Arşiv 'Fıkralar'Kategori

Bir varmış, bir yokmuş…

9 Şubat 2009

 Zamanın birinde, aşırı zeki (!) öküzler yaşarmış..
Bu zeki (!) öküzler, zekalarını ispatlamak için sürekli çobanlarının ardınca oyun yaparlarmış..
Kendilerince, çobanlarını tuzağa düşürüp, egemenliği ele alacaklarmış…

Yine günlerden bir gün öküz sürüsündeki en öküz, çobanına en olmadık şeyi yapmış..
Tıpkı zamansız öten horoz gibi…
Haber yayılınca, öküz sürüsü arasında bir deprem olmuş adeta..
Diğer öküzler arkadaşlarının yaptıklarını anlayamamışlar..
Hatta aralarında bazı akıllı öküzler, en öküzün bu davranışını yadırgamış bile..

Çok vakit geçmeden sürü aralarındaki safkan öküzün başına geleni görmüş.
Çoban, öküzün üstünden öyle bir geçmiş ki, diğer öküzler ancak jilet ve spatula ile onları yerlerinden sökebilmişler..

Bu hikaye de burda bitmiş..

 

Çobanı CW olan öküzlerin vay haline’

Yettim Öküzüm

6 Şubat 2009

vakti zamanında bi çoban varmış…genç, güzel sesli, yumuşak huylu, dürüst ve iyi biriymiş. bu çobanın bir de sevgilisi varmış, komşu köyde. sevgilisi çobanı görebilmek için onların köye pazara, çoban da sevgilisini görebilmek için komşu köye hayvanları otlatmaya gidermiş. uzun bi aradan sonra çoban komşu köye otlatma bahane sevgili şahane diye gitmiiiiişş…çobanın köye yaklaştığını gören sevgilisi koşarak otlağa gitmiş. birisi görür diye sarılıp öpüşememişler bile…vah vah…derken yetti gari deyip kuytu biyer bulmuşlar. tam sarılmışlar, bi de ne görsünler! sürünün en büyük ÖKÜZü peşlerinde…çoban how! demiş ÖKÜZ aldırmamış…görmezlikten gelelim demişler olmamış, ÖKÜZ her seferinde diplerinde otlamış…ne yapalım ne yapalım derken çoban demiş ki ‘ama sevgilim o çok iyi bi ÖKÜZ’, kız da demiş ki ‘peki, iyi…’…sonra demişler ki buna da şükür. aradan bikaç gün geçmeden çoban işinden olmuş…niye? niye? ! diye sorarken aklına sevgilisi gelmiş, onların köye bi bahane uydurup gitmiş. ne görsün! sevgilisi elinde bıçak, tutmuş sürünün en büyük ÖKÜZünü yatırmış kesiyor! ! ! yettim sevgili ÖKÜZüm seni kurtaracam bu kalleş kadını elindeğn! ! demiş ama iş işten geçmiş…iş büyüyüp gazetelere manşet olmuş: ‘how dedik anlamadı bıçağı dürttüm…pişman deilim, yine olsa yine yaparım! ‘ demiş çobanın sevgilisi…eski çoban en sevdiği ÖKÜZüne mi yansın, sevgilisinin hapse düşmesine mi karar verememiş…bu masal da burada bitmiş ;)

http://nedir.antoloji.com/tehlikeli-masallar/

Birliğin önemi

6 Şubat 2009

HRKES KENDİ AZIĞINI YESİN

(Süleyman Atmaca/Lazarifoğlu’nun derlediği bir fıkra)

Çayırözü köyünde birlikte iş yapma güç ve yeteneğinin zayıflığından herkes şikayetçidir. Öyleki köylüler her yerde birlik olmanın önemini dile getirmelerine rağmen bunu hiçbir zaman yerine getirememişlerdir. Bu sebeple büyük fırsatlar elden kaçmıştır. Hatta çağımızda oldukça ilerlemekte olan ferdiyetcilik ve bençillik sebebiyle bu duygular giderek zayıflamaktadır. Zannediyorumki kaçırılan bu fırsatlar bir daha da yakalanamıyacaktır. İşte Çayırözü Köylülerin bu haleti ruhiyesini anlatan şöyle bir fıkra istesek te istemesekte hem komşu köylüler tarafından hem de kendi köyümüzde bu zafiyetimizi dile getirmek için anlatılmaktadır. Cumhuriyetin ilk yılları veya daha Osmanlı döneminin son dönemleridir. Köylerle şehir merkezi arasında ulaşım ve nakliye aracı öküzlerin gücüyle kullanılan kağnı arabalarıdır. Köylüler belirli günlerde ihtiyaçlarını gidermek için bu kağnılarla şehir merkezine giderlermiş. Giderken de birbirlerinden faydalanmak ve yol emniyeti için herkes öküzlerini arabalarına koşar, katar halinde birlikte giderlermiş. Aynı zamanda yol boyunca güvenliği sağlayan Jandarmalar devriye gezerlermiş. Böyle bir yolculuk sırasında Çayırözü köylüler Şehre giderken dinlenme yeri olarak hatun paharı denilen mevkiyi seçmişler. Bir yandan öküzlerin yemlerini verip onları dinlendirirken kendileri de yolda yemek üzere heybelerine koydukları yol azıklarını çıkarmışlar ve yemeğe oturmuşlar. Ama aynı alanda olmalarına rağmen herkes kendi önüne sofra açmış ayrı ayrı yiyorlarmış. Bu arada jandarma devriyesi ordan geçerken bu hali görünce selam verip tek tek yemek yiyenlere sormuşlar: -Sen nerelisin ? -Ağunsoslu -Sen nerelisin ? -Ağunsoslu -Sen nerelisin ? -Ağunsoslu Derken hepsinin aynı köylü olduklarını öğrenmişler, Kumandan bunun üzerine: -Madem aynı köylüsünüz neden herkes ayrı ayrı sofra açmış, ayrı ayrı yiyorsunuz? Diye sert bir tavırla sorunca köylüler donakalmış. Ortam buz keser olmuş. Ne diyeceklerini şaşırmışlar. Bunun üzerine Jandarma Kumandanı sert bir sesle: -Toplanın bir araya, hep birlikte bir sofra oluşturup birlikte yeyin…! deyince Köylülerin eli mahkum. Hemen bir araya toplanmışlar, birlikte yemeye başlamışlar. Jandarma devriyesi bu ortamı oluşturunca yola devam etmiş. Jandarmaların uzaklaştığını gören köylüler kendi aralarında: -Arkadaşlar ne oldu oldu. Jandarmanın korkusundan bir araya geldik. Artık jandarma uzaklaştı. Herkes yine eski haline dönsün, herkes kendi azığını yesin. deyip ayrı yemeye başlamışlar. Gerçekten böyle bir olayın yaşanıp yaşanmadığı tartışılabilir olsa da Ağunsos köylülerin birlik ruhunun zayıflığını dile getirmesi bakımından oldukça anlamlı bir fıkradır.

http://cayirozuavginsiz.azbuz.com/readArticle.jsp?objectID=5000000004715514

İki öküz hikayesi

3 Haziran 2008

 

İki öküz hikayesi, Barlas ve Kongar, Gül-Bush, ABŞ, Zbigniew Brzezinski

İslam ARSLAN
Güncel Bakış
www.haber5.com

Dün Gül-Bush görüşmesi yapıldı.
“Müttefikiz, dostuz ve ortak düşmanımız PKK” mesajı verildi.
İki devletin küçük olanı yıllardır o örgütü besleyenle aynı şeyleri söyledi ve bize ülke olarak sevinmemiz gerektiği söylendi..
Koca Türkiye devleti bir örgütle oyalanadursun, ABD yani Amerika Birleşik Şirketleri (ABŞ) gerçek işini yapmaya devam ediyor.
Biz PKK ile “takılıyoruz”..
Yani ufkumuzu küçültmeye yönelik bir çıbanla takılıyoruz…
Ama toplantıdaki temel konu “enerji güvenliği”ydi…

Gül’ümüz “Geniş şekilde ele aldık” dedi…

Yani ABD’nin sömürdüklerinin, Amerika Birleşik Şirketleri’nin geleceği…

Biz ne alacağız?…

Hava…

Biz 80 yıl öncede kalmış “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” şarkısını söyleyeduralım, dünyada haritalar parayla, gazla, petrolle çiziliyor …

Yani büyük plan işliyor…

ABD’deki zirvenin özeti bu…

“Nasıl?” peki?

***

Emre Kongar ve Mehmet Barlas NTV’de konuşuyor.
Komik figürler bunlar…
Keyifle seyrediyoruz…
Dünkü (08.1.2008) programda Emre Kongar, antiemperyalist Erbakan’ın siyaseten bitirilerek “ABD malı” olduğunu söylediği AK Parti’nin tek başına iktidara getirildiğini söyledi. Kongar, AK Parti için üstüne basa basa “ABD malı” dedi ve bu konuda son derece de önemle durdu…
Barlas da buna prim vermediğini ifade ederek geçiştirdi ve “iki öküz hikayesini” anlattı. Yani Kongar’ı komplocu olarak tanımladı. Programı gülerek bitirdiler…
Hikaye özetle şu:
İki öküz samanlıkta sohbet ediyor. Öküzün biri diğerine “Bu insanlar bizi böyle yediriyor, içiriyor, her eksiğimizi karşılıyorlar da sakın bu işin sonunda bizi kesip sucuk, bonfile falan yapmasınlar” der. Diğer öküz kendinden gayet emin bir tavırla “Bırak komplo teorisi üretmeyi, yemene bak” der.
Hikaye “korkunç sonla” ilgili…
***
Zbigniew Kazimierz Brzezinski.
Gül-Bush görüşmesinde o da yer aldı.
Muhtemel daha sonraki ikili temaslarda da o vardı…
Önemli.
Asıl konumuz da bu.
Bu adam, ABD dış politikasının ve günümüzün en önemli sorunlarından biri olan enerjinin pirlerinden. Tıpkı Richard Perle gibi.

Richard Perle’nin bir toplantısını bizzat takip eden bir gazeteci olarak “Karanlıklar Prensi” ünvanını boşuna almadığını yakinen biliyorum.

Brzezinski dediğimiz adam, Perle’den beş gömlek daha önemli …

ABD dış politikasının Siyonistlerin güdümünde olmasının doğallığı kadar doğal ve gerçek bir Siyonist.

Carter’den bu yana ABD Dış Politikasını yönetenlerden.

Zbigniew Kazimierz Brzezinski (D. 28 Mart 1928 Varşova), Polonya kökenli Yahudi. Yani Aşkenaz Yahudisi bir siyaset bilimci ve devlet adamı.

Dünyanın en önemli stratejistleri arasında ismi sayılan Brezezinski ABD’de 1977-1981 yılları arasında Jimmy Carter’ın Ulusal güvenlik yardımcılığını yaptı. Samuel Huntington’la birlikte çalışarak, 43 sayfalık ve bir gizli bülten yazdı. Bu bültende gelecek yönetimin 10 önemli dış ve ulusal güvenlik politikası hedefi açıklanıyordu.

Huntington ve Fukuyama denilen küresel felsefeci olarak sunulan dangalaklar, bu adamın beslemeleri zaten…

Medeniyeler Çatışması denen hikayenin gerçek yazarı “bu” yani…

Onlarca yıl önceki hedefler ve planlar bugün de geçerli… 

Brzezinski’nin önemli kitapları var.

-Büyük Satranç tahtası (The Grand Chessboard)
-Büyük Çöküş
-Kontrolden Çıkmış Dünya
-Tek Seçenek diğer adıyla Tercih (The Choice)

ABD’nin gerçek Dışişleri Bakanlığı, Dış İlişkiler Konseyi (CFR – Council of Foreign Relations) Üyesi Siyonist Zbigniew Brzezinski Tek Seçenek ya da Tercih  (The Choice) adlı kitabında “bir misyonu” işaret ediyor:

“Nüfusunun büyük çoğunluğunu Sünnî Müslümanların oluşturduğu ülkelerdeki esas büyük siyasî meydan okuma, teokrasiyi bir hedef olarak görmeyip, İslâm’ı kapsamlı bir ideoloji olarak gören halkçı hareketlerden gelecektir…. Türkiye için daha dolaylı bir sıkıntı olacaktır. Bununla beraber, İslamcılık köktenciliğe karşı bir panzehir olmaktan ziyade, daha ciddî şeylere de gebe olabilir. Bu hareket, bir zamanlar çok canlı olup şimdilerde uyuşuk bulunan bu medeniyetin yeniden canlanmakta olduğunu işaret de ediyor olabilir… Oysa İslamcı popülizm, Batı’nın bâzı modern unsurlarını benimserken, bunları İslâm’ın kalıpları içinde ve demagojik bir şekilde ifade ederek, Batı hâkimiyetinin izlerini silmek yolundaki bir çaba olarak değerlendirilebilir. Sentezin oluşumuna ise daha zaman vardır. Öyle anlaşılıyor ki, tedricen ve bazen de acılar pahasına, her Müslüman ülke, katılımcı ilkeleri benimseyen modern siyaset ile İslâm’ın ilkelerini kendisine hâs bir şekilde bağdaştıracaktır” (Tek seçenek s.56-57)

Brzezinski, ABD’ye ve küresel şebekelere, ‘Sürdürülebilir bir Avrasya stratejisinin, manevralar ve diplomatik manipülasyonları kullanarak, Amerika’nın küresel üstünlüğüne meydan okuyacak herhangi bir düşman koalisyonun ortaya çıkmasının engellenmesini ve uzak bir olasılık da olsa tek bir gücün böyle bir olaya kalkışmasına kesinlikle izin verilmemesini’ öğütlüyordu. (Türkiye Günlüğü, s. 36.)

Bu anlamda Milli Görüş ve projeleri, ABD ve AB için tehditler içeriyordu.

”Erbakan neden siyasi mevta ilan edildi?” sorusunun cevabı da bu zaten…

Zbigniew Brzezinski ‘Tek Seçenek’ adlı yeni kitabında ABD’ye diyor ki ‘Sömürgeleştirilmiş olan ülkelerden çekinme. Halkı Sünni Müslüman olan, sömürgeleştirilmemiş ve İslam’ı teokratik bir rejim olarak hedeflemeyip sosyal hayatta yaşamayı hedefleyen politik hareketlerden kork’. Buradaki mahfuz adres Milli Görüş’tür. 2004’te çıkardığı kitapta açık açık yazıyor adam.
CFR Üyesi Siyonist Teorisyen Zbigniew Brzezinski’ye göre ise Avrasya’yı kucaklamak için, Türkiye’yi avuçlamak gerekiyordu. Ona göre Avrasya’ya egemen olan güç, dünyanın iki zengin bölgesi olan Batı Avrupa ve Doğu Asya üzerinde muazzam bir nüfuz kurabilecek, Ortadoğu’yu ve Avrupa’yı otomatik olarak kontrol edebilecekti. (Büyük Satranç Tahtası, s. 21–22)

Kısacası ABD’nin küresel üstünlüğünün yolu, Türkiye’den geçmek zorundaydı ve geçerken de Türkiye’yi çiğneyerek geçecekti.

Brzezinski’nin adeta 3. Dünya savaşından bahsedercesine anlattığı sadist ve paranoyak düşünceleri de var ve BUNLAR BİZİ ÇOK YAKINDAN İLGİLENDİRİYOR:
 
“Tehlikelerle dolu bu dörtgende taraflar arasında çeşitli biçimde şiddet olayları patlayabilir. Olası çatışmaların listesi insanı ürkütecek kadar uzundur. Bu çatışmalar bölgedeki devletlerde yaşayan etnik gruplar arasında çıkabilir. Rusya ile yeni Orta Asya Devletleri arasında olabilecek bir savaşta, Orta Asya Devletlerini güneydeki bazı Müslüman ülkeler destekleyebilir. Orta Asya`da yeni kurulan ülkeler güneydeki bazı Müslüman ülkelerin desteği ile birbiriyle savaşabilirler; Eğer Ukrayna`daki ekonomik sorunlar devam eder ve bu ülkedeki Rus azınlığın ayrılıkçı istekleri körüklenirse, Rusya ile Ukrayna arasında bir savaş olabilir; Bazı Balkan devletleri arasında Türkiye ve Yunanistan`ın bile karışabileceği bir savaş çıkabilir; İsrail ve bir Arap ülkesi savaşabilir; İran, bir körfez ile veya Amerika ile savaşa tutuşabilir; ya da Hindistan ile Pakistan arasında yeni bir savaş çıkabilir. Eğer Orta Asya`da Çin sınırına yakın bir yerde bir çatışma çıkarsa, ya da Hindistan ile Pakistan arasında yeni bir savaş çıkarsa, Çin`in de müdahalesine yakın bir ihtimal olarak bakılmalıdır… Doğada hiç bir hacim boş kalmayacağı için. Rus Emperyalizminin Orta Asya`da bıraktığı jeopolitik boşluğu başka ülkelerin, özellikle de komşu İslam ülkelerinin doldurmak istediği konusunda belirgin emareler vardır. Bu konuda Türkiye, İran ve Pakistan etki alanlarını genişletmek için çoktan faaliyete başlamışlar…” (Kontrolden Çıkmış Dünya. 1994)
 
Bu tarz paranoyaklıklara kafa yoran adamların kolları nereye kadar uzayabilir…

Artık siz hesabedin…
 
Brzezinski, 26 Mayıs 1998’de Barcelona’da yapılan Kuzey Atlantik Asamblesi’nde konuşurken de konuşmasının üçte birinde, Türkiye’nin gelecek yüzyıldaki stratejik önemini ve dengelerdeki büyük rolünü anlatıyor ve Avrupalılar, biraz endişe ve dehşetle kendisini takip ediyorlardı. Türkiye’nin Avrasya’ya ve enerji kanallarına olan yakınlığından bahseden Brzezinski, Avrupalılara “Eğer aklınız varsa, Türkiye’yi dışarıda bırakmak değil, Türkiye’yi yanınıza almak, Avrupa Birliğine almak… Bu, sizin menfaatinizedir; ama, bunu yapmazsanız, Türkiye’nin alternatifleri çoktur. Türkiye sizsiz daha kuvvetlidir ve daha da büyük işler yapabilir” diyordu.

Bunu tecrübeyle sabit D-8′den dolayı söylediğini bilmek için kahin olmaya gerek yok..

Bush beyefendi de dün “Türkiye’nin AB içindeki önemiyle ilgili desteğini” tekrar etti zaten…

Herneyse…

Büyük bir kıskaç içindeki Müslümanlar için, bizim tek teselli şu olmalı:

Yeryüzünü ve şu aciz insancıklığımızı ve kısaca herşeyi tüm kainatı yaratan ve yaşatan Allah (c.c) biliyor ve görüyor.
Bu, bizi elbette rahatlatıyor ama bizatihi bize verilen görev olan “çalışma” da ihmal edilmemeli…
Brzezinski de Bush da görevini yapıyor…
Ya “bizimkiler” ne yapıyor?
En önemlisi biz ne yapıyoruz?

***

Yıllardır bu ülkede Müslüman bir genç olarak yaşamama rağmen ve mesleğim olan gazeteciliğin bana verdiği histerileri de kullanarak “Türkiye’nin entegrasyonu” konusuna kafa yormama, bununla ilgili siyasal süreçleri incelememe rağmen işin içinden çıkamadığımı belirteyim…

Ama işin uluslar arası yönü ortaya çıktığında, kimin yada kimlerin “Siyonist ağzıyla konuştuğunu anlamak” bizim için kolay olmaya başladı.

İki öküz hikayesinden Barlas-Kongar edebiyatına kadar her şeyi de bunun için yazdık…

Zira “Komplocu Öküz muamelesi görmek hiç hoşumuza gitmez…

Bizler “zehirin hiç bir zaman gösterişsiz bir tasta değil, her zaman altın tasta verileceğini” çok iyi biliriz…

Bunu anlamayan saflar için bırakın komplocu olalım…

Bunu saplantı haline getirecek değiliz…

http://www.haber5.com/artikel.php?artikel_id=5203

09.01.2008-Haber5.com

Öküz “Anadol”u yer!

3 Haziran 2008


VEHBİ KOÇ’UN KALEMİNDEN
‘Anadol’u öküz yer’ diye alay ettiler

“Bu otomobil piyasaya çıktığı zaman aleyhinde çeşitli sert yazılar yazıldı, fiberglas gövdeyi öküzün, atın yiyeceğinden bahsedildi. Bu alaylar, tiyatrolara kadar girdi. Fakat araba çalıştı. Halk aldı, kullandı. Türkiye’nin her yanına dağıldı, her iklimde çalıştı. Anadol’u alanlar Avrupa’ya, Afrika’ya gittiler, geldiler, arabanın yolda kalmadığını gördüler. Anadol’a karşı büyük rağbet başladı.”

http://www.patronlardunyasi.com/news_detail.php?id=41154

Bu sefer öküz

17 Nisan 2008

Öküz-Tren

15 Nisan 2008

Öküz: Kara trenim,kömürüne kurban olduğum bizim aşkımızı kıskanan bazı kesimler var beni çok sinirlendiriyorlar!!

Tren: Tabi kıskanacaklar ben ne zaman geçsem sen hemen pencereye çıkıp bana bakıyorsun

Öküz: Ne yani istemiyormusun yoksa sana anlamlı anlamlı bakmamı?

Tren: Yaa isterim tabii ama üzerimde oturan yolcular “şuna bak öküz gibi buraya bakıyor” diyorlar kıskanıyorum seni..

Öküz: Lan utandırdın şimdi beni..

Tren: Utanma öküzüm utanma seninle biz daha ne bakışmalar yapacagız ne bakışmalar..
bizi kıskanacaklar arkamızdan öküzün trene baktıgı gibi bakışıyorlar diye nameler yapacaklar elalem kıskansın bizim sevdamız asırlarca daha devam eder..

Öküz: Benim en çok hangi bakışımı seviyorsun lan..

Tren: Hani bir öküz gibi olanı varya o bakışına eriyorum işte..

Öküz: Kara trenim benim, allah cuf cufuna zeval vermesin..

Tren: Öküzüm benim, allah bakışlarını başka ulaşım araçlarına çevirtmesin.

http://www.turkforum.gen.tr/vforum/okuz-ve-trenin-askiii-vay-bee-t290636.html?s=ab541015753f5bfc317e5e1b162fd432&

Müsümsüz Hasan

29 Mayıs 2007
Yunus Usta ve Berat Demirci
Yazar Adı: İbrahim Kaya
 Bizim insanlarımız, kendilerini çok özel ve güzel yapan niteliklere sahiptir ve bu nitelikleriyle de Anadolu’yu çok iyi bir şekilde temsil ederler. İşçisi, memuru, köylüsü, şehirlisi memleketin farklı bir güzelliğini ortaya koyuyorlar. Hele bir inşaat işçileri vardır ki bin bir marifet ve bin bir hüner ile doludurlar. İşlerinin âşığıdırlar bir de memleketlerinin. İşte onlardan bir tanesi Yunus Akpolat abi…
Kırk yaşlarında, hafiften şişmanlama emareleri görünmeye başlamış, dinlemekten bıkmayacağınız tatlı bir dili, insanın içini ısıtan ve Anadolu’yu anımsatan hoş bir görüntüsü var. Yüzünden ter akarken o aynı zamanda merdivenlere mermer döşeme işiyle meşgul. Bu arada bildik muhabbetler de dünden başlamıştı bile. Laf lafı açıyordu. Bana, “Hoca sen Müzümsüz Hasan hikayesini bilin mi?” dedi. Ben de, “Yok abi, nerden bileyim…” dedim. Ve başladı anlatmaya:
Bir gün Müzümsüz Hasan, köyden kalkıyor ve şehre çalışmaya gidiyor. Köyden biri şehre çalışmaya gelir de, şehirdekiler onun ziyaretine gitmez mi? Tabiî Müzümsüz Hasan’ın köylüleri de onun şehre geldiğini duyunca köyden haber almak gayesiyle onun yanına gitmek istiyorlar. Şehirde çalışan köylülerden biri, “Müzümsüz Hasan köyden gelmiş, gidelim de bir bakalım.” diyor. Diğeri ise, “Abi, ne yapacaksın, adı üstünde Müzümsüz Hasan!” diyor. Ama neticede köylü köylüdür. Yanına gitmeye karar veriyorlar. Varıyorlar Müzümsüz Hasan’ın yanına. Hoş, beş derken “Eee, Hasan köyde ne var, ne yok?” diyorlar. Müzümsüz Hasan, “Ne olacak bir şey yok.” diyor. Ve daha sonra soruyu soran köylüye “Sadece sizin it öldü.” diyor. Köylü şaşırıyor ve ekliyor, “Bizim ite ne oldu ki acaba?” diyor. Müzümsüz Hasan, “Ne olacak sizin öküzün kemiği boğazında kalmış.” diyor. Bu sefer adam iyice şaşırıyor ve “Ya, bizim öküze ne oldu ki?” diyor. Müzümsüz Hasan da “Babanın mezarına taş götürürken arabanın altında kaldı.” şeklinde cevaplıyor. Adam kendinden geçmeye başlıyor, “Babam niye öldü ya hu?” diyor. Müzümsüz Hasan, “Baban da annenin hasretine dayanamadı.” diyor. Adam çıldıracak dereceye geliyor ve, “Annem niye öldü?” diyor. Tabiî bizim Müzümsüz Hasan hiç istifini bozmadan cevaplamaya devam ediyor, “ Annene ne olacak, sizin ev başına yıkıldı.” diyor ve ekliyor, “Yıkılan evin yerine ben de hıyar ektim. Aha, iki tane de buraya getirdim, al biri sana biri de bana…” diyor.
Bu arada Yunus Usta’yı dinleyenler gülmekten kendilerinden geçiyorlar. Bir insan ancak bu kadar müzümsüz olur yani…
Yunus abi, anlattıkça anlatıyor biz de dinledikçe bir şeyler öğreniyoruz. Bu arada merdivenin yarısı da bitmiş durumda. İnsan hem konuşup hem nasıl iş yaparmış çok güzel bir şekilde görüyoruz. Yunus abi, “Hoca, sana padişah ile köylünün hikayesini anlatayım da dinle.” diyor. Tabiî ben dünden hazırım. Yunus Usta başlıyor anlatmaya:
Padişahın bir tanesi vezirlerini çağırıyor ve onlara duyurulması için bir ferman veriyor. Ferman da şunlar yazıyordur, “Ben üç soru soracağım, bilene istediği kadar altın vereceğim. Bilemeyenin ise kafasını vurduracağım. Kellesine güvenen varsa gelsin.” Vezirler bu duyuruyu memleketin her tarafına yayıyorlar. Kellesinden korkan insanlar padişahın karşısına çıkmıyorlar. Köylünün bir tanesi, “Durumum zaten ölüden beter, gidiyim bir şansımı deniyim.” diyor ve çıkıyor yola. Varıyor doğruca padişahın sarayına ve çıkıyor huzuruna. Padişah şöyle bir köylüye baktıktan sonra yere bir daire çiziyor. Köylü içine parmağıyla işaret ediyor. Padişah işaret parmağını gösteriyor. Köylü iki parmağını gösteriyor. Padişah kıbleyi işaret ediyor. Köylü de dört tarafı işaret ediyor.
Padişah bu duruma çok şaşırıyor. “Buna istediği kadar altın verin bütün soruları bildi.” diyor. Köylü altınları alıyor ve köyünün yolunu tutuyor. Padişah da üzgün bir şekilde makamına çekiliyor. Alimler toplanıp padişahın huzuruna varıyorlar, “Padişahım ne sordunuz ve bu köylü, bu soruları nasıl bildi?” diyorlar. Padişah, “Ben de şaşırdım.” diyor ve ekliyor, “Ben dedim ki dünya yuvarlak.” O dedi ki, “ Biz de içindeyiz.” Ben dedim ki, “Allah bir.” O dedi ki, “Peygamber de yanında.” Ben dedim ki, “Kabe kıble.” O dedi ki, “Kabe’de her taraf kıble.” Bunu duyan âlimler de padişah gibi şaşırıyorlar ve padişahın huzurundan ayrılıyorlar.
Gel gelelim bizim köylüye. Bizim köylü köyünde zenginlik içinde yaşamaya başlıyor. Bu duruma çok şaşıran diğer köylüler de onun yanına gelip soruyorlar, “Padişah sana ne sordu da bildin?” Bizim köylü cevaplıyor, padişah dedi ki, “Bir tepsi baklava olsa ne yaparsın?” Ben dedim, “Çok açım, içine dalar yerim.” Padişah dedi ki, “Senin gözünü oyarım.” Ben dedim, “Ben de senin iki gözünü oyarım.” Padişah dedi ki, “Benim bir sürüm var şu tarafta yayar mısın?” Ben dedim, “Ben köylüyüm, her tarafta yayarım.” Köylüler de bu duruma şaşırıyorlar ve oradan ayrılıyorlar.
Gülmeye başlıyorum. “Ya, Yunus abi, sen çok yaşa. Bunları nerede buluyorsun Allah aşkına. Ben bu tür hikayeleri çok severim. Akşama kadar anlatsan dinlerim.” diyorum. Yunus Usta, “Bizim köyde Berat Demirci adında bir öğretmen vardı, o da böyle şeyleri çok severdi. Biz onunla çok konuşurduk. Şimdi ne yapıyor bilmiyorum.” diyor. Ben çok şaşırıyorum tabiî bu duruma. “Bizim Berat Demirci mi?” diyorum. “Senin dediğin kim?” diyor ve ben de anlatıyorum. Ben anlattıktan sonra o da, “He, aynı kişiden bahsediyoruz.” diyor. “Bir kitabı çıkacaktı, çıktı mı acaba?” diye bana soruyor. Ben de, “Evet, çıktı. Turna ve Gayda.” diyorum ve eve çıkıp kitabı alıp getiriyorum. Yunus Usta, kitabı görünce çok seviniyor. Kitabı alıp karıştırmaya başlıyor ve bazı yerleri göstererek, “Bak işte buralardan benim haberim vardı.” şeklinde değerlendirmelerde bulunuyor. Ne kadar ilginç değil mi? Konuşa konuşa nereye gelmiştik. Bir mermer ustasından Berat Demirci’ye uzanan güzel bir yolculuk yapmıştık. Ben şimdi kendi kendime diyorum ki, “İnsan, Anadolu’da yaşar, Anadolu insanlarının yanında böyle muhabbetlere katılır da Berat Demirci, Ahmet Turan Alkan olmaz mı…
Merdivenin mermeri yavaş yavaş bitme aşamasına gelmişti. Bu arada Yunus Usta, bana “Aslan ile Kurt”, “Vezir ile Padişah” gibi değişik hikayeleri ve başından geçen ilginç olayları anlattı. “Abi, bunları niye yazmıyorsun?” dedim. “Ben yazmam, sadece anlatırım.” dedi.
Daha sonra Yunus Usta’nın aslında göründüğü gibi sadece bir inşaat işçisi olmadığını öğrendim. Yunus Usta, İslam tarihi, peygamberler tarihi, Türk tarihi konularına çok ilgi duyduğunu ve bu konularda yazılmış kitapları okuduğunu söyledi. Kendi yazdığı ve ezberinde olan şiirlerden de okudu. Biz de zevkle dinledik. Bu arada akşam olmaya başlamış ve merdivenin mermeri de bitmişti.
Ve artık ayrılık vakti gelmişti. Yunus Usta, aklındaki, fikrindeki, ruhundaki Anadolu’nun bütün güzelliklerini malzemeleriyle birlikte topladı ve yanımızdan ayrıldı, gitti. Biz de Anadolu hasretiyle arkasından buruk bir şekilde el salladık.
İşte, mermerci Yunus Usta’dan Berat Demirci’ye uzanan güzel bir gün böyle geçip gitmişti.

APOLETLİ DEMOKRASİ FIKRALARI

28 Mayıs 2007

(Mart 1998 Sendromu)
I- AĞZI OLANIN KONUŞTUĞU BİR ÖNSÖZ

Benim için komedi, ciddi olmanın tek yoludur. (Peter Ustinov)

‘…Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken…’ diye başlıyan ve süregiden masalları yüzlerce / binlerce kere dinlemişizdir hep büyüklerimizden… 1980 öncesinin özgün müzik yorumcusu Melike Demirağ da anlatılan bu masallara karşı onurlu bir tepki ile; ‘..Uyu yavrum uyu / Uyu da sen büyü / Masallarla, ninnilerle uyutayım seni / Filmlerle, şarkılarla büyüteyim seni / … / Bebek birgün büyüyecek dinlemiy(e)cek bu türküyü / Bebek birgün büyüyecek dinlemiy(e)cek bu ninniyi…’ dizelerini bir şarkı yaparak topluma sunmuştur…

Mehmet Akif; ‘..tarihin, kendisinden hiç ibret alınmadığı için tekerrür edip durduğunu..’ ifade eder. Akif’in anlatımını bir doğru, bir öncül olarak kabul edersek; masalların da, fıkraların da, atasözlerinin de hiç değişmediğini kolaylıkla söyleyebiliriz… Dede Korkut hikayeleri, La Fontaine’den masallar, Kutadgu Bilig, Nasrettin Hoca’dan anekdotlar, ata sözleri, Karadeniz fıkraları ve daha niceleri… Hala taptaze ve güncel olarak bizimle birlikte durmakta ve yeni yeni her olayın içinde de yaşamaktadırlar / yaşayacaktırlar.

Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyade’ adlı eserine önsöz yazan Aziz Nesin: ‘..bu eseri yazdığın için, eline sağlık, ağzına sağlık, canına sağlık… Kendi yazdıklarıma gülemem ama senin yazdıklarını gülerek okudum. ‘Acı acı gülmek’ deyimi vardır ya, işte aynen öyle, acı acı güldüm … Yazılarını okurken, içimde, gülmekle ağlamak arası bir burukluk duydum..’ diyerek duygularını açıklar. Biz de 27 Mart 1998 tarihinin çerçevesinde devlet adamlarımızın ve köşe (olup-olmadığı her biri için ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken) yazarlarımızın anlattıkları / yazdıkları fıkraları okurken ‘acı acı güldüğümüz’ anların sıklıkla olduğunu söyleyebiliriz.

Nasrettin Hocalardan bir tanesi Salı günü Cuma namazına giderken, eşeğini yine ters kesiyormuş. Yoldan geçen bir adam, ‘bu kediyse ciğer nerede eğer ciğer ise kedi nerede’ diye düşünürken, ‘Hoca, hoca, hiç göl maya tutar mı?’ demiş. Nasrettin Hoca da: ‘kazan doğuruyor da neden ölmesin?’ yanıtını vermiş ve ‘ye kürküm ye’ diyerek kürkünü sıvazlamış…

Eğer anlatılan bu fıkraya hiç tebessüm etmeyip garip garip sağa sola bakındıysanız, o zaman lütfen ‘yalnızca fıkralardan ve konu ile ilgili bazı gülmece çizimlerden oluşan’ bu kitapcığı hiç okumadan bırakınız. Yok eğer, anlatılan bu fıkra sizi tebessüm ettirdiyse / güldürdüyse; demek ki siz, anlatılan bu fıkra merkezli olarak, Nasrettin Hoca ile ilgili en az 5-6 farklı fıkrayı daha biliyorsunuz demektir.

O halde!.. Kanımızca 20 – 27 Mart 1998 merkezli olayları yorumlayabilmek ve mantıksal bir sonuca doğru gidebilmek için, yalnızca bu dönemin değil, ele aldığımız dönemle ve askeri demokrasimiz ile yakından ilgili olan, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 13 Haziran gibi farklı farklı tarihlerin de bilinmesi, hem de iyi bilinmesi gereklidir… Bu tarihleri 1 Nisan şakasıyla birlikte yorumlayarak yazan Hürriyet’ten Kurthan Fişek: ‘..Nisan ayı şaka ayıdır. Ama, nisanafobimin tek sebebi o değil… Mayıs’ın gelişi, Nisan’dan belli olur. Bakalım, sırada, Mayıs’ın neleri var. 1, 14, 19, 20-21, 27, 29… Üzülmeyin be dostlar! Bu aylar da geçer. Ama, şairin dediği gibi, ‘deler de geçer…’ haklı anlatımını yapar.

Kurthan Hoca’nın ‘..deler de geçer..’ şeklindeki yazdıklarını da ‘kulağımıza küpe yaparak’, yukarıda anlatılan Nasrettin Hoca fıkrasının mı, yoksa 27 Mart 1998 tarihli MGK toplantısı öncesindeki ‘muhtıra diye isimlendirilmeyen ama yine de (gazeteciler ve konunun uzmanı siyaset bilimcileri tarafından) post-modern muhtıra olarak kabul edilen’ ve Türkiye’nin gündemini günlerce meşgul eden / ettirilen olaylar zinciri mi daha karışık?.. Umuyorum zorsuntu veren bu sorunun yanıtını, ilerleyen sayfalarda yer alan Hürriyet, Sabah, Milliyet, Zaman, Cumhuriyet, Radikal, Yeni Yüzyıl, Posta ve Türkiye gazetelerinden özenle seçilmiş fıkraların içinde bulacaksınız!..

Uğur Mumcu’nun anlatımı içerisinde; ‘Ekonomimiz alaturka, liberalizmimiz arabesk, semayemiz nazlı, iş adamlarımız narindir. Ekonomide serbest, siyasette greko-romen güreşiriz. Uçan kuşa borcumuz var, uçmayana hıncımız.. Devrim yasak, evrim sakıncalı, döneklik yararlıdır az gelişmiş demokrasimizde… Şimdiye kadar kızarak (anlattım,) yazdım anlamadılar; şimdi (de) gülerek yazıyorum, belki anlarlar!’

Yurttaşlarının hiç bir kimseye, kuruma ve kuruluşa karşı, (koyun gibi) ‘..Meee meeeee meee!..’ demeksizin özgürce yaşadığı bir ülke olan / olması gereken Türkiye’de, devletin bütün kurumlarınca onuru korunan ve saygı gösterilen bir vatandaş olarak yaşamak umuduyla!.. Elbette, ‘..yürümesini bilmeyen kuzunun sürüye kurt getireceği..’ öğretisini de aklımızda tutarak…

Shakespeare‘in antolojisini karıştıranlar Atinalı Timon’un: ‘İnsanlarla yaşadım, insanları öğrendim, insanlardan iğrendim’ dediğini görürler. Biz, herşeye rağmen Timon gibi düşünmek istemiyoruz / istemiyeceğiz. Aslında; toplumu bozan ve ortalığı karıştıranlar, sokaktaki sıradan insanlar, normal yurttaşlar olmasa gerek!..
Bir düşünün bize hak vereceksiniz…

Mayıs 1998

Önder AYTAÇ, LLB., Dip., MSc. (*)

P.K. 21
Bakanlıklar-Ankara (**)

II- ÖYLESİNE BİR GİRİŞ
Başkalarından aktardığım sözleri, kendi söylediklerimi değerlendirecek biçimde seçebilmiş miyim, ona bakılsın. Çünkü ben, kimi zaman dilimin, kimi zaman kafamın yetersizliği yüzünden, gereğince söyleyemediğim şeyleri başkalarına söylettiririm. Aktardığım sözleri saymam, tartarım. (Montaigne, Kitap II., Bölüm X)

OSMANCIK
Yıllar önce yayınlanmış olan ‘Osmancık’ dizisi TRT 1’de yeniden gösterime sunuldu. Öncelikle bu dizinin içindeki bir bölümü Hürriyet’ten Tufan Türenç’in anlatımı içerisinde empati yaparak izlemeye çalışalım:

‘..Osmanlı’nın atası Kayı Aşireti’nin Bey’i Ertuğrul Gazi yaşlanmış, köşesine çekilmek istiyor. Yerine geçecek beş aday var… Kardeşi ve dört oğlu. Ertuğrul Gazi seçimde zorlanıyor. Karar veremeyince aşiretin önde gelenlerini topluyor ve şöyle diyor:
‘Can yoldaşlarım, silah arkadaşlarım, artık kocadım. Yerime bey seçmek gerekir. Kimi önerirsiniz, kimi istersiniz?’ Konuşanların hepsi Ertuğrul Gazi’nin gönlünde en küçük oğlu Osmancık’ın (en küçük oğlu olduğu için Osman’ı herkes Osmancık diye çağırıyor) yattığını biliyorlar. Ama genç Osmancık hakkında tereddütleri var. Onu aşırı hırslı ve beylik için yeterince olgunlaşmamış buluyorlar. Aşiretin bilgesi Şeyh Edebali de damadı olmasına rağmen Osmancık konusunda aynı düşüncede. Ama toplantıda hepsi de Ertuğrul Gazi’nin Osmancık’ı istediğini anlıyor ve şöyle diyorlar: ‘Ertuğrul Gazi Beyimiz. İsteğin başımızın üstünedir. Osmancık’ın beyliği ve de emirleri başımızın üstünedir.’

* * *

Toplantı sonunda Osmancık, bey seçiliyor ve huzura çağrılıyor. Genç bey çadıra girip babasını ve ileri gelenleri saygıyla selamlıyor. Ertuğrul Gazi, Osmancık’a bey seçildiğini bildiriyor ve şöyle diyor:

‘Beni iyi dinle. Beni dinler gibi dinle. Deden Süleyman Şah’ı dinlermiş gibi dinle. Dedene söylenenleri, deden dinlermiş gibi dinle. Benim, dedemi dinlediğim gibi dinle. Dedenin, dedesini dinlediği gibi dinle. Şeyhim Edebali’nin sana diyecekleri var.’

Şeyh Edebali, yeni beye tane tane şu altın öğütleri veriyor:
‘Ey, Osmancık. Allah, gözünü, gönlünü ve yolunu ışıtsın.
Bileğinin, yüreğinin gücünü pekiştirsin.
Halktan, adaletten, merhametten, azimden ve sebattan garip komasın.
Ey, Osmancık. Gayrı Osman Bey’sin.
Beyliğin bil, beyliğin unutma, unutturma.
Eşine, dostuna, düşmanına unutturma. Anana, atana dahi unutturma.
Ey, Osman Bey, Beysin…
Bundan gayrı öfke bize, gönül alma sana.
Suçlama bize, katlanma sana.
Bundan geri yanılgı bize, uyarı sana.
Acz bize, yardım sana.
Huysuzluk bize, hoşgörü sana.
Anlaşmazlıklar, çatışmalar bizde, adalet sende.
Kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlamak sana.
Ey, Osman Bey. Bey Osman.
Bundan geri bölmek bize, bütünlemek sana.
Üşengeçlik bize, gayret sana.
Rahat bize, şevk urmak sana.
Bey Osman, ey… Yükün ağır, işin çetin. Allah yardımcın olsun.
Beyliğini kutlu kılsın. Hak yoluna yararlı kılsın. Işığını parıldatsın, uzaklara iletsin. Yükünü taşıyacak güç, sürçtürmeyecek akıl versin.’

Osman Bey, yine saygıyla eğilip çadırdan çıkıyor’
denilmekte ve makale; ‘..Dizide yansıtılan o töre, o adap, o erdem, o mertlik, o dürüstlük, o saygı, o sevgi insanı çok etkiliyor. Ve hele bilgeler bilgesi Şeyh Edebali’nin o şiirsel öğütleri… Keşke, bu akşam 22,15’te yeni bölümü ekrana gelecek TRT’nin bu unutulmaz dizisini başta Türkiye’yi yönetenler olmak üzere herkes izleyebilse..’ anlatımı ile bitirilmektedir.

III- CAHİLLEŞEREK MUTLU OLMAK
Tufan Türenç’in; ‘..herkesin izlemesi gerekli..’ dediği ‘Osmancık’ dizisini ve Şeyh Edebali’nin öğütlerini, Türkiye’yi yönetenlerin izleyip-izlemediklerini bilemesek bile (biz bu altın öğütleri çok iyi bildiklerine ve uyguladıklarına inanıyoruz / inanmak istiyoruz), her birisinin fıkra anlatma konusunda yeterince uzman olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. T. S. Eliot: ‘..Biz içi boş adamlarız / Biz içi doldurulmuş adamlarız / Birbirimize yaslanırız / Başımız samanla dolu. Heyhat! / Kuru seslerimiz / Birlikte fısıldarken yavaş ve anlamsızdır / Kırık camların üzerindeki fare adımlarımız / Kuru bodrumumuzda… / İşte dünya böyle son bulur / Gürültüyle değil, iniltiyle…’ anlatımını yapar. Bu dizelerin yorumlanmasını Yeni Yüzyıl’dan Ali Bayramoğlu yaparken: ‘..Eliot, kendi bakışının ve devrinin ötesine geçip, Türkiye’nin ‘ciddi’ yüzünü, ‘ciddi’ adamlarını, ‘ciddi’ adamlarının zihniyetini ve attıkları adımların ardındaki karanlığı, aptallığı mı anlatmaktadır?..’ biçiminde değerlendirir.

İşte bu nedenle yani, ‘ciddi’ adamların (büyüklerimizin) fıkra anlatmadaki ustalıklarından dolayı; ‘anti-romantik devrimin havarisi’ Eliot’un yukarıda söyledikleri hiç de yanlış olmasa gerek. Eliot’un, Bayramoğlu’nun ve ‘..biz bize benzeriz..’ atasözünün açıklamalarını biraz daha genişleterek yorumlarsak, Radikal’den Serhan Kara’nın anlatımına kulak vermemiz gerekir. Kara: ‘..İçinde yaşadığımız topluluğun üyesi olmak, ancak diğerlerine benzemekle mümkün. Yani? Yani, bu atasözünün sonuna nokta değil, ünlem konmalı. Başka türlü kötülüğü anlatamayız. Bize benzemeyen ben’lerin başına geleni. Ya ben benzemezsem ne olur? ‘Sen seni bil sen seni …’ Benzemeyen sen olur. En büyük ceza öteki olmaktır. Ensesinde boza pişirilmesi önemsiz. Törede sen’e yer yoktur. Öteki ile birlikte yaşamak lügatımızda yer almaz. Grubun içinde olmanın bedeli biad etmektir..’ haklı anlatımında bulunur.

Serhan Kara’nın anlatımını İstanbul Vali Yardımcısı Fahir Işıksız’ın açıkladığı istatistiki verilerle birlikte değerlendirmekte yarar vardır. Vali Yardımcısı’nın anlatımları içinde: ‘..İstanbul’da 53’ü resmi olmak üzere 131 kütüphane bulunmasına karşın, 12 bin 505 tane kayıtlı kahvehane vardır..’ Yine Hürriyet’ten Tufan Türenç’in yazdığına göre: ‘..Türkiye genelinde 80 ilde toplam 90 bin 368 kahvehane bulunmakta, buna karşın toplam tiyatro sayısı ise 41’dir … ve 80 ilin 76’sinde hiç tiyatro yoktur..’

Türkiye ölçekli yapılan bu değerlendirmeden de kolaylıkla görülebileceği gibi, bu kadar çok kahvenin olduğu, kütüphanenin az olduğu, tiyatronun nerdeyse hiç olmadığı bir ülkede, insanların birbirleri ile ‘okuma listeleri’, ‘dış gelişmeler’, ‘en çok satan CD’ler’ ya da ‘yeni çıkan kitapların isimleri’ konusunda konuşmaları / tartışmaları beklenmemelidir. O zaman ‘..ötekine benzemeksizin, ben olarak yaşamanın söz konusu olamadığı..’ bir toplumda, insanların birbirlerine elbette bol bol fıkra anlatması kadar normal olan bir durum da olamaz denilebilir. O halde ben de, ‘..ne gülüyorsun? anlattığım senin hikayen..’ diyerek yola devam edebilirim, değil mi?

KARA CAHİLLİK VE KAZIKLAMA SÖZLÜĞÜ
Aslında insanların Türkiye’de çok rahat bir şekilde yaşayabilmesi için, cahil olması hem de ‘kara cahil’ olmasının gerekliliği yerinde bir nitelendirmedir. Bunun nasıl olacağını anlatan Posta’dan Halim Bahadır:

..Cahil(lik), özellikle de kara cahillik üzerin(d)e sıkı bir eğitimden geçersen, rahat edersin. Şimdi diyeceksin ki, nasıl olacak bu iş?.. (Şöyle) bundan sonra kitap okumak yok. Sinemaya, tiyatroya gitmek yok. Gazete okuyabilirsin, nasıl olsa bir halta yaramıyorlar. Entellektüel ortamlardan uzak dur. Dünyaya bir bakış açın vardır biliyorum. Ama bunu terk etmen gerekecek. Kendini eğitim almış bir insan değil, bir balta, hatta bir kazma olarak düşün. Giyimine özen göster. İyi yerlerde yemek ye. Kafası tın tın insanlarla yakın dostluklar kurmaya çalış. Onlardan nasıl yararlanabileceğin üzerine kafa yor. Saçmalamaktan korkma. Yağ çekme sanatlarında ustalaş. Çıkarların gerektirdiğinde en yakın arkadaşının bile gözünün yaşına bakma. Vur kıçına tekmeyi gitsin. Bunun yanında patronunun kıçına öyle bir yapış ki, adam atmaya kalksa bile sökemesin seni oradan. Kazmalık yaptığında utanma artık. Hatta yaptığının kazmalık olduğunu asla kabu etme. Olur olmaz her yerde saçma da olsa fikir beyan etmekten kaçınma ki, herkes senin bir halt olduğunu zannetsin.

Anahtar, değerli bir insan değil, önemli biri olmaktır Türkiye’de, bunu asla unutma. Haaa, unutmadan, etik, metik gibi palavraları da unut. İşte sana cahilleşerek mutluluğu yakalamanın en kolay yolu. Haydi yolun açık olsun dostum..
haklı değerlendirmesini yapmaktadır.

Halim Bahadır’ın olunmasını salık verdiği gibi yaşayan insanların ‘arkadaş deyimleri sözlüğü’nün nasıl olduğunu / olacağını yazan Radikal’den Gürsel Korat:
Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez’in: Onun sırtından geçinirim.
Bunu bana nasıl yaptın’ın: Nasıl bunu benden önce yaptın?
N’aber’in: Beni sevindirecek bir üzüntü içinde misin?
Bakıyorum da keyiflisin’in: Hiç beni düşündüğün var mı?
Karadeniz’de gemilerin mi battı’nın: Söyle de keyiflenelim.
Arkadaşlarla dün yemekteydim’in: Çatla da patla. Sen yoktun.
Senin eksikliğini hissettim’in: Orada olsaydın seni tefe koyardım.
Fikrine ihtiyacım var’ın: Söyle de artniyetlerin belli olsun.
Evet, haklısın aslında’nın: Pis ukala.
Beni ara’nın: Ama sakın geleyim deme, tamam mı?
Dün senden söz ettik’in: Dün seni çekiştirdik.
Geç otur, rahatına bak’ın: Neden geldin?
Arkadaşlara senden söz ettim’in: Sen arkadaşlarımın dışındasın
anlamına geldiğini ifade etmektedir.

Eğer toplumun -az- bir kesimi -bile olsa- Halim Bahadır’ın dediği gibi olur ve Gürsel Korat’ın ‘arkadaş deyimleri sözlüğü’ne göre yaşarlarsa; toplumda nasıl gözükeceklerini realist bir şekilde ve Sibel Can örneklemesiyle anlatan Radikal’den Perihan Mağden: ‘..Sibel Can, 13 yaşından beri poposunu erkeklere kıvırtarak trilyoner olan, hiç yorulmayan, hiç sızlanmayan, hiç gocunmayan, iyi anne, iyi eş, iyi Televole’ci, dünyanın en iyisi ve ‘normal’ insanı Sibel Can mesela, simülasyon ötesiydi. O bir tatlılık pınarıydı, ılık ılık akmaktaydı. O kadar yalandı ki, yarım saatin sonunda: ‘sorularım bu kadar’, dedim. Cevapları naylonlar içinde derin donduruculardan çıkarıp çıkarıp o tatlı gülücükleriyle önünüze süren birine ne sorabilirsiniz ki, ne diyebilirsiniz ki?..’ şeklinde ucu açık sorular sormakta ve okurlarını derin derin düşünmeye zorlamaktadır.

LÜP’ÇÜLER VE KERHANE
Sabah’dan Ahmet Vardar ise; Halim Bahadır, Gürsel Kolat ve Perihan Mağden’in yazdıklarından farklı olmayan ve fakat nitelendirmede Vardar’ın kendine has üslubundan dolayı tatlı ve az farklı bir yaklaşım sergileyen anlatımında: ‘..Bu ülke ne çektiyse onlardan çekti..’ demekte ve ‘onların’ kimler olduğunu da şöyle açıklamaktadır: ‘..Evet Efendim’ciler, Haklısınız Efendim’ciler, Amin’ciler, Ben sizden daha ilerisini düşünmüştümcüler, Lüp’çüler, Oturdukları koltukları kaybetmemek için her türlü baskıya ‘He..’ diyenler, Kraldan ziyade kralcı olanlar … Daha fazlasını söylemek istemiyorum. Çünkü o zaman hakaret anlamına gelecek sözcükler kullanmam gerekiyor..’ değerlendirmesini yapar ve ‘..ben bunları neden mi yazıyorum? Eğer ben görüp, yaşayıp da bu haksızlıkları yazmazsam Karnım ağrır da ondan..’ diyerek makalesini tamamlar.

Ahmet Vardar’ın anlatımını biraz daha sert bir anlatımla, içinde yaşadığımız hayatı ‘tiyatro’ benzetmesiyle ifade eden Yeni Yüzyıl’dan Ahmet Altan:
Biz, kendi değerine güvenemediği için hep başka değerlerin, kutsallıkların arkasına saklanmaya çalışan insanların oluşturduğu bir toplumuz. ‘Kutsal’ değerlerle alay etmeye ne gücümüz yeter ne cesaretimiz. Çünkü alay ettiğimiz her kutsallığın arkasında kendimizi buluruz, kendimizle alay etmiş oluruz. Ve, yetenekleri gelişmemiş herkes gibi alay edilmekten ödümüz patlar bizim.
Dünyanın en gayrıciddi ülkelerinden biri olmamıza rağmen en ciddi suratlı yöneticilerin bu topraklardan çıkmasının nedeni de budur zaten. Koca bir göbek ve küçük bir pipiden oluşmuş bir toplum, üniformalarına sıkı sıkıya sarılır onun için, üniformalarını kutsar, bununla da yetinmez, onları korumak için yasalar ve yasaklar koyar.
Mahkumlardan büyük yazarlar çıkartabilen bir toplum değiliz ama büyük yazarlardan mahkumlar çıkartabiliyoruz. Giyom Tell’in ülkesi gibi şapkalara selam duruyor, üniformalarla cüppelere tapıyoruz; o şapkaların, üniformaların, cüppelerin arkasında duran çıplaklığa göz ucuyla bile bakmıyor, o çıplaklıkla alay etmeyi aklımızdan bile geçiremiyoruz … Hayat belki de bir kerhanedir. Ve, ancak onun bir kerhane olduğunu söyleyebilmek hayatı bir kerhane olmaktan çıkarır. Ama biz bunu bu ülkede söyleyemeyiz. Hayatı tiyatro sahnesinde bir kerhaneye çevirecek beyinsel özgürlük olmadığı için, bizzat hayatın kendisi bir kerhaneye dönüyor.
haklı değerlendirmesinde bulunur.

Altan’ın tiyatrosal anlatım içinde özetlediği yaşam konusunu Posta’dan Ömer Tarkan da, devlet memuru olma bağlamında gayet yerinde olan bir fıkrası ile şöyle anlatır: ‘..Rusya’da kominizm zamanında köylünün biri özenle damızlık bir boğa yetiştirmiş. Boğa bölgede ünlenmiş. Rekor üzerine rekor kırıyor; getirilen hiç bir ineği boş göndermiyormuş. Sonunda bölgedeki devlet çiftliği ‘Kolhoz’un yetkilileri gelip: ‘İşci sınıfının davasına hizmetin olur; boğanı kolhoza armağan et! Sana devlet büyük üretim madalyası verelim demişler… Köylü pek öyle düşünmüyormuş ama, kabullenmekten başka çıkar yol bulamamış. Aksi halde başına gelecek sıkıntıları tahmin edebiliyormuş. Aradan bir süre geçmiş, devlet çiftliğinin yöneticileri köylüyü çağırtmışlar: ‘Senin bu boğaya bir haller oldu. Yanına giden inekleri hep geri çeviriyor. Üç dört ayda, bir ineği ancak aşılıyor. Bak bakalım şunun derdi nedir?’ ‘Ben onun derdini biliyorum, devlet memuru oldu’ yanıtını verir..’

DELİLİK, BEYİNSİZLİK VE BACAKSIZ MAHMUT
Aslında Ahmet Altan’ın bütün yaşam ve insanlar konusundaki, Ömer Tarkan’ın da ‘devlet memurları’ hakkındaki değerlendirmeleri ne kadar doğru ve yerindeyse, insanın bir beyninin bulunmasının gerekli olup-olmadığı tartışmasının yapılması da o kadar önemli ve gereklidir. Yukarıda yazdıklarımız çerçevesinde düşünürsek; rahata kavuşabilmek ve huzurlu olabilmemiz için, beynimizi kullanmamamız / beyinsiz olmamız / beynimizi satmamız gereklidir. Halbuki Beyin Araştırmaları ve Sinir Bilimleri Derneği’nin Beyin Haftası nedeniyle düzenlediği ‘Beynimi Niçin Severim?’ konulu kompozisyon yarışmasına katılan 2000 kişi arasında birinci olan 12 yaşındaki Mahmut Basutçu ise; bizimle taban tabana zıt bir görüşü taşımaktadır. Bacaksız Mahmut boyundan büyük laflar ederken bakın neler de söyler:

Beynimi satabilir miyim?.. İnsanların böbreklerini, kanını sattığı bir pazarda ben (de) beynimi ortaya koyup alın size varlığımı yöneten, davranışlarıma yön veren, bana toplum içinde saygınlık kazandıran, usumun, kalbimin, elimin, ayağımın yöneticisi, bunun da ötesinde varlığımın özeti beynimi satıyorum, ne dersiniz ağalar, beyler?.. desem pazarlığı hangi fiyattan yaparsınız acaba!?..
En büyük parayı bizim köyün delisi Mehmet Amca verirdi herhalde… Mehmet Amca’nın biz çocukları güldüren uygunsuz hareketleri vardı. Olur olmaz yerde bağırır; sonra kendi kendine güler ve hiç olmayacak yerde ağlardı. Okulda öğretmenlerimden duyduğuma göre dahilikle delilik arasında çok ince bir fark varmış. Onun için akıllı insanların veremeyeceği bedeli O verir diye düşünüyorum.

Ya ben! ‘Beyinsiz Mahmut’ olmaya razı olabilir miyim?.. Yoooo, ağalar beyler. Bütün fukaralığı yıkacak dünyanın servetini ortaya koysanız bile, ben o organ pazarının kenarından bile geçmem. Çünkü ben beynimi çok seviyorum. Hem de köyümün Ali’lerinin, İbo’larının gözlerinin önünden gitmeyen Ayşe’lerinden, Zeyno’larından daha çok seviyorum. Sevme de ne demek? Ben beynime aşığım. Hayatta her zorluğu onunla aştım. Köy maçlarında en olmayacak pozisyonlarda golleri onunla attım. Anadolu liselerini onunla kazandım. Gerçi babam göndermedi, ama olsun… Büyüklerimin, ‘Bu çocuğun bakışları çok zekice’ demesi bana ayrı bir mutluluk veriyor.

Hayatımın en büyük serveti, biricik mutluluk kaynağım; beynim. Aşkım. Herşeyim. Ne olur almayın onu benden. Ben istesem de..

GÖKBİLİMCİ Mİ, MATEMATİKÇİ Mİ OLMALI?
Boyundan büyük laflar eden 12 yaşındaki Doğrucu Davut (olan) Mahmut Basutçu’nun söylediklerini bir kenara bırakacak ve Mart (1998) ayı içinde anlatılan fıkraları inceleyecek olursak, ‘..Geleceğin siyasetcisinin eskiden olduğu gibi her konuda fikir beyan etmesi değil, her konuda fıkra anlatmasının gerekli olduğunu..’ Zaman’dan Süleyman Ünal ve Hasan Sutay önemli bir ayrıntı olarak ifade etmektedirler. Bu gazetecilere göre: ‘..fıkra bilmeyen bakanın yüzüne bile bakılmıyor artık. Başbakan, en fazla fıkra bilen bakanları yanından ayırmıyor. Bazıları, hakkında ‘bu bakanın çok iyi projeleri var; ama neye yarar? Fıkra anlatmasını bilmiyor!’ deniliyor. Siyasilerin demeç verme yerine, fıkra anlatması alışkanlık yaptı. Gazeteciler toplantılarda herhangi bir konuda görüş soracaklarsa, ‘efendim bu konuda bir fıkra anlatır mısınız?’ diyorlar..’ anlatımında bulunurlar ki, bu değerlendirmelerde hiç yanlış olmasa gerektir.

Aslında bu kitapta bundan sonra okuyacağınız bütün fıkralara bir gökbilimci gibi değil, matametikçi gibi bakmakta yarar vardır. Ne demek mi istedim?.. Anlatayım efendim; ‘..Aynı koyun ya da kuzu hikayesi herkes için aynı anlamı taşımayabilir. İki Hintli bilim adamının yazdığı ‘Gündelik Bilmeceler’ adlı kitabın sonsözü olan şu güzel hikayede olduğu gibi: Bir gün bir gökbilimci, bir fizikçi ve bir matemaktikçi birlikte İskoçya dağlarında yürüyüşe çıkmışlar. Bir süre sonra bir çiftliğin önünde tek başına otlayan bir koyun görmüşler. Uzaktan koyuna bakan gökbilimci ‘Demek ki dağlardaki koyunlar siyah’ demiş. Bunun üzerine fizikçi ‘Bu kadar çabuk genelleyemezsin’ diyerek söze karışmış ve: ‘Örneklemin çok küçük. Ancak dağların genelinde çok sayıda koyunu titiz bir incelemeden geçirdikten sonra böyle bir önermede bulunabilirsin. Şu an için söyleyebileceğin tek şey İskoçya’da siyah koyunların da bulunduğudur…’ yorumlamasını yapmış. Matematikçi ise: ‘Kusura bakmayın ama ben ikinizle de aynı fikirde değilim. Bu konuda söylenebilecek şey, şurada duran hayvanın bize dönük tarafının siyah olarak görüldüğüdür..’ diyerek duygularını açıklamış. Biz de ele alacağımız bütün fıkralarda ve hatta sosyal olayların bütününde ‘matematikçi yaklaşımıyla’ konuyu ele almalıyız.. Ancak, verilerin mutlak olarak ifade edildiği matematik gibi bir bilim alanına, sosyal bilimlerin karışması sonucunda, ele alınan konunun farklılaşabileceği gözardı edilmemelidir. Kayseri’li bir işadamına, ‘2 X 2 kaç eder?’ diye sorulduğunda; ‘alırken mi? yoksa verirken mi?’ diye sorduğu aklımızda bir örnek olarak tutmasında yarar vardır.

Güncel fıkralarımıza geri dönerek konuya devam edersek, Başbakan Mesut Yılmaz ile birlikte Antalya’da bulunan gazetecilerin, Yılmaz’dan Ankara’da son dönemde siyasi mesajların fıkralar aracılığıyla verildiğini belirttiklerini ve kendisinden de bir fıkra anlatmasını istediklerini görürüz. Bunun üzerine Yılmaz da, yanında oturan Yaşar Topçu’ya dönerek bir fıkra anlatmasını ister… Aslında Yaşar Topçu’dan fıkra anlatmasını isteyen Mesut Yılmaz, bir anlamda Zaman’dan Beşir Ayvazoğlu’nu da haklı çıkarmaktadır. Ayvazoğlu, Ocak 1998 içinde yazdığı bir makalesinde; ‘..Sayın Yılmaz’ı nedense hiç fıkra anlatırken gözümün önüne getiremiyorum. Bugüne kadar herhangi bir espirisini de duymuş değilim..’ demekte ve bunu Mart 1998 içinde yazdığı bir diğer makalesinde de belirterek: ‘..Galiba teşhisim doğru; Mesut Yılmaz bu furyada bile anlatacak fıkra bulamadı. Ne de olsa ciddi adam! Elbette, ‘değerli başbakanımızda fıkra anlatacak hal mi kaldı?’ da diyebilirsiniz, haklısınız!..’ anlatımında bulunmaktadır. Ayvazoğlu’nun, Mesut Yılmaz’ın fıkra anlatıp-anlatmaması konusundaki değerlendirmelerine benzer bir anlatımı da Rauf Tamer kendisi için yapmaktadır. Tamer:

Ben de meramımı fıkralarla anlatmayı çok denedim ama beceremedim. (Fıkra anlatmakta) ayrı bir yetenek ister. Bilseniz ne kadar isterdim, karşılaştığımız zor bir pozisyonu bak sana bir fıkra anlatayım diye göğüsleyebilmeyi. Bir iki defa (fıkra) anlattım. Ortalık buz gibi oldu. Kimse bir anlam veremedi. Herkes yüzüme baktı! Tekrar anlattım, yine olmadı… Fıkra benim ne dilime yakışıyor ne de kalemime
anlatımı ile kendi kendisinin tatlı bir öz-eleştirisini yapmaktadır.

Biz yeniden, Başbakanın, Yaşar Topçu’dan fıkra anlatmasını rica etmesine geri dönersek, medyada ‘..kuzudan sonra öküz fıkrası..’ başlığıyla yer alan Yaşar Topçu’nun anlattığı -çok önemli- fıkradan söz etmiş oluruz. Anlatılan fıkrada; ‘..Geniş bir alanda çok sayıda öküz sırtüstü yatarak, havaya bakıyorlarmış. Adamın birisi de oradan geçiyormuş, (bu durum) dikkatini çekmiş. ‘Allah Allah öküzlerin böyle yattığını hiç görmedim’ demiş. Arazinin bulunduğu yerden bir de tren geçiyormuş. Öküzlerin trene değil de havaya bakmalarını merak eden bu adam, çobana sormuş. ‘Binlerce öküz, yatmış havaya bakıyorlar sebebi ne?’ demiş. Çoban da ‘Devlet Demiryollarında grev var da Türk Hava Yolları’na bakıyorlar’ diye yanıt verir..’

Bakan Topçu bu fıkrayı anlattıktan sonra ortalıkta önce derin bir sessizlik olur. Belli bir zaman geçtikten sonra da Devlet Bakanı Cavit Kavak gülmeye başlar. Daha sonra da gazeteciler gülmeye başlarlar. ‘..Espriye haşiye koymak onu katl’dir..’ söylemi çerçevesinde, bu fıkra için bir açıklama yapılmasına gereksinim duymuyoruz. Fıkralara gülünüp-gülünmemesi konusu ile ilgili olarak Ünal ve Sutay: ‘..Görüldüğü gibi, fıkranın bilinmesi de yetmemekte, fıkraya gülecek insanların da olması gerekmektedir. Eğer böyle birileri yoksa gülme efektlerini yanınızdan ayırmayın..’ iğneleyici değerlendirmesini yaparlar. Kanımızca, ‘..herkes fıkra anlatır, fakat hümor hissine sahip olanlar daha iyi anlatırlar. Fıkra; fıkra anlatmış olmak için fıkra anlatan kimselerle, zamanında ve zemininde fıkra anlatmakta usta olan kimseler arasındaki kalın bir çizginin var olduğu yadsınamaz bir gerçektir… O halde bizde eksik olan, fıkra bilen adam değil, hümor hissidir. O yüzden dünyanın en güzel fıkraları anlatılsa bile, yüzler tebessümle aydınlanacağı yerde buz kesilebilir..’ anlatımı da yerinde ve önemli bir tespit olarak yapılmaktadır.

Böylesi değerlendirmelerden sonra, şimdi de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in fıkra ağırlıklı olarak anlattıklarına göz gezdirelim…

IV- POSTMODERN BİLGE TONYOKUK (CUMHURBABA)
Marx’a ‘Sermayedar nedir?’ diye sorarlar: ‘Sermayesinin memurudur’ der.
‘Politikacı nedir?’ diye sorduklarında da ‘Memurun memuru’ yanıtını verir.
‘Ya seçme özgürlüğü dediğimiz ne oluyor ki üstat?’ dediklerinde; ‘Abraham Lincoln haklıydı’ der Marx; ‘Kurda kuzuyu yedirme özgürlüğü’

Beşir Ayvazoğlu; ‘..Süleyman Demirel’in aktif politikanın içindeyken (başbakan ve anamuhalefet partisi lideri olarak) bazı mesajlarını zaman zaman güzel fıkralar anlatarak topluma ilettiğini; Cumhurbaşkanı olduktan sonra galiba devletin mehabetine gölge düşürmemek için bildiği bütün fıkraları unuttuğu’ değerlendirmesini yapmaktadır. Aslında ben de, Ayvazoğlu’nun Cumhurbaşkanlığından önceki Demirel açısından anlattıklarına benzer değerlendirmeleri, Adalet Partisi’nden küçük bir ilçede 3-4 dönem belediye başkanı olan büyükbabam rahmetli Kamil Kutluay’dan sıklıkla duyardım. Bülent Ecevit’in, AP’den istifa ederek bağımsız olan 10 kadar milletvekili ile birlikte kurduğu hükümetle ilgili olarak, Demirel’in İzmir Büyük Sinema’da anlattığı ‘..Nasrettin Hoca’nın çalınan eşeği..’ fıkrasını, Demirel’in bizzat kendisinden 1978-1979 yıllarında ben de dinlemiştim.

Ülkeyi yönetenlerle yönetilenler arasındaki ‘diyalog kopukluğu’nu ifade etmek için Demirel’in eski tarihlerde anlattığı bir fıkrayı Yavuz Donat köşesine taşır ve: ‘..Sağır bir adam, hastanede yatan arkadaşını ziyaret etmek ister. Düşünür, taşınır. ‘Ben ne sorarsam, o ne cevap verir’ diye. Ve ‘kendine göre’ hazırlık yapar. ‘Nasılsın’ derim, o da ‘iyiyim’ der, sonra bende ‘oh, ne iyi’ diye devam ederim… Hastanenin yolunu tutar. Arkadaşının odasına girer: ‘Nasılsın iyi misin?’ diye sorar. Arkadaşı ‘Ölüyorum’ der. ‘Oh, oh ne iyi. hangi ilacı veriyorlar’ diye sohbete devam eder. Arkadaşı ‘Zehir’ der. ‘O ilaç çok iyidir. Doktorun kim?’ diye sorar bu seferde sağır adam. ‘Azrail’ deyince de ‘Ondan iyi doktor yoktur’ der.

DEMİR BİR EL’İN FIKRALARI
Aradan geçen uzunca yıllara karşın, ‘..Cumhurbaşkanımız (eskiden anlattığı) fıkraları(nı) unutmamış meğerse, bir kuzu fıkrası anlattı, sonra bir daha… Ardından herkes meramını fıkralarla anlatmaya başladı..’ Biz öncelikle Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in anlattığı Mart 1998 fıkralarına başlamadan önce, Mart ayının son iki haftasının değerlendirmesini yine Demirel’in cümleleri ile özetleyelim: ‘..Son iki hafta çok hareketliydi. Bu hareketlilik, bir şeyler getirdi. Bir şeyler de götürdü. Ama Türkiye ayakta. Yoluna (da) devam ediyor. Yel kayadan ne koparır? Kaya Türkiyedir. Tarihçiler geçtiğimiz iki hafta için herhalde bol bol itişip, kakıştılar. (Ama sonunda) sağduyu hakim oldu diye yazar (ki) doğrusu da bu(dur)..’ Aslında yapılan bu anlatım, yılların kurt politikacısı ve devlet adamı olan Süleyman Demirel’in üslubu ile tam bir uyum içerisinde olan bir değerlendirmedir. Demirel’in bu ve buna benzer anlatımlarını yorumlayan Sabah’dan Selahattin Duman: ‘..Baba lafını, iki fıkra arasında demokrasiye getirip, ‘Perdesiz saz, deliksiz zurna.. İster çal ister oyna..’ demiş. Bunlar da o laftan ‘Baba seçim istiyor’ mealini çıkarmışlar..’ anatımında bulunmaktadır.

Yola Demirel’den bir Bektaşi fıkrası ile devam edelim: ‘..Bektaşiye sormuşlar: ‘Gelişmemiş ülkelerde devlet yönetimi neye benzer’ diye. Baba Erenler: ‘Hint yağına’ demiş. ‘Neden?’ diye sorduklarında da; ‘Kim tadına baktıysa ya hemen altına etmeye başlıyor, ya ülkenin içine..’ yanıtını vermiş Öncelikle biz ‘..yakışsa da yakışmasa da..’ diyerek Milliyet’ten Altan Öymen’in yazdığı bir fıkra ile yolumuzda ilerleyelim:

Adam ağacın dalına oturmuş. Oturduğu dalın dibine testereyi dayamış, kesiyormuş. Durumu komşusu görmüş ve aşağıdan bağırmış: ‘Yapma. Düşeceksin.’ Adam aldırmayıp devam etmiş. Sonuç belli; Dal kopmuş. Adam düşmüş. Ama sonrası ilginç: Düşen adam belini tuta tuta doğrultmuş ve komşusuna bağırmış: ‘Şom ağızlı.. Şeamet tellalı.. Ağzını açtın mı, bak neler oluyor..’

İNCİLİ ÇAVUŞ’UN ATI
Aslında ilk önce sinemalarda günlerce gösterimde kalan ‘Kuzuların Sessizliği’ adıyla bir film oynadı. Sonra da Cumhurbaşkanımız peşi sıra fıkralar anlatarak Türkiye’nin durumunu özetledi. ‘Baba’nın ne demek istediği konusunda Demirel’in kendisine bir soru soran Hürriyet’ten İsmet Solak: ‘..Yanıt vermeseniz bile sormak zorundayım; bu metin bence muhtıradır. 12 Mart bundan daha sert değildi. 12 Eylül öncesindeki mektup da öyle. Bu yüzden, Başbakan’ın istifa etmesi gerekmez mi? Hükümetin ömrü bitmedi mi?..’ der. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, sorulan bu sorulara yanıt olarak ‘sana bir İncili Çavuş hikayesi anlatayım’ der ve herkes ona kulak kesilerek dinlemeye başlar:

Padişah, İncili Çavuş’u çağırıp bir at verir. ‘Bu atı al, iyi bak. Sana her ay bir kese altın. Ama ata iyi bakmazsan ve at ölürse kellen gider’ der. (İncili Çavuş) atı alıp mahalleye gelince komşuları, ‘Yahu niye aldın bu atı, yarın nasıl olsa ölecek, kellen gidecek’ derler. Birkaç ay işler iyi gider. Bir gün at yatar ve kalkmaz. İncili (Çavuş) Padişahın huzuruna çıkar. Padişah ‘at nasıl’ diye sorar. (İncili Çavuş) ‘at çok iyi padişahım, boyluboyunca yerde yatıyor. Ayaklarını hiç oynatmıyor. Kafası kalkmıyor. Kuyruk da sallamıyor. Gözleri de kapandı. Karnı da yukarı çıkıp inmiyor’ deyince, padişah, ‘öyleyse bu at öldü’ diye bağırır. İncili ise ‘ben demedim, sen dedin padişahım’ karşılığını verir.

İsmet Berkan‘ın anlatımı ile: ‘..Anlayacağımız, Cumhurbaşkanı hükümetin ‘öldüğü’ kanısında ama ‘Ben demeyeyim sen de’ tavrını taşımaktadır..’ . Geçen zaman içinde tarafsız gibi gözüken tavrını, fıkralarla açıklamaya devam eden Demirel, bir de ‘koyun’ fıkrası anlatmaktan kendini alakoyamaz. Bu fıkrada da: ‘..Çobanın bir koyun sürüsü varmış, kısa zamanda bir kurt sürüye dadanmış. Çoban gidip ‘akil’ bilinen bir adama ne yapacağını sormuş. Akil adam, ‘Sürünün etrafını tel çitle çevir’ aklını vermiş. Çoban tavsiyeyi tutmuş, ama kurt çitten atlayıp koyunu apartmış. Çoban yine aynı akil adama gidip öğüt almış: Adam, ‘Sürünün etrafını duvarla çevir’ aklını vermiş bu defa. Çoban denileni bir kez daha yapmış, ama duvar da kurta kar etmemiş, koyunlardan biri daha gitmiş. Çoban, akilin yanına gelip ‘Bana verecek yeni bir fikrin var mı?’ diye sorduğunda akil adam şu cevabı vermiş: ‘Bende sana verecek fikir çok da, sen de koyun kaldı mı?..’ değerlendirmesi yapılmaktadır.

Fıkrayı güncel hayat bağlamında yorumlayan Zaman’dan Taha Kıvanç: ‘..İnsan, Cumhurbaşkanı’nın ağzından bu fıkrayı duyunca, ‘hiç bir yere çekmeyin’ uyarısına rağmen, akil adamda, Mesut Yılmaz’a verilebilecek öğüt kalmadığını düşünüyor ister istemez. Hele, Ankara kulislerinde, bunalımın çıktığı ilk günden itibaren, başbakanın Süleyman Bey’in öğütlerine kendisini kapattığı rivayeti dolaşıyorsa..’ anlatımında bulunur.

ARCHOSAROMORPHA VE OREOPİTHECUS’LAR
Burada ‘yakışsada-yakışmasa da’ diyerek, David Feldman’ın ‘Ahiret Soruları’ adlı kitabından alıntı yapan Hürriyet’ten Kurthan Fişek’in yazdıklarına bakmamızda yarar vardır: ‘..Ölmek, beynin vücuda verdiği bir emirdir. Tepesinden ayak tırnağına 26 metre uzunluğunda olan Archosauromorpha (dinazor)‘un beyninden çıkan ‘öldük, bittik’ emrinin kuyruk ucuna varması bir milyon yıl alır. Jeton geç düşer..’ Kurthan Fişek’in tarihsel dinazorlardan söz etmesine benzer bir anlatımı, ‘..sekiz milyon yıl öncesine..’ atıfta bulunan Yalçın Doğan da aşağıdaki gibi yapar:

‘Apenin Adalarında’ sekiz milyon yıl önce bir maymun türü yaşıyor. Bilim adamlarına göre, ‘insana en yakın maymun türü.’ Okuması biraz güç, adı ‘Oreopithecus.’ İnsana yakınlık açısından, daha sonraki milyon yıllarda bu türü aşmış başka maymun cinsi yok. Dünyanın sayılı paleontologları son aylarda aynı düşünceyi savunuyor. Oreopithecus 1,10 metre boyunda. Seksen doksan kilo ağırlığında. Yuvarlak yüzü, dar göğsü, uzun kolları ve bacakları, sert cisimleri çiğneyebilen dişleri var. Kafatası küçük. İnsan kafası 1400, onunki 500 santimetreküp. Yani, ‘zekası kıt.’ Oysa, ellleri ve ayakları uzun olduğu için, onları kullanabiliyor. Ama, ‘nerede ve nasıl kullanabileceğini bilmiyor!’ İşte, zekası kıt …

…Her hayvan gibi içgüdüleriyle davranıyor, ‘kompleksleri yok.’ Görünüşü insana benziyor, iç dünyasıyla insandan ayrılıyor. Kendi türlerinin kuyusunu kazmıyor. Bunlar bilimsel bulgular … Oreopithecus’un en gelişmiş hali ile insan arasındaki fark, ‘zekası ve duygularındaki eksiklikten’ ileri geliyor. Hatta, araştırmalara göre, duygusu bile yerinde sayılabilir, ama ‘zekası ancak iki yaşındaki çocuk’ gelişmişliğinde. Oreopithecus alıyor kağıdı, kalemi eline, başlıyor yazmaya: ‘Jmhvçptfzğ.’ Ne söyledi, ne yazdı?.. Bu onun yaşadığı olayları yorumlama biçimi. Oreopithecus çıkıyor kürsüye, başlıyor konuşmaya: ‘Çplmsbdygf.’ Ne söyledi, ne söyledi?.. Bu onun halkı bilgilendirme biçimi. Oreopithecus koşuyor, yuvarlanıyor, kızıyor, oynuyor, çarpıyor, kırıyor, döküyor, üzülüyor, seviniyor. Sadece ‘kazık atmıyor.’ Bilimsel bulgular bunu gösteriyor. En yakından en uzağa bakıyorum, Oreopithecus’u özlüyorum

KURTLA KUZU
Yalçın Doğan’ın yazdıklarından sonra şimdi de Demirel’in anlattığı diğer bir fıkradan daha burada söz edilmelidir. Türkiye’den Sebahattin Önkibar’ın yazdığı fıkraya göre: ‘..İngiltere’de bir aslanla, siz ona kurt deyin, bir kuzuyu aynı kafese kapatıp onları bir arada yaşama noktasında eğitmeye çalışıyorlar. Müzikle eğitim, şu bu derken, çabalar sürüyor. Bir gün hayvanat bahçesi müdürü bu eğiticilerin başındaki kişiyi çağırarak işlerin nasıl gittiğini soruyor. Alınan cevapta: İşler iyi de efendim eğitelim derken bir sürü kuzumuz telef oluyor. Ara sıra kafese yeni kuzu atıyoruz..’ deniliyor.

Akşam’dan Sakir Süter de: ‘..anlatılan bu atlı ve kuzulu hikayelerden sonra, Demirel’in ‘ayrıca’ bir de ‘yorum’ yapmasına hiç gerek yok. Daha başka ne desin ki?..’ anlatımıyla fıkraların değerlendirmesini yapar. Demirel’in anlattığı kuzu fıkrası ile ilgili bir diğer değerlendirmede Yeni Yüzyıl’ın Viking’inden gelir. Viking de: ‘..Siyasette son durum: kuzu kurda emanet..’ anlatımında bulunur.

‘Acaba durum her zaman böyle miydi?’ şeklindeki bir sorunun yanıtlanmasını kendi cümleleriyle yapmaya çalışan Yeni Yüzyıl’dan Yağmur Atsız: ‘..Çankaya’daki postmodern Bilge Tonyokuk -nazar değmesin- yok kurtdu, yok kuzuydu, arslandı milleti kırıp geçiriyor. Tabii onu örnek alan diğer büyüklerimizin de geri kalır yanı yok… Ancak benim merak ettiğim bir husus mevcut: Zat-ı devletlileri ‘conferancier’ üslubundan bir an için vazgeçerek acaba biz sıradan fanilere izah edebilirler mi? Mesela 12 Mart’taki ‘koyunu’ kim elden kaçırmıştı?.. Yahut 12 Eylül ‘kuzusu’ nasıl gümbürtüye gitti? Zira her ikisinde de ‘Çoban’ kendileriydi de…’ şeklinde bir değerlendirme yapar.

Yağmur Atsız’ın anlatımına benzer bir anlatımı mizahi olarak yapan Akşam’dan Şakir Süter de: ‘..Demirel; ‘40 yıllık siyasi hayatımda, askerle hiç kavga etmedim’ demiş. İyi ki etmemiş… Ya bir de etseydi…’ der. Radikal’den Erbil Tuşalp de: ‘..Sayın Demirel’in, Ecevit ve Yılmaz’ı karşısına alıp, bildiği tüm kurt kuzu fıkralarını onlara da anlatması gerekiyor..’ diyerek, düşüncelerini açıklar.

Olan-bitenlerı Neyzen Tevfik’in bir dörtlüğü ile açıklayan Zaman’dan Hekimoğlu İsmail: ‘..Türkü yine o türkü / Sazlarda tel değişti / Yumruk yine o yumruk / Bir varsa el değişti..’ anlatımını yapar ve ‘..geri kalmış ülkelerde askeri müdahelelerin adı da demokrasidir. İlerlemiş ülkelerde ise askerlerin siyasette yeri yoktur. Ne güzel diyor Abdurrahim Karakoç: Ellerin yurdunda çiçek açarken / Bizim ile kar yağıyor kardaşım / Bu hududu kimler çizmiş gönlüme / Dar geliyor, dar geliyor gardaşım!..’ değerlendirmesini yapar. ‘Dar gelenin’ ne olduğunu bir fıkra ile anlatmaya çalışan DTP’nin Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk: ‘..Nasrettin Hoca’ya bir leylek getirmişler. Hoca: ‘Bu nedir?’ diye sorduğunda, leyleği getiren ‘kuştur’ demiş. ‘Bu kuşa benzemiyor’ diyen Hoca, kuşun gagasını ve bacaklarını kestikten sonra ‘işte, şimdi kuş oldu..’ der. Fıkranın yorumlanmasını da yapan Cindoruk: ‘..Biz de aynı bu fıkrada olduğu gibi, demokrasinin gagasını, bacaklarını kesiyoruz ve işte demokrasi diyoruz..’ -haklı- değerlendirmesinde bulunur.

ZÜRAFA MI FİL Mİ?
Böyle bir demokrasisi olan ülkenin, güvenlik güçlerinin nasıl olduğu konusunda karşılaştırmalı bir değerlendirme yapan ve bir fıkra anlatan Selahattin Duman:

Batı ülkeleri aralarında hangi polis teşkilatının daha kuvvetli olduğunu tartışıyorlarmış. Ortak bir operasyonda herkes ilk söz sahibi olmak istediğinden, tarışmanın içinden çıkamamış. Sonunda bir yarışma yapmaya karar vermişler. Çok geniş bir ormanlık araziye zürafa salınacak, hangi ülkenin teşkilatı zürafayı çabuk yakalarsa en yüksek puan ona verilecek.. Böylece uluslararası ortak operasyonların patronu da o ülkenin polisi olacak.

Zürafa salınmış.. Bir süre sonra en iddialı olan Amerikalı ajanlar, altlarında safari jeepleri, ellerinde en ileri teknoloji ürünü radarlar; ormana dalmışlar.. İki saat 45 dakikada zürafayı bulup merkeze getirmişler. Almanlar havadan çekilen fotoğrafların yardımı ile zürafayı bulup, İki saat 50 dakikada yakalamış.. Fransızlar üç saati biraz geçirmiş.. İsrail ajanları sadece iz sürme yetenekleri ile sonuca ulaşmış. Derken sıra bizim teşkilata gelmiş.

Zürafa yeniden ormana salınmış.. Bir saat sonra da bizimkiler takibe geçmişler.. Herkes heyecan içinde beklemekte.. İki saat geçmiş, üç saat eçmiş zürafadan ses yok.. Beş saat, altı saat derken merkeze bir telsiz anonsu gelmiş.. Anaonsta dev bir askeri nakliye helikopteri isteniyormuş.. Talep derhal karşılanmış.. Gönderilen helikopter yarım saat içinde merkeze dönmüş.

Bekleşenler bakmışlar ki helikopterin taşıdığı ağın içinde bir Afrika fili var. Hayvan yediği dayaktan yara bere içinde.. Üstelik hortumuna, kuyruğuna, kulaklarına eklektronik bazı bağlantılar var.. Fil karaya ayak basar basmaz hakem heyetinin önüne gelip, ön ayaklarını kırmış.. Şaşkın bakışlar arasında dile gelmiş: ‘bokunuzu yiyeyim abilerim, artık dövmeyin.. İtiraf ediyorum.. Aradığınız zürafa benim..’

anlatımını yapar. Aslında burada ‘..Arpa ektim darı çıktı, teşkilatın adı çıktı..’ değerlendirmesi de yapılmalıdır.

YENİ YENİ KUZUCUKLAR VE YAŞLI HOROZ
Yeniden ‘kurtlu, kuzulu ve aslanlı fıkralara geri dönersek, ANAP’lı milletvekilleri de Demirel’in anlattığı ‘kuzu’lu fıkraya bir ekleme yaparak ‘..Sonunda kuzular bitmiş. Kurt bir sabah kafesinde uyanıp kuzuyu göremeyince bakıcısına seslenmiş: ‘getir bakayım şu hayvanat bahçesinin müdürünü!..’’ DYP lideri Tansu Çiller de, iğneleyeci bir anlatımla Cumhurbaşkanının anlattığı kuzu-koyun-kurt fıkralarına göndermeler yaparak: ‘..Aslan kafesine kuzu atmaya devam mı edilecek? Kuzular biterse sıra kime gelecek?..’ değerlendirmesini yapar. Burada STV’nin Haber Müdürü Haluk Örgün‘ün anlattığı fıkradan da söz etmek gerekir. Örgün’ün anlattığı fıkraya göre:

Güçlü kuvvetli bir kurt, içinde yalnızca büyükbaş hayvanların olduğu bir sürüye musallat olur. Kurt, sürünün çobanına yaklaşır, ‘sarı kız’ı yemek için istiyorum’ der ve alıp gider. Belli bir zaman geçtikten sonra yeniden sürüye gelen kurt, bu seferde ‘kara kız’ı alır ve gider. 3-5 gün sonra yeniden sürüye gelen kurt, çobanın en bakımlı ve şişman olan ineğini alıp götürür. Kurt daha sonra yeniden gelir ve benekli olan ineği yemek için alır gider. Günler böyle geçer gider. Kurt, her sürüye geldiği günde, bir ineği yemek için götürmektedir. En son geldiğinde sürüde hiç büyük baş hayvan kalmadığını gören kurt; ‘karnının aç olduğunu, eğer hiç inek kalmamışsa, o zaman çobanı yiyeceğini’ söyler. Çoban; ‘ben senin ilk sürüye gelip ‘sarı kız’ı alıp yediğin gün bunun başıma geleceğini düşünmüştüm ama şimdi iş işten geçti’ değerlendirmesini yapar.

Hüsamettin Cindoruk da; ANAP’lı milletvekillerinin ve Tansu Çiller’in yorumlamaları ile Cumhurbaşkanı Demirel’in ve Haluk Örgün’ün anlattığı fıkraları değerlendirirken; ‘..Kuzular bitince sıra Hazine farelerine gelir. Aslan gıdasız kalamaz … Bir yaşından küçük kuzular (da) kurban edilmezler, kesilmezler..’ der. Kuzunun kurban edilip-edilmeyeceği, ya da kurban edilme sırasının kime geldiği / geleceği konuları tam olarak belli olmasa da, Demirel’in ruh haletini ortaya koyduğu iddia edilen bir diğer fıkrada ANAP milletvekili Hayrettin Uzun tarafından anlatılır. Uzun’un fıkrasını Metin Aşık köşesine şöyle taşır:

Kümesin horozu ihtiyarlamış, artık iş (!) göremez hale gelmiş… Kümesin sahibi de bunun üzerine tutmuş, genç bir horoz satın almış. Genç horoz, mağrur bir edayla adımını kümesten içeriye tam atmış ki, yaşlı horoz önüne çıkmış. ‘Bak’ demiş, ‘artık benim dönemim sona erdi. Bunu ben de kabul ediyorum. Bundan sonra bu kümesin kralı sensin ve benim yerimi sen alacaksın. Gel şu devir-teslim işlemini benim gururumu inciltmeden yapalım!’

Genç horoz, ‘nasıl yani’, deyince, yaşlı horoz devam etmiş: ‘Seninle yüz metrelik bir yarış yapalım. Nasıl olsa sen kazanacaksın… Ama sonuçta, sen yarışı kazanmış biri olarak bu kümesin başına geçersen tavuklar nezdinde itibarın daha da artar.’ Yanıt olumlu olunca yaşlı horoz; ‘Ama senden ufak bir ricam daha var,’ diye ilave etmiş, ‘bana bu yarışta üç-beş metre avans tanıyacaksın. Yani koşuya ben biraz önden başlayacağım.’ Ve tavukların önünde yarış başlamış. Tam o sırada kümesin sahibi manzarayı görmesin mi? Elindeki tüfeğin tetiğine davranmış; ‘Ulan bu horoz sapık çıktı!’ diyerek genç horozu vurup öldürmüş.

‘Babanın fıkradaki yaşlı horoz gibi yaptığını’ belirten Melih Aşık; ‘..babanın genç liderlere önce avans verdiğini, sonra da hepsini birilerine teker teker temizlettirdiğini..’ yazmaktadır.

FIKRALARIN YORUMLANAMAMASI
Demirel’in yukarıda anlattığı fıkralardan hareketle ‘..az laftan çok laf çıkarma..’ denemesinde bulunan Radikal’den İsmet Berkan: ‘..Aslan kim, her hafta aslanın önüne atılan kuzular kimler, son kuzunun durumu ne, neden bu aslanla kuzu aynı kafeste, kim koydu ikisini aynı kafese, kafesleri ayırsak… Bir sürü soru. Karşısına istediğinizi yazın. Ama belki de en iyisi buna hiç kalkışmamak, demokrasiye olan inancı kaybetmemeye çalışmak. Demokrasi, aslanla kuzuyu barış içinde yaşatabilen rejimin adı. İnşaallah bir gün bunu da başaracağız..’ değerlendirmesini yapar.

Her zaman ‘aslanlarla’ birlikte olmayı tercih eden Berkan’ın; kanımızca, sorduğu soruların yanıtlarını da en iyi bilenin kendisi olduğunu bilmektedir / bilmelidir. En azından ‘buradan bakınca kesinlikle öyle gözükmektedir.’ Berkan’ın, ‘Türkiye’nin demokrasi’si ve ona olan inanç konusunda yaptığı değerlendirmelerden farklı nitelendirmeler yapan aydınlar da vardır. Örneğin Ahmet İnsel bu konuda: ‘askeri cumhuriyet’ değerlendirmesi yaparken; Erbil Tuşalp ise ‘gözetim altındaki parlementer demokrasinin kimi unsurlarını içinde barındıran bir askeri rejim’ anlatımını yapmaktadır. Doğan Heper de: ‘..gerçekte hikayenin kuzusunun vatandaş olduğunu, kurtlarının ise bildikleriniz olduğunu!..’ yazar. Heper’in söylediklerini daha yalın bir biçimde ve ‘dobra dobra’ açıklayan Posta’dan Ömer Tarkan: ‘..Aslan, Aslanlı Kapı diye bilinen Genelkurmay kapısından mülhem, askerleri temsil ediyor olmalı. Kuzu da herhalde hükümetleri, başbakanları, siyasetçileri. Aslanın karşısında çaresiz kaldıkları için..’ -haklı- değerlendirmesinde bulunur. Hürriyet’teki haberde de: ‘..Aslanın askerler, kuzunun ise iktidar olduğu..’ yazılmakta ve ‘kuzular listesi’ diye de bir liste verilmektedir. Buna göre: ‘ANAP kulislerinde aslana yem olan kuzuların listesi olarak; 27 Mayıs 1960 Menderes Hükümeti, 12 Mart 1971 Demirel Hükümeti, 12 Eylül 1980 Bütün Siyasiler, 28 Şubat 1997 Erbakan-Çiller Koalisyonu, 20 Mart 1998 Yılmaz Koalisyonu..’ nun isimleri sayılmaktadır.

Üzerinde düşünülmesi gereken asıl konuyu ‘kulağını zor taraftan göstererek’ yapan Yeni Yüzyıl’dan Gülay Göktürk: ‘..Askerlerin rencide olması konusunda ‘fevkalade’ hassas olan Süleyman Bey, bu hassasiyetin onda birini hükümete göstermiş olsaydı, aslan-kuzu benzetmesini ağzına almaması gerekirdi..’ haklı değerlendirmesini yapar ve bizim de doğruluğuna katıldığımız şu cümlelerle makalesine devam eder:

Ama galiba, rencide etmeme hassasiyetini ya da tersten söylersek rencide etme keyfiliğini belirleyen şey, haklılık ya da haksızlıkdan ziyade güç olunca, haftalardır, meçhul kaynaklarca üfürülen ‘Komutanların Yılmaz’dan memnun olmadığı’ yolundaki haberlerin Başbakan’ı nasıl rencide ettiğini kimse umursamıyor da, Silahlı Kuvvetler’in rencide edilmesi ihtimaline karşı herkesin paçaları tutuşuyor. Tabii bu atmosferde böyle fıkralar da rahatlıkla anlatılabiliyor.

‘Bİ VAMIŞ Bİ YOKMUŞ’ VE SÖVÜLECEK YERİ BİLMEK
Gülay Göktürk’ün sanki fıkralara karşıymış gibi yaptığı değerlendirmenin aksine, ‘..Siyasi demeçlerin fıkralarla verilmesinin çok iyi olduğunu..’ espirili bir şekilde yazan Hürriyet’ten Bekir Coşkun: ‘..Biliyorsunuz; Cumhurbaşkanımız sözlerine ‘Bi vamış, bi yokmuş…’ diyerek başlıyor. ‘Kuzu fıkrası’nı anlattığında. demek ki siyasi istikrar meselesine değindi… Yok eğer ‘Tilki fıkrası’nı anlatırsa, rejim sorununa parmak basıyor. ‘Kurbağa ile horozu’ anlatırsa?.. Hükümet-ordu ilişkisine girdi demek… Zaten gazeteci arkadaşlarımız da Cumhurbaşkanı’na sorularını fıkralı sormaya başladılar: ‘Beyefendi, tavşan kargaya ne demiş?..’ değerlendirmesinde bulunur. Bekir Coşkun’un muzip anlatımla yaptığı haklı değerlendirmelerinin bir benzerini de Sabah’dan Rauf Tamer yapar. Tamer’e göre:

Çok espirili milletiz. Cumhurbaşkanımız kuzu fıkraları anlatıyor. Ne de olsa Çoban Sülü’dür. Sürüden tek bir kuzu bile kaybolsa yüreği sızlar. Başbakanımız pandomim yapıyor. En zor konuları, el kol ve baş hareketleriyle anlatıyor. Mimikler muazzam. Cindoruk desen tüluat yapıyor. Cumhurbaşkanının kuzu fıkralarını 1 yaşına basmamış kuzu, kurban edilemez diyerek çok anlamlı bir biçimde karşılıyor. Baykal?.. Hükümet’e ötanazi yapın çağrısında bulunuyor. Ecevit ayrı bir espri deposu… Baykal’a Bunalım Mühendisi diye hitap ediyor. Çiller geri kalır mı? Yılmaz’a çatarken haddi bildirilen ilk Başbakan diye bağırıyor. Estağfurullah. Haddi bildirilen çoook Başbakan geldi geçti bu ülkeden…

Velhasıl, Cunhurbaşkanı’ndan Başbakan’a, oradan muhalefet liderine kadar herkes espiriye merak sarınca, siyaset biraz lezzetli oluyor. Bari tansiyon düşüyor. Sinirler gevşiyor. Yüzümüzde gülücükler açıyor. Bence buna devam edelim. Cumhurbaşkanı, hergün bir kuzu fıkrası anlatsın. Ne anlama geldiğini biz anlarız

şeklinde yazılmaktadır. Demirel’in eski dönemlerde ‘..ekonominin iyi gitmediği, enflasyonun yüksek olduğu ve halkın homurdandığı zamanlarda..’ anlattığı bir fıkrasına Türker Sanal kitabında yer vermektedir. Fıkraya göre: ‘..Adam hükümete söver. Komiser, yakaladığı gibi adamı hakimin karşısına çıkarır. Hakim: ‘Sen kime sövdün? Ne diye sövdün?’der. Adam: ‘Hakim bey, ben ‘Bolivya hükümetine’ sövdüm.’ yanıtını verir. Hakim bunun üzerine komisere kızarak ‘Bunu ne diye getirdin? Bak adam başka hükümete sövmüş’ der. Komiser ise ısrar ederek: ‘Hakim bey, ben 40 yıllık emniyetciyim, ‘hangi hükümete sövüleceğini’ çok iyi bilirim’ anlatımında bulunur..’

Demirel’in ‘işlerin iyi gitmediği’ dönemlere ait bir diğer eski fıkrası ise şöyledir: ‘..Çocuk çok cılız doğar ve hastalıklıdır. Çeşit çeşit hastalıkları vardır ve bir türlü iyileşememektedir. Annesi, çocuğu alıp doktora götürür. Doktor çocuğu muayene ettikten sonra ‘ümitsiz vaka’ der ve annesine dönerek ‘soyunmasını’ söyler. Anne: ‘Ama doktor bey, Hasta olan ben değilim’ der. Doktor: ‘Biliyorum. Bu çocuk adam olmaz. Soyun da yenisini yapalım… Bu daha kolay’ yanıtını verir..’

Demirel’in cılız çocuk fıkrasının benzeri bir fıkrayı da, Bektaşi’nin ‘şarabı’ merkezli olarak Cumhuriyet’ten Aydın Engin anlatır: ‘..Bektaşinin önüne iki farklı şişede şarap koyarlar ve bunlardan hangisinin daha iyi olduğunu bulmasını isterler. Bektaşi babası şarapların birisinden bir yudum çeker, suratını buruşturarak öteki şişeyi gösterir ve ‘diğer şişe daha iyidir’ der. Çevresindekiler: ‘Ama erenler, daha diğerini tatmadın bile!..’ derler. Bektaşi omuz silkerek; ‘Olsun’ der, ‘nasıl olsa benim tadına baktığımdan daha kötü olamaz..’

ZAVALLI KOYUN VE KUZULAR
Kısacası ilk önce Demirel’in, sonra da bütün devlet büyüklerinin / gazetecilerin hükümet ve ordu arasındaki kriz hakkındaki anlattığı ‘kuzu fıkraları’ siyaset gündeminin baş köşesine oturur. Bu dönemde Ankara kulislerinde anlatılan bir diğer kuzu fıkrası ise şöyledir: Bir çobannın sürüsü hastalıktan telef olmaya başlar. Çoban ne yapsa da kar etmemektedir. Nefesi kuvvetli bir Hocaefendi çobana ‘her koyun öldükten sonra iki rekat namaz kıl’ diye öğüt verir. Çoban, sürekli namaz kılmaya başlar. Ama ne yapsa nafiledir. Elde son bir kuzu kalır, çoban da namazdan vazgeçip dertli dertli onu seyretmeye koyulur. Tam o sırada son kalan kuzu oynaşırken, yoğurt bakracını devirmesin mi? ‘Bana bak’ der çoban, ‘tepinip durma, şimdi iki rekat namaz kılarım, sen de öbür dünyayı boylarsın…’

Fazilet Partili milletvekilleri ve Cumhuriyet’ten Aydın Engin de demokrasinin ‘iç -iyi- edilmesi’ ile ilgili fıkralarıyla furyaya katılarak şu fıkrayı anlatırlar: Kuzuyla kurt bir dere kıyısında karşılaşırlar. Kuzu olacaklardan habersiz, ‘Günaydın efendim’ der ve ‘nasılsınız’ diye sorar. Kurt tersler ve ‘bana kibarlık yapma, seni yiyeceğim’ der. Kuzu saf saf sorar: ‘Ama ben size ne yaptım ki?’ Kurt bir dakika duraklar, kurtlarla kuzular arasındaki ebedi ve ezeli yiyen, yenilen ilişkisini anlatmaya çalışmasının bir faydası olmayacak, bir bahane uydurur: ‘Suyumu bulandırıyorsun…’ der. Kuzu bütün samimiyetiyle itiraz eder; ‘Ama ben suyun alt tarafındayım, sizin suyunuzu nasıl bulandırabilirim?’ Kurt, bu yanıta dayanamaz ve son sözünü söyler: ‘Olsun ben yine de seni yiyeceğim’ der. Aydın Engin de: ‘..bu anlatılan fıkranın herhangi bir ima içermediğini ve kolaylıkla anlaşıldığını..’ yazar.

Kurtlu kuzulu fıkra anlatma kervanına katılan Zaman gazetesinin Hodri Meydan köşesi de bir diğer fıkrayı yazar. ‘Öylesine bir fıkra’ başlığıyla yazılanlara göre:
Bir çoban, on taneden ibaret kuzu sürüsünü otlatırken kendisi bir tarafa çekilir, kavalını çalmakla meşgul olur. Bu sırada hırsız gelir, kuzuların yedisini çalar. Sonra bir kurt çıkıp-gelir ve kuzuların ikisini de o kapar, götürür. Kalır bir tane kuzu. Çoban da o bir tek kuzuyu keser ve birkaç çobanla birlikte pişirip birlikte yerler. Geriye yalnızca kuzunun pöstekisi kalır. Akşam olunca çoban pöstekiyi sırtına vurup köye gelir. Kuzuların sahibi ortada kuzuları göremeyince ‘Kuzulara ne oldu?’ diye sorar. Çoban pöstekiyi omzundan indirir: ‘Hırsızla gitti yedisi, kurdun hakkı ikisi, geride kaldı birisi. Bu da onun derisi…’ der. Kuzuların sahibi meseleyi anlar, çobana temiz bir dayak atar. Çoban ağlamaya başlar. Görenler ‘Niçin ağlıyorsun?’ diye sorarlar. ‘Ağam dövdü de onun için’ cevabını verir. ‘Niçin dövdü?’ diye sorduklarında: ‘Hesap bilmediğim için!..’
anlatımını yapar.

Yine FP’li Recai Kutan’ın anlattığı bir diğer fıkradan da burada söz edilmesinde yarar vardır. Kutan kendisinin de bu fıkrayı 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’dan dinlediğini söyler: ‘..Şeytan kendisine küfreden köylüyü cezalandırmak için, pazardan yeni aldığı eşeği ufaltıp çeşmenin deliğinden akıp gitmesini sağlar. Olup biteni sağda solda anlatarak hayıflanan köylüye kimse inanmaz, onu tımarhaneye tıkarlar. Delilerden biri öğütler: ‘Dediğinin doğru olduğu bence kesin; ama sen aksini söyle de serbest bıraksınlar!’ Öğütten yararlanan köylü köyüne dönerken, eşeğin kulaklarının çeşmenin deliğinden çıktığını görür; ‘Ulan, biliyorum, oradasın ama insana söyletmiyorlar!’ der..’

Fıkra anlatmanın iyice moda olduğu bir dönemde Milliyet’teki köşesinde her nedense pek fıkra yazmıyan Güneri Cıvaoğlu; bu açığını, Kanal D’de yaptığı Durum programında konuk ettiği Kıbrıslı Şeyh Nazım ile kapatır. Görüntüsünden, giyimine kadar Nasrettin Hoca’ya benzeyen Nazım Kıbrısi’nin ‘Durum’ programına katılması ile, Civaoğlu da fıkra eksikliğini gidermiş olmaktadır. Koyun, kuzu, koç, kurt, aslan vb. hayvanlar ile ilgili olarak verilecek olan son öğüt de Mümtaz Soysal’dan gelir. Mümtaz Hoca, SBF’de ‘Anayasa Hukuku’ dersini anlatma rahatlığı içinde: ‘..Bu bayramı yalnızca 1111 yaralıyla atlattığımız için şükredip çıkarılacak derslerden yararlanmaya çalışalım. Yoksa, bir gün sizi de kurban ederler. Üstelik bunu o kadar iyi, o kadar temiz yaparlar ki, kendilerine birşey olmadığı gibi, siz de kurban edildiğinizi (bile) hissetmezsiniz..’ değerlendirmesini yapar.

Mümtaz Soysal’ın anlattıklarından kendi adımıza dersler çıkarıp bunları kulağımıza küpe yaptığımızı söylemekte yarar var… Şimdi de, derse bizim dışımızda gereksinimi olanların var olup-olmadığına bakmak için diğer bir bölüme geçelim.

www.polis-haber.com/a_article_view.php

MazlumlarIn beyaz atlı prensİne ne oldu?

28 Mayıs 2007

Mehmet Emin Buğra

16 AĞUSTOS 2002

Bu günkü yazıma bir Nasrettin Hoca fıkrası ile başlayacağım:

             Nasrettin Hocanın bir komşusunun, oldukça büyük, görkemli bir öküzü varmış. Komşusu bu öküzü tarladan eve, evden tarlaya götürüp getirirken hoca öküze bakıp bakıp derin derin iç çeker ve içinden ” Ah keşke bir fırsatını bulsam da şu öküzün ihtişamlı boynuzlarının arasına bir binsem, dünya oradan  nasıl gözüküyor görsem” diyerek iç geçirir dururmuş. Hocanın bu halini  gören komşusu bir gün Mehmet hocaya niçin böyle ah çektiğini sorunca hoca durumu anlatmış  komşusu da hocanın bu hasretini gidermek için hocaya yardım  etmiş öküzün boynuzlarının ortasına hocayı bindirmiş. Daha hoca etrafına bakmaya bile fırsat bulamadan Hocayı  öyle bir fırlatmış ki; hoca kendisini  yerde çamurların ortasında kavuğu bir tarafta kendisini bir tarafta sırt üstü yatar vaziyette bulmuş. Hocanın bu halini gören komşusu sormuş ” Nasıl Hocam muradına erdin mi? Öküzün boynuzları üzerinden etrafı nasıl gördün?” diye sormuş. Hoca yüzündeki çamurları avuçları ile silerken:

 “Muradıma erdim ermesine de bir daha denemek mi tövbeler olsun” diyerek cevap vermiş. Şimdi, bu fıkradan isteyen istediği dersi çıkartabilir.

          Türkiye’de uzun yıllar uğruna hayatlar verilen, çileler çekilen siyasi partiye ideolojiler bu günlere gelindiğinde insanları hocanın çamura düştüğü duruma getirdi. Aklı başında hiçbir insan aldığı dersi tekrar almak istemez.Hükümetin Türkiye ekonomisini perişan hale getirdiklerini, Cumhuriyet tarihinde ilk defa esnafı sokaklara döktüklerini ve hatta polis panzerlerinin üzerine çıkmak mecburiyetinde bıraktıklarını, Başbakanlığın etrafını dikenli tellerle çevirmek zorunda kaldıklarını vs vs bir yanda ayrı tutalım; Türkiye Cumhuriyeti Devletinden ve hükümetinden kardeşlik adına, dindaşlık adına, insanlık adına beklentileri olan Çeçenistan, Doğu Türkistan, Musul, Kerkük, Keşmir ve Filistin gibi ülkeleri ve insanlarını öylesine bir sükut-u hayale uğrattılar ki bu hayal kırıklığını cümlelerle ifade etmek mümkün değildir.

           İsrail’ in Filistin halkını katletmesi meselesini “soykırım” olarak telaffuz eden Başbakan ABD’ den ve dünya Yahudilerinden.gördüğü tepki üzerine defalarca özür dilemek zorunda kaldı.

Soykırım yaptıkları yalan mıydı ki bu kadar çok özür dilenildi? Daha yaşını doldurmamış Filistinli bebekler beşikte iken delik deşik ediliyor, insanlar evlerinden yurtlarından sürülüyor, soyları yok edilmek isteniyor, bunun adı “soykırım” olmuyor (!) Çeçenistan’ da ve Doğu Türkistan’ da; can, mal, vatan, namus gibi insani haklarının ellerinden alınmak istenmesi karşısında mücadele eden, direnen insanlar dünyaya terörist olarak tanıtılmak istenmektedir. Nerede kaldı Osmanlı’nın Hıristiyan Hıristiyan’a karşı koruduğu ihtişam? Müslüman Türk Devletine yakışan bu değil midir? Keşmir’ deki Müslüman halk meselelerine çözüm aramaktadır, Türkiye’ den beklentileri var, Musul, Kerkük Türkleri zalim, gaddar, Türk düşmanı Saddam’ın kucağına bırakılmamak için Türkiye’nin ilgisine muhtaç. Fakat heyhat! Nerede o günler? Türkiye’nin 57. hükümeti Türkiye’ de işleri arapsaçına çevirdi, Türkiye’ yi Türkiye düşmanlarının istediği gibi kendi iç problemleri ile uğraşarak zamanı öldürmeye doğru sürüklediler.

           Doğu Türkistan açısından baktığımız zaman elli yıldır ilk defa Doğu Türkistan halkının Türkiye’ den ümidini kestiğini gösteren ifadelerine şahit oluyoruz. İnşallah 3 Kasım erken genel seçimleri Türkiye’mize ve Türkiye’mizden beklentisi olan ülkelere, topluluklara hayırlar, iyilikler getirir.  

www.hurgokbayrak.com/yeni_sayfa_82.htm – 915k