Arşiv 'Kurmaca Hikayeler'Kategori

Bu masal bir devrin hikâyesi

9 Şubat 2009

Hayvanlar, kendi aralarında, en zeki hayvan yarışması düzenlemişlerdi. Her hayvan, kendini hayvanların en zekisi sandığından, bu yarışmayı kazanacağını sanıyordu. Ama hepsi de yarışmanın birinciliğine iki güçlü aday olduğunu bilmekteydi; bu adaylardan biri tilki, biri de sansardı.

Kurnazlıkta, zekada, bu ikisine üstün başka hiçbir hayvan yoktu. Bu yarışmayı ya biri, ya öbürü kazanacaktı.

En zeki hayvan yarışmasının yapılacağı gün yaklaştıkça, yarışma birinciliğine iki güçlü aday olan sansarla tilki arasında korkunç bir rekabet başlamıştı. Bu iki zeki hayvan birbirlerine düşman olmuşlardı. Sansar tilkinin, tilki de sansarın kazanmaması için, elinden geleni yapıyordu.

Sansar,

- Tek tilki kazanmasın da, zarar yok, ben de kazanmamaya razıyım… diyordu.

Tilki de,

- Tek sansar kazanmasın da, kim kazanırsa kazansın… diyordu.

Durum bu denli düşmanlığa varınca, sansarla tilki, en zeki hayvan yarışmasının birinciliği için başka bir aday aramaya başladılar. Öyle bir hayvan bulmalıydılar ki, zeka konusunda kendileriyle yarışa çıkamasın, onlara bir zararı olmasın, yani hayvanların en aptalı olsun. Araya araya buldular bu hayvanı: Öküz

Bir sabah sansar, yemyeşil bir çayırlıkta otlamakta olan öküzün yanına gidip,

- Merhaba öküz kardeş, diye söze başladıktan sonra, öküzün zekasını övmeye başladı.

Öküz büyük bir alçakgönüllülükle gülümseyerek,

- Benimle alay mı ediyorsun sansar kardeş? dedi.

Sansar,

- Ne diye alay edecekmişim, dedi, hayvanların en zekisiyle alay etmek haddime mi kalmış…

Sansar, öküzü hayvanların en zekisi olduğuna inandırmak için diller döktü. Bununla da yetinmeyip öbür hayvanları da, öküzün en zeki hayvan olduğuna inandırmaya çalıştı. Sansardan sonra çayırda otlayan öküzün yanına tilki gitti. Kendisine bön bön bakan öküze,

- Ah öküz kardeş, dedi, gözlerinden zeka kıvılcımları çıkıyor. Öküz,

- Ben her ne kadar öküzsem de sandığın kadar da öküz değilim, kendimi bilirim, dedi.

Tilki,

- İnan olsun öküz kardeş, dedi, senin o zeka kıvılcımları çakan pırıl pırıl gözlerine bakarken, ipnotize olup kendimden geçiyorum. En zeki hayvan yarışmasının rakipsiz tek adayı sensin.

Tilki, öküzün zekasını tanıtmak için, can düşmanı sansardan daha büyük bir reklam kampanyasına girişti.

Hayvanlar, öküzün zeki olmadığını, yarışmayı kesinlikle kazanamayacağını elbet biliyorlardı. Ama sansarla tilkinin, kendilerinden baskın çıkıp en zeki hayvan seçilmemesi için, öküzün zeki olduğu yalanına inanmadıkları halde inanmış göründüler. Birbirlerine öküzün ne büyük zekası olduğunu ballandıra ballandıra anlatmaya başladılar.

- Aman zürafa kardeş, bizim öküz yok mu, ben onun kadar zeki hayvan görmedim…

- Hiç bilmez olur muyum, devekuşu kardeş, öküz benden bile zekidir. Sen ne dersin leylek kardeş?

- En zeki hayvan yarışmasında ben oyumu, gözümü kırpmadan öküze vereceğim. Dağlar, taşlar, ormanlar, çöller, kayalar, dereler, hayvanların öküz övgüleriyle yankılanıyordu:

- Hayvanların en zekisi öküzdüüüür!

- Öküzden daha zeki hayvan yoktuuuur!

- Bizim en zekimiz öküüüüz!

Bütün hayvanların bu yoğun propagandası karşısında öküz de yavaş yavaş, gerçekten hayvanların en zekisi olduğuna inanmaya başlamıştı. Kendi kendine şöyle diyordu:

- Çakal, sansar, tilki, bütün hayvanlar söylüyor, hayvanların en zekisi benmişim. Hepsi de aldanmıyor ya, öyleyse dedikleri doğru…

Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün hayvanların en zekisi olduğunda anlaştılar. Böylece öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi, yükselmiş oldu. Öküz artık kasıla kasıla yürüyor, şişine şişine böğürüyor, yayıla yayıla kuyruk altından mayıs bırakıyordu.

Gel zaman, git zaman… Hayvanlar arasında, çiftesi en pek hayvan yarışması yapılacaktı. Hiç kuşkusuz, çiftesi en pek hayvan, ya at yada katırdı.

Eşek de,

- Benim de çiftem güçlüdür! diye araya giriyorduysa da, katırla atın çiftesi yanında eşeğin çiftesinin adı bile geçmezdi.

Katır atın, at da katırın çiftesi en güçlü hayvan diye seçileceğinden korkuyordu. Bu iki hayvan arasında tarih boyunca süren kanlı bir çifte atma rekabeti vardı. Bu iki can düşmanı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine atıp tutmaya başladılar. At şöyle diyordu:

- Hıh, katırın çiftesi de çifte mi sanki… Öküz bile ondan daha sert çifte atar. Babası eşek olan bir hayvanın çiftesinden ne çıkar..

Katır da şöyle demekteydi:

- Atın çiftesiyle sinek bile ezilmez. Öküzün çiftesi bile atınkinden daha güçlüdür.

At derede su içmekte olan öküzün yanına gidip ona şöyle dedi:

- Ey sayın öküz, sen dünyanın yalnız en zeki değil,hem de çiftesi en güçlü hayvanısın!

Art sol ayağıyla bastıgı taze fışkıdan fos diye bir ses çıkaran öküz,

- Aman at kardeş, dedi, sen varken benim çiftemin lafı mı olur.

At üsteledi:

- Yoo, sayın öküz, sen bir çifteyle katırı devirirsin. Boşuna alçakgönüllülük gösterme.

At gitti, arkasından katır, öküzün yanına geldi,

- Dünyanın çiftesi en güçlü hayvanı sayın öküze saygılarımı sunarım, dedi.

Öküz, bu sözlere önce inanmak istemedi, ama katır,

- Benim çifte de, atın çiftesi de seninkinin yanında hiç kalır.. deyince,

- Ben onlardan daha iyi bilecek değilim ya… diyerek,

çiftesinin pekliğine inanmaya başladı.

Her hayvan kendini çiftesi en güçlü hayvan sanıyordu. Horoz bile, mahmuzuyla çifte atabileceğini sanmaktaydı. İşte bu yüzden bütün hayvanlar, çiftesi zayıf bir hayvanın çiftesi en pek hayvan olarak seçilmesini istemekteydi.

Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün çiftesi en güçlü olduğunda birlik gösterdiler.. Böylece en zeki hayvan olan öküzün çiftesi en güçlü hayvan olarak da hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi daha da yükseldi.

Gel zaman, git zaman… Hayvanlar arasında hızlı koşma yarışı yapılacaktı. Her hayvan, hatta kaplumbağa bile, kendisini en hızlı koşan hayvan sanmaktaydı. Ama yine her hayvan içinden, en hızlı koşan hayvanın ya tavşan yada tazı olduğunu biliyordu. Hepsinin içinde de, her zaman, her yerde olduğu gibi, en güçlüye, en başarılıya düşmanlık, kıskançlık, çekemezlik duyguları vardı. Onun için, en hızlı koştuklarını bildikleri halde, tavşanla tazının yarışmayı kazanmasını istemiyorlardı.

Hızlı koşmada en amansız rakip olan tavşanla tazı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine can düşmanı olmuşlardı. Tazı,

- Ben birinci olmayacaksam, öküz olsun daha iyi… diyordu.

Tavşan da aynı düşüncede olduğundan öküze gidip,

- Sen yalnız en zekimiz, en çiftesi güçlümüz değil, hem de bizim en hızlı koşanımızsın sayın öküz, dedi. Öküz, tavşana,

- Tazı da senin gibi düşünüyor… dedi.

Yarışma günü gelip çattı. Bütün hayvanlar koşmaya başladılar. Hızlı koşabilenler, rakipleri birinci olmasın diye birbirlerini çelmelediklerinden, önleyip engellediklerinden düşüp devriliyorlardı. Hepsi de, içlerinde en yavaş koşan öküzün birinci gelmesini istiyorlardı, ona yol veriyorlardı. Bunun sonunda öküz birinci oldu.

En zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan hayvan seçildiğinden, öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, düzeyi, işi, görevi daha da yükselmişti. Öküzün burnu büyümüştü, yanına varılmıyordu artık.

Gel zaman, git zaman… En yakışıklı hayvan seçimi yapılacaktı. Bütün hayvanlar kendilerini en yakışıklı sanmaktaydı. Ama hepsi de en güzel hayvanın dağ keçisiyle geyik olduğunu da biliyorlar, bu iki güzel hayvanı kıskanıyorlardı. Tek onlar birinci seçilmesin de, isterse öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçilsin…

Geyikle, dağ keçisine gelince, bu iki rakip birbirlerinin aleyhine propagandaya girmişlerdi. İkisi de birbirlerinin çok çirkin olduğunu yayıp duruyordu. Dağ keçisi geyik, geyik de dağ keçisi için,

- Öküz bile ondan yakışıklıdır… diyordu.

Öbür hayvanlar da, yalan olduğunu bildikleri halde öküzün en yakışıklıları olduğuna inanmış görünmeye başlamışlardı. Seçim günü geldi. Bütün hayvanlar oylarını öküze verdiler. Böylece öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçildi. Bu seçimden hayvanların en güzeli, en yakışıklısı olan geyikle dağ keçisi bile memnundu.

Gel zaman, git zaman… Hayvanlar arasında en yırtıcı olanı seçilecekti. İki aday vardı, biri kurt, biri de kuş… Kuş deyince serçe kuşu değil, kartal. Kurtla kartaldan daha yırtıcı hayvan yoktu. Ama yine.de bütün hayvanlar, bu gerçeği bildikleri halde, kendilerinin en yırtıcı olduğunu sanıyorlardı.

Kartal, yatıp geviş getirmekte olan öküzün yanına gitti:

- Sayın öküz, dedi, akılsız kurt, kendisini senden daha yırtıcı sanıyor. Öküz,

- Ben hiç yırtıcı değilimdir, dedi, çünkü ot yerim.

- Yooo, hiç alçakgönüllülük göstermeyin boşuna… Siz kurda göre çok daha yırtıcısınız.

Az sonra da yanına gelen kurt, öküze,

- Dünyanın en yırtıcı hayvanını selamlarım… dedi.

Öküz,

- Yanılıyorsun kurt kardeş, dedi, evet ben en zeki hayvanım. Evet, en çiftesi pek hayvan benim. Evet, en hızlı koşan hayvan benim. En yakışıklı hayvan da benim. Ama en yırtıcı değilim. Sen benden çok daha yırtıcısın.

- Hayır, hayır… İstersen sen benden üstün olabilirsin yırtıcılıkta…

Seçim günü gelip çattı. Öküz, hayvanların oybirliğiyle en yırtıcı hayvan seçildi. Bu birincilikten sonra, hayvanlar toplumundaki yeri, işi, düzeyi daha da yükseldi.

Gel zaman, git zaman… Hayvanların en düşünür olanı seçilecekti. Elbette bu yarışmada en güçlü iki aday kazla hindiydi. Her zaman olduğu gibi, bu iki güçlü aday birbirlerine düşünce, yine öküz en düşünür hayvan seçildi.

Gel zaman, git zaman… En koruyucu hayvan seçimi yapılacaktı. Elbette hak, çoban köpeğiyle kurt köpeğinden birinindi. Ama en koruyucu hayvan seçiminde çoban köpeğiyle kurt köpeği bile oylarını öküze vermişlerdi. Öküzün,

- Ben kendimi bile koruyamam… demesi, seçilmesini önlemedi. Ama seçimden sonra, öküz de kendisinin en koruyucu hayvan olduğuna inanıp böğürerek, köpek taklidi yapıp havlamaya çalıştı.

Gel zaman, git zaman… En büyük hayvan seçimi yapılacaktı. Ya fil, ya deve kazanacaktı yarışmayı. Ama karınca bile kendini hayvanların en büyüğü sandığından, fille deveyi büyüklükte çekemiyor, başka bir hayvanın birinci olmasını istiyordu. Fille deveye gelince, onlar da birbirlerine düşmüşlerdi. Seçim yapıldı. Çok demokratik bir seçim olmuştu. Öküz, seçimi kazanmış, hayvanların en büyüğü seçilmişti.

Artık böbürlenmesinden, öküzün yanına varılamıyordu.

Gel zaman, git zaman… En sütlü hayvan yarışması yapılacaktı. Yarışmayı, ya ineğin ya mandanın kazanacağı biliniyordu Ama gelgelelim, memeleri olmayan, bütün yaşamında bir damla süt bile görmemiş olan tavuklar bile, kendilerini en sütlü hayvan sanıyorlar, bu yüzden de mandayla ineği kıskanıyorlardı. Aralarındaki rekabet yüzünden birbirlerine düşmüş olan mandayla inekse, tek rakibi birinci olmasın diye, öküzün en sütlü hayvan olduğunu söylüyorlardı. Manda, öküzün yanına gidip, ona en sütlü hayvan olduğunu söyleyince, öküz,

- Siz beni kızkardeşim inekle karıştırdınız galiba, dedi, ben hiç süt vermedim şimdiye dek… Memelerim de yok. Manda,

- Maşallah siz o kadar sütlü bir hayvansınız ki, dedi, süt vermek için memeye bile ihtiyaç yok.

Arkadan inek, öküzün yanına geldi. Ağabeyine en sütlü hayvan olduğunu söyledi. Öküz,

- Yahu, memem bile yok ki, süt vereyim… dedi. Öküz böyle söylerken, biyandan da işiyordu. Bunu gören inek,

- İşte, işte bak ne güzel de süt veriyorsun! diye bağırdı. Öküz,

- Ne sütü yahu, işiyorum… dedi. İnek de ona,

- Demek sen şimdiye dek hep süt işiyormuşsun da haberin bile yokmuş… dedi.

Bütün hayvanlar, başta en sütlü hayvan olan mandayla inek, öküzün en sütlü hayvan olduğunu yaymaya başladılar. Dağ-taş onların yaydıkları reklamla inledi.

- En yağlı süt, öküz sütü!

- Sütlerin en temizi öküzün sütüdür.

- Öküz öyle sütlüdür ki, süt işer!

Bu yoğun reklamlarla artık öküz de sidiğinin süt olduğuna, sanrı renkli süt işediğine inanmıştı.

Seçim zamanı geldi. Bütün hayvanlar, en başta da inekle manda, oylarını öküze verdiler. Böylece öküz, en sütlü hayvan seçildi.

Gel zaman, git zaman… Hayvanlara yeni bir başkan seçilecekti. Oldum bittim hayvanların başkanı elbet aslandı. Yine bir aslanın başkan seçileceğine hiç kuşku yoktu. Ama ne var ki, kaplan da başkanlığa adaylığını koymuştu. Kaplan,

- Ya o, ya ben!… diyordu.

Kaplan böyle diyordu ama, aslanın yine başkan seçileceğinden korkuyordu. Bunun üzerine “Ya o, ya ben!” diyen kaplan,

- Ne o, ne ben! demeye başladı.

Aslan da, kaplanın başkanlığa adaylığından sonra başkan olmaktan umutsıızluğa kapılmaya başlamıştı. Ya kaplanı başkan seçerlerse… Tek kaplan seçilmesin diye, aslan da,

- Ne o, ne ben! demeye başladı.

Bütün hayvanlar, hak etmediklerini, layık olmadıklarını bile bile hayvanların başkanı olmak istiyorlardı. Her başarılı, her güçlü kıskanıldığından, onlar da aslanla kaplanı çekemiyor, kıskanıyorlardı. İşte böyle böyle hayvanların başkanlığına öküz aday gösterildi. Çünkü hayvanlar, inanmadan öküzü en zekileri seçmişler, ama sonra sonra inanmaya başlamışlardı. Öküzü, yalan olduğunu bile bile, en sütlü hayvan, en güzel hayvan seçmişler, sonradan bu seçim resmileşince kendi yalanlarına inanmaya başlamışlardı. E böyle olunca, en zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan, en yakışıklı, en yırtıcı, en düşünür, en iyi koruyan, en büyük, en çok süt veren hayvan olan öküz, neden hayvanların başkanı olmasındı? Bu denli çok üstünlük ne aslanda vardı, ne de kaplanda… Kaldı ki, rakibi kaplan seçilmesin diye, tarih boyunca hayvanların başkanı olan aslan bile, öküzün başkanlığa kendisinden daha layık olduğunu söylüyordu. Yeni başkan adayı kaplansa,

- Başkanlık öküzün hakkıdır! diyor da başka bişey demiyordu.

Öbür hayvanlara gelince, nasıl olsa kendileri başkan olamayacaklarına göre, onlara en az zararı olan, hiç de rakip saymadıkları öküzün başkan olmasını istiyorlardı. İşte böylece seçim zamanı gelince, bütün hayvanların oybirliğiyle öküz başkan seçildi. Başkan öküz, kendini gerçekten başkan sanarak başkan gibi davranmaya başlayınca, hayvanlar da bu davranışı karşısında onu gerçekten başkan sanmaya başladılar.

Hayvanların tarihini yazan gergedan, çağını yazdığı tarih kitabına bu olayı şöyle yazdı:

“Atla katır tepişir, olan eşeğe olur. Öyle zaman gelir, güçlüler birbirine girer, arada öküz bile başkan olur.”

Aziz NesiN

Bir Öküzü Anlamak (Çuf Çuf)

22 Mayıs 2007

Yazan: mitili

Oncelikle okuz hakkinda bir şeyler soylemek istiyorum. Okuz boynuzlu, okuz gibi bir hayvandir. Boynuzu kulagi gectigi gibi, bir kuyruga da sahiptir bu hayvan. Evet okuz boyle bir şeydir i$te.

Bu okuz hayvaniyla tren araci, ayrilmaz ikililere birer ornek olarak gosterildi hep yillarca. Aralarinda karşi konulamaz bir bag varmiş gibi, birbirini deli gibi seven aşiklar gibi bildik onlari biz hep. Hatta “tren okuz baksin diye yapildi, sonradan toplu taşima araci oldu” hikayeleri dilden dile dola$şti…

insanlar okuzlerin treni nasil seyrettigine, okuz trene bakar gibi baktilar. Anlam vermeye calişip, giden trene “ne var lan bu trende” diye merak edip yakindan bakarken olenler mi istersin, kolu bacagi kopanlar mi… Az kişi mi kafayi yemedi okuzleri anlamaya cali$irken…

Ama ben anladim! şu aşagida yazan hikayeyi anladiktan sonra bulup kanit olarak kullandim. Hatta kullaniyorum buyrun:

“icinde bir suru o harfi olan cok” zaman once, rivayete gore, ne idugu belirsiz bir ulkede, zamanin hukumdarinin kucuk oglu, cobanlara ozenip bir gun koyunlari alip otlatmaya goturmu$. Koyunlar hart hurt otlari cignerken, cocuk kavalini ufluyormu$.

Birden gozune okuz gibi bir hayvan takilmiş. Biraz incelediginde bunun gercekten okuz oldugunu anlamiş. Anlamiş anlamasina ama bu okuzde garip bir şey varmiş. Hayvan bir yere odaklanmiş, agzinda bir şeyler cigneyerek, gozlerini ayirmadan hep ayni yere bakiyormuş.

Cocuk cok merak etmiş neye baktigini. Durdugu yerden gozukmedigi icin agaca cikmiş. Bir de bakmiş ki hayatinda hic gormedigi, buyuk mu buyuk, uzun mu uzun bir nesne (oha) suratle ilerliyormuş.

Hemen saraya koşmuş bizim cocuk. Durumu hukumdara anlatmiş.

“Yuruyun bre gidiyoruz neymiş bakalim o” dercesine adamlarina bir bakiş atmiş hukumdar.
“Emriniz başimiz ustune” dercesine kafalarini sallamişlar adamlari da.
“Atimi getirin bre deyyuzlar” der gibi işaret etmiş hukumdar.
“Niye kufur ediyo la bu” gibilerinden bakişmişlar adamlar.

Hukumdar yanina bir bilgin de almiş, hep beraber olay yerine gitmişler. Gittiklerinde kimse gorduklerine inanamamiş.

Herkes birbirine şaşkin gozlerle bakiyormuş. Tanri’nin kendilerini cezalandirdigini du$unup, o uzun ve buyuk nesneyi canavar zannetmişler.

Hukumdar bilgine bunun ne oldugunu sormuş. Bilgin de anlamamiş ki soylesin, oyle bon bon bakmiş hukumdarin suratina.

“Ne bakiyon lan okuz trene bakar gibi” demiş hukumdar. Sonra cocugun kafasinin ustunde bir ampul belirmiş. işte o zaman gemiye tren demeye başlamiş bu degişik millet. Sonra tabi gel zaman git zaman işin rengi degişerek gunumuz tren kavrami oluşmuş. Neyse buralari gereksiz ayrinti.
Hikayeden de anlaşilacagi gibi, işin trenle hic alakasi yok. Bu trene bakma olayi, eski zamanlarda bulunan terimden geliyor. Yoksa okuzu koy bogaz koprusune, ya da koy formula tribunune onlari da izler. Sen koş, seni bile izler.

Tren yollari genelde boyle kirsal kesimlerden gectigi icin, okuzler de sese falan kulak verip “ne lan bu” diye duşunurken bakarlar işte oyle bon bon. Olayin asli budur.

Ayrica belirtmek istedigim cok onemli bir mevzu daha var. Okuz kelimesi bir kufur olarak kullanilmamalidir. Okuz de olsa, okuz okuzdur. Kendine has bir asilligi, gururu vardir.

Ve işte kimsenin bilmedigi birkac okuz atasozu:

Okuz trene baktigi yerden belli olur.
Bir tren gider, bin tren gelir.
iki okuzun baktigi tren degildir.
Okuze ucak gostermişler, ille de “trenim” demi$.
Besle okuzu tuzluga yazsin. (Okuz herif)

M e m l e k e t i n B i r i n d e

25 Ocak 2007

BAY ÖKÜZ’ LE BAY AHMET – Aziz Nesin    Bir zamanlar, ülkenin birinde bir Ahmet Bey varmış. Arpa, mısır, saman alışverişi yaparmış. Çok zenginmiş. Zenginmiş ama, har vurup harman savurmayı da sevmezmiş. Tutumlu bir kişiymiş. Karısı, bigün Ahmet Bey’e,
    – Çocuğun ayakkabısı eskidi. Yeni ayakkabı almak gerek… demiş.
    Ahmet Bey, karısına kızmış:
    – Bu nasıl iştir? Annem bana iki üç yılda bir ayakkabı alırdı da babam yine kızardı. «Bizim zamanımızda bir ayakkabı beş on yıl giderdi.» diye söylenirdi. «İnsanlarda namus kalmamış, her şeyi çürük çarık yapıyorlar.» derdi. Şimdi bizim oğlumuz iki ayda bir ayakkabı paralıyor. Sende hiç mi insaf kalmadı?..
    Kadın,
    – Suç benim değil, demiş, ayakkabıyı eskiten ben değilim. Kadın bu kızgınlıkla oğluna çıkışmış:
    – Sen ne biçim çocuksun… Baban da, ben de bir ayakkabıyı iki yıl giyerdik. Şimdiki zamanın çocuklarında hiç insaf kalmamış. iki ayda bir ayakkabı eskitilir mi?
    Oğlan,
    – Suç benim değil, demiş, siz de biliyorsunuz, ben eskiden bir ayakkabıyı bir yıl giyerdim. Sonra ancak altı ay giyebildim. Şimdi herşey bozuldu yeryüzünde… Bir ayakkabı iki ayda paramparça oluyorsa ben ne yapayım? Satıcılarda ahlak kalmamış. Çürük ayakkabı satıyorlar.
    Anne ile oğul, her zaman ayakkabı aldıkları satıcıya gitmişler. Neden çürük ayakkabı yaptığını sormuşlar. Satıcı,
    – Bunun suçu benim değil, demiş. Ayakkapların çürüklüğünden şikayetçi olan bir siz değilsiniz. Herkes de sizin gibi. Ben de bu çürük ayakkapları beğenmiyorum. Ama ne yapayım ki, şimdi zaman değişti. insanlarda ahlak kalmadı. Kunduracılar, hep böyle çürük kundura yapıyorlar.
    Kunduraların çürüklüğünden o denli çok yakınmış ki, satıcı da, kunduracıya gidip, neden sağlam kundura yapmadığını sormuş. Kunduracı,
    – Bunda benim suçum yok, demiş. Ben kundura yapmak için aldığım gereçlere, eskisinden daha çok para veriyorum. Ama ne kadar çok para versem işe yaramıyor. Eski insanlar daha namusluydu. Sağlam gereç satarlardı. Şimdiki köseleler, deriler çürük dayanıksız. Bunda benim hiç suçum yok.
    Kunduracı sinir içinde, deri kösele aldığı tüccara gitmiş. Neden dayanıksız, çürük deriler, köseleler sattığını sormuş. Derici,
    – Benim hiç suçum yok, demiş. Ben dayanıksız deri, kösele satıp da, alıcılarımı kaçırmak ister miyim? Ama zaman değişti kardeşim. Şimdi insanlarda ahlak, namus kalmadı. Kaç deri fabrikası değiştirdim. Hepsi de kötü, dayanıksız deri yapıyor.
    Derici, işi bu kadarla bırakmamış. Alışveriş ettiği fabrikanın sahibine gitmiş.
    – Sizin çürük derileriniz, köseleleriniz yüzünden ben utanılacak duruma düşüyorum… demiş.
    Fabrikanın sahibi de,
    – Ne desen doğru, kardeşim, demiş. Ama benim hiç suçum yok… Eski zamanlarda fabrikamızda işlemek için aldığımız ham deriler sağlam çıkardı. Şimdi insanlarda hiç ahlak kalmamış. Hem eskisinden pahalı, hem de çürük deri satıyorlar…
    Fabrikanın sahibi, kendisine ham deri satan tüccara, gelen şikayetleri anlatmış. Deri tüccarı,
    – Çok doğru, demiş, şimdiki deriler eski deriler gibi sağlam çıkmıyor. Ama derilerin sağlam olmaması benim yüzümden değil. Biz bu derileri mezbahaya kasaplık hayvan getiren sürü sahiplerinden alıyoruz. Eskiden, insanların ahlakı gibi, aldığımız deriler de sağlamdı.
    Deri tüccarı da, kendisine öküz derileri satan sürü sahibine çıkmış. Sürü sahibi,
    – Bunda benim suçum yok, demiş. Şimdi zaman değişti. Yalnız insanların ahlakı değil, öküzlerin derisi de bozuldu. Ben size kendi derimi satsam, neden çürük deri satıyorsun diye bana kızmaya hakkınız var. Ama ben size kendi derimi değil, öküzün derisini satıyorum. inanır mısınız, öküzlerde bile namus kalmadı. Suç benim değil, öküzün.
    Sürü sahibi, sürekli şikayetler karşısında, mezbahaya götüreceği öküzlerden birini yakalamış. Ona şöyle söylemiş:
    – Beni tüccara karşı utandırmaktan hiç sıkılmıyor musun? Senin yüzünden bana çıkışıyorlar. Siz öküz milletinin derileri eskiden daha sağlam olurdu. Şimdi deriniz bile bozuldu.
    Öküz, boynunu bükmüş, şöyle söylemiş:
    – Bunda biz öküzlerin en küçük suçumuz yok. İşte, beni ele alın. Ben, bütün gücümle, etimle, boynuzumla, gübremle, derimle sahibime yararlı olmaya çalışıyorum. Nasıl olsa insanlar beni kesip derimi yüzecekler. Hiç insanlara daha sağlam, daha kalın deri vermek istemez miyim? Ama ne yapayım ki zamanlar değişti şimdi. Bizim derilerimiz, babalarımızın derileri gibi sağlam, dayanıklı olmuyor. Ama buna ben ne yapabilirim? Derimi kalınlaştırmak, sağlamlaştırmak elimde değil… Önüme arpa diye koydukları şeyin yarısı toprak, kum… Saman diye çürümüş ot veriyorlar. Hem de eskiden verdiklerinin yansı kadar bile değil… Bu kadar yemle işte bu kadar deri olur.
    Öküz, derisinin aşağılanmasından çok üzülmüş. O üzüntüyle, sahibine gitmiş:
    – Neden bana iyi bakmıyorsun? demiş, hem az, hem de karışık, bozuk yem veriyorsun. Kemiklerim irileşmiyor, derim kalınlaşmıyor. Senin yüzünden suçu öküzlere yüklüyorlar.
    Öküzün sahibi şöyle demiş:
    – Doğru söylüyorsun ama suç benim değil. Biliyorsun, benim küçük tarlamdan çıkan arpayla saman hayvanlarıma yetmiyor. Ben de gidip, arpa tüccarı Ahmet Bey’den sizin için saman, arpa alıyorum. Bay Öküz, şimdi dünya değişti. Namuslu kişi kalmadı. Arpa tüccarı Ahmet Bey, hem fiyatları artırdı, hem de karışık, katkılı mal satıyor. Ben de sana eskisi kadar bol ve iyi yem veremiyorum.
    Adam, Öküz’ün sözlerine öylesine alınmıştı ki, hemen tüccar Ahmet Bey’e gitmiş. Neden hayvan yemlerini karışık, bozuk, pahalı sattığını sormuş.
    Tüccar Ahmet Bey de,
    – Çok doğru söylüyorsun, demiş. Ama benim bunda hiç suçum yok. İnsanlarda ahlak kalmadı. Zamanlar çok değişti. Eskiden oğluma aldığım bir ayakkabı bir yıl giderdi. Şimdikiler iki ay zor dayanıyor. Hem daha pahalı, hem de çürük… Yalnız ayakkabı mı?.. Elbise de, giyecek de, yiyecek de, herşey buna göre… Çoluk çocuğumun geçimini sağlayabilmek için, başkaları bana ne yapıyorsa, ben de onlara öyle yapmak zorunda kalıyorum. Ama bunu istemeden yaptığıma inan… Benim hiçbir suçum yok.
    Tüccar Ahmet Bey, o kızgınlıkla kunduracıya gitmiş. Kunduracı, fabrikaya, fabrikanın sahibi ham dericiye, ham derici sürü sahibine, sürü sahibi Öküze, Öküz kendi sahibine, Öküz’ün sahibi Tüccar Ahmet Bey’e gitmiş. Herkes birbirine,
    – Çok doğru söylüyorsun ama, bunda benim hiç suçum yok. Şimdi zamanlar değişti. İnsanlarda namus, ahlak diye bişey kalmadı… demiş…
    Onlar ermiş muradına, biz çıkalım tahtaboşa…
  

LA FONTAINE’İN YAZAMADIĞI MASAL

25 Ocak 2007

LA FONTAINE’İN YAZAMADIĞI MASAL

NESİN,Aziz

 

          Hayvanlar, kendi aralarında, en zeki hayvan yarışması düzenlemişlerdi. Her hayvan, kendini hayvanların en zekisi sandığından, bu yarışmayı kazanacağını sanıyordu. Ama hepsi de yarışmanın birinciliğine iki güçlü aday olduğunu bilmekteydi; bu adaylardan biri tilki, biri de sansardı. Kurnazlıkta, zekada, bu ikisine üstün başka hiçbir hayvan yoktu. Bu yarışmayı ya biri, ya öbürü kazanacaktı.En zeki hayvan yarışmasının yapılacağı gün yaklaştıkça, yarışma birinciliğine iki güçlü aday olan sansarla tilki arasında korkunç bir rekabet başlamıştı. Bu iki zeki hayvan birbirlerine düşman olmuşlardı. Sansar tilkinin, tilki de sansarın kazanmaması için, elinden geleni yapıyordu.Sansar,- Tek tilki kazanmasın da, zarar yok, ben de kazanmamaya razıyım… diyordu. Tilki de,- Tek sansar kazanmasın da, kim kazanırsa kazansın… diyordu.Durum bu denli düşmanlığa varınca, sansarla tilki, en zeki hayvan yarışmasının birinciliği için başka bir aday aramaya başladılar. Öyle bir hayvan bulmalıydılar ki, zeka konusunda kendileriyle yarışa çıkamasın, onlara bir zararı olmasın, yani hayvanların en aptalı olsun. Araya araya buldular bu hayvanı: Öküz…Bir sabah sansar, yemyeşil bir çayırlıkta otlamakta olan öküzün yanına gidip,            - Merhaba öküz kardeş, diye söze başladıktan sonra, öküzün zekasını övmeye başladı.            Öküz büyük bir alçakgönüllülükle gülümseyerek,            - Benimle alay mı ediyorsun sansar kardeş? dedi.                Sansar,            - Ne diye alay edecekmişim, dedi, hayvanların en zekisiyle alay etmek haddime mi kalmış…                Sansar, öküzü hayvanların en zekisi olduğuna inandırmak için diller döktü. Bununla da yetinmeyip öbür hayvanları da, öküzün en zeki hayvan olduğuna inandırmaya çalıştı. Sansardan sonra çayırda otlayan öküzün yanına tilki gitti. Kendisine bön bön bakan öküze,            - Ah öküz kardeş, dedi, gözlerinden zeka kıvılcımları çıkıyor. Öküz,            - Ben her ne kadar öküzsem de sandığın kadar da öküz değilim, kendimi bilirim, dedi.              Tilki,            - İnan olsun öküz kardeş, dedi, senin o zeka kıvılcımları çakan pırıl pırıl gözlerine bakarken, ipnotize olup kendimden geçiyorum. En zeki hayvan yarışmasının rakipsiz tek adayı sensin.            Tilki, öküzün zekasını tanıtmak için, can düşmanı sansardan daha büyük bir reklam kampanyasına girişti.                Hayvanlar, öküzün zeki olmadığını, yarışmayı kesinlikle kazanamayacağını elbet biliyorlardı. Ama sansarla tilkinin, kendilerinden baskın çıkıp en zeki hayvan seçilmemesi için, öküzün zeki olduğu yalanına inanmadıkları halde inanmış göründüler. Birbirlerine öküzün ne büyük zekası olduğunu ballandıra ballandıra anlatmaya başladılar.            - Aman zürafa kardeş, bizim öküz yok mu, ben onun kadar zeki hayvan görmedim…            - Hiç bilmez olur muyum, devekuşu kardeş, öküz benden bile zekidir. Sen ne dersin leylek kardeş?            - En zeki hayvan yarışmasında ben oyumu, gözümü kırpmadan öküze vereceğim. Dağlar, taşlar, ormanlar, çöller, kayalar, dereler, hayvanların öküz övgüleriyle yankılanıyordu:            - Hayvanların en zekisi öküzdüüüür!             - Öküzden daha zeki hayvan yoktuuuur!            - Bizim en zekimiz öküüüüz!            Bütün hayvanların bu yoğun propagandası karşısında öküz de yavaş yavaş, gerçekten hayvanların en zekisi olduğuna inanmaya başlamıştı. Kendi kendine şöyle diyordu:             - Çakal, sansar, tilki, bütün hayvanlar söylüyor, hayvanların en zekisi benmişim. Hepsi de aldanmıyor ya, öyleyse dedikleri doğru…                Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün hayvanların en zekisi olduğunda anlaştılar. Böylece öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi, yükselmiş oldu. Öküz artık kasıla kasıla yürüyor, şişine şişine böğürüyor, yayıla yayıla kuyruk altından mayıs bırakıyordu.            Gel zaman, git zaman… Hayvanlar arasında, çiftesi en pek hayvan yarışması yapılacaktı. Hiç kuşkusuz, çiftesi en pek hayvan, ya at yada katırdı.            Eşek de,            - Benim de çiftem güçlüdür! diye araya giriyorduysa da, katırla atın çiftesi yanında eşeğin çiftesinin adı bile geçmezdi.            Katır atın, at da katırın çiftesi en güçlü hayvan diye seçileceğinden korkuyordu. Bu iki hayvan arasında tarih boyunca süren kanlı bir çifte atma rekabeti vardı. Bu iki can düşmanı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine atıp tutmaya başladılar. At şöyle diyordu:            - Hıh, katırın çiftesi de çifte mi sanki… Öküz bile ondan daha sert çifte atar. Babası eşek olan bir hayvanın çiftesinden ne çıkar..            Katır da şöyle demekteydi:            - Atın çiftesiyle sinek bile ezilmez. Öküzün çiftesi bile atınkinden daha güçlüdür.            At derede su içmekte olan öküzün yanına gidip ona şöyle dedi:            - Ey sayın öküz, sen dünyanın yalnız en zeki değil,hem de çiftesi en güçlü hayvanısın!            Art sol ayağıyla bastıgı taze fışkıdan fos diye bir ses çıkaran öküz,            - Aman at kardeş, dedi, sen varken benim çiftemin lafı mı olur.            At üsteledi:            - Yoo, sayın öküz, sen bir çifteyle katırı devirirsin. Boşuna alçakgönüllülük gösterme.            At gitti, arkasından katır, öküzün yanına geldi,            - Dünyanın çiftesi en güçlü hayvanı sayın öküze saygılarımı sunarım, dedi.            Öküz, bu sözlere önce inanmak istemedi, ama katır,            - Benim çifte de, atın çiftesi de seninkinin yanında hiç kalır.. deyince,            - Ben onlardan daha iyi bilecek değilim ya… diyerek,çiftesinin pekliğine inanmaya başladı.            Her hayvan kendini çiftesi en güçlü hayvan sanıyordu. Horoz bile, mahmuzuyla çifte atabileceğini sanmaktaydı. İşte bu yüzden bütün hayvanlar, çiftesi zayıf bir hayvanın çiftesi en pek hayvan olarak seçilmesini istemekteydi.                Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün çiftesi en güçlü olduğunda birlik gösterdiler.. Böylece en zeki hayvan olan öküzün çiftesi en güçlü hayvan olarak da hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi daha da yükseldi.            Gel zaman, git zaman… Hayvanlar arasında hızlı koşma yarışı yapılacaktı. Her hayvan, hatta kaplumbağa bile, kendisini en hızlı koşan hayvan sanmaktaydı. Ama yine her hayvan içinden, en hızlı koşan hayvanın ya tavşan yada tazı olduğunu biliyordu. Hepsinin içinde de, her zaman, her yerde olduğu gibi, en güçlüye, en başarılıya düşmanlık, kıskançlık, çekemezlik duyguları vardı. Onun için, en hızlı koştuklarını bildikleri halde, tavşanla tazının yarışmayı kazanmasını istemiyorlardı.            Hızlı koşmada en amansız rakip olan tavşanla tazı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine can düşmanı olmuşlardı. Tazı,            - Ben birinci olmayacaksam, öküz olsun daha iyi… diyordu.            Tavşan da aynı düşüncede olduğundan öküze gidip,            - Sen yalnız en zekimiz, en çiftesi güçlümüz değil, hem de bizim en hızlı koşanımızsın sayın öküz, dedi. Öküz, tavşana,            - Tazı da senin gibi düşünüyor… dedi.                Yarışma günü gelip çattı. Bütün hayvanlar koşmaya başladılar. Hızlı koşabilenler, rakipleri birinci olmasın diye birbirlerini çelmelediklerinden, önleyip engellediklerinden düşüp devriliyorlardı. Hepsi de, içlerinde en yavaş koşan öküzün birinci gelmesini istiyorlardı, ona yol veriyorlardı. Bunun sonunda öküz birinci oldu.            En zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan hayvan seçildiğinden, öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, düzeyi, işi, görevi daha da yükselmişti. Öküzün burnu büyümüştü, yanına varılmıyordu artık.            Gel zaman, git zaman… En yakışıklı hayvan seçimi yapılacaktı. Bütün hayvanlar kendilerini en yakışıklı sanmaktaydı. Ama hepsi de en güzel hayvanın dağ keçisiyle geyik olduğunu da biliyorlar, bu iki güzel hayvanı kıskanıyorlardı. Tek onlar birinci seçilmesin de, isterse öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçilsin…                Geyikle, dağ keçisine gelince, bu iki rakip birbirlerinin aleyhine propagandaya girmişlerdi. İkisi de birbirlerinin çok çirkin olduğunu yayıp duruyordu. Dağ keçisi geyik, geyik de dağ keçisi için,            - Öküz bile ondan yakışıklıdır… diyordu.            Öbür hayvanlar da, yalan olduğunu bildikleri halde öküzün en yakışıklıları olduğuna inanmış görünmeye başlamışlardı. Seçim günü geldi. Bütün hayvanlar oylarını öküze verdiler. Böylece öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçildi. Bu seçimden hayvanların en güzeli, en yakışıklısı olan geyikle dağ keçisi bile memnundu.            Gel zaman, git zaman… Hayvanlar arasında en yırtıcı olanı seçilecekti. İki aday vardı, biri kurt, biri de kuş… Kuş deyince serçe kuşu değil, kartal. Kurtla kartaldan daha yırtıcı hayvan yoktu. Ama yine.de bütün hayvanlar, bu gerçeği bildikleri halde, kendilerinin en yırtıcı olduğunu sanıyorlardı.            Kartal, yatıp geviş getirmekte olan öküzün yanına gitti:            - Sayın öküz, dedi, akılsız kurt, kendisini senden daha yırtıcı sanıyor. Öküz,            - Ben hiç yırtıcı değilimdir, dedi, çünkü ot yerim.            - Yooo, hiç alçakgönüllülük göstermeyin boşuna… Siz kurda göre çok daha yırtıcısınız.            Az sonra da yanına gelen kurt, öküze,            - Dünyanın en yırtıcı hayvanını selamlarım… dedi.            Öküz,            - Yanılıyorsun kurt kardeş, dedi, evet ben en zeki hayvanım. Evet, en çiftesi pek hayvan benim. Evet, en hızlı koşan hayvan benim. En yakışıklı hayvan da benim. Ama en yırtıcı değilim. Sen benden çok daha yırtıcısın.            - Hayır, hayır… İstersen sen benden üstün olabilirsin yırtıcılıkta…            Seçim günü gelip çattı. Öküz, hayvanların oybirliğiyle en yırtıcı hayvan seçildi. Bu birincilikten sonra, hayvanlar toplumundaki yeri, işi, düzeyi daha da yükseldi.            Gel zaman, git zaman… Hayvanların en düşünür olanı seçilecekti. Elbette bu yarışmada en güçlü iki aday kazla hindiydi. Her zaman olduğu gibi, bu iki güçlü aday birbirlerine düşünce, yine öküz en düşünür hayvan seçildi.            Gel zaman, git zaman… En koruyucu hayvan seçimi yapılacaktı. Elbette hak, çoban köpeğiyle kurt köpeğinden birinindi. Ama en koruyucu hayvan seçiminde çoban köpeğiyle kurt köpeği bile oylarını öküze vermişlerdi. Öküzün,            - Ben kendimi bile koruyamam… demesi, seçilmesini önlemedi. Ama seçimden sonra, öküz de kendisinin en koruyucu hayvan olduğuna inanıp böğürerek, köpek taklidi yapıp havlamaya çalıştı.            Gel zaman, git zaman… En büyük hayvan seçimi yapılacaktı. Ya fil, ya deve kazanacaktı yarışmayı. Ama karınca bile kendini hayvanların en büyüğü sandığından, fille deveyi büyüklükte çekemiyor, başka bir hayvanın birinci olmasını istiyordu. Fille deveye gelince, onlar da birbirlerine düşmüşlerdi. Seçim yapıldı. Çok demokratik bir seçim olmuştu. Öküz, seçimi kazanmış, hayvanların en büyüğü seçilmişti.            Artık böbürlenmesinden, öküzün yanına varılamıyordu.            Gel zaman, git zaman… En sütlü hayvan yarışması yapılacaktı. Yarışmayı, ya ineğin ya mandanın kazanacağı biliniyordu Ama gelgelelim, memeleri olmayan, bütün yaşamında bir damla süt bile görmemiş olan tavuklar bile, kendilerini en sütlü hayvan sanıyorlar, bu yüzden de mandayla ineği kıskanıyorlardı. Aralarındaki rekabet yüzünden birbirlerine düşmüş olan mandayla inekse, tek rakibi birinci olmasın diye, öküzün en sütlü hayvan olduğunu söylüyorlardı. Manda, öküzün yanına gidip, ona en sütlü hayvan olduğunu söyleyince, öküz,            - Siz beni kızkardeşim inekle karıştırdınız galiba, dedi, ben hiç süt vermedim şimdiye dek… Memelerim de yok. Manda,            - Maşallah siz o kadar sütlü bir hayvansınız ki, dedi, süt vermek için memeye bile ihtiyaç yok.                Arkadan inek, öküzün yanına geldi. Ağabeyine en sütlü hayvan olduğunu söyledi. Öküz,            - Yahu, memem bile yok ki, süt vereyim… dedi. Öküz böyle söylerken, biyandan da işiyordu. Bunu gören inek,            - İşte, işte bak ne güzel de süt veriyorsun! diye bağırdı. Öküz,            - Ne sütü yahu, işiyorum… dedi. İnek de ona,            - Demek sen şimdiye dek hep süt işiyormuşsun da haberin bile yokmuş… dedi.            Bütün hayvanlar, başta en sütlü hayvan olan mandayla inek, öküzün en sütlü hayvan olduğunu yaymaya başladılar. Dağ-taş onların yaydıkları reklamla inledi.            - En yağlı süt, öküz sütü!            - Sütlerin en temizi öküzün sütüdür.             - Öküz öyle sütlüdür ki, süt işer!            Bu yoğun reklamlarla artık öküz de sidiğinin süt olduğuna, sanrı renkli süt işediğine inanmıştı.            Seçim zamanı geldi. Bütün hayvanlar, en başta da inekle manda, oylarını öküze verdiler. Böylece öküz, en sütlü hayvan seçildi.            Gel zaman, git zaman… Hayvanlara yeni bir başkan seçilecekti. Oldum bittim hayvanların başkanı elbet aslandı. Yine bir aslanın başkan seçileceğine hiç kuşku yoktu. Ama ne var ki, kaplan da başkanlığa adaylığını koymuştu. Kaplan,            - Ya o, ya ben!… diyordu.            Kaplan böyle diyordu ama, aslanın yine başkan seçileceğinden korkuyordu. Bunun üzerine “Ya o, ya ben!” diyen kaplan,            - Ne o, ne ben! demeye başladı.            Aslan da, kaplanın başkanlığa adaylığından sonra başkan olmaktan umutsıızluğa kapılmaya başlamıştı. Ya kaplanı başkan seçerlerse… Tek kaplan seçilmesin diye, aslan da,            - Ne o, ne ben! demeye başladı.            Bütün hayvanlar, hak etmediklerini, layık olmadıklarını bile bile hayvanların başkanı olmak istiyorlardı. Her başarılı, her güçlü kıskanıldığından, onlar da aslanla kaplanı çekemiyor, kıskanıyorlardı. İşte böyle böyle hayvanların başkanlığına öküz aday gösterildi. Çünkü hayvanlar, inanmadan öküzü en zekileri seçmişler, ama sonra sonra inanmaya başlamışlardı. Öküzü, yalan olduğunu bile bile, en sütlü hayvan, en güzel hayvan seçmişler, sonradan bu seçim resmileşince kendi yalanlarına inanmaya başlamışlardı. E böyle olunca, en zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan, en yakışıklı, en yırtıcı, en düşünür, en iyi koruyan, en büyük, en çok süt veren hayvan olan öküz, neden hayvanların başkanı olmasındı? Bu denli çok üstünlük ne aslanda vardı, ne de kaplanda… Kaldı ki, rakibi kaplan seçilmesin diye, tarih boyunca hayvanların başkanı olan aslan bile, öküzün başkanlığa kendisinden daha layık olduğunu söylüyordu. Yeni başkan adayı kaplansa,            - Başkanlık öküzün hakkıdır! diyor da başka bir şey demiyordu.          Öbür hayvanlara gelince, nasıl olsa kendileri başkan olamayacaklarına göre, onlara en az zararı olan, hiç de rakip saymadıkları öküzün başkan olmasını istiyorlardı. İşte böylece seçim zamanı gelince, bütün hayvanların oybirliğiyle öküz başkan seçildi. Başkan öküz, kendini gerçekten başkan sanarak başkan gibi davranmaya başlayınca, hayvanlar da bu davranışı karşısında onu gerçekten başkan sanmaya başladılar.                Hayvanların tarihini yazan gergedan, çağını yazdığı tarih kitabına bu olayı şöyle yazdı:             “Atla katır tepişir, olan eşeğe olur. Öyle zaman gelir, güçlüler birbirine girer, arada öküz bile başkan olur.”http://www.edebiyatdunyasi.com/hikayelernesinaziz.htm

Aziz Nesin’in yukarıdaki hikayesine ilham veren Hayyam’ın dörtlüğü şöyledir:

” Gökyüzünde bir öküz vardır ki adı Pervin yani Ülker’dir.

Başka bir öküz de yerin altında saklıdır. 

Araştırmacıların yaptıkları gibi zeka gözünü aç da

Bu iki öküzün arasında ne kadar eşek bulunduğunu gör!”

 http://www.yersizyurtsuz.com/reyon/reyon/ohayyam/rubailer.htm