Arşiv 'Efsaneler'Kategori

İnançlar

30 Ocak 2009

Dünyanın Dengesi ile ilgili inançlar

-Dünya sarı öküzün boynuzları üzerinde durur. Sarı öküz başını salladığı zaman deprem olur. Bir inanca göre de Sarı öküz yorulduğu zaman dünyayı bir boynuzundan öteki boynuzuna atar, bu sırada deprem olur. Geçimini tarımla sağlayan köylü için öküz çok önemlidir. Üretim olmazsa insanlar aç kalır.Üretende de insanla birlikte sarı öküzdür. Sarı öküz; toprağın işlenmesinde en büyük katkıyı sağladığı için DÜNYANIN DENGESİ sarı öküzün üstüne yani boynuzlarına yüklenmiştir. Sarı öküzün yorulması, hastalanması veya ölmesi üretimin sona ermesi demektir. Bu da insanlar için ekonomik deprem anlamına gelir. 21.asrın ekonomistleri bile ekonomiyi bu kadar yalın ve çıplak kelimelerle ifade edemezler. Bu düşünceyi ortaya koyan atalarımızın ruhu şad olsun.
http://www.dodurgayadair.com/index.php?option=com_content&task=view&id=182&Itemid=39

Yer adları

29 Ocak 2009

IHTIMENA-KALANIMA

         Cok önceleri Kadırga yaylasında yarı göçebe, yarı yerleşik bir oymak yaşarmış. O zamanlar iklim çok ılımanmış. Kadırgalılar yaz-kış yaylalarda konaklarlar, ekin eker, çayır biçerlermiş, Meyve bahçelerinde tavuklar gezinir, otlaklarda koyun kuzu meleşir, çimenlerde çoluk çocuk oynaşır, sözün özü sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürdürürlermiş.
        Günün birinde herkesi şaşırtan bir olay görülmüş. Koyun kuzu güdenler, çayır çimen biçenler, harman dövenler o güne dek hiç görmedikleri bembeyaz taneciklerin kelebekler gibi gökten yere doğru uçtuğunu görmüşler. Bu tanecikler çoğa kalmadan ak bir yorgan gibi tüm obayı kaplamış. Ağaçlar, telli duvaklı gelinlere dönmüş. Hava birden- bire soğumuş. Inekler bağrışmaya, koyunlar meleşmeye, çocuklar ağlaşmaya başlamış.
Saşkınlık içinde kalan Kadırgalılar, Koca Dede’lerine koşmuşlar. Yaşlı adam ağır adımlarla çadırdan dışarı çıkmış. Uzaklarda, yakınlarda göz gezdirmiş. Başını kaldırıp gökyüzüne bakmış. Kendi içinde derin düşüncelere dalmış. Bir süre öyle kalmış. Az sonra çevresini çevirenlerin gözlerine baka baka söylenmiş:
“Evlatlarım, bu olay yüce Tanrı’dan gelen bir uyarıdır. Gökten döşen şu taneciklere kar denir. Simdiye dek buralara kar inmezdi. Artık buralarda kalamayız. Kendimize yeni kışlaklar bulmamız gerek.”
Koca Dede arkasından eklemiş:
“Koca öküzleri yemleyin. Koşumlarını hazırlayın. Yarın sabah erkenden yola çıkalım. Oküzler nerelerde durursa oralarda yurt kuralım.”
          Oymağın iki öküzü varmış. Onları yemlemişler, tımarlamışlar, alınlarına al burunca, boyunlarına çıngırak takmışlar, Gün açımında yola girmişler. Uç gün, üç gece yol almışlar. Bir yamaçtan geçerken öküzlerin biri durup yere çömelmiş. Oymağın yarısı öküzün çöktüğü yerde kalıp orayı yurt edinmişler. Buraya çöken öküzün adı Ihtimena olduğundan onun çöktüğü yerde kalanlar yeni yurtlarına Ihtimena adını vermişler.
Oymağın öbür yarısı öteki öküzün ardından yürümeyi sürdürmüş. Bir gün bir gece daha yol almışlar. Uçsuz bucaksız bir gölün kıyısına varmışlar. Ikinci öküz gölün kıyısındaki düzlükten geçerken birdenbire yere çömelmiş. Oymağın öbür yarısı bu düzlükte konaklamış. Ikinci öküzün adı Kalanima olduğundan onlar da yeni yurtlarını Kalanima adıyla adlandırmışlar.
Söylenceyi aktaran Hasan Türkmen (1), sözünü tamamlarken şunları da ekledi: “Akçaabat’ta Ihtimena ve Kalanima adlarıyla anılan iki köy olduğunu duyduk. Nerede olduklarını bilmiyoruz. Biz dedelerimizden duyduklarımızı aktarıyoruz. Eğrisini, doğrusunu Allah bilir.” Gerçekten Gökçeler köyünün eski adı Ihtimena, Söğütlü beldesinin eski adı Kalanima’ dır. Gökçeler köyü 1990′da Düzköy ilçesine bağlandı.

(1) – Salpazarı’mn Dorullirişi köyünden.
- Mustafa Reşat Sümerkan, Kuzey Haber Gazetesi, 30 Haziran 1984
 

http://www.gokcelerkoyu.com/

ÖKÜZ TAŞI (Kırşehir) HAKKINDA

3 Haziran 2008

Cevat Kulaksız’ın yazısı ve fotoğrafları ile yazıya yapılan yorumlar:

http://www.kirsehiryenihaber.com/yazi/okuz-tasi-ustune

“Öküz Taşı” üstüne

 

Yolunuz Kırşehir’imizin hudutları içinde bulunan Hirfanlı Barajına düşerse, baraj site girişinde, baraj gölüne hâkim bir sırtın başında, iki öküzü canlandıran “öküz taşı” heykeli görürsünüz. Dört ayaklı beton kaide üstünde ve tonlarca ağılığında olan, bu tarihî heykelin üstüne çıkıp bakıldığında, ortasının dört köşe havuz şeklinde oyulduğu görülür. Hitit’lerden kalan, granit taştan yapılan Kırşehir’imizin en değerli tarih hazinesi olan bu haykel gerçekten çok ilginçtir. Ne yazık ki, gerek çevresel faktörler (rüzgâr, yağmur, kar vb) gerekse şartlanmış ön yargılı insanların tahribi ile heykelin kulak, boynuz gibi öteki orijinal kısımları kırılmış.


Bundan 3000–4000 yıl önceden kalan bu eşsiz tarih hazinesi, çağın insanının sanat zevkini yansıtır. Bu sanat yapıtı, sadece bir heykel değil, aynı zamanda insanın ayrı bir gereksinimini karşılar. Tarih kitaplarında krallara üzüm salkımı sunan heykelleri görmüşüzdür. Şimdi olduğu gibi, binlerce yıl önceden üzüm ve üzümden elde edilen pekmez, şarap, çok uzun bir süre insanoğlunun en önemli gıdası olmuştur.

 

İşte, üstten bakınca havuz görünümünde olan bu taş yontuda, o devrin insanları üzüm ezip şıra çıkarıyorlardı. Bu öküz heykelinin burun deliklerinden şıra akması için delikler bulunuyor.  Bu öküz taşının bulunduğu Toklümen, Savcılı gibi Kızılırmak vadisindeki bağcılar, aynı yöntemle, bu tür havuzlarda ta o zamanki gibi, ayakları ile çiğneyerek üzümden şıra çıkarmaya devam etmekteler. Ancak şimdikilerin bu üzüm ezme havuzları, Hititler zamanındaki gibi süslü heykeller gibi değil, taş duvarlı beton havuzlar şeklinde. (Kırşehir’imizin bağcılığı en ileri olan beldesi Toklümümen Kasabamızdır).                                                                                                              

 ÖKÜZ TAŞI NEREDEN GELDİ?

1950–1955 yıllarında Kızılırmak üzerinde Hirfanlı Barajı için etüt ve yapımı başladığında, şimdilerde arazisi ile birlikte baraj gölü altında kalan “Dokuz” köyünün bir höyük tepesinde bulunan, bu anıtsal öküz taşı, su altında kalmaması için, büyük zorluklarla şimdiki yerine getirilmişti.

 

O devrin insanları neden böyle muhteşem anıtsal öküz heykeli yapmıştır? 3000–4000 yıl öncesini düşünürsek, şimdiki hiçbir motorlu araç ve makine yoktu. İnsanoğlunun en büyük yardımcısı, yük taşıyıcısı eşek ve öküzdü. Öküzün emeğinden yararlanan, ürününü taşıyan etini yiyen, derisini birçok işte kullanan (kemer, kayış, çarık, giysi vb)  insan, öküze öylesine minnet duymuş, öylesine değer vermiş ki, böylesine muhteşem heykellerle onu adeta kutsamış. Kızılırmak boylarında Hititlerden günümüze kadar, bütün Anadolu’da ve hatta öteki ülkelerin yaşamında öküzün ve öküz kağnısının yüzyıllar süren insanla çok sıkı etkileşimi vardır. Ne ki, daha yakın zamana kadar, binlerce yıl, insanlar öküzün emeğinden yararlanmış (tarlasını sürmüş, her türlü yükünü taşımış, hasadını yapmış), etini yemiş, derisinden (gönünden) ayağına çarık dikmiş, bağırsaklarından sucuk (hatta def) yapmış, boynuzundan bıçak sapı, bazı kutu kaplar, tarak, uçkurluk, kağnısına kayış ve sabunluk yapardı, (gıcırdamasını, sürtünmeyi azaltsın diye, tekere sabun sürerlerdi). (Kışın yakmak için gübresinden tezek yaparlardı. İnsanoğlu öküzden öylesine yararlanmış ki, ahır sekisi denilen ve öküzlerle insanların adeta birlikte kaldıkları büyükçe odada, öküzün nefesi bile insanı ısıtırmış. Ne ki, daha 1960 lı yıllara kadar Anadolu’nun birçok köyünde ahır sekileri vardı. İşte insanoğlunun öküz ve eşekle böylesine bütünleştiği başka bir canlı yoktur. Gün olmuş çiftçi, öküzünü ev halkı ile eşdeğer tutmuştur. Onun için adeta bir öküz ve eşek kültürü oluşmuş. İnsanoğlu bu iki hayvandan böylesine faydalanıp severken, onun etrafında oluşturduğu tekerleme, aşağılama sözleri ile bir mizah kültürü de oluşmuştur. Bunları incelersek, “eşek kafalı’dan tutun da, “öküzün trene baktığı gibi”sine kadar, sayfalarımızı dolduran,  nice deyimler atasözleri sayabiliriz.
 

 

Babası bir öküz nalbandı olduğu için bu lakabı alan, Öküz Mehmet Paşa bir yana bırakıp, hele Kurtuluş savaşında öküz kağnılarının cephane taşıması nasıl unutulur… Buraya “Mustafa Kemal’in Kağnısı” şiirini, sayfa el verse de yazsa idim.

 

Öküzünü çok sevdiği için, öküzünün başına “maşallah”, mavi bocuk takan, ne ki öküzüne muska yazdıranlar bile vardı. Hatta kağnısını ve de tekerini görülmemiş derecede süsleyenlere bir örnek vermek istiyorum. Yanda resmi görülen kağnı tekerini 1996 da Antalya’ da bir antikacı dükkânında görmüştüm. Kırşehir yöresinde değil, Türkiye’nin hiç bir yerinde bir daha görülemeyecek bir süslü tekerdi. İşte, bu toprakların insanı, gücünden ekmek yediği öküzünü, kağnısını böyle kutsayıp sevmiş, binlerce yıl ötesinden onun heykelini dikerek ebedileştirmiş. Ayrıca bu yönde halk ozanları çok ilginç şiirleri ile, halkın öküze, kağnısına kaşı sevgisini dile getirmişler.

 

Daha beri gelelim. Artık heykel, resim yasak olduğu için, şiirlerle öküz kutsanmış. Birçok abdalların kendilerine “pir” saydıkları Pir Sultan Abdal (1510–1589)öküz için şunları diyor:       

 

                   “Dağdan kütür kütür hezen indirir,            

                   İndirir de ateşlere yandırır,                          

                   Her evin dirliğim öküz döndürür,                

                   İreçberler hoşça tutun öküzü. 

                    

Öküzün damını alçak yapın

                                        

Yaş koman altını yapın,   kuruluk

                                        

Koşumdan koşuma gözlerin öpün,

 

İreçberler hoşça tutun öküzü.

 

Pir Sultanım der ki kaynar coşunca,

Tekne hamur kalmaz ekmek pişince,

Âdem ata öküzün çifte koşunca,

İreçberler hoşça tutun öküzü.

 

Halk ozanlarımızdan Ruhsati (1835–1911) de Tanrı’dan dört öküz istiyor:

 

“Ya ilâhi görünmeden bir devlet

                   Zekâtımı veremezsem geri al,                                                   

                   Helâlından dört öküz ver yarabbi

                   Koşup çifte süremezsem geri al”

  

Mercî adlı ozan şöyle diyor:

 

Öküz altında buzağı arar,

 Reva mı katmaya aşuna agu,

Taleb kılasın öküzden buzağı”.

 

 Ozan Gedai (1826–1901) de şöyle diyor:

                                                                        

“Sözün tutup hele dinledim anı 

Varıp bir köşede tuttum mekânı

Çiftçi oldum ele aldım sabanı

Öküzlerim öldü tohum ekerken”.

 Gelen Yorumlar :

hele şükür!!
sevgili okuyucular, nihayet siyasetten ve siyasetin dalgalarındaki o acımasız girdaptan kurtulup da bize ait, özümüz, varlığımızın izlerini taşıyan,  kısaca tarih, folklor ve edebiyat kokan bir yazı ile karşılaştım buralarda.yazarının eli dert görmesin ve devamını diliyorum.
mehmet kara | 09 Ağustos 2007 Saat 01:22
SAYIN CEVAT HOCAYA SAYGILARIMI SUNARIM
Gitme giden gitme sual sorayim
Ya bu dünya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Dünya Sari Öküz’ün üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu öküz neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Öküz de bir salin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu sal da neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Sal da bir baligin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu balik neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Balik da deryanin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu derya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Derya da ikrarin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu ikrar neyin üstünde durur
PIR SULTAN’im der ki ben onu gördüm
Ikrar da imanin üstünde durur

Yaşar AVCI | 09 Ağustos 2007 Saat 15:42

Öküz Derisi

6 Haziran 2007

Rumeli Hisarının Arsası Nasıl Alındı? Koca Rumeli hisarı varya; onun kapladığı yer bir öküz derisi kadardır. Şaşmayınız.Gerçi Allah hiçbir zaman derisi o genişlikteki bir sahayı tutacak öküz yaratmadı ama, bu işin nasıl olduğunu efsanesi söyle anlatır:
Rumeli hisarının bulunduğu tepede eskiden bir manastır vardı. Manastırın başkeşişi gizlice Müslüman olmuştu. O zamanki Osmanlı Padişahı ikinci Murat ölüp de yerine oğlu, sonradan Fatih olacak olan Sultan ikinci Mehmet geçince, bu baskeşiş Edirne’de bulunan Fatih’e bir mektup yazdı. Ona “İstanbul’u fethedecek ulu emîr sensin” müjdesini verdi. Fatih Sultan Mehmet bu mektubu alınca çok memnun oldu av avlamak bahanesiyle Karadeniz kıyısındaki Terkos civarına geldi. Terkos kalesinden geçip Bizans imparatoruna hediyeler verdi. Bu arada da avladığı avlardan seçip Bizans imparatoruna hediyeler yolladı, bu suretle onlara dostluğunu göstermek istedi. Fatih‘in asıl gayesi başka idi. O’na, Müslüman olmuş akıllı başkeşiş gönderdiği mektubunda:
“Akdeniz Boğazında iki kale, İstanbul Boğazında da bir kale yaptırıp Bizans’ın zahire yollarını kesesiniz. Bizans’da kıtlık olacaktır. O zaman da Istanbul’u şereflendirirsiniz” demişti. Aklına bunları koyan Fatih hediyeler gönderirken imparatorun, şimdiki Rumeli hisarında bir av kulesi ile bir çiftlik yapması için kendisine müsaade edip etmeyeceğini sordurdu. Bizans imparatoru izin verdi. Gelen elçi şöyle konuştu:
-”İmparator hazretleri yaptıracağınız av kulesinin bir öküz derisi kadar yer tutmasını şart koştu ve buyurdu ki,Eğer deriden fazla yer tutarsa iş o zaman barışa aykırı düşecektir.”Fatih Sultan Mehmet, Bizans elçisinin önünde bir öküz derisi kadar yere bir kule yaptırmaya başladı. Fakat, Fatih bir taraftan Müslüman olmuş o keşişle temasa devam ediyordu. İşte o keşiş, padişaha öküz derisini ince ince sırımlar halinde keserek birbirlerine eklenmesini ve bu suretle meydana gelecek şeridin çevirebileceği kadar sahaya Rumli hisarının kurulmasını söyledi. Bu fikri Fatih çok beğendi. Öküz derisini çok ince bir bıçakta dilim dilim kestirdi. Sırımları birbirine ekletti. Çevirdiği kadar yere, o yalçın kayaların üzerine, Edirneden ustalar getirtip, Rumeli hisarını yaptırdı.
Müslüman keşiş, Rumeli hisarının inşasına başlanırken Fatih Sultan Mehmet’e bir teklifte daha bulundu.
— “Padişahım adınız Mehmet’tir. Kitabımızda Bizans’ı sizin fethedeceğiniz yazılıdır. Bu kaleyi, adınız Mehmet’e benzetmek gerektir. Ben bu işe kırk yıldır memurum. Hem de büyük bir mimarım. Ama herkesten sakladım” dedi ve bütün ustaları başına topladı, Rumeli hisarını Kufi yazı ile Mehmet kelimesine uygun bir şekilde kurdurdu.
Hisar, altı ayda tamamlandı. Ormanlık olan çevresi açılınca Rumelihisarı bütün ihtişamıyla ortaya çıktı.Hem içine askerlerle top ve tüfek de yerleştirilmişti. Bizans imparatoru bunu haber alınca,«Bu hal barışa aykırıdır» diye Fatih‘e elçi gönderdi.Fatih dilim dilim kesilmiş öküz derisini imparatora gönderdi ve elçiye:
- İmparatora söyleyiniz, esirgemediği müsaade üzerine bir öküz derisinin tuttuğu kadar yere hisarı bina ettik, fazlası varsa yıkalım” dedi.
Fakat, artık padişahla imparatorun arası açılmış ve İstanbul savaşı da bu hadise ile başlamıştı.

 http://www.cafeonbes.com

ÖKÜZ EFSANESİ

28 Mayıs 2007

Zamanında Anamur da öküzlerin yüzerek Kıbrıs’ gidip geldiği anlatılır. Efsaneye göre:
Çiftçilerden birinin öküzü Kıbrıs’ta bir darı tarlasına  dadanır. Öküz kaşla göz arasında aniden denize atlar Kıbrıs’ta tarlaya gider talan eder. Yüzüp tekrar geri döner.
Bir gün Kıbrıslı çiftçi yazdığı bir pusulayı öküzün boynuzuna takar, sahibini uyarır. Anamurlu çiftçi her tedbiri alır ama baş edemez.
Kıbrıslı çiftçi son bir çare olarak o yıl hiç ürün alamayacağın anlatabilmek için iki boş şişeyi öküzün boynuzlarına bağlar. Öküzler dönerken şişelerden gelen suyu burunları tıkanmasın diye içerler. Su yedikleri darıları şişirir, çatlayarak ölmelerine neden olur. Şişmiş gövdeleri bir süre sonra Anamur önlerine gelir. Bir daha öküzlerin Kıbrıs’a geçtiğini kimseler görmez. 

 http://okuyan_2.tripod.com/efsaneler/okuz.htm 

Rumeli hisarı’nın yapılışı

28 Mayıs 2007

Hazreti Fatih’in İstanbul’u muhasara ettiği zaman yaptırdığı Rumeli Hisarı, uzaktan bakıldığı zaman eskimez harflerle “Muhammed” biçiminde okunacak şekilde inşa edilmiştir.

        Bunun yapılışını ise Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde şöyle anlatmaktadır:

- İstanbul daha küffar elinde iken, tepenin başında bir kilise vardı. Kilisenin papazı ise gizlice müslüman olmuş ve İstanbul’u fethedecek kumandanın Muhammed (Mehmet) isminde birisi olacağını kitaplarında okumuştu. Edirne’de ikinci Mehmet’in (Fatih) tekrar tahta çıktığını duyunca derhal gizlice bir mektup ile:

“İstanbul’u fethedecek olan Rasülüllah’ın övdüğü o güzel komutan sensin, buraya bir kale ve Akdeniz’in boğazında iki kale yapıp, İstanbul’a iki taraftan yiyecek ve giyecek yardımı girmesine müsaade edilmezse, kıtlık ve pahalılık olması muhakkaktır. Azametle Edirne’den deniz gibi askerle bu bizim tarafa teşrif ediniz…” dedi.

Fatih bu mektubu alınca göğsü genişledi ve bir kat daha ferahladı. İstanbul’a av yapmak maksdıyla gelip, boğazdaki gizli müslüman papazla görüştü. Papazla Rumeli Hisarı’nın yapılmasında mutabık kaldılar. Fakat daha oralar küffar elinde olduğu için, bunu nasıl yapacaklardı. Padişah, Bizans Kralı’na bir çok av gönderdi ve onunla dostluk alış verişinde bulundu. Bu arada Fatih şimdiki Rumeli Hisarı’nın olduğu yeri, Konstantin’den bir av köşkü yapmak için izin istedi. Fakat Konstantin bunu kabul etmeye yanaşmamakla beraber, red cevabı da veremedî ve:

- Bir sığır derisi kadar çiftlik yaparsa makbülümdür. Ama bir sığır derisinden büyük olursa iznim yoktur, sonra barışa aykırı hareket edilmiş olur, dedi.

Kralın bu sözlerini Fatih’e tebliğ ettiler. Hazreti Fatih elçi önünde öküz derisi büyüklüğünde bir kule yapmaya başladı. Elçi gittikten sonra ise ne kadar ırgat ve mimar varsa hepsi buraya toplanarak Rumeli Hisarı’nın inşaasına başlandı. Hazreti Fatih, Krala verdiği sözü zahiren bozmamıştı. Çünkü Kral’ın kendisine gönderdiği öküz derisini iyice gerdikten sonra, ince dilimler halinde dildirdi, bir ip gibi yaparak nereye kadar yetmişse o kadar büyüklükte bir hisar yaptı.

Hisarın yapılışı sırasında çok büyük yararlığı dokunan müslüman papaz:

- Padişahım, mübarek adınız Mehmet’tir. Kitabınızda Konstantin devletinin sizin elinize geçeceği yazılıdır. Şimdi bu kalenin şekli sizin isminize benzer şekilde olmalıdır. Ben bu işi kırk seneden beri hesap eder dururum. Fakat bu zamana kadar kimseye açmış değilim. Bu işte bir nevi mütehassıs sayılırım, diyerek kolları sıvadı, ve hakikaten Rumeli Hisarı kufi yazı ile “Muhammed” şeklinde yapıldı. Hisarın gizli gizli yapılışı tam altı ay sürdü. O zamana kadar etrafını çalı-çırpı ile örtüyorlardı. Yapılıp da artık yıkılması diye bir korku kalmayınca bir gece hisarın etrafındaki ormanı ateşe verdiler. Bir gecede orman yanıp kül oldu. Ve hisarın hakiki görünüşü bir inci gibi ortaya çıktı. Bundan sonra daha evvel hazırlanan asker, bütün top ve tüfeklerini alarak kaleye yerleştiler ve kale bir cephanelik haline geliverdi.

Kral bu hali işitince:

“Barışa aykırı bir kale yapmışlar” diyerek bir elçi gönderdi.

Hazreti Fatih ise, daha evvel dilim dilim yaptığı sığır derisini göndererek: 

-Barışa aykırı bir hareket yok. Biz sığırın derisinin yetişebildiği yer kadar bina yaptık, dedi ve ondan sonra da muhasaraya girişildi…

      http://www.kubacami.org/konular/istanbul/rumeli_hisari.htm 

ÖKÜZ DERİSİ KADAR YER – RUMELİHİSARI EFSANESİ

0 Koca Rumelihisarı var ya, onun kapladığı yer bir öküz derisi kadardır. Şaşmayınız. Gerçi Allah hiçbir zaman derisi o genişlikteki bir sahayı tutacak öküz yaratmadı ama, bu işin nasıl olduğunu efsanesi söyle anlatır:
Rumelihisarı’nın bulunduğu tepede eskiden bir manastır vardı. Manastırın Başkeşişi gizlice Müslüman olmuştu.O zamanki Osmanlı Padişahı ikinci Murat ölüp de yerine oğlu, sonradan Fatih olacak olan. Sultan ikinci Mehmet geçince, bu Baskeşiş Edirne’de bulunan Fatihe bir mektup yazdı.Onu “Istanbul’u fethedecek ulu emîr sensin” müjdesini verdi. Fatih Sultan Mehmet bu mektubu alınca çok memnun oldu, av avlamak bahanesiyle Karadeniz kıyısındaki Terkos civarına geldi. Terkos kalesinin den geçip Bizans imparatoruna hediyeler verdi. Bu arada da avladığı avlardan seçip Bizans İmparatoruna hediyeler yolladı, bu suretle onlara dostluğunu göstermek istedi. Fatih’in asıl gayesi başka idi. O, Müslüman olmuş akıllı Başkeşiş gönderdiği mektubunda:


“Akdeniz Boğazında iki kale,İstanbul Boğazında da bir kale yaptırıp Bizans’ın zahire yollarını kesesiniz. Bizans’ta kıtlık olacaktır. O zaman da İstanbul’u şereflendirirsiniz” demişti. Aklına bunları koyan Fatih hediyeler gönderirken imparatorun, şimdiki Rumelihisarı’nda bir av kulesi ile bir çiftlik yapması için kendisine müsaade edip etmeyeceğini sordurdu. Bizans imparatoru izin verdi. Gelen elçi şöyle konuştu:

-”İmparator hazretleri yaptıracağınız av kulesinin bir öküz derisi kadar yer tutmasını şart koştu ve buyurdu ki, Eğer deriden fazla yer tutarsa iş o zaman barışa aykırı düşecektir.”

Fatih Sultan Mehmet, Bizans elçisinin önünde bir öküz derisi kadar yere bir kule yaptırmaya başladı.Fakat,Fatih bir taraftan Müslüman olmuş o keşişle temasa devam ediyordu.İşte o keşiş, padişaha öküz derisini ince ince sırımlar halinde keserek birbirlerine eklenmesini ve bu suretle meydana gelecek şeridin çevirebileceği kadar sahaya Rumelihisarı’nın kurulmasını söyledi. Bu fikri Fatih çok beğendi. öküz derisini çok ince bir bıçakta dilim dilim kestirdi. Sırımları birbirlerine ekletti.. ne ekletti. Çevirdiği kadar yere, o yal­çın kayaların üzerine, Edirne’den ustalar getirtip,Rumelihisarı’nı yaptırdı.

Müslüman keşiş, Rumelihisarı’nın inşasına başlanırken Fatih Sultan Mehmet’e bir teklifte daha bulundu.

— Padişahım adınız Mehmet’tir. Kitabımızda Bizans’ı sizin fethedeceğiniz yazılıdır. Bu kaleyi, adınız Mehmet’e benzetmek gerektir. Ben bu işe kırk yıldır memurum. Hem de büyük bir mimarım. Ama herkesten sakladım, dedi ve bütün ustaları başına topladı, Rumelihisarı’nı Kufi yazı ile Mehmet kelimesine uygun bir şekilde kurdurdu.

Hisar, altı ayda tamamlandı. Ormanlık olan çevresi açılınca Rumelihisarı bütün ihtişamıyla ortaya çıktı.Hem içine askerlerle top, tüfek de yerleştirilmişti. Bizans imparatoru bunu haber alınca, «Bu hal barışa aykırıdır» diye Fatih’e elçi gönderdi.

Fatih dilim dilim kesilmiş öküz derisini imparatora gönderdi ve elçiye:

— İmparatora söyleyiniz, esirgemediği müsaade üzerine bir öküz derisinin tuttuğu kadar yere hisarı bina ettik, fazlası varsa yıkalım dedi.

Fakat, artık padişahla imparatorun arası açılmış ve İstanbul savaşı da bu hadise ile başlamıştı.

Bu efsaneyi Evliya Çelebi nakleder. Evliya Çelebi her şeyden önce büyük ve çok usta bir röportajcıdır. Yazdıklarını derlemiştir, fakat uydurmamıştır. Bu efsanenin tarih karşısındaki değerini ölçmeye girişecek değiliz. Bu öküz derisi işinin, daha doğrusu hilesinin karıştığı iki efsane daha vardır. Biri İsa dan iki yüz yıl önce Romalılar tarafından yerle yeksan edilen tarihin pek ünlü şehri Kartaca kalesinin kuruluşu hakkındadır. Bir zamanlar bugünkü Suriye topraklarında bir Finike devleti vardı, işte o devletin krallarından birinin kızı Didon, bir gemiyle bugünkü Tunus kıyılarına gelip, oraların kıralı Larbas’tan bir öküz derisinin kaplayacağı kadar bir yer ister ve satın alır. Sonra o deriyi ince ince kesip yaptığı şeritle arazi sınırlayıp Kartaca şehrini kurar. Kartaca’nın kulesine Byrsa denirdi. Byrsa; sahtiyan, yani deri demektir. Bu efsane mitolojide de yer alır. Günümüzden iki bin sene evvel yaşamış olan ünlü Romalı şair Virjilîus, «Aeneid» adlı eserinde bu efsaneyi zikreder.

Öbür efsane ise hiç akla gelmeyecek bir yerde, Sibirya’da geçer. Bu efsane­yi 1858′den 1870 yılına kadar Sibirya’da dolaşan ve gördüklerini «Sibirya’ dan» adlı büyük eserinde toplayan Dr. Wilhelm Radloff, İrtiş nehri dolaylarında derlemiştir. Bir gün Rus hükümdarından kaçan üç hırsız, İrtiş Nehri boyundaki Sibir – Tatar devletinin Hakanı Közüm Kan’a gelir. Bu üç hırsızın başı, Yarmak adında biridir. Uzun bir süre sonra oraların dillerini öğrenen Yarmak, Közüm Kan’a müracaat ederek kendiside «Bir öküz derisi kadar yer verilmesini» ister. Közüm Kan da verir. Yarmak bir öküz derişi alır ve tıpkı yukarıdaki efsanelerde olduğu gibi ince , ince keserek koca bir sahayı çevirir. Halk, Közüm Kan’a gelip «Kafir çok yer alıyor» diye şikayet edince Közüm Kan «Bunu kendimiz verdik» cevabiyle karşılar. Bu efsane Rusların XVI. Yüzyılda Sibirya içlerine nüfuz etmelerinin ve oralarım hükümleri altına almalarının hikayesidir. Görülüyor ki her üç efsanede de, bir yeni yeri alma hareketinin başlangıcı ve niyeti saklıdır. Evliya Çelebi’nin Rumelihisarı hakkında naklettiği efsane de bir yeri zaptetme niyetinin tipik bir örneğidir. Gerçekten de Rumelihisarı’nın inşa edilmesinden sonra Fatih, Bizans’ı ortadan kaldırmak niyetini tellallarıyla halka duyurmuş ve seferberlik ilan etmiştir.

Kartaca nerede, Boğaziçi nerede, Sibirya nerede?… üstelik arada binlerce yıllık bir zaman farkı da var. Sibirya’dan Kartaca’ya ve İstanbul’a kadar bütün dünyayı dolaşan bir efsane: öküzün derisi!….

 

 http://www.eantikaci.com/nostalji/hisar.asp

 

 

BİR BAŞKA ÖKÜZ DERİSİ EFSANESİ  

“İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Oranın emîri (fâtihi), ne hoş hükümdar bu (fethe katılan) asker, ne hoş askerdir.” (Kırk Mevzuda Kırk Hadîs, Hadîs No: 28, Sayfa: 609; Feyz’ül-Kadir, Cild 5, Sayfa: 262) 

İstanbul’u Battal Gazi’nin kuşatması da dahil on iki sefer kuşatılmıştır. İlk kuşatan Hazret-i Muâviye’nin ordusu, son kuşatan Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri’dir. Bir kitapda okudum, gerçeği ile hiç alakası olmayan şeyleri yazıyor. İmam Hüseyin’in iki kızının İstahbul’da şehid düşmesini çok yanlış yazmışlar. Aslı ile hiç alakası yok. Evliya Çelebi Hazretleri’nin seyahatname isimli kitabında İstanbul’un on iki kere kuşatıldığını şöyle yazıyor:Bunda sadece Ömer İbn-i Abdülaziz olsa gerek, ikinci kuşatmayı o yaptı. Bu kitabın yanlış olduğunu anlatmak için onun kuşattığının özetini yazacağım. Ömer İbn-i Abdülaziz Emevi halifelerinden olup Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) onun hakkında: «Emevi halifelerinin hepsini Ömer İbn-i Abdülaziz hariç. kendi döşeğimde maymun suretinde görüyorum» buyurdu.İmam Hüseyin’in başı Yezidin hanesinde idi. Ömer İbn-i Abdülaziz padişah olunca onu yıkattı, kefenletti, bir cemaat ile üstüne namaz kıldı. Şimdiki türbesini ve camisini yaptırdı, oraya defnetti. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)’i rüyasında gördü. Rüyamda:- Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) kendini kucaklayıp bağrına bastı, çok fazla iltifat gösterdi. Bu rüyanın tabirini âlimlere sordu. Hiç kimse bilemedi. Basra’da Hasan-ı Basri Hazretleri’ne sordu. Hasan-ı Basri Hazretleri:- Sen Resûlullah’a çok hoş gelecek ve onu çok memnun edecek bir iş yapmışsın, yaptığın hayırları say dedi. Ömer İbn-i Abdülaziz:- Şu kadar cami, çeşme, köprü, yol, su yaptırdım. Şu kadar dîn-i medreseler açtım. Hasan-ı Basri Hazretleri her defasında:- Bunlarla olmaz, diyordu. Daha yaptığın iyilikleri araştır dedi. Ömer İbn-i Abdülaziz:- İmam Hüseyin’in başı Yezid’in hazinesinde idi. Onu yıkattım, kefenlettim, Ashâbımla birlikte bir cemaat ile cenaze namazını kıldım, kendini defnettim. Üzerine türbe yaptırdım deyince Hasan-ı Basri Hazretleri:- İşte bu amelinden dolayı Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) seni bağrına bastı ve çok memnun oldu, buyurdu. “Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) Kostantin şehri muhakkak feth olacak onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır, onu feth eden asker de ne güzel askerdir” [Kırk Mevzuda Kırk Hadîs, Hadîs No: 28, Sayfa: 609; Feyz’ül-Kâdir, Cild 5, Sayfa: 262) buyurdu.Ömer ibn-i Abdül Aziz İstanbul’u kuşattı, alamadı. Sulh anlaşması yapmak zorunda kaldı. Kuşatma Kostantinlileri o kadar sıkıştırmıştı ki yiyecek bitmiş, bir martı kuşu bir altına çıkmıştı. Hatta en mundar ve pis şeyleri yemeğe başlamışlardı. İleriye dönük İstanbul’u feth etme plânları ile andlaşma yapmak istiyordu. Kostantin Kralına:- Bana İstanbul’dan bir öküz derisinin kapladığı kadar yer vereceksin. Ayasofya’da namaz kılacağım dedi ve kabul ettirdi. Sonra öküz derisini ince sırım gibi dildirdi. (Öküz derisini ayakkabı bağı olarak ince ayakkabı ipliği kalınlığında dilerler, ona sırım derler) O sırımla bir mahalleyi (İstanbul’da Koca Mustafa Paşa semtini) çevirdi. Arabistan’dan o mahalleye seksen bin kişi müslüman yerleştirdi. O mahallenin altını bir kaç kat bodrum üstüne yüksek binalar, çok az dar bir yerde bir aile oturacak kadar yer yapmak şartı ile, seksen bin hane yerleştirdi. Seksen bin hanenin içinde İmam Hüseyin’in iki kızı da vardı. Anlaşma olduğu için kral ses çıkaramadı. Yirmi üç bin kişi bu seksen bin haneyi korumak için Arabistan’ın en üstün silahşör askerlerinden yerleştirdi. Ömer İbn-i Abdülaziz bir rivayette cariyesi eli ile zehir yedirilince vefat etti. Çünkü Ömer İbn-i Abdülaziz müslümanlara son derece bağlı idi. Emevilerin kafasına gitmiyordu. O zehirlenince yerine yine bir padişah dikildi. Bu, Emevi halifelerine yezidler dendiği için bu da yezidî idi. Tarihte bunlar Emeviler diye geçer. Ömer İbn-i Abdülazizin vefat edip yerine Yezidlerden bir halife dikildiğini duyan Kostantin kralı kendi kumandanlarını çağırıp gizli bir konuşma yaptı. - Ömer ibn-i Abdilaziz öldü. Bunları takviye edip koruyacak kimseleri kalmadı. İlerde bunlar bizim başımıza büyük bir iş açabilir. Bu boşluktan faydalanıp bunların hepsini öldürmeliyiz dediler. Bu yirmi üç bin kişi, Arabistan’ın en seçme silahşörleridir. Biz bu işte muvaffak olmazsak, İstanbul tüm elimizden gider, diyordu. Baş kumandan kendisine teminat verdi. - Ben hazırlığımı tam yaparsam, bir gece sabaha kadar hepsini kırar işi hallederim diyordu. Bu söze aldanan Kostantin kralı, kumandana izin verdi. Bir gece ani baskın yaptılar. Yüz yirmi bin kadın çoluk-çocuk İmam Hüseyin’in iki kızı da içinde şehid ettiler. Yirmi üç bin kişi sabaha kadar harb etti. Sabah olunca şimdiki Galata mevkiine çekildiler. Üç gün, üç gece savaş oldu. Bir türlü yirmi üç bin kişiyi bitiremiyorlardı. Bunların yarısından çoğu şehit düştü. Çok yorgun oldukları halde savaşa devam ediyorlardı. Bu müslüman ordusunun kumandanı yanındakilere:- Bizim koruyacağımız kimse kalmadı. Bizde hepimiz şehid düşeceğiz. Biz normal asker ile harb etmeyip Kostantin kralının sarayına hucüm edelim. Onlar bizim çocuklarımızı nasıl öldürdülerse biz de kral dahil Saray erkanının hepsini kılıçtan geçirelim dediler. Saraya hücum edip girdiler. Sarayda beşikteki çocuğa kadar hepsini kestiler. Kendileri şehid düştü. Galata köprüsünün başında yeraltı camiinde şimdi Amr İbn’ül As’ın da içinde bulunduğu dört büyük sahabe yatar. Onlar o harbte şehid düşenlerdir. Kostantin kralından hiç bir canlı kalmayınca iki Kostantin kumandanı:- Ben padişah olacağım. Diğeri:- Ben padişah olacağım diye birbiri ile harb ettiler. Kafir ölür, kanı kurur. Müslüman haksız yere öldürülürse kanı kaynar. Yani intikamlarını hiç kimse almazsa Allah alır.İsa (Aleyhis-selâm)’yı öldürmek isteyenlerin yüzü İsâ (Aleyhis-selâm)’ya benzediği için aşiret reisinin oğlunu öldürdüler. Kanı kaynadı ve Allah intikamlarını aldı. İsa (Aleyhis-selâm)’nın ümmeti olan Havarilerin buna gücü yetmiyordu.Lût (Aleyhis-selâm), kavmini önleyemeyip taraftarda bulamayınca Allah’u Teâlâ Cebrâil (Aleyhis-selâm) vasıtası ile Lût kavmini yere batırdı. İntikamını Allah aldı. Yemen’den gelen Ebrehe ordusuna Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in dedesi Abdul Muttalib karşı koyamayınca Allah’u Teâlâ Ebabil kuşlarını gönderip siccin çamurunu şimdiki deyimle Atomu o ordunun üzerine attı. Bizzat Allah’u Teâlâ intikamını aldı. (Sûre-i Fil, Ayet 1-5) Burda da Emeviler müslüman düşmanı olduklarından yüzyirmi bin müslüman haksız yere öldürüldü. İsa (Aleyhis-selâm)’nın kavminin sonradan birbirlerini kırdığı gibi bunlar da birbirlerini kırdılar. Müslüman yirmi üç bin asker, yüz binin üzerinde Kostantin askerini öldürdü. Bir onun kadar da Kostantinliler birbirlerini kırdılar. En son bir kadını padişah yaptılar. Her iki tarafın ölüleri de yer de yatıyordu. O sırada Veysel Karani Hazretleri’nin sözleri ve tavsiyesi ile çalışıp, yetişen bir derviş, bir de Emevi halifeleri tarafından gönderilen bir elçi, ikisi İstanbul’a girdiler. Elçi durumu görünce çok kızmıştı. Kadın padişahın huzuruna çıkınca, orada padişaha çok ağır konuştu. Padişahda olayların karşısında sinirli olduğundan Emevi halifesinin elçisini astırdı. İkinci Veysel Karani Hazretleri yolunda çalışan derviş krala çok yumuşak davrandı.- Sizin de acınız büyük. Bizim de acımız büyük. Bizden bir öldü ise sizden beşi öldü dedi. Çünkü o yirmi üç bin müslüman çoluk çocuk kadın katledilince, kendileri de İstanbul’da çoluk, çocuk, kadın demeyip rast gele öldürmüşlerdi. O zat Padişaha:- Sen bana müsaade et. Adam ver. Ben bu müslüman ölülerini defn edeceğim. dedi. Padişah dediğini yaptı. Emrine dört bin at arabası ve yeteri kadar da adam verdi. İstanbul’da kasımpaşanın arka tarafında ok meydanı var. O zaman boşluktu. Daha evvelki kuşatmada iki taraflı ok savaşı olup okla her iki taraftan çok zayiat verildiğinden ismi ok meydanı kalmıştı. Orada büyük mağaralar vardı. İlk defa o büyük mağaraları, şehid cesetleri ile doldurdular. Mağaralar bitince uzun, derin hendekler yardırdı. Oraya hepsini defn etti. İmam Hüseyin’in iki kızını ayrıyeten Sünbül Efendi’ye defn etti. İstanbul’da Eyüp’de medfun bulunan Eyüp Sultan Hazretleri daha önce Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)’nin ordusunun İstanbul kuşatmasında şehid düşmüştü. Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin hocası Akşemseddîn Hazretleri kabri şerifini buldu, üstüne türbe yapıldı. Esas aslı budur. Bunun dışında İmam Hüseyin’in kızlarını getirdiler, Aslanların önüne attılar gibi asılsız fasılsız iddialar yanlıştır. Daha sonra Emevi saltanatı Eba Müslîm’in yaptığı savaşlarla son verildi. Ve Abbasi devleti kuruldu. Abbasi devletinde iç savaşlar karışıklıklar ve Ebâ müslîm’in şehid edilmesi hâdiseleri geçtikten sonra tam hakiki bir İslâm hükümdarı başa geçti. Seyyid-i Battal Gazi’de yeni ün kazanmıştı. Bu öldürülen yüz yirmi bin kişinin intikamını almak için Seyyid Battal Gazi’yi İstanbul’a bir ordu ile gönderdi. Bir buçuk sene kadar İstanbul’u kuşatan Battal Gazi yüzyirmi bin Ashâb ve Tâbiinnin intikamını fazlası ile aldı. Ama Allah’u Teâlâ’nın İstanbul’un Fethini Sultan Muhammed Fatih Hazretlerine nasib etmişti. Feth edemedi, geri döndü.  

http://www.nadiriler.com/Kitaplar/Zhbn6/zhbn6_29_4.htm 

TÜRK EDEBİYATINDAN EFSANELER

28 Mayıs 2007

YEDİ ÖKÜZ – CETi ÖKÜZ* EFSANESİ 

Acar Mokeyeva’ nın aktardığı yedi öküz efsanesi, biraz Sovyet Dönemi derlemelerinin kokusunu taşısa da. Eski Türk Yurtlarındaki öküzle ilgili yer adlarına ışık tutması bakımından önemlidir: Bir var varmış, bir yok yokmuş… Şu dağların yamacında yamaçlar yamaçlanmış… Kaçı kaçırmışlar da kaçarken kaçı kaçırdıklarını unutmuşlar… Öküz trene bakmış bakmış bakmış, ama tren ona bakmamış… bu yüzden tren istasyonunun olmadığı, tren yolunun şehri iki parçaya ayırmadığı, trensiz günlerin birinde… diye başlayan bir masal o şehir benim bu şehir senin gezinirken kendi masalının şehrini bulup yerleşmiş… nasıl mı? Yedi dağ efsanesi bakın nasıl doğmuş… Var zaman önce zengin mi zengin, çil altını bol adamın birinin yedi öküzü varmış var olmasına da, ‘pullu olanın yüreği taşlaşırmış’ derler ya, işte o hesap bu zengin adam da zulmünden titretirmiş cümle insanları. Ne acıdır böyle anılmak! Bu yedi öküze bir çoban gerektir… beli bükülmüş bir nineciğin -artık açlıktan mı, yokluktan mı, hastalıktan mı, yoksa yılların ağırlığından mı bilinmez- biricik bir oğlu varmış. Bu biricik oğul imiş o yedi öküzün çobanı… çobanlık peygamber mesleği! Her sabah öküzleri önüne katar çayırları yön seçermiş kendine bu çoban. Bir gün, bir ağacın gölgesine oturmuş öküzler otlamada. Uyumuş… gözler ne sever uykuyu! Uyanmış… bir de bakmış yedi öküzün yedisi de yok. Sağa bakmış yok… sola bakmış yok… ağacın arkasına bakmış yok… çalıların ardına bakmış yok… gökyüzüne bile bakmış yok… Çökmüş olduğu yere, başlamış ağlamaya. Korku mudur insanı ağlatan! Akşam vakti, dönüş vakti artık dökecek yaş tükendiğinde, etrafa bakına bakına olur ya yedi öküzünü görür bir yerlerde ümidiyle vara vara varmış zengin sahibin huzuruna boynu bükük. Demiş, ‘yitirdim yedi öküzün yedisini, neylerim’… demiş, ‘ aradım taradım bakındım, yok yok yok, neylerim’… Mahzunlaşır mı insan güçlünün karşısında! Zulmün eline düşmeye insan, öküz sahibi evirmiş çevirmiş oğlanı, kükremiş dağlar inlemiş, yedi öküzün bedelini zavallı çobanın canına denk görmüş. Oymuş gözlerini bir de, atmış cansız bedenini. Öfke bu, insanı tutsak etmeye! Ninecik kalmış bir başına oğlunu yitirdikten sonra. Ağlasa getirmez yaşlar oğlunu geri, cana can istese neyler dönmez oğlu, ‘hakkın yeri başka yerdedir belli’ demiş atmış içine.  Odun toplamak üstüne kalmış çıkmış dağlara üzgün üzgün. Bir de ne görsün, yedi öküz, o zalimin yedi öküzü gezinirler. ‘Heyy gidi öküzler! Oğlum öldü! Oğlum öldü! Sizin yüzünüzden oğlum öldü! Siz ne diye yaşarsınız! Yok olun! Yok olun!’ diye feryad etmiş. Duyan duymuş sözleri, birden yedi öküz yedi koccaman dağa dönüşmüş. Kim neyi değiştirir bilinmez! İşte olan olmuş… *Kırgızistan’ın Isık-köl civarında bir bölge adı ceti öküz…  www.siraze.net 

 

Öküz Derisi

24 Mayıs 2007

Çimpe Kalesi

Çimpe Kalesi Orhan Bey döneminde alınmıştır. Orhan Bey’in Bizans‘a yardım etmesi sonucunda bir öküz derisi kadar yerin Osman Bey’e verilmesi üzerine anlaşılmıştır ve daha sonra Osman Bey o öküz derisini iplik haline getirerek çimpe kalesini çevirip almıştır ve Osman Bey Çimpe Kalesi’ni balkanlarda askeri üs olarak kullamıştır. [http://www.mesela.com adres açıklaması]

montenils.fr.wikimiki.org/tr/

Tuncelide yılan-öküz

23 Mayıs 2007

Bamasurlunun Yilanlarla

Ormandan Agaç Çekmesi

 

Taseniyeli Bamasurlar Muxindiye’den gelmedirler aslinda. Bamasurlarin ceddi Muxindiye’den çiktiktan sonraki ilk duraklari Jêle’dir deniyor. Ama kimileri de Zargovit oldugununda israr ederler. Her neyse, burada agaç keserler. Bu agaçlari öküz yerine iki yilan kosup onlarla çekerler. Bamasurlarin ceddi “Durun, yilanlar agaçlari varsin çeksinler, nerede yorulup durarlarsa, orada kazmayi çalip evimizin temelini atacagiz!” der. Yilanlar agaçlari çeke çeka gelip bugün hâlâ “Bonê Taseniye” diye bilinen evin kalintilarinin oldugu yerde dururlar. Bamasurlarin ceddi de burayi mekân tutar.

 

Khal Ferat’in Yilanlarla

Ormandan Agaç Çekmesi

 

Khal Ferat da Areyli asiretinden bir zat. Khurêso Qic’la (Küçük Khurês) ayni devirde yasadigi bazi yasli Areyliler tarafindan bize aktarildi. Khurês’in kendisine rehberlik verdigi sanilir. Hizir’in ikrar verdigi bir zatmis. Bir gün ormanda agaç keser Khal Ferat, ev yapmak için. O da tipki Bamasurlularin ceddi gibi öküz yerine tutup iki yilani kosar agaçlara. Khurês görür bunu yilanlarla agaç çekerken. “Khal Ferat! sen bize kerametmi gösteriyorsun?” diye takilir. Itikatina güvenmektedir. “Hasa!” der Khal Ferat “yilanlari agaçlara ‘Ya Khurês!’ diyerek kostum!” Onun yaptigi bu evin kalintilari duruyor hâlâ.

www.radiozaza.de/Tarih%2520Yazilar/YILAN

Çin Astrolojisi’nin efsanesi…

11 Mayıs 2007
Çin geleneklerine göre doğduğunuz yıl sadece yaşınızı göstermez. Çin Astroloji Sistemi’nde doğum yılınız, doğal bir dönemin veya aşamanın göstergesidir ve 60 yıllık bir dönemi ifade eder. Yılları saymak için üç sistem kullanılır: On Göksel Sap, 12 Dünyasal Dal ve 12 Hayvan Sistemi. Bu sistemlerin gerçek kökenleri hala kesin olarak bilinmemektedir.
Bir efsaneye göre, bir zamanlar Yeşim Kralı’nın canı sıkılır, göklerde yapacak bir şey bulamamaktadır. Dünyada onları da görmek istememektedir, artık her arzuya ve isteğe yardım etmekten bıkmıştır. Bir karar verir ve hayvanları toplar. Yakın danışmanlarını yollayarak, 12 hayvan seçip en iyi örneklerini getirmelerini ister. Danışmanlar önce bir fareyi davet ederler ve ona bir kedi getirmesini söylerler. Ama fare kıskançlığı yüzünden kedinin davet edilmesini engeller. Sonraki davetlerde öküz, kaplan, tavşan, ejderha, yılan, at, keçi, maymun, horoz ve köpek çağrılır ve sarayda hazır bulunmaları istenir. Hepsi kralın önüne dizildiklerinde, on bir hayvanın bulunduğu görülür. Kral hemen emreder ve on ikinci hayvanın bulunup getirilmesini ister. Dünyaya inen görevli, önüne çıkan bir domuzu aceleyle alır ve gelir. Domuz, o anda sırtında bir insanı taşımaktadır.

Kral tüm hayvanları bir şey söylemeden izler. Fare, arkasına dayanmış beklemektedir. Sonra öküzün sırtına sıçrar ve flüt çalmaya başlar. Kral müzikten etkilenir ve ilk yeri fareye verir. İkinci yer, dayanıklılığı nedeniyle öküze, üçüncü yer cesareti yüzünden kaplana verilir. Dördüncü yer, ejderhanındır. Yılan altıncı yere, at yedinci yere, keçi sekizinci yere, maymun dokuzuncu yere, horoz onuncu ve köpek on birinci yere verilirler. Kral, doğal olarak on ikinci yer için en son gelen domuzu uygun görür.