye hitap etti.
dün ü gün arpa buğday işlerler
anı otlayıp anı dişlerler
“Onların işi arpa buğday işleridir onu işlerler ve onu dişlerler” dedi.
bizim ulu işimiz odundur
od uran içimize o dûndur
“Ama bizim kutsal işimiz odun taşımaktır içimize ateş olan da budur. bizi yakan da.”
döndü yüz derd ile zaîf eşek
zâr ü dil-hasta vü nahif eşek
Derdi birken yüz olmuş, aradığını bulamamış ve umudu kırılmış olarak gönlü hasta ve ağlamaklı geri döndü bizim Miskin Eşek. Biraz ileriye gidip, oradan uzaklaşınca da kendi kendine ani bir karar verdi.
varayın ben de buğday işleyeyin
anda yayılıp anda kışlayayın
“Madem ki onlar buğday işleri yaptıkları için böyle rahat ve semirmiş haldeler, öyleyse ben de bu tür işler yapıp bundan sonra orada yazlayıp kışlayayım.” diye düşündü
gezerek gördü bir göğermiş ekin
sanki dutardı ol ekin ile kîn
Böyle yürürken karşısına yeşil ekin ekili bir tarla çıktı. Eşek bu tarlaya kin dolu gözlerle baktı.
Tarlaya girdi ve kendi aklınca ekin işi yapmaya başladı. Ekinleri ayaklarıyla tepti, çiğnedi, üzerlerinde yuvarlandı hatta ağzıyla koparttı. Kendi aklınca ekin işi yapıyordu. Tüm bu durumları gören ekin sahibi elinde sopayla geldi, tarlasının perişan halini gördü. Eşeği yorulana kadar dövdü ama öfkesi geçmedi. Hızını alamayıp, bıçağını çıkartarak kuyruğunu ve kulağını kesti. Eşek can acısıyla hızla kaçmaya başladı. Kaçarken karşısına akıl danıştığı Pir Eşek çıkar. Halini görünce şaşkınlık içinde durumunu sorar. Eşek ona şöyle der:
bâtıl isteyü hakdan ayrıldım
boynuz umdum kulaktan ayrıldım
“Hakkı olmayan bir şeyi isteyip hak yolundan saptığını, boynuz umarken kulaksız kaldığını” söyleyerek kendi suçunu kabul eden bir eşektir bu. Richard Bach ‘ın Martı’sı ise güvercinler gibi havada takla atmayı “batıl” olarak görmez, böylesi tutkularından dolayı da kendisi “suçlu” veya “günahkar” değildir. Eşek doğrudan doğruya kendi haline acıyan bir yaratığa dönüşmüştür. doğru bildiği şeyin yanlış olduğunu kabul etmiştir. Kabul etmesi için kulağı kuyruğu kesildi mi tüm doğrularını inkar eder. Bu mantık ve düşünce yapısı, insanlığın üzerinde binyıllardır karabasan gibi dolaşmaktadır.”Üç tanesini astın mı her şey hallolur “mantığı. Hep büyükler bilir ve sen kendi istemlerinin peşinden gidersen yanlış olur. Bizde bu yüzden zordur Martı olmak, dışlamaktan öte kanatlarını keserler ve tavuk olmaya razı olursun.
Bu hikayedeki kafa, tipik Osmanlı kafası mıdır? Hayır, bu kafa tarihin karanlık tüm noktalarında, dünyanın her yerinde ve her zaman egemen olan kafadır. Bu gün dünyaya egemen olanlar, insanlığın on binlerce yıllık kültür mirasını yok ederek yerine kendi değerlerini “doğru” diye koymuyor mu? İnsanlık tarihi boyunca her ulus kendi değerlerini büyüttü. Kendi güzellik anlayışını ve estetiğini geliştirdi. Bu gün “güzel” global veya küresel bir bütünlükle TV ekranları ve her türlü medya aracılığıyla insanlara kabul ettirilen “güzel”dir. Aşk, özgürlük, arkadaşlık dostluk evlilik, aile ilişkileri kendi birikimlerinin ulaştığı doğallığından kopartılarak, emperyalist yamyamların öngördüğü biçimde kabul ettirilmiş ve yaşama geçirilmiştir. Aşk aşklıktan çıkmış, evlilik şirketleşmiş, yürekler mekanik. Özgürlük kişilerin kişilerden kopartıp aldığı bir dilediğini yapma ve meşruluk alanı sanılmaktadır. Oysa hayır, özgürlük insanın egemenlerden söküp alacağı bir gökyüzüdür. Ama yaratılan koşullarda gerçekleşen aşklar ve evlilikler, kişiyi kişinin tutsağı ve hapishanesi yaparak ömürler harcarken. Birbirinden kurtulunca özgür kalacağını düşünenler ancak yanılırlar. Dünya insanca olmadan, hiçbir şey insanca olmayacak. insanların özgür ve mutlu olmadığı bir dünyada aşk nasıl mutlu olsun; düzenin mutsuz ettiği insanı, bir başka insan mutlu edebilir mi… Bu bilince sahip olan ve gerçek düşmana karşı onurunu koruyanlar daha mutlu olabilir aşkta. aşkı özgürlük aşklarıyla bütünleştirerek Ancak Richard Bach’ın Martısı olmayı seçenler kendisi olabilmenin gönül rahatlığıyla, tüm tutsaklıklara rağmen özgür yaşayabilir. Yeryüzünde ancak onların dostlukları dostluk, aşkları aşk olacaktır.

29.08.2006
Adnan Durmaz

Harname

3 Mayıs 2007

ibret verici bir öyküüü!!! lütfen okuyun ve ders çıkarın arkadaşlar ve sizlerde bu eşek kardeşimizin düştüğü duruma düşmeyin… ezdirmeyin kendinizi… parti içinde haklarınızı koruyun… *gkph* sizlerin haklarını her platformda koruyacaktır… öykümüz başlıyoooor… tüm anlayan arkadaşlara eşeeeekname:… zayıf, çelimsiz bir bedbin eşek vardı, alemin yükünü çekmekten bitkindi gayrı… bazen odun, bazen su taşıyordu, lakin sıkıntıdan çatlıyor, her daim kahrediyordu kaderine… dudakları sarkmış, çenesi düşmüştü eşeğin, kıçına sinek konsa, yara zannediyordu, yani o derece… yükünü çıkarınca darası sıfıra tekabül edecekti bir gün sahabı iyilik etti ona ve serbest bırakıp saldı çayırlara… kocaman bayırlarda yürüyor eşeğimiz… ah bir de baktı ki eşek, semiz öküz dolu ortalık, göğüslerini gere gere dolanıyorlar üstelik… takıldı eşek, baktı durdu sığırlara mel mel… öküzlere hasta olan eşek, amanin dedi: ne yük, ne de yular dertleri var bu deyyusların… şaşırıp kendi halini düşündü eşek tabii, allahın öküzüne bak ulan, dedi içinden hem bende de aynı kol-bacaktan var ne yani, vay öküzoğlu öküzler diye sitem etti… hadiseye muhteşem bir eşek duhul oldu bu esnada… bizim eşeğin de aklına geldi bu bilge eşek, hemen davrandı, akıl almak için süründü bilgeye dedi ki: sen müthiş, fevkalade bir eşeksin, anlatmaya kelime bulamıyorum yani; n’olur derdime bir çare bul eşekzadem… anlattı uzun uzun öküzlerin gergin vücut ölçülerini; akabinde de: yok mudur bizim gökte zodyak’a bağlı burcumuz, olmadı yerde bir cilalı oynuzumuz, diye ağlandı bizimki… bilge eşek şöyle bir gerindi ve dedi ki: ey belasını bulmuş eşek o dandik öküzler, her gün arpayla, buğdayla oynaşıyorlar, bön bön trenin icat edilmesini bekliyorlar; başka bir olayları yok, a benim beyni düdük yiğenim, manyadın mı sen ayol… hem bizim odun işinde acayip para var angut eşek, hele sen bir gör, şu iki-üç yıl içinde patlayacak odun piyasası, ey deli eşek, hadi de get bozma kafamı, diyerek de bitirdi bilge eşek… e anladınız herhalde: eşeğimiz ziyadesiyle mahzun… bizim eşeğin aklı hala buğdayda, arpada, konuşup durdu kendi kendine bu arada gezerken serpilmiş güzel ekinleri gördü, gördükçe dellendi, hırsından atlayacak gibi oldu tabii ekinlere öyle bir daldı ki bizim haset eşek, hepsini anında hacamat ederek yedi,oh üstümüze afiyet… taşıdığı yükleri hatırlayarak ilendi geçmişine, bas bas bağırdı olduğu yerde en bet sesiyle… çığırırken eşek, mal sahabı da hadiseyi çakozladı elbet… elinde sopa yola çıktı sahip… tarumar olmuş tarlasını görür görmez çok pis bedbaht oldu tabii; ilençle veryansın etti: vay seni gidioğlu gidi, gayrısına nay nay nay müsibet hayveni… sahip, eşeğe önce ana-avrat dümdüz gitti, lakin kesmedi tabii bu kadarı sahibi, odununan da bir güzel benzetti bizim akılsız eşeği, eşek sudan gelinceye değin dövdü bir güzel… eh dövülen eşek olduğu içün de, eşek suya hiç gidemedi, e gidemeyince dönemedi de bittabii… ah ah yine hıncını alamadı elbet sahip, bıçağınan kesti eşeğin kuyruğunu, kulağını… e malumunuz, o anda bilge eşek damladı ortama, ve sordu: n’oldu sana beyle a benim eşek yiğenim bizim eşek zırladı vor vor; veeee: istedim hakkım olmayan bir muz, kulaktan oldum takacakken bir çift boynuz, diyerek anırdı uzun uzun… anırdı uzun uzun… anırdı uzuuuuun uzun…

Harname’den

1 Mayıs 2007

Bir eşek var idi zaif u nizar.
Yük elinden katı şikeste vü zar
(Zayıf, çelimsiz bir bedbin eşek vardı.
alemin yükünü çekmekten bitkindi gayri)
Gah odunda vü gah suda idi
Dünü ü gün kahr ile kisuda idi
(Bazen odun bazen su taşıyordu
Lakin sıkıntıdan çatlıyor,
Her daim kahrediyordu kaderine)
Dudağı sarkmış u düşmüş enek
Yorulur arkasına düşse sinek
(dudakları sarkmış, çenesi düşmüştü ineğin)
kıçına sinek konsa yara zannediyordu,
yani o derece)
arkasından alınsa palanı
sanki it artığıydı kalanı
(yükünü çıkarınca
darası sıfıra tekabül edecekti handiyse he)
Bir gün ıssı eder himayet ana
Yani kim gösterir inayet ana
(Bir gün sahabı eyilik etti ona
ve serbest bırakıp saldı çayırlara
kocaman bayırlara)
aldı palanını vü saldı ota
otlayarak biraz yürüdü öte
(yürüyor eşeğimiz)
gördü otlakta yürür öküzler
odlu gözleri gerlü göğüzler
(ah birde baktı ki eşek, semiz öküz dolu ortalık,
göğüslerini gere gere dolanıyorlar üstelik)
Har-ı miskin eder iken seyran
Kaldı görüp sığırları hayran
(takıldı eşek,
baktı durdu sığırlara mel mel)
ne yular derdi ne gam-ı palan
ne yük altında hasta vü nalan
(öküzlere hasta olan eşek,
amanin dedi:
ne yük ne de yular dertleri var bu deyyusların)
acebe kalır ü tekeffür eder
kendi ahvalini tasavvur eder

(şaşırıp kendi halini düşündü eşek tabii,
allahın öküzüne bak, dedi içinden)
ki biriz bunlarınla hilkatte
elde ayakda şeki ü suretde

(hem bende de aynı kol-bacaktan var ne yani,
vay öküz oğlu öküzler diye sitem etti)
var idi bir eşek ferasetli
hem ulu yollu hem kiyasetli

(hadiseye muhteşem bir eşek
duhul oldu bu esnada)
ol ulu katına bu miskin har
vardı yüz sürdü dedi ey server

(bizim eşeğin de aklına geldi bu bilge eşek,
hemen davrandı, akıl almak için süründü bilgeye)
sen eşeksin ne şek hakim-i ecell
müşkülüm var keremden itgil hall
(dedi ki: sen müthiş, fevkelade bir eşeksin
anlatmaya kelime bulamıyorum yani,
n’olur derdime bir çare bul eşekzadem)
bugün otlakta gördüm öküzler
gerüben yürür idi göğüzler
yok mudur gökde bizim ıldızımız
k’olmadı yeryüzünde boynuzumuz

(anlattı uzun uzun
öküzlerin gergin vücut ölçülerini;
akabinde de: yok mudur bizim
gökde zodyak’a bağlı burcumuz,
da olmadı yerde bir cilalı boynuzumuz,
diye ağlandı bizimki)
böyle verdi cevabı pir eşek
k’iy bela bendine esir eşek
(bilge eşek şöyle bir gerindi ve
dedi ki: ey belasını bulmuş eşek)
dün ü gün arpa buğday işlerler
anı otlayıp anı dişlerler

(o dandik öküzler, hergün arpayla,
buğdayla oynaşıyorlar,
bön bön trenin icad edilmesini bekliyorlar,
başka bir olayları yok,
a benim beyni düdük yeğenim,
manyadın mı sen ayol)
bizim ulu işimiz odundur
od uran içimize o dündu
r
( hem bizim odun işinde
acayip para var angut eşek,
hele sen bir gör,
şu iki-üç yıl içinde patlayacak odun piyasası,
ey deli eşek, hadi de get bozma kafamı,
diyerek de bitirdi bilge eşek)
döndü yüz derd ile zaif eşek
(e anladınız herhalde:
eşeğimiz ziyadesiyle mahzun)
varayın ben de buğday işleyeyin
anda yayılıp anda kışlayayın
(bizim eşeğin aklı hala buğdayda, arpada,
konuşup durdu kendi kendine)
gezerek gördü bir göğermiş ekin
sanki dutardı ol ekin ile kin
(bu arada gezerken serpilmiş güzel ekinleri gçrdü,
gördükçe dellendi,
hırsından çatlayacak gibi oldu tabii)
eyle dedi gök ekini terle
ki gören der zihi kara tarla

(ekinlere öyle bir daldı ki bizim haset eşek,
hepsini anında hacamat ederek yedi,
oh üstümüze afiyet)
başladı urlayıp çağırmaya
anub ağır yükün anırmağa

(taşidiği yükleri hatırlayarak ilendi geçmişine ,
bas bas bağırdı olduğu yerde)
çıkarır har çün enkerü’l-esvat
ekin ıssına arz olur arasat
(en bet sesiyle çağırırken eşek,
mal sahıbı da hadiseyi çakozladı elbet)
ağaç elinde azm-ı rah etdi
(elinde sopa yola çıktı sahip,
tarumar olmuş tarlasını görür görmez
çok pis bedbaht oldu tabii;
ilençle ver yansın etti:
vay seni gidi oğlu gidi,
gayrısina soktuğumun müsibet hayveni)
daneden gördü yeri pak olmuş
gök ekinliği kara hak olmuş
yüreği soğumadı söğmeğ ile
olımadı eşeği döğmeğ ile
(sahip, önce eşeğe ana –avrat dümdüz gitti,
lakin kesmedi tabi bu kadarı sahibi,
odununan da bir güzel benzetti bizim akılsız eşeği,
eşek sudan gelinceye değin dövdü bir güzel,
eh dövülen eşek olduğu içün de, eşek suya hiç gidemedi,
e gidemeyince dönemedi de bittabi, ah ah)
bıçağını çekdi kodi ayruğunu
kesdi kulağını vü kuyruğunu
(yine hıncını alamadı elbet sahip
bıçağınan kesdi eşeğin kuyruğunu, kulağını)
kaçar eşek acıyarak canı
dökülüp yaşı yerine kanı

(e malumunuz)
uğrayu geldi pir eşek na-gah
sordı halini kıldı derd ile ah
(o anda bilge eşek damladı ortama,
ve sordu:
n’oldu sana böyle a benim eşek yiğenim)
batıl isteyü hakdan ayrıldım
(bizim eşek zırladı vor vor; ve:
istedim hakkım olmayan bir muz,
kulaktan oldum takacakken bir çift boynuz,
diyerek anırdı uzun uzun…

Bu şiir internetteki Ekşi Sözlük adlı siteden alınmıştır. Çeviri: Atlantisten gelen zekiye

Harname’den

1 Mayıs 2007

HARNAMEDEN
bir eşek var idi zaif u nizâr
yük elinden katı şikeste vü zâr
(zayıf, çelimsiz bir bedbin eşek vardı,
alemin yükünü çekmekten bitkindi gayrı)

gâh odunda vü gâh suda idi
dün ü gün kahr ile kısuda idi
(bazen odun, bazen su taşıyordu,
lakin sıkıntıdan çatlıyor,
her daim kahrediyordu kaderine)

dudağı sarkmış u düşmüş enek
yorulur arkasına düşse sinek
(dudakları sarkmış, çenesi düşmüştü eşeğin,
kıçına sinek konsa, yara zannediyordu,
yani o derece)

arkasından alınsa palanı
sanki it artığıydı kalanı
(yükünü çıkarınca
darası sıfıra tekabül edecekti handiyse he)

bir gün ıssı eder himâyet ana
yâni kim gösterir inâyet ana
(bir gün sahabı iyilik etti ona
ve serbest bırakıp saldı çayırlara,
kocaman bayırlara)

aldı palanını vü saldı ota
otlayarak biraz yürüdü öte
(yürüyor eşeğimiz)

gördü otlakda yürür öküzler
odlu gözler ü gerlü göğüzler
(ah bir de baktı ki eşek, semiz öküz dolu ortalık,
göğüslerini gere gere dolanıyorlar üstelik)

har-ı miskin eder iken seyrân
kaldı görüp sığırları hayrân
(takıldı eşek,
baktı durdu sığırlara mel mel)

ne yular derdi ne gâm-ı palan
ne yük altında hasta vü nâlân
(öküzlere hasta olan eşek,
amanin dedi:
ne yük, ne de yular dertleri var bu deyyusların)

acebe kalır ü tekeffür eder
kendi ahvâlini tasavvur eder
(şaşırıp kendi halini düşündü eşek tabii,
allahın öküzüne bak ulan, dedi içinden)

ki biriz bunlarunla hilkatde
elde ayakda şekl ü suretde
(hem bende de aynı kol-bacaktan var ne yani,
vay öküzoğlu öküzler diye sitem etti)

var idi bir eşek ferâsetli
hem ulu yollu hem kiyâsetli
(hadiseye muhteşem bir eşek
duhul oldu bu esnada)

ol ulu katına bu miskîn har
vardı yüz sürdü dedi ey server
(bizim eşeğin de aklına geldi bu bilge eşek,
hemen davrandı, akıl almak için süründü bilgeye)

sen eşeksin ne şek hakîm-i ecell
müşkülüm var keremden itgil hall
(dedi ki: sen müthiş, fevkalade bir eşeksin,
anlatmaya kelime bulamıyorum yani;
n’olur derdime bir çare bul eşekzadem)

bugün otlakda gördüm öküzler
gerüben yürür idi göğüzler

yok mudur gökde bizim ıldızımız
k’olmadı yer yüzünde boynuzumuz
(anlattı uzun uzun
öküzlerin gergin vücut ölçülerini;
akabinde de: yok mudur bizim
gökte zodyak’a bağlı burcumuz,
da olmadı yerde bir cilalı boynuzumuz,
diye ağlandı bizimki)

böyle verdi cevab pîr eşek
k’iy belâ bendine esir eşek
(bilge eşek şöyle bir gerindi ve
dedi ki: ey belasını bulmuş eşek)

dün ü gün arpa buğday işlerler
anı otlayıp anı dişlerler
(o dandik öküzler, her gün arpayla,
buğdayla oynaşıyorlar,
bön bön trenin icat edilmesini bekliyorlar;
başka bir olayları yok,
a benim beyni düdük yiğenim,
manyadın mı sen ayol)

bizim ulu işimiz odundur
od uran içimize o dûndur
(hem bizim odun işinde
acayip para var angut eşek,
hele sen bir gör,
şu iki-üç yıl içinde patlayacak odun piyasası,
ey deli eşek, hadi de get bozma kafamı,
diyerek de bitirdi bilge eşek)

döndü yüz derd ile zaîf eşek
zâr ü dil-hasta vü nahif eşek
(e anladınız herhalde:
eşeğimiz ziyadesiyle mahzun)

varayın ben de buğday işleyeyin
anda yayılıp anda kışlayayın
(bizim eşeğin aklı hala buğdayda, arpada,
konuşup durdu kendi kendine)

gezerek gördü bir göğermiş ekin
sanki dutardı ol ekin ile kîn
(bu arada gezerken serpilmiş güzel ekinleri gördü,
gördükçe dellendi,
hırsından çatlayacak gibi oldu tabii)

eyle yedi gök ekini terle
ki gören der zihî kara tarla
(ekinlere öyle bir daldı ki bizim haset eşek,
hepsini anında hacamat ederek yedi,
oh üstümüze afiyet)

başladı urlayıp çağırmağa
anub ağır yükün anırmağa
(taşıdığı yükleri hatırlayarak ilendi geçmişine,
bas bas bağırdı olduğu yerde)

çıkarır har çün enkerü’l-esvât
ekin ıssına arz olur ârasât
(en bet sesiyle çığırırken eşek,
mal sahabı da hadiseyi çakozladı elbet)

ağaç elinde azm-i râh etdi
tarlasın göricek bir âh etdi
(elinde sopa yola çıktı sahip,
tarumar olmuş tarlasını görür görmez
çok pis bedbaht oldu tabii;
ilençle veryansın etti:
vay seni gidioğlu gidi,
gayrısına soktuğumun müsibet hayveni)

daneden gördü yeri pâk olmuş
gök ekinliği kara hâk olmuş

yüreği soğumadı söğmeğ ile
olımadı eşeği döğmeğ ile
(sahip, eşeğe önce ana-avrat dümdüz gitti,
lakin kesmedi tabii bu kadarı sahibi,
odununan da bir güzel benzetti bizim akılsız eşeği,
eşek sudan gelinceye değin dövdü bir güzel,
eh dövülen eşek olduğu içün de,
eşek suya hiç gidemedi,
e gidemeyince dönemedi de bittabii, ah ah)

bıçağını çekdi kodi ayruğunu
kesdi kulağını vü kuyruğunu
(yine hıncını alamadı elbet sahip,
bıçağınan kesti eşeğin kuyruğunu, kulağını)

kaçar eşek acıyarak cânı
dökülüp yaşı yerine kanı
(e malumunuz)

uğrayu geldi pîr eşek nâ-gâh
sordı hâlini kıldı derd ile âh
(o anda bilge eşek damladı ortama,
ve sordu:
n’oldu sana beyle a benim eşek yiğenim)

bâtıl isteyü hakdan ayrıldım
boynuz umdum kulaktan ayrıldım
(bizim eşek zırladı vor vor; ve:
istedim hakkım olmayan bir muz,
kulaktan oldum takacakken bir çift boynuz,
diyerek anırdı uzun uzun..)

orjınalını bulam buraya eklesın lutfen bu alıntı ama bıraz degısmıs

Harname

25 Ocak 2007
harname

  

1.  türk edebiyatındaki ilk fabl, bir eşeğin öküzlere özenişi…

(portakal, 06.04.2000 21:02) 

2.  (bkz: har)

(eyco, 12.03.2001 21:24) 

3.  şeyhi‘nin pek alegorik mesnevisi; batının fabllarıyla karşılaştırılsa da anlatım zenginliği bakımından daha yeğdir bu eşekname..

(atlantisten gelen zekiye, 28.03.2002 17:01) 

4.  bir eşek var idi zaif u nizâr
yük elinden katı şikeste vü zâr
(zayıf, çelimsiz bir bedbin eşek vardı,
alemin yükünü çekmekten bitkindi gayrı)

gâh odunda vü gâh suda idi
dün ü gün kahr ile kısuda idi
(bazen odun, bazen su taşıyordu,
lakin sıkıntıdan çatlıyor,
her daim kahrediyordu kaderine)

dudağı sarkmış u düşmüş enek
yorulur arkasına düşse sinek
(dudakları sarkmış, çenesi düşmüştü eşeğin,
kıçına sinek konsa, yara zannediyordu,
yani o derece)

arkasından alınsa palanı
sanki it artığıydı kalanı
(yükünü çıkarınca
darası sıfıra tekabül edecekti handiyse he)

bir gün ıssı eder himâyet ana
yâni kim gösterir inâyet ana
(bir gün sahabı iyilik etti ona
ve serbest bırakıp saldı çayırlara,
kocaman bayırlara)

aldı palanını vü saldı ota
otlayarak biraz yürüdü öte
(yürüyor eşeğimiz)

gördü otlakda yürür öküzler
odlu gözler ü gerlü göğüzler
(ah bir de baktı ki eşek, semiz öküz dolu ortalık,
göğüslerini gere gere dolanıyorlar üstelik)

har-ı miskin eder iken seyrân
kaldı görüp sığırları hayrân
(takıldı eşek,
baktı durdu sığırlara mel mel)

ne yular derdi ne gâm-ı palan
ne yük altında hasta vü nâlân
(öküzlere hasta olan eşek,
amanin dedi:
ne yük, ne de yular dertleri var bu deyyusların)

acebe kalır ü tekeffür eder
kendi ahvâlini tasavvur eder
(şaşırıp kendi halini düşündü eşek tabii,
allahın öküzüne bak ulan, dedi içinden)

ki biriz bunlarunla hilkatde
elde ayakda şekl ü suretde
(hem bende de aynı kol-bacaktan var ne yani,
vay öküzoğlu öküzler diye sitem etti)

var idi bir eşek ferâsetli
hem ulu yollu hem kiyâsetli
(hadiseye muhteşem bir eşek
duhul oldu bu esnada)

ol ulu katına bu miskîn har
vardı yüz sürdü dedi ey server
(bizim eşeğin de aklına geldi bu bilge eşek,
hemen davrandı, akıl almak için süründü bilgeye)

sen eşeksin ne şek hakîm-i ecell
müşkülüm var keremden itgil hall
(dedi ki: sen müthiş, fevkalade bir eşeksin,
anlatmaya kelime bulamıyorum yani;
n’olur derdime bir çare bul eşekzadem)

bugün otlakda gördüm öküzler
gerüben yürür idi göğüzler

yok mudur gökde bizim ıldızımız
k’olmadı yer yüzünde boynuzumuz
(anlattı uzun uzun
öküzlerin gergin vücut ölçülerini;
akabinde de: yok mudur bizim
gökte zodyak’a bağlı burcumuz,
da olmadı yerde bir cilalı boynuzumuz,
diye ağlandı bizimki)

böyle verdi cevab pîr eşek
k’iy belâ bendine esir eşek
(bilge eşek şöyle bir gerindi ve
dedi ki: ey belasını bulmuş eşek)

dün ü gün arpa buğday işlerler
anı otlayıp anı dişlerler
(o dandik öküzler, her gün arpayla,
buğdayla oynaşıyorlar,
bön bön trenin icat edilmesini bekliyorlar;
başka bir olayları yok,
a benim beyni düdük yiğenim,
manyadın mı sen ayol)

bizim ulu işimiz odundur
od uran içimize o dûndur
(hem bizim odun işinde
acayip para var angut eşek,
hele sen bir gör,
şu iki-üç yıl içinde patlayacak odun piyasası,
ey deli eşek, hadi de get bozma kafamı,
diyerek de bitirdi bilge eşek)

döndü yüz derd ile zaîf eşek
zâr ü dil-hasta vü nahif eşek
(e anladınız herhalde:
eşeğimiz ziyadesiyle mahzun)

varayın ben de buğday işleyeyin
anda yayılıp anda kışlayayın
(bizim eşeğin aklı hala buğdayda, arpada,
konuşup durdu kendi kendine)

gezerek gördü bir göğermiş ekin
sanki dutardı ol ekin ile kîn
(bu arada gezerken serpilmiş güzel ekinleri gördü,
gördükçe dellendi,
hırsından çatlayacak gibi oldu tabii)

eyle yedi gök ekini terle
ki gören der zihî kara tarla
(ekinlere öyle bir daldı ki bizim haset eşek,
hepsini anında hacamat ederek yedi,
oh üstümüze afiyet)

başladı urlayıp çağırmağa
anub ağır yükün anırmağa
(taşıdığı yükleri hatırlayarak ilendi geçmişine,
bas bas bağırdı olduğu yerde)

çıkarır har çün enkerü’l-esvât
ekin ıssına arz olur ârasât
(en bet sesiyle çığırırken eşek,
mal sahabı da hadiseyi çakozladı elbet)

ağaç elinde azm-i râh etdi
tarlasın göricek bir âh etdi
(elinde sopa yola çıktı sahip,
tarumar olmuş tarlasını görür görmez
çok pis bedbaht oldu tabii;
ilençle veryansın etti:
vay seni gidioğlu gidi,
gayrısına soktuğumun müsibet hayveni)

daneden gördü yeri pâk olmuş
gök ekinliği kara hâk olmuş

yüreği soğumadı söğmeğ ile
olımadı eşeği döğmeğ ile
(sahip, eşeğe önce ana-avrat dümdüz gitti,
lakin kesmedi tabii bu kadarı sahibi,
odununan da bir güzel benzetti bizim akılsız eşeği,
eşek sudan gelinceye değin dövdü bir güzel,
eh dövülen eşek olduğu içün de,
eşek suya hiç gidemedi,
e gidemeyince dönemedi de bittabii, ah ah)

bıçağını çekdi kodi ayruğunu
kesdi kulağını vü kuyruğunu
(yine hıncını alamadı elbet sahip,
bıçağınan kesti eşeğin kuyruğunu, kulağını)

kaçar eşek acıyarak cânı
dökülüp yaşı yerine kanı
(e malumunuz)

uğrayu geldi pîr eşek nâ-gâh
sordı hâlini kıldı derd ile âh
(o anda bilge eşek damladı ortama,
ve sordu:
n’oldu sana beyle a benim eşek yiğenim)

bâtıl isteyü hakdan ayrıldım
boynuz umdum kulaktan ayrıldım
(bizim eşek zırladı vor vor; ve:
istedim hakkım olmayan bir muz,
kulaktan oldum takacakken bir çift boynuz,
diyerek anırdı uzun uzun..)

efendim, işbu manzum öyküyü, harname’nin “münâsebet-i hikâyet” adlı bölümünden devşirdim, çevirdim naçizane.. aslına da gayet uygundur elbette, noktasıynan virgülüynen..

(atlantisten gelen zekiye, 28.03.2002 20:51 ~ 21:34) 

5.  ataştan nağme diye güncelleştirebileceğimiz isme sahip şeyhi şeyi

(daphne, 28.03.2002 20:56) 

6.  seyhi bu siiri, i. mehmed’i iyileştirmesi uzerine kendisine verilen timara giderken koyluler tarafindan bir guzel dovulmesini padisaha belirtmek amaci ile yazmistir… turk edebiyatinin ilk hiciv orneklerindendir…

(snefru, 26.12.2002 12:15) 

7.  ilk hiciv orneklerindendir , allegorik tarzda yazılmış bir mesnevidir , konusu : elindekiyle yetinmeyip haketmeden öküz olmaya calısan bir eşegi anlatır *

(no christ requires, 04.01.2003 03:49)

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=harname

  ŞEYHİ  (15.yüzyıl)           Sultan I.Murad,Yıldırım Bayezid,Çelebi Mehmed ve II.Murad ‘ın padişahlıkları zamanında yaşamış olan Şeyhi, Iran’da hekimlik, tasavvuf ve hikmet tahsili yapmıştır.Osmanlı sarayında itibar görmüş, sonra Kütahya’ya dönerek bir aktar dükkanıaçmış,eczacılık ve hekimlik yapmıştır.Bilhassa göz hekimliği alanında büyük şöhret yapmış,Çelebi Sultan Mehmed’i iyileştirmiştir.Bu hadise üzerine padişah,şaire büyük ihsanlarda bulunmuş,hususi doktoru tayin etmiş,Tokuzlar adındaki bir köyü Şeyhi’yetımar olarak vermiştir.Şeyhi,köye giderken,köyün eski sahipleri şairin yolunu keserler ve onu döverler.Şeyhi saraya geri döner ve halini anlatmak için “Harname” adlı mesneviyi yazar.Padişah da yol kesen köylüleri cezalandırır,şaire ihsanlarda bulunur.         Harname,hiciv türünün başarılı örneklerinden biridir.Şeyhi,bu eserinde ince bir mizah ile insani zaafları hicvetmiştir.Eserin kahramanı bir eşektir.Hakettiğinden fazlasını ister.Çayırda gördüğü öküzlere özenir.Onlar gibi olmayı ister.Fakat bu hatasının sonunda kulaklarından ve kuyruğundan olur.         Hikaye şöyledir;          Bir eşek var idi zaif ü nizar         Yük elinden katı şikeste vü zar          Gah odundu vü gah suda idi         Dün ü gün kahr ile kısuda idi         ………         Arkasından alınsa palanı         Sanki it artığıydı kalanı          Birgün ıssı ider himayet ana         Yani kim gösterir inayet ana          Aldı palanını vü saldı ota         Otlayarak biraz yürüdü öte          Gördü otlatda yürür öküzler         Odlu gözler ü gerlü göğüzler         ………         Boynuzı bazısının ay bigi         Kiminün halka halka yay bigi         ……..         Var idi bir eşek firasetlü         Hem ulu yollu hem kisayetlü          Ol ulu katına bu miskin har         Vardı yüz sürdü dedi ey server         ………           Bugün otlakda gördüm öküzler         Gerüben yürür idi göğüzler          Yok mudur gökde bizim ıldızımız         K’olmadı yeryüzünde boynuzumuz         ……..         Böyle cevab verdi pir eşek         K’ey bela bendine esir eşek          Dün ü gün arpa buğday işlerler         Anı otlayıp anı dişlerler          Bizim ulu işimiz odundur         Od uran içimize o dundur         ………         Gezerek gördü bir göğermiş ekin         Sanki dutardı ol ekin ile kin          Yiyerek toydı karnı çağnadı         Yuvalandı vü biraz ağnadı          Çıkarır har çün enkerü’l-esvat         Ekin ıssına arz olur arasat          Ağaç elinde azm-i rah etdi         Tarlasını göricek ah etdi          Yüreği soğumadı söğmeg ile         Olımadı eşeği döğmeg ile          Bıçağını çekdi kodı ayruğunu         Kesdi kulağını vü kuyruğunu          Uğrayu geldi pir eşek nagah         Sordı halini kıldı derd ile ah          Batıl isteyü hakdan ayrıldım         Boynuz umdum kulakdan ayrıldım                  Insanların imkanlar bakımından eşit olmadıkları,kiminin doğuştan imtiyazlı olduğu, kiminin ise ne yapsa yoksulluktan kurtulamadığı ana fikrinden hareketle şair şu mesajı verir:Herşeyin mutlaka bir bedeli vardır.   zaif:zayıfnizar:zayıf,halsizkatı:çokşikeste:kırıkzar:ağlayan,inleyengah:bazen,kahkısu:üzüntüpalan:eşeğe vurulan eğerıss:sahiphimayet:korumaana:onainayet:yardım,iyilikodlu:ateşligerlü:gerilifirasetlü:anlayışlı,bilginbigi:gibikiyasetlü:akıllı,zekihar:eşekserver:başkan,reisıldız:yıldızdun:alçakgöğermiş:yeşermiştoydı:doyduçağnadı:şarkı söylediağnadı:yattıçün:çünküenkerü’l-esvat:seslerin en çirkiniarasat:mahşer yeriazm-ı rah:yola çıkmakayrug:başkasıpir:yaşlınagah:ansızın

batıl:Hak olmayan

 http://aysebulut.com/edebiyat/divaned.htm Şeyhi:Asıl adı Yusuf Sinan ve mesleği hekimlik olan Şeyhi, divan edebiyatımızın seçkin simalarındandır. Doğum tarihi bilinemeyen şair göz hekimi olarak Germiyan Beyi Yakup Çelebi ve Osmanlı Sultanı Çelebi Mehmet’in özel doktorluğunu yaptığına göre l S.yy ortalarına kadar yaşamış olmalıdır. Divan-ı Şeyhi, Harname, Hüsrevü Şirin ve Dürrul Akaid adlı eserlerin yazarıdır.

http://www.kutso.org.tr/kutahya/kutahya-tarihcesi.htm

ŞEYHİXV.yüzyıl Divan şairlerindendir. Aynı zamanda, devrinin ünlü doktorlarından biridir. Divan Edebiyatı’nın belirginleşmeye başlayan kurallarını derli toplu biçimde uygulayan ilk şairler arasında yer alır. Bir Divan’ı ve Husrev ü Şirin, Harname adlı iki mesnevisi vardır. Harname, olmayacak umutlara kapılan, sonunda elindekileri de yitiren kişileri yermek için yazılmış bir hicivdir. Şair, bu eseri kendi hayatını esas alarak yazmıştır.http://ersoy.20m.com/turkedebiyati.htm