Arşiv 'Hikayeler'Kategori

Öküz

18 Mart 2009

Öküz Elindeki tahtacı baltasıyla ustaca bir vuruş daha yaptı.Koca çam ağacı çatırdayarak yavaş yavaş yana doğru eğilmeye başladı ve birden diğer çam ağaçlarının üzerine doğru devrildi. Devrilirken yanındaki çam ağaçlarına biraz takılır gibi oldu fakat dayandığı ağaçlar, koca çamın ağırlığına dayanamadılar. Ağaç büyük bir gürültüyle yere düştüğünde birkaç küçük ağacı da birlikte yere yatırmıştı. Biraz soluklandıktan sonra, yerde yatan ağacın etrafını bir kaç defa dolandı. Ayağını ağacın gövdesine koyarak akortsuz bir ıslık tutturdu. Ağacın dal ve budaklarını temizleyerek kabuğunu soyması ,yaklaşık yarım saatini aldı. Boynuna sarılı mendille terini kuruladı ,sonra tiz bir ıslık çaldı. Bir kaç dakika sonra aşağıdaki eğrelti ağaçları arasından, kısa boylu, tıknaz,esmer ,saçı sakalı bir birine karışmış biri çıktı . Yanında ikiye katlanmış bir şekilde iki kulplu kocaman bir testere vardı. Gelir gelmez çevik bir hareketle yerde yatan ağacın üzerinden atladı. Koca testereyi, ağacın üzerinde işaretlediği bir yere koydu. Diğeriyle karşılıklı çekmeye başladılar. Beş on dakika içerisinde koca çam ağacı yaklaşık üç metrelik dört parçaya ayrılmıştı. Kesme işi bitince sonradan gelen elindeki testereyle geldiği yöne doğru giderek, eğrelti ağaçlarının arasında kayboldu. Diğeri çömeldi bir sığara sardı. Sırtını bir çam ağacına dayayarak sıcağın ve kuraklığın etkisiyle artık sararmaya yüz tutmuş ovaya doğru baktı. Bulunduğu yerden tüm Çukurova ayağının altındaymış gibi görünüyordu. Gün öğleye yaklaştığı için sıcaklık oldukça fazlaydı. Yine de Çukurova’nın sarı sıcağını düşününce haline şükretti. Aşağıdan gürültüler gelmeye başlamıştı. Dal hışırtıları arasında “oha“ sesleri ve kime edildiği belli olmayan bir kaç küfür işitildi. Az sonra dal ve yaprakların arasından iki öküz göründü. Arkalarındaki esmer tıknaz adamın omzunda, üzerinde zincir dolanmış bir boyunduruk vardı. Adam, boyunduruğu yere bıraktı. Gidip ,öküzlerden birinin kulağına yapışarak boyunduruğun yanına getirdi. Boyunduruğu ustaca kaldırıp öküzün boynuna yerleştirdi ve öküzün boynunun altından kıldan örme bir iple bağladı. Sonra diğer öküzü çekip getirerek aynı işlemi tekrarladı. Bu arada diğeri, artık tomruk haline gelmiş ağacın baş tarafına, halka şeklinde bir iz açmış zincirin bir ucunu getirip bu halkaya geçirmişti . Öbürü öküzlerin önüne geçti, elindeki kısa değneği öküzlerden birine dokundurdu. Bir ucu tomruğa ,diğer ucu boyunduruğa bağlı zincir ,birden gerildi. Şimdi yamaçtan aşağıya doğru inmeye başladılar. Doğrusu bu iniş, kayma ve sürünme arası bir şeydi. Öküzler, koca tomruğun önüne çıkan her engelde duraklar gibi oluyorsa da ,öndeki adamın ağzından çıkan bir sözle ,veya elindeki değneğin vücutlarına dokunuşuyla ileri doğru atılıyorlardı. Arkadan gelen adamın elinde kalın bir sopa vardı. Zaman zaman, yerde kayan tomruğa yön vermeye çalışıyordu. Tomruğun yerde kayarken yerinden oynattığı taşlar, yamaçtan aşağı doğru yuvarlanıyor,geçtiği yerlerdeki bodur ağaçları gürültüyle kırıp geçiyordu. Dağın eteğine inmeden, düz bir alanda durdular. Öküzlerin sırtından terler fışkırıyordu. Ağızları köpürmüş, ayakları tir tir titriyordu. Duraklamayı fırsat bilen bir sürü sinek ,öküzlerin üzerine üşüştü. Arkadaki,zinciri tomruktan boşandırırken, öndeki de, öküzleri boyunduruktan kurtarıp, aşağıya doğru sürdü. Öküzler, dağın eteğine doğru inerek dalların arasında kayboldular.

http://www.hikayeler.net/yazilar/3937/okuz/

Elektrik

9 Şubat 2009
Yıl 1986…
Mevsim Yaz…
Aylardan Haziran…
Elektrik icat edileli çok olmuştu;ama bizim fukara köyümüze elektrik denilen şey daha yeni geliyordu. O da kendisi değil önce direkleri geliyordu. Köylünün elektrikten de, elektrikli ev aletlerinden de haberi yoktu. Sadece on beş yıl önce pilli bir radyo gelmişti köyümüze.
O radyo geldiğinde çok şaşırmıştık. Muhtar getirmişti onu evine. Sesini de sonuna kadar açmış yayın yapıyordu. Kendisi de evinin önündeki hamağa uzanmış sallanıyor ve kaliteli tütün sarmasını tüttürüyordu. Öyle bir kubarmış, şişinmişti ki; havadaki bütün gazları çektiğini sanırdınız.
O kara kutunun sesi köyden duyulunca,bütün çocuklar muhtarın evine üşüşmüş, radyoyu garip garip seyre koyulmuşlardı.Radyodan sesler geldikçe çocuklar gülüşüyor; adamlar bu kara kutunun neresine saklandılar diye radyonun altına, üstüne, sağına, soluna bakınıp, tekrar tekrar gülüşüyorlardı. Muhtar da çocukların şaşkınlığından memnun, şöyle demişti:
“Sakın dokunmayın ha! Bakın ama dokunmayın. Çok değerlidir o. Şehir işidir, siz anlamazsınız. Ve hem de bizim şehirlilerin değil, Alaman şehirlerinin işidir. Yani gavurların işidir. Sağolsun, amcaoğlu yollamış oradan. Bin kere sağolsun, zaten çok kadir kıymet bilir bir adamdı. Az mı yardımcı oldum ona buradayken. Bir nevi borcunu ödemek istemiştir bana. Hem de düşünmüştür oralardaki medeniyet insanlarını gördükçe, kendi hemşerilerinin ne kadar geri kaldıklarını düşünmüştür. Düşünmüş ve bu radyoyu bize medeniyet öğretsin diye göndermiştir.Hakkaten kadir kıymet bilir bir adammış Süleyman. Ve hem de akıllı ve hem de düşünceli.Lan sakın dokunmayın, lan! Hadi bu kadar yeter, gidin analarınızı, babalarınızı da çağırın. Onlar da gelip baksınlar, medeniyet kutusunu görsünler.”
Ama muhtarın çağırtmasına gerek kalmadan, sesleri duyan köylüler,muhtarın evine resmi zevat geldiğini sanarak, üstlerini, başlarını alelacele düzelterek koşturup gelmişlerdi. Gelmişler ve hamağından kalkıp gitmiş, içerde çocuklarla konuşan muhtarın evinin önünde kırk kişilik bir kuyruk oluşturmuşlardı. Hepsi,komutanlarını bekleyen erler gibi hazrola geçmişti.Kimseden çıt çıkmıyordu.
Görüntüleri de garipti: Kimi hamur teknesinin başından kalkmış, üzerindeki unları silkeleyeyim derken her tarafını una bulamıştı; kimi tezek yapmak için çiğnediği ahbunu çizmelerinden yeterince çıkartamamıştı;kimi de çalışmaktan ter içinde kalmış, yakası simsiyah gömleğinin üzerine ekose bir ceket giymiş ve bir de geniş uçlu kravat takmıştı… Geneli ise yarım şalvarlı, ceketli,kasketli bastonlu, fistanlı, peştamalli ve fesliydi.
Ahir, bizim köylü bir, işte o zaman çok şaşırmıştı. Bir de aha şimdi, elektrikten önce direkleri gelirken çok şaşırdı…

x x x x x

Dediğim gibi aylardan Haziran`dı saat 12` ye yaklaşmıştı. Çok sıcak bir hava vardı.Hafif bir esinti bile yoktu.Adamın dili damağı kuruyordu.
Bizim elektik direklerini yüklenmiş eski bir kamyon köye gelen toprak yolun ucunda belirdiğinde hepimiz meydana toplanmıştık bile.Kamyon, öküzün hapşırması gibi tıslayarak ve tozu toprağa katarak geliyordu.
Muhtar, yanında tellalla birlikte daha ileriye çıkmış, kamyonu tam köye girerken karşılayabilmek için, çayın başına gitmişti. Köye baharları taşan bir çaydan geçilerek girilebiliyordu. Çayın üzerine birkaç defa köprü kurulmuştu; ama her defasında bu köprüler taşan suların altında kalmış, yıkılmıştı. Bu sene köylüler köprü de yapmamıştı. Kağnılar, çayın derin olmayan bir yerine doldurulmuş taşlar üzerinden köye gelip gidiyordu.
Kamyon çayın başına geldiğinde önce tısladı, sonra yaşlı bir hasta kadın ıhladı ve ancak yerinde birkaç kez titredikten sonra durabildi. İçinden memur kılıklı bir adam indi ve çayın akar sularına baktı.Muhtarla tellal da karşı kıyıdan adamı seyrediyorlardı. Adam, onlara seslendi:
“Muhtar, buradan karşıya nasıl geçebiliriz?”
Muhtar, tellale dönerek,” hadi söyle” dedi.
Tellal elini ağzına götürüp megafon gibi yaparak bağırdı:
“Hemşerim doğru yerdesiniz. Sürün arabayı çayın içine. Oralar taşla doludur. Korkmayın, sürün arabayı çayın içine”
Adam, “Sağolun” dedikten sonra atladı kamyona. Kamyon yine ıhlayıp tıslayıp titreyerek çalıştı. Yavaş yavaş suya girmeye başladı. Sıcaktan kavrulmuş,gevşemiş lastikler, serin suda kendilerine geldiler, karalaşıp dinçleştiler. Lastiklerden yayılan ferahlık kaportayı,damperi ve içindekileri de kendine getirdi. Mayışıklıktan gerneşip esneyerek kurtuldular.
Kamyon daha çayın yarısına gelmişti ki ; ön tekerleklerden biri, iki büyük taşın arasına sıkıştı.Şoför birkaç kez gazı kökledi; ama hiç fayda etmedi. Kamyon kudurmuş boğa gibi olduğu yeri eşeleyip duruyordu. Şoför zorladıkça lastik, iki taş arasında pervane gibi dönüyordu.Döndükçe dipteki küçük taşları etrafa savuruyor,suları köpürtüyor ve kendine daha iyi yer edinerek daha derine batıyordu. En sonunda lastik iki taş arasına öyle bir yerleşti ki; şoförün gaza basmasının artık hiçbir anlamı kalmadı…
Muhtar huzursuzlanmaya başlamıştı.Ellerinin baş parmaklarını yeleğinin ceplerine sokarken, tellala:
“Bak şu koca kamyonun yaptığına!” dedi. “Bir çayı geçemedi.Kalıbına bakında bir şey sanır. Bizim kağnıların en kötüsü bile şimdiye kaç kez geçmişti çayı.Ama iş tıksırmaya gelince,kağnıların gıcırtısından on kat fazla ses çıkartıyor namussuz.”
Tellal,muhtarı anladığını ve onayladığını belirtmek için,kasketli başını emme basma tulumba gibi bir kaç kez salladı.
Kadını,çocuğu,yaşlısı,genciyle bütün köylü meydanda toplanmış kamyonu bekliyordu.Dağlardan kamyonun tozu dumana katarak geldiğini gören çoban da malı davarı hemen çayın kenarındaki otlağa kadar getirmişti.Mal davar otlanırken o,yanında iri kıyım kangal köpeği,elinde asası,kemerinde kavalı ve başında gri kasketiyle kamyonun suyla boğuşmasını izliyordu.
Kamyondakiler şaşkındı.Suyun ortasında kalmanın ve ne yapacaklarını bilememenin heyecanıyla çarpıyordu kalpleri.Takım elbiselilerden cam kenarında oturan ,”Ne yapacağız” diye sordu. Şoför anlamsız bir bakış fırlattı takım elbiseliye.Sonra birden kızgın bir ifadeyle,”Ben nerden bileyim.” dedi.”Sanki sorumlu ben mişim gibi soruyorsun.Buraya elektrik direklerini göndermesini bilen devlet,yolunu ve köprüsünü de yapsaymış ya önceden.”
Bu karşılığa çok bozulan ortadaki takım elbiseli,öfkelenerek,”Devletimizi karıştırma bu işe.” dedi. “Devletimiz elbette elektrik direklerinden önce,yollarını,köprülerini götürdü köylerine. 1950`lerden beri devam eden görkemli çalışmalar sonunda bugün neredeyse yolu olmayan bir ilçe,bir belde,bir köy yoktur.Ama henüz ulaşılmamış olan , burası gibi küçük köyler vardır.Böyle küçük köylere yoldan önce, elektrik direklerinin yetişmesi gayet normaldir.Çok sürmez,yüce devletimiz bu köylerin de yol,köprü gibi bütün alt yapı ihtiyaçlarını karşılar.Mutlaka karşılar.Bundan kimsenin şüphesi olmasın.”
Çektiği ajitasyondan kendisi de memnun olmuş olmalıydı ki, rahatladı.Düşmüş omuzlarını dikleştirerek,koltuğa yasladı. Sonrada konuşmasını daha etkili bir şekilde sonuçlandırmak için olsa gerek, bilgiç ber sesle ekledi:”Ayrıca devletimiz ne yapması gerektiğini senden öğrenecek değil.Sen bir şoförsün ,şoförlüğünü bil.Yoksa ondan da olur, aç açık ortada kalırsın.”
Kamyonda bu tartışmalar olurken muhtar,tellala,”Git,şu çobana, iki güçlü öküz getirmesini söyle.” dedi.Tellal hemen seğirtti.Döndüğünde muhtardan ikinci buyruğu aldı:”Köyden bir boyunduruk getir.” Tellal, bunun için de ikiletmeden seğirtti.
Birkaç dakika içinde öküzler ve boyunduruk geldi.Öküzler, öğlene kadar yediklerinin etkisiyle ağırlaşmış,miskinleşmeye yüz tutmuşlardı.İş yapmaya niyetleri yoktu.Ama çayın serin suları,onları da hafifçe titreterek kendilerine getirdi.Solmuş renkleri canlandı,gevşemiş derileri sertleşti,kuyrukları,kulakları dikleşti…
Muhtar, bu arada ,”Hey,kamyondakiler! Şu halatı bağlayın.” diye bağırdı.Aynı anda tellal ,bir çımacı ustalığıyla ipi kamyonun üzerine doğru fırlattı.Halat havada yılankavi bir hareket yaparak,gitti kamyonun sol aynasına takıldı. Tellal, on metreden bu işi başarmanın kıvancıyla kubardı.Sağ elinin ayasıyla pos bıyıklarını ve kaba dudaklarını ovdu.
Şoför,kapıyı açarak halatı aynadan çıkarttı.Sıkıca kavramaya çalşırken, halatın suyun akışına doğru zorlayan kısmının etkisiyle,az kalsın elinden kaçırıyordu.Halatın su içinde kalmış ve ağırlaşmış kısmı,kocaman bir yay gibi gerilmişti.Şoför,kamyonun kaputunun üzerinde, sağ eliyle halatın ucunu tutarak ve sol eliyle de damperin ön kısımlarına tutunarak güçlükle hareket ediyordu.Şoför, damperden elini çeker çekmez kaputun en arkasına, ön camın dipine çömeldi.Hemen ayakkabılarının topuklarını kaputun çıkıntısına yerleştirdi.O haldeyken bile halatı tutmakta zorlanıyordu.Bir an boş bulunsa kaputun üzerinden top gibi yuvarlana yuvarlana suyun içini boylaması işten bile değildi.Kolları,omuzları,gövdesi, dizleri,bacakları ince ince titriyordu.Titremelerini kontrol ettiği bir anda, topuklarını çıkıntıdan çekip ayak uçlarını yerleştirerek, kaputun üzerine boylu boyunca uzandı.Şimdi kafası, sağ tarafa yakın bir yerden çaya sarkıyordu.Genelde metal renginde, suyun engellerle karşılaştığı yerlerde de beyaz beyaz köpüklenerek akan çayla şoförün matlaşmış yüzü arasında yarım metre ya var, ya yoktu. Şoförün kalp atışları hızlanmıştı. Birkaç dakika derin derin soluyarak rahatladıktan sonra, halatı ön tamponun ardındaki halkaya geçirmek için kollarını suya sarkıttı.Ama o haldeyken, elleriyle akan suyun gücüne karşı koyamıyordu.Ayaklarına mutlaka daha sağlam bir destek gerekiyordu. Bir iki denemenin ardından yapamayacağını anlayınca, kaputa bastırılmış karnından boğularak çıkıp gelen titrek ve kaba bir sesle içerdekilere,”Yan camlardan sarkarak şu ayaklarımı sıkıca tutun.”diye seslendi.
İki takım elbiseli, yan camlardan sarkarak, şöförün ayaklarını yakaladı. Şoförün bir ayağı birinde, bir ayağı diğerinde kaldı. Bacakları geniş açılı bir ikizkenar üçgen meydana getirdi.Pantalonu neredeyse ortasından sökülecekmiş gibi gerildi.
Ayaklarından aldığı destekle, kollarını yeniden suya sarkıttı.Suya karşı koyabilmek için bütün kaslarını kasmış, kollarını dirseklerinden biraz bükerek pazularını şişrmişti. Sağ elinde tuttuğu halatın ucunu tampon korunağındaki, kaportaya bitişik halkaya geçirmek için bir hamle yaptı. Bu arada bütün vücudu titredi; ayakları iki takım elbiselinin ellerinden biraz kaydı. Yüzü birkaç santim daha yaklaştı suya. Çayın uğultusu çınladı kulaklarında.Kavurucu sıcağa rağmen yüzünde, boğazında, ensesinde suyun serinliğini duyumsadı. Gözbebekleri bir kaç kat daha büyüdü. Aniden, arkadakilerin kendisini ayaklarından tuttuğunu anımsayarak kendine geldi.Karnından ve leğen kemiklerinden destek alarak biraz geriye kaykıldı. Hemen ardından kaslarını daha büyük bir kuvvetle kasarak ikinci denemesini yaptı.Bu kez başardı ve halata ustaca bir gemici düğümü attı. Başarmanın hazzıyla, ayaklarından tutanlara,”Beni çekin.” diye seslendi.
Şoförün seslenişi üzerine, sağ ayağını tutan takım elbiseli, bıraktı. Şimdi şoförün iki ayağını da direksiyon tarafındaki tutuyordu. Bu takım elbiseli, şoförü, ayaklarını iki eliyle iyice kavrayarak kendine doğru çekti.Şoför de ona, avuçiçleriyle ve dizleriyle geriye doğru kayarak yardımcı oluyordu. Kaputun yarısına geldiğinde dizlerinin üzerinde doğrularak, direksiyon tarafındaki kapının, suyun yüzeyiyle bütünleşmiş basamağına doğru hilal şeklinde bir hareketle sıçradı. Basamağa ayak uçlarıyla bastı ve hemen kapıyı açarak direksiyon koltuğuna oturdu.
Direksiyona yaslanıp koltuğu güzelce yerleştikten sonra, arkaya yaslanarak derin derin nefes alıp verdi bir süre. Rahatladı. Müşküle bir suratla yanındakilere dönerek,”Oh be! Başardım.” dedi. Yanadakiler ablak ablak ona ve birbirlerine bakındılar. Şoför ani ve güçlü bir kahkaha kopardı. Yandekiler bir kaç saniye daha bomboş bakındılar şoföre.. Sonra nedense birden tekleyen mmotorlar gibi gülmeye başladılar.
Boyundurukları takılan öküzler, etlerine saplanan modolun yarattığı acıyla irkilerek bir iki adım atmaya çalıştılar. Ama kamyon çok ağırdı ve oldduğu yere mıhlanmış gibiydi. Tellal, dünyanın bu en bahtsız hayvanlarına durmadan modul batırıyordu. Batırdıkça da “Ho ho!….” diye bağırıyordu..Öküzlerin kaba etlerinden ince ince kan sızmaya başlamıştı. Öküzler her modul darbesinde acıyla kıvranıyor; kanı durdurmak için derilerini titretiyor ve çıkışı büyük bir taşla kapatılmış kaynaktan çıkıyormuş gibi tane tane ve iri iri gözyaşları döküyorlardı.Etraftan sezilmese de onlar ağlıyordu.Adeta arkalarındaki yüke lanet okuyor ve kaderlerine kahrediyorlardı.Yine de kurtulamıyorlardı. Üvengiderinin ucundaki modulun darbeleri “Ho,ho!…” seslerine karışarak birbiri ardına batıp çıkıyordu kaba etlerine.. Artık bu darbeler bir işkenceye dönüşmüştü. Öküzler ellerinden geleni yapıyor; bütün güçleriyle ileriye doğru atılmak istiyor; boyunduruğu acı acı gıcırdatıyor; halatı geriyorlardı.. Ama olmuyordu. Bütün çabalar boşa gidiyordu. Kamyonun yerinden kıpıdamaya bile niyeti yoktu.Olmuyordu işte. Olmuyordu.
Öküzler,ön ayaklarını çayın kenarındaki en sağlam taşlara dayamış;ileriye doğru kasılıp duruyorlardı.Halat geriliyor,geriliyordu..Boyunduruk gıcırdıyor,gıcırdıyordu…
Şoför kamyonu yeniden çalıştırmak için kontağı açtığında,öküzler kan ter çinde kalmışlardı.Kamyon hırıltılı bir gürültüyle çalışınca,öküzler arkalarında bir yeğnilik hissettiler.Kasları bu yeğniliğin etkisiye gevşedi.Boyunduruğun deri bağları ve halat esnedi.Öküzler tellalın modul darbeleriyle bir iki adım atarak bu esnekliği giderdiler. Her şey yeniden eski halini almıştı;ama bu sefer, şöförün de gaza basmasıyla, lastik yavaş yavaş taşın üzerine çıkıyordu. Hayvanların ve şoförün birkaç dakikalık gayretinin ardından lastik, tamamen taşın üstüne çıktı.
Kamyondakiler ve kıyıdaki muhtarla tellal “Tamam işte oldu…” bağrışmaları arasında rahat bir nefes aldılar. Burunlarından korkunç bir hışırtıyla soluyan öküzler de bu sevince sessiz ortak oldular.
Kamyon taşların üzerinden seke seke kıyıya vardığında, durdu. Şoför inerek gemici düğümü halatı çözmeye durdu.
Bu arada iki takım elbiseli de inerek muhtarla tokalaştılar, sarılıp öpüştüler, hal hatırlarını sordular ve zaten otuz metre kadar ötede olan meydana doğru yürümeye başladılar.
Şoförle tellal da kamyonla arkalarından geliyordu.
Muhtar,”Sizi zahmete soktuk” dedi.”Ama mecburduk,köylü çok ısrar ediyordu…”
“Ne münasebet,muhtar”dedi takım elbiseliden birisi “İşin içinde senin gül hatrın olunca, zahmetin adı mı olur.”
Diğeri ekledi:”Verdiğin para çok azdı; bizi buraya getirmeye yetmezdi; ama dediği gibi, işin içinde senin değerli hatırın olunca…”
Konuşa konuşa koca bir harmandan ibaret meydana geldiler.Kamyon meydana girince, köylülerden şaşkın ve gülüşmeli bir uğultu yükseldi. Kalabalık depreşti,cıvıldaştı…
Burnu sümüklü, ayakları çıplak bir çoçuk, korkudan anasının üçeteğine tutundu. Kamyon, meydanın içlerine doğru ilerledikçe, hıçkırarak anasının dizkapakları üzerinden bacaklarına gömdü kafasını…
Meydan kenarındaki yaşlı dutun dallarındaki serçeler, ürkerek göğe ağdılar…
Toprağın altındaki odalarında çalışan, dinlenen, ölülerini gömen karıncalar, sallandılar; deprem oldu sanıp çıkış yollarına seğirttiler…
Başları fesli, alınları penikli, yüzleri, elleri dövmeli esmer kadınlar, metrelerce uzunluktaki, çamdan yapılmış direkleri görünce şaşırdılar. Yanlarındaki kocalarına, “Göğe direk dikilir mi, herif?” diye sordular.
“Bu elektrik denen şeyi gökten Allah mı gönderecek?…”

x x x x x

Birkaç saat içinde, köyün genç ve orta yaşlı erkekleri, yarı çıplak bir halde, giderek ılıyan bir toprak ve etkisini her saat biraz daha yitiren Güneş arasında, “Çam yarması” direkleri önceden kazılmış çukurlara yerleştirdiler.
Yerleşimi dağınık olmayan köyün içine toplam beş tane direk dikildi. En son direk, çayın öte yakasındaki yolun kenarına, günde ancak bir defa geçen sarı minibüse otostop yapmak ister gibi dikildi. Direğin yanından, bu civardaki köylerden ilçeye kadar giden ve önemli bir kısmı, üzerinde deve dikenlerinin uçuştuğu bozkırın içinde olan, kilometrelerce uzunlukta toprak bir yol uzanıyordu. Birgün bu zavallı direği, en yakın yerdeki trafoya bağlayan başka direkler de dikilecekti.
Direk dikme çalışmaları sürerken, köyün kadınları da muntazam bir iş bölümüyle çok güzel yemekler hazırladılar. Hazırladıklarıyla muhtarın evinin salonunu donattılar. Etlisinden, unlusuna, sütlüsüne kadar hiçbir şeyin unutulmadığı bu yemekler, bir ziyafet havası estiriyordu salonda. Şahsen ben daha önce köyümüzde böyle bir sofra hazırlandığını hiç görmemiştim.
Sadece göze değil, mideye de bayram ettiren bu yemekleri muhtar, köyün ileni gelenleri ve misafirler güle eğlene, afiyetle yediler. Üzerine de közde demlenmiş çaylarını içtiler.
Fasıl bittikten sonra, güneş ufukta sarımsı bir kırmızılık bırakarak çoktan batmıştı. Gün, akşam alaca karanlığına dönmüştü. Muhtar, oturduğu köşeden tellala, “Köye gerekli duyuruyu yap.” dedi.
Tellal hemen meydana koştu. İki elini dudaklarının kenarlarına götürüp huni gibi yaparak bağırdı:
” Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin! Peynir ekmek yemeyin ve beni dinleyin. On beş dakika içinde muhtar, meydanda bir toplantı yapacaktır. Köyden büyük küçük herkes gelecektir. Çabuk hazırlanın.”
Tellal bu duyuruyu üç kez tekrarladı. Bu arada çocuklar meydana üşüşmüştü bile…
Muhtar, yanındaki iki takım elbiseli ve ihtiyar heyetiyle meydana geldiğinde, bütün köylü oradaydı. Muhtarın ne söyleyeceğini merak ediyorlardı.
Muhtar, hazırlanan megafonsuz kürsüye çıktı:
” Arkadaşlar! Analar! Babalar! Şimdi size bir müjde vereceğim. Gerçi siz, bu müjdenin ne olduğunu dikilen koca direklerden anladınız; ama ben yine de söyleyeceğim. Yoksa duramam; bugün hepiniz gibi benim de içim içime sığmıyor. Bu gün mutlu ve hem de umutluyum.
” Evet, arkadaşlar, karılar, kocalar! Bugün köyümüze beş adet elektrik direği diktik. Bu direklerin hepsi çamdandır. Çok değerli ve de dayanıklıdırlar. Bir de yarın öbür gün telleri çekilince değmeyin keyfinize… Hemen teyp, radyo ve en önemlisi televizyon alırız. Alırız ve taa dünyanın öbür ucunda neler oluyor, neler bitiyor, aha bizim bu küçük köyümüzden öğreniriz. Duyar, görür, bilir, anlar ve böylece medeniyet insanlarına biraz daha yakınlaşırız. Görgümüz artar.
” Evet ahali! Bu direkleri sizlerin değerli anlayışı ve büyük yardım ve hem de güçlü destekleri sonucu alabildik. Ama benim, ihtiyar heyetimizin ve hele de şurada, yanımda duran yüce gönüllü iki insanın büyük gayretlerini de unutmamak gerekir. Onların bu çabalarına minnettarız. Bu arkadaşlardan biri elektrik mühendisi, biri de SHP` den İlçe Belediye Meclisi Azasıdır.
” Arkadaşlar, ben konuşmamı burada bitiriyor ve sözü meclis azası değerli dostumuza bırakıyorum. Sağlıcakla kalın…”
Sözü, biraz göbekli, alnı hafif açık ve parlak kunduralı olan takım elbiseli aldı:
” Çok kıymetli Telbastı ahalisi! Sizleri en derin sevgilerimle selamlıyorum. Keşke kocaman kollarım olsaydı. O zaman hepinizi kucaklardım da …
” Kıymetli arkadaşlar! Bugün köyünüze direkler dikildi. Siz de direklendiniz. Hayırlı olsun. Bizim, gerekli resmi usüller çerçevesinde yürüttüğümüz çabalarımız, başvurularımız olduysa da; direklerin gelmesinde asıl pay sizlerin, milletin efendisi olan siz çok kıymetli köylü vatandaşlarımızındır. Sizler fedakarlık göstermeseydiniz, gerekli paraları vermeseydiniz ve daha da önemlisi muhtarınız aracılığıyla bir yıl sonraki seçimlerde bizim biricik partimizi destekleyeceğinizi beyan etmemiş olsaydınız bu direkler gelir miydi? Açık söylüyorum ki; gelmezdi. Ne yazık ki; bu düzen böyledir. Rüşvet üzerine kurulmuştur. Elbette biz, sizlerin işini rüşvetle görmedik. Yasal çerçevelerin dışına taşmadık. Zaten, rüşvet, yüz kızartıcı işler parti olarak bizim ilke ve değerlerimize terstir. Ama iktidarda olmadığımızdan her türlü pislik ve ahlaksızlığı ortadan kaldıracak köklü değişimler yapamıyoruz. ANAP iktidarı yıllardır uyguladığı kuzuları kurtlara yem eden özelleştirmeci, köşe dönmeci ekonomik ve yoz, kozmopolitik kültürel politikalar sonucu ülkemizi bu hale sokmuştur. On yıllar önceki Türkiye` yle şimdiki Türkiye`ye baktığımızda, ülkemizi tanımakta güçlük çekiyoruz, hatta hiç tanıyamıyoruz arkadaşlar.
” Enflasyon hiç bu kadar fırlamamıştı; taban fiyataları hiç bu kadar aşağı çekilmemişti; kredi ve sübvansiyonlar kesilerek köylülerimiz tefecilerin eline hiç bu kadar düşürülmemişti; ithal ithal diye diye, ürünler tarlada hiç bu kadar çürütülmemişti… Kısacası arkadaşlar; açlık, yoksulluk, sefalet ülkemizde hiç bu kadar artmamıştı.”
” Ama bu devran böyle gitmez, gitmemelidir. Bu zevk ve sefa iktidarına, baskı politikalarına dur diyecek olan sizlersiniz arkadaşlar! Siz bu aziz milletin efendilerisiniz arkadaşlar! Bu misyonu size Ulu Önder Atatürk vermiştir. Bu nedenle misyonunuzun gereklerini yerine getirmek, sizin için sadece bir hak değil, aynı zamanda bir görevdir.
” Bugün bu görevinizin gereği, milletin başına musallat olmuş ve bütün siyasal, sosyal, ekonomik sorunların kaynağı olan ANAP iktidarını güçlü kollarınızla kaldırıp yere çalmaktır. Sorunların kaynağında siz yokken, bütün faturalar size çıkartılıyor arkadaşlar… Artık bu devrana bir dur deyin; yeme içme saltanatına bir son verin arkadaşlar!
Son vermek için de bizi seçin,oylarınızı SHP` ye verin…
” Teşekkür ederim.”
Size,bu politikacı adamın süslü konuşmasını,köylünün dinlemesini nasıl anlatsam da anlamazsınız.Yani o sahneyi anlatabilmem mümkün değil.Köylüler galeyana gelmiş gibiydiler.Yerlerinde duramıyorlar;”Yaşa!..Helal!..Diline kurban!..” sesleri arasında adamı çılgınca alkışlıyorlardı…

x x x x x

Direkler dikildikten sonra bizim köylü tam iki sene bekledi.Evet,evet,tellerin çekilmesi için 1986`dan 1988`e kadar bekledi…
İki sene boyunca günde üç defa;Güneş doğarken,en tepedeyken ve batarken,ellerini kaşlarının üzerine koyup gözlerini kısarak,ilçeye giden toprak yolun görülebilen en son noktalarına baktılar…
Dört mevsim iki defa gelip geçti.Kış olduğunda bizim köylü,bu güzelim direklerin öyle bomboş,bir işe yaramadan duruşuna üzüldü ve onların diplerinden parçalar kopararak tezekleri tutuşturmakta kullandı.
İki sene sonra yine bir yaz günü,teller de eski bir kamyonun damperinde gelince,direklerin beşinin de alt kısımları oyulmuş haldeydi.Önümüzdeki kışın sert rüzgarlarına dayanamayıp devrilecek gibiydiler.Rüzgarlarda devrilmesinler diye oyuk yerlerine tahta takozlar çakıldı.
Asıl akla mantığa sığmayacak ilginç olaylar teller çekildikten sonra oldu.Daha doğrusu ne olduysa,elektriğin geldiği ilk günlerde oldu.
Şimdi anlatacağım olaylar size belki inanılmaz,saçma ,akıl dışı gelebilir.Ama ben zaten onların akla uygun olduklarını iddia etmiyorum;sadece tamamen gerçek olduklarını söylüyorum…

x x x x x

Ali Efendi`nin evinde olanlar:
Akşamın yirmi biriydi. Buralarda havalar erken kararır ve kuyu dibi gibi simsiyah olurdu. İşte böyle bir akşamdı. Simsiyah örtü üzerinde yıldızlar ve ay, belki de dünyanın hiçbir yerinde olmayacak kadar parlaktılar.
Köyün diğer evleri gibi, Adil Efendi`nin evi de ışıl ışıldı. Evdeki bütün lambalar yanıyordu.Adil Efendi`nin en küçük oğlu, anadan üryan bir halde, dış kapıyı gıcırdatarak açıp evden on metre ötedeki kulübeden ibaret tuvalete yöneldiğinde, babası içerden ona seslendi:
” Dursun, işini çabuk gör gel, şu lambaları söndür de yatalım, tamam mı?”
Babasının kaba sesine tiz bir sesle karşilık verdi Dursun:
” Tamam baba, söndürürüm…”
Dursun daha önce hiçbir zaman tuvalete bu kadar rahat gitmemişti. Daha önceleri tuvalete giderken ortalık kapkaranlık olurdu; bu nedenle o da korkarak, ayaklarını yere çekine çekine basarak giderdi. Şimdi ise ışığın sihirli gücünden memnun, geceyi, aydınlanmış yerlerine kadar seyrede seyrede gidiyordu tuvalete.
Dursun, köpeklerini okşayıp tahta dış kapıyı, yine gıcırdatarak açıp içeri girdiğinde Adil efendi karısının koynuna iyice sokulmuştu. Bütün vücudu ısınmış, kendinden geçmişti.
Kapı gıcırtısıyla irkildi ve odada karısıyla yalnız olmasına rağmen,lambaların yanıyor olmasından rahatsız oldu. Ekşimiş bir suratla, sıkıla sıkıla kalktı ve lambayı söndürmek için en uygun duruşu aldı. Bu arada holdeki oğluna, “Dursun, oradaki ışıkları da söndür.” dedi. Karşılığında “Tamam baba” sesini işitti..
Lamba, tavandan sarkan yirmi santimlik bir kablonun ucundu asılıydı. Nerden bakılsa, bir insanın baş hizasından bir metre kadar yukarıdaydı.
Adil efendi başını kaldırdı ve etrafa sarı ışıklar saçan ampula baktı. Bu haldeyken onu söndürebilmesi pek mümkün görünmüyordu. Mutlaka ayağının altına yüksek bir şeyler almalıydı. Etrafına bakındı, hemen yanında duran rahleyi gördü. Ayağını uzatarak rahlenin ucundan tutup çekti. Onu lambanın tam altına yerleştirebilmek için birkaç defa sağa sola oynattı. Tam ampulun altına geldiğine inanınca, önce sol ayağıyla şöyle bir yoklayıp üzerine çıktı rahlenin. Üzerinde zar zor durabiliyordu. O haldeyken, boynunu geriye sarkıttı. Ensesi saçlarından görünmez oldu, gırtlağı öne fırladı, boyun damarları şişti. Lamba yine de yüksekte kalmıştı; ama bu kadarını önemsemedi Adil efendi. Ciğerlerine ve burun deliklerine güveniyordu. Rahlenin uçlarına bastığından dengesini kurabilmek için kollarını hafifçe yanlara doğru açtı. Hemen burun deliklerini de sonuna kadar açarak, odadaki bütün havayı ciğerlerine çekmek ister gibi derin ve sesli bir nefes aldı. Ciğerleri havayla dolduğundan göğsü kabarmıştı. Sonra birden, içine çektigi bütün havayı, alırken çıkardığı sesten daha güçlü bir ses çıkartarak lambaya doğru üfledi. Armut şeklindeki ampul, önce biraz yukarı çıktı; sonra normal halini alarak sağa sola sallandı.
Lamba sönmemişti…
Adil efendi, şaşkın şaşkın bir lambaya, bir yere, bir karısına baktı durdu bir süre. “Herhalde iyi üfleyemedim. Öyle ya, bunlar bizim gaz lambaları gibi değil. Çok güçlü üflemek lazımmış.” diye düşünerek, üst üste birkaç kez daha üfledi lambaya. Ama lamba yine sönmedi. Bu sefer sinirlendi Adil efendi. Üstelik üflemekten boğazı kurumuş, yüzü kızarmış, sırtı terlemişti…
” Dursun, lambaları söndürebildin mi lan?”
Dursun`dan çekingen ve hayal kırıklığına uğramış bir ses geldi:
” Yok baba, söndüremedim.”
Karısı yataktan çağırdı kocasını :
” Herif, boşver kalsın, yarın gündüz gözüyle uğraşırsın onla. Şimdi gel, benimle uğraş, hadi gel.”
” Sen sus karı!” diye bağırdı Adil efendi, karısının yatıştırma çabalarına aldırmayarak.
Sonra nedense birden rahleden indi ve iner inmez rahleyi tuttuğu gibi, binbir küfür arasında lambaya fırlattı…
İşte, Adil efendinin evinde, o gece lamba ancak böyle söndü.

x x x x x

Hanım Ninenin başına gelenler:
Ömrünün son demlerini yaşayan bir ihtiyardı Hanım Nine. Alnı, gözlerinin altı, yanakları kırışıklarla dolmuş; saçları artık tamamıyle aklaşmıştı. Ama o ak saçlarına daima kına yakardı. Beli de iyice kamburlaşmıştı ve sürekli bir bastonla yürüyebiliyordu.
Sıradan biriydi o. Köydeki o normal insanlardandı. O gün yaşadığı o ilginç olay olmasa; kimse bugün onu bu kadar konuşmazdı.
Her sabah olduğu gibi, o sabah da çok erken kalktı Hanım Nine. Dört oğlu, iki kızı, iki gelini ve beş torunu hala uyuyordu. Evin, ahırın ve samanlığın saçaklarının aralarına yuva yapmış serçeler de henüz uyanmamıştı. Sadece gökyüzünde, belli belirsiz bir ışık taşıyan aydınlık bir bulut ileriye doğru itiyordu karanlığı.
Yazdı. Ama bu saatte hava serin olurdu buralarda. Kalktığında hafifçe titredi Hanım Nine.Üstüne kahverengi,yün hırkasını aldı.Yorganını,çarşafinı katlayıp yastığının üzerine koydu.Kalın,yün yatağını da yastık tarafına doğru katladı.İlerlemiş yaşına rağmen bu işi her sabah yapardı.Bu onun bir alışkanlığıydı.Geleneklerine bağlı,düzenli ve titiz yaşayan Hanım ninenin hayatında böylesi alışkanlıklar çoktu.
Otomatik hareketlerle alışkanlıklarını yerine getirirken yorgunluk hissetmezdi.Hatta düşünmezdi bile.Bir makinanın dişlisi gibi, sadece yapardı.
Hava sıcak da olsa,soğuk da olsa kırmızı fesini takmak ve onu siyah,uzun bir eşarpla sarmak da bu alışkanlıklarından biriydi.O sabah da fesini takarken,kenarında küçük bir söküğün olduğunu gördü.”Sonra dikerim.”diyerek sardı fesini.İşleri vardı.Kilere gitti.Ocakta tezek közleri hala parlıyordu.Közleri,körükle harladı.Birkaç meşe dalı ve bir iki tezek attı ateşe.Ocak ağır ağır alevlenince,bakır çaydanlıkları koydu üzerine…
Öğleye doğru evde Hanım nineden ve çocuklardan başka kimse kalmamıştı.
Hanım nine tarlalarına bakan camın kenarındaki peykeye oturmuştu.Tarlada iyice sararmış buğdayları seyrediyordu.Tarlının ortasından geçen arkta ördekler yüzüyor;ahırın önünde tavuklar ve civcivler yemleniyordu…
Torunlarından biri odaya girince,Hanım ninenin aklına fesinin söküğü geldi.Yaşlılığını belli eden,ağır,titrek bir sesle torununa:
“Bana iğneyle,kırmızı ipliği getirsene oğul.”dedi.
Torunu,”Tamam,anneanne.”deyip,yandaki büyük odaya koştu.İplikler her zamanki yerindeydi;ama iğneler her zaman asılı oldukları yerde yoktu.İğneyi bulabilmek için biraz aradı.Sonunda köşedeki sedirin üzerinde buldu ve hemen ikisini de anneannesine götürdü,verdi.
Hanım nine bir el alışkanlığıyla ipliği zorlanmadan iğneye geçirdi ve fesini dikmeye başladı.Bu arada torunu dışarı çıkmış,küçük sıpasıyla oynamaya başlamıştı.
Hanım nine dikiş işini bitirdikten sonra,fesini taktı,sardı ve kalkıp iğneyle ipliği yerlerine koymaya gitti.İpliği kutusuna koyduktan sonra,iğneyi takmak için duvardaki iğneliğin oraya gitti.Ama kendi elleriyle yaptığı iğnelik yerinde yoktu.Nereye gitmişti?Nasıl önemli birşey olmuştu da,birisi onu yerinden sökmüştü?Ne olmuştu?Yerinde kapkara iki deliği olan,beyaz birşey vardı.
Hanım nine,şaşkın bir duraklamanın ardından,”Bu,galiba yeni bir iğnelik.Demek ki gelinler,öncekini eskidi diye değiştirmişler”diyerek,elindeki iğneyi kara deliklerden birine soktu.Sokar sokmaz kendisinden hiç beklenmeyecek kadar güçlü,korkunç bir çığlık attı.Aynı anda hareketli laz danslarını bile geride bırakacak şiddette bir titremleye tutuldu.Çarpılmıştı…
Ürkütücü çığlığı duyan torunlar içeri üşüştüğünde,anneannelerinin ahireti görmüş gibi korkunç ve solgun bir yüzle,duvarın yanından geriye,peykenin üzerine doğru düştüğünü gördüler…
“Hanım nine prize iğne sokmuş.Çarpılmış…”
Olay böyle özetlenerek kulaktan kulağa yayıldı.Hiç unutulmadı.
Hanım nine ise,prize ya da elektrikle ilgili herhangi birşeye bir daha asla dokunmadı…

x x x x x

Elektrik geldiğinde bizim köyde daha pekçok olay oldu. Bu olayların bir kısmı yukarıdakiler gibi mizahi öğeler taşıdı; ama bir kısmı da çok acı sonuçlara vardı. Örneğin direklere tırmanan iki çocuk kömür gibi olup yere düştü. Elektrikle çayda balık avlarlarken, çay kenarında duran henüz beş yaşındaki bir kız çocuğu çarpılarak öldü. Annesi üzüntüsünden delirdi; her şeyden, herkesten kaçar oldu. O günden sonra hep, çayın kenarında, kızının can verdiği yerde, ağıtlar yakarken görüldü…
Bizim köye elektrik geldiğinde, Özal Başbakandı. Televizyonda sürekli “İcraatın İçinden” programına çıkar; elindeki kalemi halkın gözünün içine soka soka saatlerce konuşurdu.Bu programları kimse izlemezdi; ama Başbakanlıktan gönderilen ” İcraatın İçinden” kasetlerini Köy Odalarında izlemek zorunluydu.
Elektrik geldiğinde bizim köyde,bir anda elektronik ve beyaz eşyalar görüldü. Önce radyo-teyp, televizyon, sonra buzdolabı ve giderek çamaışr makinesi geldi köyümüze.
Henüz yolu bile olmayan köyümüze teknoloji,gelmesine geldi.Ama geldi de ne oldu?
İnsanın içini burkan, beynini uyuşturan, dilini susturan acılı arabesk dinlenir oldu…
Genç kızlar,rüyalarında kuaför görmüş, boyalı saçlar; uzun ojeli tırnaklar; bütün vücut hatlarını gösteren daracık blue jeanlar; dekolte elbiseler,evi-arabası ve bol parası olan zengin kavalyeler gördüler.Kısacası zengin, sosyetik bir hayat ister oldular.
Genç erkekler de rüyalarında zengin ve güzel kadınlar; lüks arabalar; içki, meze ve eğlence dolu gece hayatları gördüler. Kendilerini film artistlerinin yerlerine koydular, öyle düşlediler.
Kısacası genç kızlarımız, genç erkeklerimiz kısa zamanda büyük şehirlere,gurbete dayanılmaz bir özlem duyar oldular.
Ve gün geldi onlar,kapalı köy hayatlarından,çitleri yıkarak kırlara koşan amansız taylar gibi, kaçtılar,göçtüler…
Kaçtılar,göçtüler… Çünkü yoksuldular- hiç bir resmi parti yoksulluklarına çare bulamayacak ve onlar hep yoksul olarak kalacaktı-
Kaçtılar,göçtüler… Çünkü beyinleri dumura uğratılmış, kültürel bakımdan yozlaşmaya başlamışlardı. Aynı zamanda asker baskısı da artmıştı köyümüzde. Durmadan arama yapılıyor; insanlar,özellikle gençler,sebepsiz yere işkenceden geçiriliyor; hayvanlar otlattırılmıyordu…
Ve gençler yüreklerinde sızı, gözlerinde buğu,beyinlerinde büyük umutlarla arkalarına bakmadan kaçtılar,göçtüler…
Köyümüz boşaldı; sadece terkedemeyecek kadar toprağına bağlı ihtiyarlar kaldı.
Ve eskiden bizim köyde insanlar erken ölmezdi. Şimdi orada erken ölüyor insanlar…

19 Ocak 1999 ( Ümraniye )

 

http://www.hikayeler.net/yazilar/69269/elektrik/

Bu masal bir devrin hikâyesi

9 Şubat 2009

Hayvanlar, kendi aralarında, en zeki hayvan yarışması düzenlemişlerdi. Her hayvan, kendini hayvanların en zekisi sandığından, bu yarışmayı kazanacağını sanıyordu. Ama hepsi de yarışmanın birinciliğine iki güçlü aday olduğunu bilmekteydi; bu adaylardan biri tilki, biri de sansardı.

Kurnazlıkta, zekada, bu ikisine üstün başka hiçbir hayvan yoktu. Bu yarışmayı ya biri, ya öbürü kazanacaktı.

En zeki hayvan yarışmasının yapılacağı gün yaklaştıkça, yarışma birinciliğine iki güçlü aday olan sansarla tilki arasında korkunç bir rekabet başlamıştı. Bu iki zeki hayvan birbirlerine düşman olmuşlardı. Sansar tilkinin, tilki de sansarın kazanmaması için, elinden geleni yapıyordu.

Sansar,

- Tek tilki kazanmasın da, zarar yok, ben de kazanmamaya razıyım… diyordu.

Tilki de,

- Tek sansar kazanmasın da, kim kazanırsa kazansın… diyordu.

Durum bu denli düşmanlığa varınca, sansarla tilki, en zeki hayvan yarışmasının birinciliği için başka bir aday aramaya başladılar. Öyle bir hayvan bulmalıydılar ki, zeka konusunda kendileriyle yarışa çıkamasın, onlara bir zararı olmasın, yani hayvanların en aptalı olsun. Araya araya buldular bu hayvanı: Öküz

Bir sabah sansar, yemyeşil bir çayırlıkta otlamakta olan öküzün yanına gidip,

- Merhaba öküz kardeş, diye söze başladıktan sonra, öküzün zekasını övmeye başladı.

Öküz büyük bir alçakgönüllülükle gülümseyerek,

- Benimle alay mı ediyorsun sansar kardeş? dedi.

Sansar,

- Ne diye alay edecekmişim, dedi, hayvanların en zekisiyle alay etmek haddime mi kalmış…

Sansar, öküzü hayvanların en zekisi olduğuna inandırmak için diller döktü. Bununla da yetinmeyip öbür hayvanları da, öküzün en zeki hayvan olduğuna inandırmaya çalıştı. Sansardan sonra çayırda otlayan öküzün yanına tilki gitti. Kendisine bön bön bakan öküze,

- Ah öküz kardeş, dedi, gözlerinden zeka kıvılcımları çıkıyor. Öküz,

- Ben her ne kadar öküzsem de sandığın kadar da öküz değilim, kendimi bilirim, dedi.

Tilki,

- İnan olsun öküz kardeş, dedi, senin o zeka kıvılcımları çakan pırıl pırıl gözlerine bakarken, ipnotize olup kendimden geçiyorum. En zeki hayvan yarışmasının rakipsiz tek adayı sensin.

Tilki, öküzün zekasını tanıtmak için, can düşmanı sansardan daha büyük bir reklam kampanyasına girişti.

Hayvanlar, öküzün zeki olmadığını, yarışmayı kesinlikle kazanamayacağını elbet biliyorlardı. Ama sansarla tilkinin, kendilerinden baskın çıkıp en zeki hayvan seçilmemesi için, öküzün zeki olduğu yalanına inanmadıkları halde inanmış göründüler. Birbirlerine öküzün ne büyük zekası olduğunu ballandıra ballandıra anlatmaya başladılar.

- Aman zürafa kardeş, bizim öküz yok mu, ben onun kadar zeki hayvan görmedim…

- Hiç bilmez olur muyum, devekuşu kardeş, öküz benden bile zekidir. Sen ne dersin leylek kardeş?

- En zeki hayvan yarışmasında ben oyumu, gözümü kırpmadan öküze vereceğim. Dağlar, taşlar, ormanlar, çöller, kayalar, dereler, hayvanların öküz övgüleriyle yankılanıyordu:

- Hayvanların en zekisi öküzdüüüür!

- Öküzden daha zeki hayvan yoktuuuur!

- Bizim en zekimiz öküüüüz!

Bütün hayvanların bu yoğun propagandası karşısında öküz de yavaş yavaş, gerçekten hayvanların en zekisi olduğuna inanmaya başlamıştı. Kendi kendine şöyle diyordu:

- Çakal, sansar, tilki, bütün hayvanlar söylüyor, hayvanların en zekisi benmişim. Hepsi de aldanmıyor ya, öyleyse dedikleri doğru…

Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün hayvanların en zekisi olduğunda anlaştılar. Böylece öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi, yükselmiş oldu. Öküz artık kasıla kasıla yürüyor, şişine şişine böğürüyor, yayıla yayıla kuyruk altından mayıs bırakıyordu.

Gel zaman, git zaman… Hayvanlar arasında, çiftesi en pek hayvan yarışması yapılacaktı. Hiç kuşkusuz, çiftesi en pek hayvan, ya at yada katırdı.

Eşek de,

- Benim de çiftem güçlüdür! diye araya giriyorduysa da, katırla atın çiftesi yanında eşeğin çiftesinin adı bile geçmezdi.

Katır atın, at da katırın çiftesi en güçlü hayvan diye seçileceğinden korkuyordu. Bu iki hayvan arasında tarih boyunca süren kanlı bir çifte atma rekabeti vardı. Bu iki can düşmanı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine atıp tutmaya başladılar. At şöyle diyordu:

- Hıh, katırın çiftesi de çifte mi sanki… Öküz bile ondan daha sert çifte atar. Babası eşek olan bir hayvanın çiftesinden ne çıkar..

Katır da şöyle demekteydi:

- Atın çiftesiyle sinek bile ezilmez. Öküzün çiftesi bile atınkinden daha güçlüdür.

At derede su içmekte olan öküzün yanına gidip ona şöyle dedi:

- Ey sayın öküz, sen dünyanın yalnız en zeki değil,hem de çiftesi en güçlü hayvanısın!

Art sol ayağıyla bastıgı taze fışkıdan fos diye bir ses çıkaran öküz,

- Aman at kardeş, dedi, sen varken benim çiftemin lafı mı olur.

At üsteledi:

- Yoo, sayın öküz, sen bir çifteyle katırı devirirsin. Boşuna alçakgönüllülük gösterme.

At gitti, arkasından katır, öküzün yanına geldi,

- Dünyanın çiftesi en güçlü hayvanı sayın öküze saygılarımı sunarım, dedi.

Öküz, bu sözlere önce inanmak istemedi, ama katır,

- Benim çifte de, atın çiftesi de seninkinin yanında hiç kalır.. deyince,

- Ben onlardan daha iyi bilecek değilim ya… diyerek,

çiftesinin pekliğine inanmaya başladı.

Her hayvan kendini çiftesi en güçlü hayvan sanıyordu. Horoz bile, mahmuzuyla çifte atabileceğini sanmaktaydı. İşte bu yüzden bütün hayvanlar, çiftesi zayıf bir hayvanın çiftesi en pek hayvan olarak seçilmesini istemekteydi.

Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün çiftesi en güçlü olduğunda birlik gösterdiler.. Böylece en zeki hayvan olan öküzün çiftesi en güçlü hayvan olarak da hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi daha da yükseldi.

Gel zaman, git zaman… Hayvanlar arasında hızlı koşma yarışı yapılacaktı. Her hayvan, hatta kaplumbağa bile, kendisini en hızlı koşan hayvan sanmaktaydı. Ama yine her hayvan içinden, en hızlı koşan hayvanın ya tavşan yada tazı olduğunu biliyordu. Hepsinin içinde de, her zaman, her yerde olduğu gibi, en güçlüye, en başarılıya düşmanlık, kıskançlık, çekemezlik duyguları vardı. Onun için, en hızlı koştuklarını bildikleri halde, tavşanla tazının yarışmayı kazanmasını istemiyorlardı.

Hızlı koşmada en amansız rakip olan tavşanla tazı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine can düşmanı olmuşlardı. Tazı,

- Ben birinci olmayacaksam, öküz olsun daha iyi… diyordu.

Tavşan da aynı düşüncede olduğundan öküze gidip,

- Sen yalnız en zekimiz, en çiftesi güçlümüz değil, hem de bizim en hızlı koşanımızsın sayın öküz, dedi. Öküz, tavşana,

- Tazı da senin gibi düşünüyor… dedi.

Yarışma günü gelip çattı. Bütün hayvanlar koşmaya başladılar. Hızlı koşabilenler, rakipleri birinci olmasın diye birbirlerini çelmelediklerinden, önleyip engellediklerinden düşüp devriliyorlardı. Hepsi de, içlerinde en yavaş koşan öküzün birinci gelmesini istiyorlardı, ona yol veriyorlardı. Bunun sonunda öküz birinci oldu.

En zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan hayvan seçildiğinden, öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, düzeyi, işi, görevi daha da yükselmişti. Öküzün burnu büyümüştü, yanına varılmıyordu artık.

Gel zaman, git zaman… En yakışıklı hayvan seçimi yapılacaktı. Bütün hayvanlar kendilerini en yakışıklı sanmaktaydı. Ama hepsi de en güzel hayvanın dağ keçisiyle geyik olduğunu da biliyorlar, bu iki güzel hayvanı kıskanıyorlardı. Tek onlar birinci seçilmesin de, isterse öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçilsin…

Geyikle, dağ keçisine gelince, bu iki rakip birbirlerinin aleyhine propagandaya girmişlerdi. İkisi de birbirlerinin çok çirkin olduğunu yayıp duruyordu. Dağ keçisi geyik, geyik de dağ keçisi için,

- Öküz bile ondan yakışıklıdır… diyordu.

Öbür hayvanlar da, yalan olduğunu bildikleri halde öküzün en yakışıklıları olduğuna inanmış görünmeye başlamışlardı. Seçim günü geldi. Bütün hayvanlar oylarını öküze verdiler. Böylece öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçildi. Bu seçimden hayvanların en güzeli, en yakışıklısı olan geyikle dağ keçisi bile memnundu.

Gel zaman, git zaman… Hayvanlar arasında en yırtıcı olanı seçilecekti. İki aday vardı, biri kurt, biri de kuş… Kuş deyince serçe kuşu değil, kartal. Kurtla kartaldan daha yırtıcı hayvan yoktu. Ama yine.de bütün hayvanlar, bu gerçeği bildikleri halde, kendilerinin en yırtıcı olduğunu sanıyorlardı.

Kartal, yatıp geviş getirmekte olan öküzün yanına gitti:

- Sayın öküz, dedi, akılsız kurt, kendisini senden daha yırtıcı sanıyor. Öküz,

- Ben hiç yırtıcı değilimdir, dedi, çünkü ot yerim.

- Yooo, hiç alçakgönüllülük göstermeyin boşuna… Siz kurda göre çok daha yırtıcısınız.

Az sonra da yanına gelen kurt, öküze,

- Dünyanın en yırtıcı hayvanını selamlarım… dedi.

Öküz,

- Yanılıyorsun kurt kardeş, dedi, evet ben en zeki hayvanım. Evet, en çiftesi pek hayvan benim. Evet, en hızlı koşan hayvan benim. En yakışıklı hayvan da benim. Ama en yırtıcı değilim. Sen benden çok daha yırtıcısın.

- Hayır, hayır… İstersen sen benden üstün olabilirsin yırtıcılıkta…

Seçim günü gelip çattı. Öküz, hayvanların oybirliğiyle en yırtıcı hayvan seçildi. Bu birincilikten sonra, hayvanlar toplumundaki yeri, işi, düzeyi daha da yükseldi.

Gel zaman, git zaman… Hayvanların en düşünür olanı seçilecekti. Elbette bu yarışmada en güçlü iki aday kazla hindiydi. Her zaman olduğu gibi, bu iki güçlü aday birbirlerine düşünce, yine öküz en düşünür hayvan seçildi.

Gel zaman, git zaman… En koruyucu hayvan seçimi yapılacaktı. Elbette hak, çoban köpeğiyle kurt köpeğinden birinindi. Ama en koruyucu hayvan seçiminde çoban köpeğiyle kurt köpeği bile oylarını öküze vermişlerdi. Öküzün,

- Ben kendimi bile koruyamam… demesi, seçilmesini önlemedi. Ama seçimden sonra, öküz de kendisinin en koruyucu hayvan olduğuna inanıp böğürerek, köpek taklidi yapıp havlamaya çalıştı.

Gel zaman, git zaman… En büyük hayvan seçimi yapılacaktı. Ya fil, ya deve kazanacaktı yarışmayı. Ama karınca bile kendini hayvanların en büyüğü sandığından, fille deveyi büyüklükte çekemiyor, başka bir hayvanın birinci olmasını istiyordu. Fille deveye gelince, onlar da birbirlerine düşmüşlerdi. Seçim yapıldı. Çok demokratik bir seçim olmuştu. Öküz, seçimi kazanmış, hayvanların en büyüğü seçilmişti.

Artık böbürlenmesinden, öküzün yanına varılamıyordu.

Gel zaman, git zaman… En sütlü hayvan yarışması yapılacaktı. Yarışmayı, ya ineğin ya mandanın kazanacağı biliniyordu Ama gelgelelim, memeleri olmayan, bütün yaşamında bir damla süt bile görmemiş olan tavuklar bile, kendilerini en sütlü hayvan sanıyorlar, bu yüzden de mandayla ineği kıskanıyorlardı. Aralarındaki rekabet yüzünden birbirlerine düşmüş olan mandayla inekse, tek rakibi birinci olmasın diye, öküzün en sütlü hayvan olduğunu söylüyorlardı. Manda, öküzün yanına gidip, ona en sütlü hayvan olduğunu söyleyince, öküz,

- Siz beni kızkardeşim inekle karıştırdınız galiba, dedi, ben hiç süt vermedim şimdiye dek… Memelerim de yok. Manda,

- Maşallah siz o kadar sütlü bir hayvansınız ki, dedi, süt vermek için memeye bile ihtiyaç yok.

Arkadan inek, öküzün yanına geldi. Ağabeyine en sütlü hayvan olduğunu söyledi. Öküz,

- Yahu, memem bile yok ki, süt vereyim… dedi. Öküz böyle söylerken, biyandan da işiyordu. Bunu gören inek,

- İşte, işte bak ne güzel de süt veriyorsun! diye bağırdı. Öküz,

- Ne sütü yahu, işiyorum… dedi. İnek de ona,

- Demek sen şimdiye dek hep süt işiyormuşsun da haberin bile yokmuş… dedi.

Bütün hayvanlar, başta en sütlü hayvan olan mandayla inek, öküzün en sütlü hayvan olduğunu yaymaya başladılar. Dağ-taş onların yaydıkları reklamla inledi.

- En yağlı süt, öküz sütü!

- Sütlerin en temizi öküzün sütüdür.

- Öküz öyle sütlüdür ki, süt işer!

Bu yoğun reklamlarla artık öküz de sidiğinin süt olduğuna, sanrı renkli süt işediğine inanmıştı.

Seçim zamanı geldi. Bütün hayvanlar, en başta da inekle manda, oylarını öküze verdiler. Böylece öküz, en sütlü hayvan seçildi.

Gel zaman, git zaman… Hayvanlara yeni bir başkan seçilecekti. Oldum bittim hayvanların başkanı elbet aslandı. Yine bir aslanın başkan seçileceğine hiç kuşku yoktu. Ama ne var ki, kaplan da başkanlığa adaylığını koymuştu. Kaplan,

- Ya o, ya ben!… diyordu.

Kaplan böyle diyordu ama, aslanın yine başkan seçileceğinden korkuyordu. Bunun üzerine “Ya o, ya ben!” diyen kaplan,

- Ne o, ne ben! demeye başladı.

Aslan da, kaplanın başkanlığa adaylığından sonra başkan olmaktan umutsıızluğa kapılmaya başlamıştı. Ya kaplanı başkan seçerlerse… Tek kaplan seçilmesin diye, aslan da,

- Ne o, ne ben! demeye başladı.

Bütün hayvanlar, hak etmediklerini, layık olmadıklarını bile bile hayvanların başkanı olmak istiyorlardı. Her başarılı, her güçlü kıskanıldığından, onlar da aslanla kaplanı çekemiyor, kıskanıyorlardı. İşte böyle böyle hayvanların başkanlığına öküz aday gösterildi. Çünkü hayvanlar, inanmadan öküzü en zekileri seçmişler, ama sonra sonra inanmaya başlamışlardı. Öküzü, yalan olduğunu bile bile, en sütlü hayvan, en güzel hayvan seçmişler, sonradan bu seçim resmileşince kendi yalanlarına inanmaya başlamışlardı. E böyle olunca, en zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan, en yakışıklı, en yırtıcı, en düşünür, en iyi koruyan, en büyük, en çok süt veren hayvan olan öküz, neden hayvanların başkanı olmasındı? Bu denli çok üstünlük ne aslanda vardı, ne de kaplanda… Kaldı ki, rakibi kaplan seçilmesin diye, tarih boyunca hayvanların başkanı olan aslan bile, öküzün başkanlığa kendisinden daha layık olduğunu söylüyordu. Yeni başkan adayı kaplansa,

- Başkanlık öküzün hakkıdır! diyor da başka bişey demiyordu.

Öbür hayvanlara gelince, nasıl olsa kendileri başkan olamayacaklarına göre, onlara en az zararı olan, hiç de rakip saymadıkları öküzün başkan olmasını istiyorlardı. İşte böylece seçim zamanı gelince, bütün hayvanların oybirliğiyle öküz başkan seçildi. Başkan öküz, kendini gerçekten başkan sanarak başkan gibi davranmaya başlayınca, hayvanlar da bu davranışı karşısında onu gerçekten başkan sanmaya başladılar.

Hayvanların tarihini yazan gergedan, çağını yazdığı tarih kitabına bu olayı şöyle yazdı:

“Atla katır tepişir, olan eşeğe olur. Öyle zaman gelir, güçlüler birbirine girer, arada öküz bile başkan olur.”

Aziz NesiN

Eyvah Hüseyin

3 Şubat 2009

B’oşnakçada “eyvah” anlamına gelen “ku-kavica” sözcüğünü kim eklemişti adının başına, bilmiyorum. Sormak da hiç gelmemişti usuma. Gerçek adıymış gibi geliyordu bana. Boşnak Mahallesinde Herkes Kukavica Hüseyin diye biliyordu onu. Yadırganmıyordu adının başındaki “Kukavica” sözcüğü. -Mandalarıyla çeşmeye giderken bizim evin önünden geçerdi.  Çan seslerini duyunca hemenevin önüne çıkardım, iri, kara mandalar ilginç gelirdi bana. : Boşnak Mahallesinde bir tek Kukavica Hüseyin manda koşardı çünkü. Çocuk aklımla mandalarla Kukavica arasında bir ilişki de kuruyordum, iki metreye yakın boyuyla, uzun bacaklarıyla ancak o iri mandalara Kukavica Hüseyin yakışırdı. Hani güçlü, kuvvetli olmasa, o da tüm mahalleli gibi öküz koşardı diye düşünürdüm. Mandaların bana ilginç geldiğini o da, Kukavica da biliyordu. Her sabah kapı önüne çıkışımdan olacak sezmişti. Tam bizim kapı önünden geçerkendurup, saçlarımı şöyle bir karıştırdı o kürek gibieliyle. Ardından da:- Gel derdi, gel Mili korkma, süsmez bunlar be yahu! Aynı öküz gibi bu mahluk. Yalnız fazla yiyor samanı. Demek bir öküz yiyor bir sepet, buArap lâzım yesin iki sepet. İri boynuzlu olan mandaya “Arap” diyordu. Arabın iki boynuzu arasına gerilmiş ince bir zincirde kocaman bir nazar boncuğu dururdu öyle…Kukavica’nın bir sürü çocuğu vardı: -Birbirine yakın yaşlarda, hepsi de kız… Karısı Ayışa zaman zaman pencereden:- Hatkooo, hodi vamo -Hadkooo buraya gel- diye seslendiğinde çocuklardan biri hızla koşardı eve. Kulakları pek duymazdı çünkü Ayişa’nın. Kukavica yaz başlarında ormana, kömür yapmak için torluk yakmaya giderdi; mahallenin diğer erkekleri gibi.  Sonbahara yakın günlerde o mısır püskülü sarı saçları, iki yeşil gözleriyle hem birbirlerine, hem de babalarına çok benzeyen bir sürü çocuk, aynı renk basmadan entarilere bürünürdü.  An-lardık o zaman Kukavica’nın kömürü denize indirdiğini, Kör Faik’le hesapların görüldüğünü. Kukavica’nın kardeşi Ağan, Aga Ibrolarda çobandı’.  Salt bayramlarda, düğünlerde, ölümlerde gelirdi kasabaya. Kukavica’ya çok benzerdi. Ben kendimi bildim bileli hep Ibrolarda çobandı. Birazda topal ayağını insanlardan saklamak için mi seçmişti çobanlığı kendine uğraş diye, bilmiyorum. Hiç evlenmemişti. Çoban olmasına karşın saygınlığı İsmail GÜMÜŞ vardı mahallede. Çocukları hep adam yerine koyar, onlarla söyleşmekten usanmazdı. Bana salt “Mili” demez, “benim Milim” anlamına gelen “MoyMili” derdi. Bir akşam üstü bahçedeki ısırgan otlarını ke-siyordum. Hemen arkamdan biri seslendi. Döndüm baktım, Ağan Aga… Gözleriyle gülerken:- Kolay gelsin be Mili dedi. Sonra:- Kakosimi moy Mili? -Nasılsın benim Mi-li’m?- derken elini omuzuma koydu. Öyle, orada ayaküstü konuştuk, ordan burdan. Bir ara söz, mandalardan, Kukavica’nın mandalarından açıldı. Neden manda koştuğunu sordum. Meşin kasketini çıkarıp, başını kaşırken:- Abe dedi, vardı onun bir zaman bir çift öküz.  Hem güzel demek, hem semiz. Ne zaman yaktı bir sene Kör Faik’e çumur-kömür- o zaman nazar oldu öküzler…O yıl, Kukavica’nın öküzlerine nazar değdiği yıl, en güzel kömürü Kukavica çıkarmış. Koca torluk bir çeki bile fire vermemiş. Kömür harmana alındığında bakmışlar, kömürleşmeyen marsıklar bir sepetten fazla değilmiş. Günlerce kömür taşımış arabacılar İğneada’ya. Her arabada on, on ikisepet kömür. Iğneadalılar, Kukavica’nın kömür denize indiğinde, arabanın başına toplanıp kömürün güzelliğine bakarlarmış kıskanç gözlerle. Piştovnamlısı gibiymiş Kukavica’nın kömürü. Tüm arabacılar gibi son araba kömürü de boşaltıp, torluğa dönmüş Kukavica öküzleriyle. İkinci günü, öküzlerin koşulmadığı, daha doğrusu öküz koşmanın günah sayıldığı Cuma günü limana inmiş Kukavica. Öküzsüz, arabasız bu kez. Kör Faik’le hesapların görüldüğü böyle günlerde, torlukçular, İğneada dükkânlarına dalar, aylarca gitmedikleri evlerine gaz yağı, tuz, şeker, sonra kışlık giysi alırlarmış. Hesapların görüldüğü o Cuma günü, Kukavi-ca’nın KönFaik’le bir dalaşması da olmuş. Kör Faik:- Hüseyin demiş, kömürün fena değil bu sene. Seneye de aynı kömürü çıkarırsan öküzlerini samansız bırakmam. Kaç balya istersen gel al.  Birsenet imzala yeter., .- Sağ ol beyim, diyeceğini sanan Kör Faik, Kukavica’nı:- Demek benim çumur-kömür fena olsa, sen satmayacak benim öküze saman. Çumur biraz kısmet işi be yahu. Demek şans. Mesela patladı birkomşunun torluk, yandı odun, oldi hepsi marsık. Sen vermeyecek ona saman? Buna yapmak biraz cunah-günah- be cunah, demiş.

http://209.85.129.132/search?q=cache:EEj6laAYX7wJ:e-kutuphane.egitimsen.org.tr/pdf/2759.pdf+%C3%B6k%C3%BCzlerinin&hl=tr&ct=clnk&cd=10&gl=tr

Masallar

29 Ocak 2009

ERZURUM MASALLARI

Anadolu Türk diyolektolojisi üzerinde çalışan Prof.Dr. Ahmet Caferoglu dil malzemesi vermek maksadıyla İlk defa 1942 yılında Erzurum’a ait iki masalı yazıya geçirmiştir, “Ehmet Bezircan” ve “Serencem” adlı bu iki masal Erzurum’un Pasinler İlçesine bağlı Sürbahan köyünden derlenmiştir.

KÖSE HİKAYESİ

Bir varmış, bir yokmuş. Pasinler tarafında bir kövde bir köse ailesi yaşarmış. Köse’nin bir oğli varmış. Oğlan Anasının yahasını tutmuş ki “Babama de beni eversin” Anası da erine “Hal bele İken bele. oğlan evlanmah istir.” diyir. Buni diyende gocası diyir ; “Mademki evlanmah. Isdır. Götürsün sehere öküzi satsın parasını getirsin, onun parasıyınan başını bagliyah,” Gari gidir, gocasının söylediklerini oğluna annadir; “Baban dedi ki sabahtan öküzi sehere götürsün satsın, parasını getirsin oni everim” Buni diyende oğlan sevünir. sabahı dar edir.” Öküzü ahurdan cihardır, öğüne gatir, şehrin yoluni dutir. Şehirde de yeddi tene menşur yüz köse varmış. Bu köseler şehrin dışarısındaki yollara dagılir. yollardan gelip geçenleri gandırır, mallarını yoh fiyetten alirlarmış. Oğlanın babasının adı Hasan İmiş. Hasan da çoh menşur bir köseyimiş. Oğlan seherin yoluni yari edende garşısına İki köse çıhır. Bunlar bahirlar ki oğlan birez sevoya benzir. “Bele nereye gidirsen” deyirler.

Ökizi satmiya götürirem

Ne istirsen, biz alah

“On panknot verin” diyende, kösenin biri diyir ki: “Ey hoş fiyeti de ey amma bu öküzün bir gusuri var.”

“Neymiş gusuri hele diyin bahim”. Köse diyir ki: “Bu öküzün boynuzları coh sivri. Alan adam alaf verende başıni bir sallasa adamın gözüni çıkardır. sufatını dağıdır.

Oğlan bu sözleri dinlir. öküze “ho” diyir. Birez ilerliyende; “Ola ben ne edim. nasıl edim” diyir. Yerden bir daş almasiyinan öküzün iki boynuzuni da gırir. O hışdlk öküz olir kolik. Bele bu vaziyette yoluna devam edende garşısına İki tene köse daha çıhır. Bu köseler de öbürlerindenmiş. Oğlani birez saf göriller. Gandınp Öküzü elinden almah isdirler: “Bele nereye gidirsen deliganlı?” diyirler.

Anbu öküzü götirirem ki şeherde satim

Ne lstirsen? Biz alah,

“On panknot verin yeter” diyir. Oğlan bele diyende köseler diyirler ki: “Öküzün değeri var. on pankinot eder. daha fazla da eder. Fiyeti de ey .hoş amma bu Öküzün bir gusuru var.” “Neresinde bir gusuri var. hele gösterin” diyende Köseler diyir ki; “Bu öküzün dudahları coh. loşo alaf yiyende etrafa sıçradır.”

Oğlan köselere peki diyir, öküzü öğüne gatir. Birez gelende cebinden piçaği çıhardlr. öküzün iki dudağını da dibinden kesir. Tebi öküz al ganlar içinde galir. Bele bu veziyette giderken gine garşısına iki köse çıhır: “Deliganli hele eylen, bele nere gidirsen?”

Anbu öküzi şehirde satmiya götürirem

Vola ne ey bir öküzmüş bu öküz.

Ne istisen biz alah,

On panknot isdirem.

Ey. öküze göre fiyati bişey değil, ama bu öküzün bir gusuri var, o da olmasa misli menendi bulunmaz.

-Neymiş gusuri?

-Bu öküzün pocçigi çoh uzun, Bir sallasa etrafi berbad eder.

Bu sözleri dinledikten sonra köselerden ayrılan oğlan, şehre yahlaşdıgı yerde gene piçagını çıgardir. öküzün poçcığini dibinden kesir. Beçare öküz onca gan ziyan edir ki artık feri fesi kesilir, daha yürlyemlr. düşir ölir. Öküz ölende oğlan diyir ki: “O ki satamadım, bari derisini köve götürüm.” Öküzi soyir derisini heybesine goyir köye götürir. Babası Hasan Aga. oğlani görende sorir;

-Ola ne ettin?

-Heç baba. Ökiz öldi

“Nasıl oldu bu iş?” diyende, oğlan “Hal bele iken bele” diyir. köselerin yaptıklarını bir bir babasına annadir. Köse Hasan öbürlerinden daha yaman bir köseymiş. Ogluni dinnedikten sora: “Ya ele mi bahah. ki el mi yaman, bey mi?” diyir. Ertesi gün sabah, açılanda garisına diyir ki: “Hele esşegi çıkart, ben bögün şehire gidecagam” Eşşegi çıkardirlar. Köse Hasan, oğlanın tarif ettiği yere yaklaşanda eşşegin gerisine bir tene altın tepir. Birez sonra köseler. Köse Hasan’ın öğini kesirler amma bunlar onun da bir köse olduguni bülmirler.

Aga uğur ola. nere gidirsen?

Anbu eşsegi satmiya götürirem.

Ne istirsen? Biz alah.

Yüz pankınot.

Aga bir eşşek de yüz pankınot ede. Hele olacağına de de alah

“Ahlız keserse, benim eşşeğimin değeri yüz pankınottur.” diyir ve hama eşşegi modullir Modulliyanda eşşek hama “vırt” edir, arkasından altınlari dışari atir. Köseler buni görende şaşırırlar. “Bu nasıl iş” diyirler. Köse Hasan yere düşen altını alir. temizlir dizine sürir parlatır, kesesine goyir. Buni gören köseler diyirler ki

Hele dur aga bu eşşek her vahıt mı altın cihardır?

Benim eşşegiin âdeti beledir, her vahit çıharır.

Bu İş nasıl olir? Hele annat.

Bu eşsegi bir yere gabatacahsın. bir hafta heç yanına ugamiyacaksan, bir
hafta sora cıhanp bir modulladın mi, gördüğüz gibi altın cihardır.

Köse Hasan bele diyende öbürleri dinnirler. dinnirler birbirlerinen pısır kısır gonuşduhdan sora diyirler ki: “Gel bu eşsegi bize yetmiş pankınota ver.”

Ne başınızı agırdim. Köse Hasan; vur. dut eşsegi dohsan pankınota köselere satir, paraları cebine goyir, köyüne gelir.

Köse Hasan kövünde olsun, biz gelah eşşegi alan köselere: Köseler, eşsegi alır almaz götürir bir boş merege gabadirlar. Bir hafta heç yanına ugramirlar. Bir hafta sonra gidirler zirzanın üstündeki asma kilidi açirlar, gapiyi itilirler amma gapi bir türll açılmir. Meğer eşşek acından gebermiş. gapının ardasına yıhılmış. Ne İse, zorlanirlar. gapiyi açirlar, eşşegin cendegini dişari atirlar. Köse

Hasan’a verir verişdirir. “Helbet sen elimize geçersen, biz de sene edeceğimizi bülürük’ diyirler.

Biz gelek Hasan’a… Köse Hasan köve gelende, yoldan İki tene tilki enigi alir eve gelir. Garısına diyir ki: “Bah beni ey dinne. Ben bele iken bele ettim. Şimdi o köseler gelende onlara bir oyun oyniyacayıh” Bele diyende garısı diyir ki: “Gine kim bülür nasıl bir şeytanlıh düşünmüşsendlr, hele annat. Hasan diyir ki: “Bah şimdi o adamlar gelende diyacahsan ki Hasan tarlada çalışir. Ben bu tilkilerden birini senin yanına bırahacagam. Öbür tilkiyi de tarlaya götürecağam. Sen evde bir ayran aşı, bir guşgana dolma, birez de pilav yap hazır et. Köseler gelende ben onların yanında benim tilkinin kulağına diyecagam ki. eve get söyle. hanım şu şu yemekleri bişirsün, misafirim var.” Emi?

-ee…

Tebi tilkiyi puhardanda gacıp gidecektir. Ondan sorasına garışma. Köse Hasan hilesini garısına annatanda garısı. “pekey” diyir. Herif de tarlaya gidir. Aradan bir saat mı geçir, iki saat mı geçir, hilâf olmasın gapı dögllir, Dögülende gar Sövenin deliğinden bahir ki köseler gelmiş:

-Kim o?

Hasan Aga evde mi?

Heyir evde yoh

Ya nere gitmiş?

anu garşıdaki tarlada çalışir.

Köseler “pekey” diyir. Hasan’ın yanına gidirler – Selâm-eleykûmüselâmdan sonra köseler diyirler ki:

Bize sattığın eşşek öldi.

Vah.! Çoh yazık. Nasıl ettiz ki öldi?

Bir hafta yanına uğramadıh.

Yanına ot, su goyduz mu?

Heyir goymadıh

Vah vah zavallı essek, demek ki acından ölmüş. Acıdım, çoh acıdım amma
ne edek canız sağ olsun, o ki olan olmuş üzülmeyin. Buriya gelmişken bize gidah
bir yemek yiyah sora gidin.

‘Yoh. yoh eziyete düşme” diyende Köse Hasan, adamların yanında, arabanın goluna bağlı bulunan tilkinin gulagına onnann duyacağı bir sesle diyir ki’ “Get eve söyle, de ki “Ağanın iki tene misafiri var. Çorba, dolma, pilav bişirsin. Bir saat sora gelecahlar.” Bu sözleri tilkinin gulagına söyledikten sora. oni buhardır. Tilki adamın elinden kurtulanda tebi gaçir gidir. Köseler buni görir ecebe galirlar ‘Tilki de İnsan dilinden anniya. bu nasıl iş? Hele bahah. soni nasıl cıhacah diyirler. Tarlada Hasan Agaynan birez yarenlik edirler. Birez sora Hasan diyir ki: “E… Ağalar, gahın gidah bir garnımızı doyurah.”

Hep beraber toplanir. eve gidirler. Hasan Aga evden içeri girir. Köseler onun ardasından girende bahirlar ki tarladaki tilki havluda, evün içinde dolanir. Eyce şaşirirlar. Ne ise biraz sora Hasan’ın. tilkinin kulağına söylediği yemekler bir bir gelende köseler dayanamirlar. yemek yedikten sora diyirler ki:

Aga anbu tilkiye heyran olduh, gel buni bize sat.

Olmaz, bu tilki çoh merifetlidir. satamam.

Hasan tebi bu sözleriynen müşteri gızıştırir. birez gevüşek davrananda köseler israr edirler. “Gel sat. ne istirsen verah” Bunların ısrari üzerine Hasan da diyir ki peki mademki bunca istirsiz ikiyüz pankınot verin, tilkiyi alın götürün.”

Ne başınızı ağırdım. Vur dut tilkiyi yüzaltmış pankınota alir gidirler. Köse Hasan’nan garısı arkalarından gülirler, sevünirler. Köseler de bir sevincinen tilkiyi alıp öteki köselerin yanına gidirler. Tilkinin merifetini annatirlar. Köselerin başi diyir ki ele İse en evvel tilkinin kulağına ben söylim, bizim eve yollim. yemeği bizde yiyah” Ötekiler, “olur” diyirler. Baş köse. tilkinin kulağına birşeyler söylir. Evde hanıma börekler, paklavalar ısmarlır. tilkiye: “haydi get” diyir. Tilki tebil adamdan gurtulur gurtulmaz gaçir gidir. Birez sora köseler toplanır, baş kösenin evüne yemek yemeye gidirler. Baş kösenin garisi diyir ki Heyir ola herif, bunca misafiri hebersiz neye getirdin?’

Nasıl hebersiz, tilki gelip söylemedi mi?

Ne tilkisi, sen ne gonişirsan, tilki de heber getire?

Köseler, üzüntüden birbirlerini suçliya dursunlar, biz gelah Köse Hasana

Köse Hasan, gansma diylr ki: “Bah_ gari bu herifler gene gelip beni bulacahlar. Ben sindi sene birşey ögretecagam ey dinne Carisi “pekey” diylr. Hasan diyir ki; “Ben senin boynuna bir bagarsah bağlıyacagam. Bağırsağın içine kan dolduracagam. Misafirler gelende ben sene yemekten sora derem ki hele gadayıf dolması da getir. Sen de dersen ki: ‘Gadayıf dolması yapmadım.1 Benim yalandan hersim çıhar. Beni onların yanında yatırır keserern. sen de ölmüş gibi evvela çıtpınır sora cansız yatarsan sora adamlar sana acırlar. Ben de onlara derem ki: ‘Mademki çoh üzülirslz. sizi üzüntüden gurtarim.’ Anbu gamış düdögl getirir guiagan üç defa öttürürem. O zaman sen cana gelir ayağı gaharsan. Annadın mı?” Gan: “Herif senin bene ettiğin nedir?” dedikten sora “pekey” diyerek kabul edir. Yemekler yiyildikten sora Hasan Ağa. gansına diyir kt “Hele gadayıf dolması getir sofradan gahah..” Gansı dlyir ki: “Ben gadayıf dolması yapmadım?” Hasan Ağa. buna coh fena halde herslenlr. Hama orada belinden gemesini134 çıharir. garının boynuna basir. Garının boynundaki bagarsah deşilir. Ortalığa kan yayillr. Orada ki köseler buna coh üzilirler. “Aman aga ne ettin, bizim yüzümüzden cinayet işledin, vah. vah. coh. üzüldük” diyende. Hasan Ağa misafirlere diyir ki: “Bunca ki üzüldüz. durun ben buni dirildim.” Bele dedigden sora gahlr terekten bir tene küçük kamış düllük135 getirir, yerde cansız yatan gansının kulağına bir defa öttürlr Öttürmez gari çift sıççırir ayağa gahlr. Oradakiler de hayret edirler. Birez sora bu düllüge lallp olirlar. Ne başızl agırdlm Köse Hasan bu dülligi de ey bir para İle onlara satir. Düllügi olan köseler gelir evlerlnde ganlannı birer birer kesirler, düllük heç birini dirilımeyince gene Hasan Aga’nın kövünün yoluni dutirlar.

Köse Hasan. Öteki köselerin gene köve geleceklerini, bu defa canini gurtaramiyacagınl anlir. yeni bir oyun hazırlir. Gansma dlylr ki: “Bah garl. bu herifler gelir beni sorarlarsa sen ağliyarah de ki. “Hasan öldi.” Ben bir mezer yaptırıp içine gireceğam. Onlar mezerimi görür, öldüğüme İnanırlarsa gurtuluruh_.” Gansı “pekey” diylr.

Aradan coh geçmlr. Yeddt köse toplanır, köve gelirler. Hışmınnan Hasan’m kapısın! çalirlar. Gansi kederli kederli: “Kim o?” diylr.

- Hasan Aga yoh mi?

-Vay canım cıha Hasan Aga öleli 48 saat oldl

Gari bunları söyleyende kaprom anhasında yalandan aglir. Köseler buni dinnediklen sora diyirler ki:

-Buraya gelmişken gidah bari mezerinde bir fatiha ohiyah.

Gabristana gidirler, sıraya düzülir fatiha ohiyanda baş köse bahir ki. mezerin uç yerinde bir delik var. Meğer Hasan orayı nefes deliği goymuş. Baş köse arkadaşlarına diyir ki

-Vola hele mezeri açın. ben bu delikten şüpelendim

Köseler mezeri açirlar ki Hasan mezerin ortasında oturir. ” sensen bize bu oyunları oyniyan” diyerek Hasan’i dutir bir çuvalın İçine goyir götürirler. Götürende bahirlar ki uzahdan davul çalınir, atlılar gaynaşir. bir şenlik bir şamata gelir. Yanlarına gidirler ki düğün olir. Hasan’ın bulunduğu çuvalı bir ağaca bağlir, düğüne gidirler. Hasan-bahir ki gettiler. kendi kendine devamlı olarak: “istemirem, lstemirem, istemirem” diyir. O sırada sürüsü ile geçen bir çoban bu sese gulaklanir. Çuvalın yanına gelir ki, içindeki adam boyuna “istemirem. lstemirem” diyir.

Neyi istemirsen baba. sen kimsen

Ah benim gardaşım, nasıl annadlm, bene begin gizini vermek istediler,
almadım. Beni bu çuvala goydular. Ben oni istemirem.

-Vola sen ne ahılsız adamsan. insan begin gızınıı almaz mi ?

-Eğer sen istersen, gel çuvala gir. Senin elbiselerini de bene ver. Beg’in gizini
sen al.

Hasan bele diyende çobanın ahlı yatir. “He” diyir. Çoban çuvala girir. Hasan çoban gıyafetlnde sürüyi alir gidir.

Biz gelah yeddi köseye. Köseler düğünden dönirler ki çuval yerinde durir. İçindeki boyuna “beni cihardın ben aliram, begin gizini almıya razı oldum, ben alacağam.” diye gonuşir. Köseler diyirler ki Hasan ahlını oynatmış. Çuvalı alir getirir Çobandede körpüsünden aşşaği atirlar. “Di get, geber. senin yanan buhartmadıh ya!” diyirler.

http://erzurum.kulturturizm.gov.tr/Yonlendir.aspx?F6E10F8892433CFF4329F0A36BFEFBCDD46405743274FF07

İRAN TÜRK EDEBİYATI

19 Haziran 2008

Kara Öküz hikayesi için bkz: 140-144

İRAN TÜRK EDEBİYATI

http://www.oyanish.org/cild-1.pdf

Sivrisinek ve öküz

3 Haziran 2008

Sivrisinek, öküzün başında  dakikalarca vızıldadıktan sonra boynuzundan birine konar ve kendisine verdiği rahıtsızlıktan dolayı özür diler.

-Eger agırlığım sana  zarar veriyorsa söyle hemen çekip giderim. der.

-Kendini yorma!

diye yanıtlar öküz ve devam eder;

-benım için gitmen  de kalman da fark etmez.doğruyu söylemek gerekirse senın orada olduğunu bile farketmemiştim….!

Bilge Versatile Der ki;

KÜÇÜK İNSANLAR KİBİRLİ OLURLAR.

EŞEK, ÖKÜZ VE ÇİFTÇİNİN ÖYKÜSÜ

3 Haziran 2008

Bil ki kızım, bir zamanlar büyük zenginlikleri ve sürü hayvanları olan bir tacir varmış. Bu tacir evliymiş, çocuk sahibiymiş. Yüce Tanrı ona kuşların ve hayvanların dilinden anlama yeteneği de vermiş.

Bu tacirin ev yeri, nehir kıyısında verimli bir toprakmış ve çiftliğinde bir eşek ile bir öküz varmış.

 

Bir gün Öküz, eşeğin bulunduğu ahıra gelmiş; burasını süpürülmüş, sulanmış bulmuş: yemlikte iyice harman edilmiş arpa ve elekten geçirilmiş saman varmış; eşek de yan gelip yatmaktaymış. Çünkü, çiftçi arada bir, gerektikçe küçük bîr gezinti için onu kullanır; bundan sonra eşek hemen ahıra dönüp rahatına bakarmış. İşte o gün, çiftçi, öküzün eşeğe, “Keyfince yemini yemeye bakî Sağlık olsun,* yarasın ve de hazmın kolay olsun! Bense, sen dinlenirken, yorgunluktan ölüyorum. Sen harmanlanmış arpa yiyorsun, önüne getiriyorlar; ve bazen efendi üzerine binse de, çabucak seni geri getiriyor. Bana gelince, sadece çift sürmeye ve dolap çevirmeye yarıyorum!” dediğini duymuş. Eşek de ona diyormuş ki, “Seni tarlaya çıkarıp boyunduruğu boynuna takarlarken, kendini yere at. hiç ayağa kalkma! Alıp ahıra götürdüklerinde, yemek için verdikleri baklaya, sanki hastaymışsın gibi, dokunma! Bir, iki, hatta üç gün yiyip içmekten kendini alıkoy! Böylece yorgunluktan ve de çalışmaktan kurtulursun!”

Oysa sahipleri, oracıkta, onların konuşmalarını dinliyormuş.

Ahırdan sorumlu yanaşma gelip de yem vermek için öküze yaklaşınca, onun çok az yediğini görmüş; ve de ertesi sabah çifte koşmak isteyince, onu keyifsiz bulmuş. Bunun üzerine çiftçi yanaşmaya, “Eşeği al ve bütün gün öküz yerine onu çifte koş!” demiş. Yanaşma da öküz yerine eşeği işe koşup bütün gün çalıştırmış. Günün sonunda eşek ahıra dönünce, öküz ona, yaptığı iyilik ve bütün gün sayesinde dinlendiği için teşekkür etmiş. Eşek hiç yanıt vermemiş ve yaptığından büyük pişmanlık duymuş.

Ertesi gün saban-sürücü gelmiş ve eşeği götürüp gün batıncaya kadar yeniden çalıştırmış. Eşek, boynu soyulmuş, yorgunluktan bitkin bir halde gelmiş. Öküz, onu bu durumda görünce, coşkuyla ona şükranlarını sunmaya ve övgüyle onurlandırmaya başlamış.

Eşek, o zaman, ona demiş ki: “Bundan önceki günler ne rahattım, rahatlıktan nasibimi alıp duruyordum.” Sonra da eklemiş: “Bununla birlikte, sana iyi bir nasihatte bulunmakta yarar görmekteyim. Efendimizi yanaşmalara şöyle derken duydum: ‘Öküz yarın da yerinden kalkmazsa, onu kasaba verin! Kesin, derisinden masaya örtü yapın!’ Senin adına korktum, sağlığından endişe ettim.”

Öküz, eşeğin bu sözlerini işitince, ona teşekkür etmiş ve demiş ki, “Yarın onlarla gider, canla başla çalışırım”; ve hemen yeminin tümünü yemiş, hatta yem kabının dibini diliyle yalamış. Bütün bunlar olup bitmiş ve sahipleri de bu sözleri duymuş.

Ertesi gün, gün doğunca tacir, eşiyle birlikte öküz ve ineklerin bulunduğu ahıra gitmiş; oturup izlemişler. Biraz sonra yanaşma gelip öküzü dışarı çıkarmış. Öküz efendisini görünce kuyruğunu sallamaya, gürültüyle yellenmeye ve her yöne çılgınca koşmaya başlamış. Bunu gören çiftçi öylesine bir gülme nöbetine tutulmuş ki, sırtüstü düşmüş. Kan sı sormuş “Ne gülüyorsun, sen?” diyerek… O da, “Görüp işittiğim bir şeyden ötürü. Bunu ölümü göze almadan sana açıklayamam!” demiş. Kadın, “Bunu bana kesinlikle açıklaman gerek! Gülüşünün nedeni nedir? Ölsen bile söylemelisin!” diyence, kocası, “Ölümden korktuğum için bunu sana açıklayamam!” demiş. Kadınsa, “Öyleyse sen bana gülüyorsun” diye tutturmuş; ve de onunla çekişmekten ve inatla sözünü sürdürerek canını sıkmaktan vazgeçmemiş. Sonunda adam büyük bir şaşkınlığa düşmüş. Çocuklarını yanına çağırtmış; kadıya ve tanıdıklara da haber salmış. Karısına sırrını açıp ölmeden önce, vasiyetnamesini hazırlatmak istemiş; çünkü karısını, amcasının kızı ve çocuklarının anası olduğundan büyük bir aşkla severmiş; bir de onunla yirmi yıldır birlikte yaşamış imiş. Dahası, karısının yakınlarını, mahalledeki komşuları da çağırtmış; onlara tüm öyküyü ve sırrım açıklar açıklamaz öleceğini söylemiş. Orada bulunan herkes kadına, “Allah aşkına! Israrından vazgeç, yoksa kocan, çocuklarının babası ölecek!” demiş. Ama kadın onlara, “Bana sırrını açıklamadan yakasını bırakmam, ölürse ölsün!” demiş. Bunun üzerine konuşmaktan vazgeçmişler. Çiftçi de yanlarından ayrılmış, ahırdan yana yönelmiş; bahçede ilkin abdest alıp sonra dönerek iki rekât namaz kılıp sırrını söyleyecek ve ölecekmiş.

Çiftçinin elli tavuğu doyuracak güçte yiğit bir horozu ve bir köpeği varmış. Çiftçi, köpeğin, tavuklara çullanan horoza seslenip onu azarlayarak, “Efendimiz ölüme giderken böylesine keyiflenmekten utanmıyor musun?” dediğini duymuş. Bunun üzerine horoz köpeğe sormuş: “Nasıl oluyor bu?” diye… O zaman köpek, öyküyü tekrarlamış; horoz da ona, “Allah, Allah! Efendimizde hiç akıl yok mu? Benim elli karım var. Birini hoş tutar, öbürünü azarlar, idare eder giderim; onun bir tek karısı var, onu bile nasıl yöneteceğim bilmiyor. Oysa çözüm çok basit: Dut ağacından birkaç dal kessin, birden yatak odasına dalsın ve ölünceye ya da pişman olup Özür dileyinceye kadar karısını dövsün! Bundan sonra hiç can sıkacak sorular sormaz!” demiş. Çiftçi, köpekle konuşan horozun söylediklerini işitince kafasında şimşek çakmış ve karısını dövmeye karar vermiş.

Vezir burada öyküsünü kesip kızı Şehrazat’a, “Ben de sana çiftçinin karısına yaptığını yapsam yeridir!” demiş. Kızı, “Ne yapmış?” diye sorunca, vezir sözünü şöyle sürdürmüş: Çiftçi karısının yatak odasına girmiş; kestiği birkaç dut dalını orada bir yerlere sakladıktan sonra, ona seslenerek, “Sırrımı söyleyebilmem için yatak odasına gel! Hiç kimse beni görmesin! Sonra da öleyim!” demiş. Karısı onunla odaya girmiş; çiftçi ikisine özgü odanın kapısını kapayıp karısına, gittikçe şiddetini artırarak bayıltıncaya kadar sopa çekmiş; sonunda kadın, “Pişman oldum! Pişman oldum!” demiş. Sonra da kocasının iki elini, iki ayağını öpmeye başlamış ve gerçekten pişman olmuş; ve de onunla birlikte dışarı çıkmış.

İki tarafın yakınları da dahil, tüm orada bulunanlar, aralannın düzeldiğini görerek sevinmişler; ve herkes ölünceye kadar mutlu ve bahtlarından memnun yaşamışlar.

Öküz olmamak…

15 Nisan 2008

Bekir COŞKUN

10 Şubat 2008

 bcoskun@hurriyet.com.tr 

Öküz olmamak…

YIRTICI hayvanlar, yeşil otlaklara doğru yol almakta olan buffalo sürüsünün zayıf anını beklediler.

Sürüde yavrular vardı ve yırtıcıların hedefi küçüklerdi.

Bir su kıyısında yırtıcılar bir yavruyu kaptılar, yavru başını çevirip annesini aradı, acı acı bağırdı. Görmeliydiniz, kaçıp kurtulmak için nasıl çırpındı.

Buffalo sürüsü durdu.

Önce düşündüler.

Doğa gözlemcileri, bu durumlarda genelde buffaloların her zaman kaçtıklarını tespit etmişlerdi.

Bu sefer buffalolar döndüler.

Yavruyu yere yatırmış, üzerine kocaman pençelerini koymuş yırtıcıların çevresini sardılar.

Yırtıcılar şaşırmışlardı.

Çevrelerinde siyah boynuzlardan bir duvar vardı. Biraz sonra buffaloların korkup dağılacağını umdular. Ama öyle olmadı, ilk hamleyi bir yaşlı buffalo yaptı, koca bir aslanı boynuzlarına taktığı gibi havaya fırlattı.

Yırtıcılar tek tek kaçmaya başladılar.

Sürü yaralı yavruyu alıp yoluna devam etti.

(Bakınız; http:/www.youtube.com/watch?v=LUDDz68kM)

 

* 

Doğa bize birçok şey öğretir.

Ama biz öğrenemeyiz.

İyi bakın doğaya; akılsız, teslimiyetçi, kaderci, tepkisiz, sessiz, pısırık tüm canlıların acı çektiğini göreceksiniz.

İşte:

Buffalolara saygım arttı. Onlara “öküz” derdim, o yaptıklarını izledikten sonra artık demiyorum.

Elbette bir buffalo görme ve ona “Saygılar…” diye yanaşıp “Hakikaten sizi kutlarım, yani ancak bu kadar olur, kişilikli ve onurlu bir iş yaptınız…” deme olanağım yok.

Ama uzaktan uzaktan saygım sonsuz.

Bereketli bir yaşama doğru umutla yol alırken, özgürlüklerini, amaçlarını, kimliklerini, gururlarını, yaşama haklarını ve çocuklarını yırtıcılara bırakmadılar.

Benim gözümde “öküz” olmaktan çıkıp “buffalo” oldular.

 

Onurlu… 

Mağrur…

Yürekli…

Adam gibi adam şu buffalolar. 

Müsümsüz Hasan

29 Mayıs 2007
Yunus Usta ve Berat Demirci
Yazar Adı: İbrahim Kaya
 Bizim insanlarımız, kendilerini çok özel ve güzel yapan niteliklere sahiptir ve bu nitelikleriyle de Anadolu’yu çok iyi bir şekilde temsil ederler. İşçisi, memuru, köylüsü, şehirlisi memleketin farklı bir güzelliğini ortaya koyuyorlar. Hele bir inşaat işçileri vardır ki bin bir marifet ve bin bir hüner ile doludurlar. İşlerinin âşığıdırlar bir de memleketlerinin. İşte onlardan bir tanesi Yunus Akpolat abi…
Kırk yaşlarında, hafiften şişmanlama emareleri görünmeye başlamış, dinlemekten bıkmayacağınız tatlı bir dili, insanın içini ısıtan ve Anadolu’yu anımsatan hoş bir görüntüsü var. Yüzünden ter akarken o aynı zamanda merdivenlere mermer döşeme işiyle meşgul. Bu arada bildik muhabbetler de dünden başlamıştı bile. Laf lafı açıyordu. Bana, “Hoca sen Müzümsüz Hasan hikayesini bilin mi?” dedi. Ben de, “Yok abi, nerden bileyim…” dedim. Ve başladı anlatmaya:
Bir gün Müzümsüz Hasan, köyden kalkıyor ve şehre çalışmaya gidiyor. Köyden biri şehre çalışmaya gelir de, şehirdekiler onun ziyaretine gitmez mi? Tabiî Müzümsüz Hasan’ın köylüleri de onun şehre geldiğini duyunca köyden haber almak gayesiyle onun yanına gitmek istiyorlar. Şehirde çalışan köylülerden biri, “Müzümsüz Hasan köyden gelmiş, gidelim de bir bakalım.” diyor. Diğeri ise, “Abi, ne yapacaksın, adı üstünde Müzümsüz Hasan!” diyor. Ama neticede köylü köylüdür. Yanına gitmeye karar veriyorlar. Varıyorlar Müzümsüz Hasan’ın yanına. Hoş, beş derken “Eee, Hasan köyde ne var, ne yok?” diyorlar. Müzümsüz Hasan, “Ne olacak bir şey yok.” diyor. Ve daha sonra soruyu soran köylüye “Sadece sizin it öldü.” diyor. Köylü şaşırıyor ve ekliyor, “Bizim ite ne oldu ki acaba?” diyor. Müzümsüz Hasan, “Ne olacak sizin öküzün kemiği boğazında kalmış.” diyor. Bu sefer adam iyice şaşırıyor ve “Ya, bizim öküze ne oldu ki?” diyor. Müzümsüz Hasan da “Babanın mezarına taş götürürken arabanın altında kaldı.” şeklinde cevaplıyor. Adam kendinden geçmeye başlıyor, “Babam niye öldü ya hu?” diyor. Müzümsüz Hasan, “Baban da annenin hasretine dayanamadı.” diyor. Adam çıldıracak dereceye geliyor ve, “Annem niye öldü?” diyor. Tabiî bizim Müzümsüz Hasan hiç istifini bozmadan cevaplamaya devam ediyor, “ Annene ne olacak, sizin ev başına yıkıldı.” diyor ve ekliyor, “Yıkılan evin yerine ben de hıyar ektim. Aha, iki tane de buraya getirdim, al biri sana biri de bana…” diyor.
Bu arada Yunus Usta’yı dinleyenler gülmekten kendilerinden geçiyorlar. Bir insan ancak bu kadar müzümsüz olur yani…
Yunus abi, anlattıkça anlatıyor biz de dinledikçe bir şeyler öğreniyoruz. Bu arada merdivenin yarısı da bitmiş durumda. İnsan hem konuşup hem nasıl iş yaparmış çok güzel bir şekilde görüyoruz. Yunus abi, “Hoca, sana padişah ile köylünün hikayesini anlatayım da dinle.” diyor. Tabiî ben dünden hazırım. Yunus Usta başlıyor anlatmaya:
Padişahın bir tanesi vezirlerini çağırıyor ve onlara duyurulması için bir ferman veriyor. Ferman da şunlar yazıyordur, “Ben üç soru soracağım, bilene istediği kadar altın vereceğim. Bilemeyenin ise kafasını vurduracağım. Kellesine güvenen varsa gelsin.” Vezirler bu duyuruyu memleketin her tarafına yayıyorlar. Kellesinden korkan insanlar padişahın karşısına çıkmıyorlar. Köylünün bir tanesi, “Durumum zaten ölüden beter, gidiyim bir şansımı deniyim.” diyor ve çıkıyor yola. Varıyor doğruca padişahın sarayına ve çıkıyor huzuruna. Padişah şöyle bir köylüye baktıktan sonra yere bir daire çiziyor. Köylü içine parmağıyla işaret ediyor. Padişah işaret parmağını gösteriyor. Köylü iki parmağını gösteriyor. Padişah kıbleyi işaret ediyor. Köylü de dört tarafı işaret ediyor.
Padişah bu duruma çok şaşırıyor. “Buna istediği kadar altın verin bütün soruları bildi.” diyor. Köylü altınları alıyor ve köyünün yolunu tutuyor. Padişah da üzgün bir şekilde makamına çekiliyor. Alimler toplanıp padişahın huzuruna varıyorlar, “Padişahım ne sordunuz ve bu köylü, bu soruları nasıl bildi?” diyorlar. Padişah, “Ben de şaşırdım.” diyor ve ekliyor, “Ben dedim ki dünya yuvarlak.” O dedi ki, “ Biz de içindeyiz.” Ben dedim ki, “Allah bir.” O dedi ki, “Peygamber de yanında.” Ben dedim ki, “Kabe kıble.” O dedi ki, “Kabe’de her taraf kıble.” Bunu duyan âlimler de padişah gibi şaşırıyorlar ve padişahın huzurundan ayrılıyorlar.
Gel gelelim bizim köylüye. Bizim köylü köyünde zenginlik içinde yaşamaya başlıyor. Bu duruma çok şaşıran diğer köylüler de onun yanına gelip soruyorlar, “Padişah sana ne sordu da bildin?” Bizim köylü cevaplıyor, padişah dedi ki, “Bir tepsi baklava olsa ne yaparsın?” Ben dedim, “Çok açım, içine dalar yerim.” Padişah dedi ki, “Senin gözünü oyarım.” Ben dedim, “Ben de senin iki gözünü oyarım.” Padişah dedi ki, “Benim bir sürüm var şu tarafta yayar mısın?” Ben dedim, “Ben köylüyüm, her tarafta yayarım.” Köylüler de bu duruma şaşırıyorlar ve oradan ayrılıyorlar.
Gülmeye başlıyorum. “Ya, Yunus abi, sen çok yaşa. Bunları nerede buluyorsun Allah aşkına. Ben bu tür hikayeleri çok severim. Akşama kadar anlatsan dinlerim.” diyorum. Yunus Usta, “Bizim köyde Berat Demirci adında bir öğretmen vardı, o da böyle şeyleri çok severdi. Biz onunla çok konuşurduk. Şimdi ne yapıyor bilmiyorum.” diyor. Ben çok şaşırıyorum tabiî bu duruma. “Bizim Berat Demirci mi?” diyorum. “Senin dediğin kim?” diyor ve ben de anlatıyorum. Ben anlattıktan sonra o da, “He, aynı kişiden bahsediyoruz.” diyor. “Bir kitabı çıkacaktı, çıktı mı acaba?” diye bana soruyor. Ben de, “Evet, çıktı. Turna ve Gayda.” diyorum ve eve çıkıp kitabı alıp getiriyorum. Yunus Usta, kitabı görünce çok seviniyor. Kitabı alıp karıştırmaya başlıyor ve bazı yerleri göstererek, “Bak işte buralardan benim haberim vardı.” şeklinde değerlendirmelerde bulunuyor. Ne kadar ilginç değil mi? Konuşa konuşa nereye gelmiştik. Bir mermer ustasından Berat Demirci’ye uzanan güzel bir yolculuk yapmıştık. Ben şimdi kendi kendime diyorum ki, “İnsan, Anadolu’da yaşar, Anadolu insanlarının yanında böyle muhabbetlere katılır da Berat Demirci, Ahmet Turan Alkan olmaz mı…
Merdivenin mermeri yavaş yavaş bitme aşamasına gelmişti. Bu arada Yunus Usta, bana “Aslan ile Kurt”, “Vezir ile Padişah” gibi değişik hikayeleri ve başından geçen ilginç olayları anlattı. “Abi, bunları niye yazmıyorsun?” dedim. “Ben yazmam, sadece anlatırım.” dedi.
Daha sonra Yunus Usta’nın aslında göründüğü gibi sadece bir inşaat işçisi olmadığını öğrendim. Yunus Usta, İslam tarihi, peygamberler tarihi, Türk tarihi konularına çok ilgi duyduğunu ve bu konularda yazılmış kitapları okuduğunu söyledi. Kendi yazdığı ve ezberinde olan şiirlerden de okudu. Biz de zevkle dinledik. Bu arada akşam olmaya başlamış ve merdivenin mermeri de bitmişti.
Ve artık ayrılık vakti gelmişti. Yunus Usta, aklındaki, fikrindeki, ruhundaki Anadolu’nun bütün güzelliklerini malzemeleriyle birlikte topladı ve yanımızdan ayrıldı, gitti. Biz de Anadolu hasretiyle arkasından buruk bir şekilde el salladık.
İşte, mermerci Yunus Usta’dan Berat Demirci’ye uzanan güzel bir gün böyle geçip gitmişti.