Arşiv 'Deneme'Kategori

Köye özlem

3 Şubat 2009
KÖYE ÖZLEM

Yaba,dirgen,saban,boyunduruk,öküz arabası,düven,gem,hacetler. Bunlar ne Fransızca,ne İngilizce,ne de Japonca kelimelerdir.

Bunlar öz be öz Anadolu’mun, köyümün ayrılmaz el aletlerinin adıdır.Bunları yaşı 30 un altında onların çoğu bilmez,bilenlerin çoğu da yaşamamış, görmemiş, sadece duymuştur.

Öküz arabasının yüklü iken rampalarda çıkardığı ses bizim kuşaktan sonrakilerden kaçının kulağına hala çınlar durur.O çıkan ses insana hayvan sevgisini aşılar, alın terini , emeği, çabayı öğretir.O ses yerine göre adı koyulmamış bir beste, hicaz bir şarkı, tekerlere dolanmış bir uzun havadır.O zamanlar ahırında bir çift öküzü olan şimdinin mercedesi olanlar gibiydi.

Boyunduruğa koşulmuş bir çift öküz, elindeki ucu çivili mesesin hışmından nasibini alır,Armutlu’dan sap taşımak için yollanırdı tozlu yollarda.Elinde mesesini birkez daha öküzlere batıran Salim emmi diline ince bir türkü tutturur,diğer yandan alnına konan birkaç sineği bertaraf etmek için mendili şaplatırdı.

Ve tırpanla biçilmiş yığın olmuş buğday birer birer öküz arabasının üstünde saflara girer ve her bir yandan iyice gerilerek bağlanırdı. Şimdi en zevkli kısmına gelinmiştir. Salim emmi öküzlerin önünde tam ortada denge görevi görür ve usta bir kaptan şöför gibi gururla yönetirdi arabasını. Yer yer ho ho sesleri ile öküzlerini şevklendirir, yer yer sinirinden bir iki meses yapıştırır öküzlerine. Ne yapsın öküzler, melül melül bakarlardı. Salim emmi’nin gözlerine. Bu sefer içi burkulurdu Salim emmi’nin öperdi öküzlerinin birer koskocaman gözlerinden. İltifattan hoşlanan öküzler son bir gayretle çıkarıverirdi arabayı düze ve bir gururla dönerlerdi köye aşağı. Gacır gucur sesleri kuş cıvıltılarına karışır, sapın üstünde oynaşan çocuklar pek keyiflidir bu yolculuktan.

Ve harman yerini bilir misiniz? Düzlük ve geniş bir alanda büyük bir daire şeklinde yayılan başakların üzerinde,altı binlerce taşla deşenli düvenler gezinmeye başlar.Her hırş sesinde bir başka dünyada sanırsın kendini elinde bir küçük meses,diğer elinde eski bir çinko tabak veya bir kürek . O ne için dersiniz, düven sürerken hayvanların dışkısı ekine ve samana karışmasın diye hazır nöbet beklersiniz. Bir gözünüz hayvanların ipinde ve diğer gözünüz malum yerde döndükce dönersiniz akşama kadar.
Hiç başınız da dönmez bu devri alemden. Hatta keyif alırsınız.

Ellerinde yabalar tatlı bir rüzgarla birlikte ezilen ekinler savrulur taa yükseklere. Havaya savrulan ekinlerin samanı rüzgarla bir yana, diğer taneler ise diğer yana savrulur. Bir de bakarsınız ki koskocaman bir yığıncık olmuş orta yerde. Büyük telis çuvallar hazırdır harmanda.

Çocuklar tası kaptığı gibi Hilmi çavuşun tükanının yolunu tutar. Bilir ki bir tas buğday,şeker sucuğudur büskürüttür, akide şekeridir. Onun için, bu alışverişten son derece keyiflidir çocuklar. Buğdaylar telis çuvallara doldurulur ve ambara taşınır gururla, keyifle. O mahsul bir kışlık erzaktır, evlenecek kızının çeyizi, askerdeki oğlunun harçlığıdır o ailenin.

Öküz arabalarına yüklenir buğday torbaları ve değirmenin yolu tutulurdu. Her taşın dönmesinde tenekeyi dolduran bembeyaz un aynı telis çuvala işlenmiş olarak geri dönerdi. Artık o un analarımızın maharetli ellerinde kah bazlama,kah yufka,kah börek oluverirdi. Sıcak bazlamanın üzerine yayıktan yeni çıkmış tereyağı nede hoş olurdu.

Uzun ve soğuk zemheri gecelerinde tek eğlence yerimizdi Muallimin Gara Memmedin evi.Orta yere herkes yaşına göre diziliverirdi odaya. Çocuklarda kıyı bucakta yerini alır,başlardı. Gara Memmet anlatmaya,Onun gür sesiyle Battal Gazi olur Bizans önlerine hücum eder,bir kılıç darbesiyle bir orduyu tarumar eder. Hz. Ali gibi elimizde Zülfikar, Düldül’e biner cenge çıkardık.

Ya şimdi ne oldu? Kağnının yerini traktörler, düvenin yerini biçer makinaları aldı.Bir bir tükendi sarı öküzler.Rahmetli Hasan Emmi (Hasancık) Ahmet derdi; yeğenim bu tarlalardan öküzlerin tırnağı kesilirse, açlık başlar. Evet amca doğru tahmin ettin. Öküzler tamamen bitti. Yarın köyde biter diye korkuyorum. Yumurta ve yoğurdu bile şehirden almaya başladık zaten. Ekmeği de arabadan alıyoruz. Köy tamamen bitmek üzere amca.Artık içtiğimiz suyun bile tadı kalmadı. Horoz bile ötmez oldu koskoca köyde.

Deli İsmail’i arar oldu gözlerimiz.Dedelerin Ahmet’in adaletli davranışı nerede,Osman hocanın ezan sesini artık duymaz olduk. İncikli Hacı’nın latifelerini duyamıyor,Avan hasanın naralarını özler olduk.Dığış Veli’nin küfürlerini, Tahtalığın Hüseyinin Saflığını, Alaman Bekir’in duruşunu bulmak mümkünmü? Bekir Emmi gibi (Körbekir) düşünmek, Ömer çavuş gibi(Güvellerin)dosdogru,Hasan emmi gibi dürüst kalabilmek (cörtüklerin kara Hasan) hangimize nasip olur. Süslünün edem diye konuşmasını, çolağın Veli’nin lingo lingo şişeleri oynamasını, Haram Velinin Bayramı, Kadir ağayı, Cereciyi özler olduk. Hani nerde Şeker Memmet, Sarı, Hilmi çavuş, Boduklulun Mustafa, kör Cuma, Osman çavuş, Cafar. Guguş Emmi gibi zanaatkar mıyız, Kara Halil gibi misafir sever miyiz, kolay mı Aziz gibi çile çekmek.

Değil elbet. İsmini unuttuğumuz yüzlerce atalarımızın kemiklerinin sızlamasını istemiyorsak yılda en az bir kere güzel köyümüzü sevindirin, alın torunlarınızı atlayın arabanıza ve gelin bu köye. İçin kana kana pınarlarından, kurtoluğunu gezin. Hilmi çavuşun bağında piknik yapın. Yemlik toplayın. Göldeğirmeninin buzgibi şifalı suyundan için.Ve mezara gidin. Sizlerden üç kuluf bir El hamı bekleyenleri memnun edin.

Evet sizi bilmem ama ben özledim.Suyunun tadını,öküz arabasının tatlı nağmelerini,çoban ateşinde demlediğimiz çayı,yayık ayranını, her yağmur sonrası toprağın kokusunu, yemliği, kuzukulaklarını, öküz arabasına binmeyi ve afedersiniz tezek kokusunu özledim.

Ben bu topraklarda gözümü açtım.Burada doydum, büyüdüm sebep oldu ondan ayrıldım. İş ve aş buldum.Ama birçoğumuzun yaptığı gibi arkamı dönmedim, dönemedim. Çünkü ben böyle görmedim. Yaşamayan, görmeyen bilemez.

Sizleri çoluk çocuğunuzla, torun torbanızla bu güzel ata yurduna davet ediyorum. İnanın hiç pişman olmayacaksınız.

Saygılarımla
Ahmet SARIÇİÇEK

ÖKÜZ TAŞI (Kırşehir) HAKKINDA

3 Haziran 2008

Cevat Kulaksız’ın yazısı ve fotoğrafları ile yazıya yapılan yorumlar:

http://www.kirsehiryenihaber.com/yazi/okuz-tasi-ustune

“Öküz Taşı” üstüne

 

Yolunuz Kırşehir’imizin hudutları içinde bulunan Hirfanlı Barajına düşerse, baraj site girişinde, baraj gölüne hâkim bir sırtın başında, iki öküzü canlandıran “öküz taşı” heykeli görürsünüz. Dört ayaklı beton kaide üstünde ve tonlarca ağılığında olan, bu tarihî heykelin üstüne çıkıp bakıldığında, ortasının dört köşe havuz şeklinde oyulduğu görülür. Hitit’lerden kalan, granit taştan yapılan Kırşehir’imizin en değerli tarih hazinesi olan bu haykel gerçekten çok ilginçtir. Ne yazık ki, gerek çevresel faktörler (rüzgâr, yağmur, kar vb) gerekse şartlanmış ön yargılı insanların tahribi ile heykelin kulak, boynuz gibi öteki orijinal kısımları kırılmış.


Bundan 3000–4000 yıl önceden kalan bu eşsiz tarih hazinesi, çağın insanının sanat zevkini yansıtır. Bu sanat yapıtı, sadece bir heykel değil, aynı zamanda insanın ayrı bir gereksinimini karşılar. Tarih kitaplarında krallara üzüm salkımı sunan heykelleri görmüşüzdür. Şimdi olduğu gibi, binlerce yıl önceden üzüm ve üzümden elde edilen pekmez, şarap, çok uzun bir süre insanoğlunun en önemli gıdası olmuştur.

 

İşte, üstten bakınca havuz görünümünde olan bu taş yontuda, o devrin insanları üzüm ezip şıra çıkarıyorlardı. Bu öküz heykelinin burun deliklerinden şıra akması için delikler bulunuyor.  Bu öküz taşının bulunduğu Toklümen, Savcılı gibi Kızılırmak vadisindeki bağcılar, aynı yöntemle, bu tür havuzlarda ta o zamanki gibi, ayakları ile çiğneyerek üzümden şıra çıkarmaya devam etmekteler. Ancak şimdikilerin bu üzüm ezme havuzları, Hititler zamanındaki gibi süslü heykeller gibi değil, taş duvarlı beton havuzlar şeklinde. (Kırşehir’imizin bağcılığı en ileri olan beldesi Toklümümen Kasabamızdır).                                                                                                              

 ÖKÜZ TAŞI NEREDEN GELDİ?

1950–1955 yıllarında Kızılırmak üzerinde Hirfanlı Barajı için etüt ve yapımı başladığında, şimdilerde arazisi ile birlikte baraj gölü altında kalan “Dokuz” köyünün bir höyük tepesinde bulunan, bu anıtsal öküz taşı, su altında kalmaması için, büyük zorluklarla şimdiki yerine getirilmişti.

 

O devrin insanları neden böyle muhteşem anıtsal öküz heykeli yapmıştır? 3000–4000 yıl öncesini düşünürsek, şimdiki hiçbir motorlu araç ve makine yoktu. İnsanoğlunun en büyük yardımcısı, yük taşıyıcısı eşek ve öküzdü. Öküzün emeğinden yararlanan, ürününü taşıyan etini yiyen, derisini birçok işte kullanan (kemer, kayış, çarık, giysi vb)  insan, öküze öylesine minnet duymuş, öylesine değer vermiş ki, böylesine muhteşem heykellerle onu adeta kutsamış. Kızılırmak boylarında Hititlerden günümüze kadar, bütün Anadolu’da ve hatta öteki ülkelerin yaşamında öküzün ve öküz kağnısının yüzyıllar süren insanla çok sıkı etkileşimi vardır. Ne ki, daha yakın zamana kadar, binlerce yıl, insanlar öküzün emeğinden yararlanmış (tarlasını sürmüş, her türlü yükünü taşımış, hasadını yapmış), etini yemiş, derisinden (gönünden) ayağına çarık dikmiş, bağırsaklarından sucuk (hatta def) yapmış, boynuzundan bıçak sapı, bazı kutu kaplar, tarak, uçkurluk, kağnısına kayış ve sabunluk yapardı, (gıcırdamasını, sürtünmeyi azaltsın diye, tekere sabun sürerlerdi). (Kışın yakmak için gübresinden tezek yaparlardı. İnsanoğlu öküzden öylesine yararlanmış ki, ahır sekisi denilen ve öküzlerle insanların adeta birlikte kaldıkları büyükçe odada, öküzün nefesi bile insanı ısıtırmış. Ne ki, daha 1960 lı yıllara kadar Anadolu’nun birçok köyünde ahır sekileri vardı. İşte insanoğlunun öküz ve eşekle böylesine bütünleştiği başka bir canlı yoktur. Gün olmuş çiftçi, öküzünü ev halkı ile eşdeğer tutmuştur. Onun için adeta bir öküz ve eşek kültürü oluşmuş. İnsanoğlu bu iki hayvandan böylesine faydalanıp severken, onun etrafında oluşturduğu tekerleme, aşağılama sözleri ile bir mizah kültürü de oluşmuştur. Bunları incelersek, “eşek kafalı’dan tutun da, “öküzün trene baktığı gibi”sine kadar, sayfalarımızı dolduran,  nice deyimler atasözleri sayabiliriz.
 

 

Babası bir öküz nalbandı olduğu için bu lakabı alan, Öküz Mehmet Paşa bir yana bırakıp, hele Kurtuluş savaşında öküz kağnılarının cephane taşıması nasıl unutulur… Buraya “Mustafa Kemal’in Kağnısı” şiirini, sayfa el verse de yazsa idim.

 

Öküzünü çok sevdiği için, öküzünün başına “maşallah”, mavi bocuk takan, ne ki öküzüne muska yazdıranlar bile vardı. Hatta kağnısını ve de tekerini görülmemiş derecede süsleyenlere bir örnek vermek istiyorum. Yanda resmi görülen kağnı tekerini 1996 da Antalya’ da bir antikacı dükkânında görmüştüm. Kırşehir yöresinde değil, Türkiye’nin hiç bir yerinde bir daha görülemeyecek bir süslü tekerdi. İşte, bu toprakların insanı, gücünden ekmek yediği öküzünü, kağnısını böyle kutsayıp sevmiş, binlerce yıl ötesinden onun heykelini dikerek ebedileştirmiş. Ayrıca bu yönde halk ozanları çok ilginç şiirleri ile, halkın öküze, kağnısına kaşı sevgisini dile getirmişler.

 

Daha beri gelelim. Artık heykel, resim yasak olduğu için, şiirlerle öküz kutsanmış. Birçok abdalların kendilerine “pir” saydıkları Pir Sultan Abdal (1510–1589)öküz için şunları diyor:       

 

                   “Dağdan kütür kütür hezen indirir,            

                   İndirir de ateşlere yandırır,                          

                   Her evin dirliğim öküz döndürür,                

                   İreçberler hoşça tutun öküzü. 

                    

Öküzün damını alçak yapın

                                        

Yaş koman altını yapın,   kuruluk

                                        

Koşumdan koşuma gözlerin öpün,

 

İreçberler hoşça tutun öküzü.

 

Pir Sultanım der ki kaynar coşunca,

Tekne hamur kalmaz ekmek pişince,

Âdem ata öküzün çifte koşunca,

İreçberler hoşça tutun öküzü.

 

Halk ozanlarımızdan Ruhsati (1835–1911) de Tanrı’dan dört öküz istiyor:

 

“Ya ilâhi görünmeden bir devlet

                   Zekâtımı veremezsem geri al,                                                   

                   Helâlından dört öküz ver yarabbi

                   Koşup çifte süremezsem geri al”

  

Mercî adlı ozan şöyle diyor:

 

Öküz altında buzağı arar,

 Reva mı katmaya aşuna agu,

Taleb kılasın öküzden buzağı”.

 

 Ozan Gedai (1826–1901) de şöyle diyor:

                                                                        

“Sözün tutup hele dinledim anı 

Varıp bir köşede tuttum mekânı

Çiftçi oldum ele aldım sabanı

Öküzlerim öldü tohum ekerken”.

 Gelen Yorumlar :

hele şükür!!
sevgili okuyucular, nihayet siyasetten ve siyasetin dalgalarındaki o acımasız girdaptan kurtulup da bize ait, özümüz, varlığımızın izlerini taşıyan,  kısaca tarih, folklor ve edebiyat kokan bir yazı ile karşılaştım buralarda.yazarının eli dert görmesin ve devamını diliyorum.
mehmet kara | 09 Ağustos 2007 Saat 01:22
SAYIN CEVAT HOCAYA SAYGILARIMI SUNARIM
Gitme giden gitme sual sorayim
Ya bu dünya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Dünya Sari Öküz’ün üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu öküz neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Öküz de bir salin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu sal da neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Sal da bir baligin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu balik neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Balik da deryanin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu derya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Derya da ikrarin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu ikrar neyin üstünde durur
PIR SULTAN’im der ki ben onu gördüm
Ikrar da imanin üstünde durur

Yaşar AVCI | 09 Ağustos 2007 Saat 15:42

“Ulan öküz Anadolulu!”

3 Haziran 2008
31 Mart 2008

 
Atatürk’ün bir köylü ile konuşmasını gösteren birkaç fotoğraf, bu ülkede köylülerin resmi ideoloji tarafından planlı bir şekilde aşağılanmadığına beni ikna edemez. “Köylü efendidir” denilerek de köylülerin efendi olmadığı tecrübe edilmiştir.

Hemen aklımıza gelen en kült halk aşağılama cümlelerini hep birlikte hatırlayalım:

Halka rağmen halk için – CHP
Halk plajları doldurdu, vatandaş denize giremedi – Cumhuriyet Gazetesi
Hasolar – Memolar iktidara geliyor (DP’nin kazanacağı anlaşılınca) – CHP
Karnını kaşıyan adam, bidon kafa – Bekir Coşkun
Kısa boylu, kıllı, gövdeden bacaklı – Mine Kırıkkkanat

Şimdi bu aşağılama cümlelerinin şahı 17 yıl Ankara Valiliği yapmış Nevzat Tandoğan’dır. Tek parti döneminin kudretli valisi Nevzat Tandoğan, siyasi faaliyetlerinden ötürü tutuklanarak yanına getirilen Osman Yüksel Serdengeçti’ye hiddetlenir ve şöyle der:

“Ulan öküz Anadolulu; sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz.
Sizin iki vazifeniz var:
Birincisi çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek.
İkincisi askere çağırdığımızda askere gelmek”

Akabinde görevlilere emir verir:

“Alın bu iti götürün”

Bu olay bundan 67 yıl önce gerçekleşmiş. Halkı aşağılamayı refleks haline getirmiş olanlar hala aynı noktadalar. Ancak ‘halk’ 67 yıl önceki halk değil. Köprünün altından çok sular aktı.

www.iyibilgi.com Hüsnü Eleştirici

Hiçbir öküz insan olamaz ama !

3 Haziran 2008

13.04.2008

İlter Sağırsoy     
e-posta: ilternet@aniden.net
 www.kayserigundem.com

Hiçbir öküz insan olamaz ama dileyen her insan öküz olabilir… Bu sözü esas alarak etrafınıza baktığınızda, bu sözü doğru çıkarmaya hevesli, ne kadar insan olduğuna şaşırıyorsunuz. Üstelik de, bunun kariyerle, eğitimle ya cinsiyetle, etnik yapıyla falan hiç de ilgisi yok.

Kayseri Park’ın giriş kapısındaki fotosel ile çalışan dönerli kapıyı gidenler bilir. Siz yaklaştığınızda kapı dönmeye başlar ve siz de yürüyerek girer öbür taraftan çıkarsınız. Bu normal insanlar için. Ama bir de öküz olmaya hevesliler var ki, siz ailenizle tam adım atıp kapıdaki bölmeye girecekken, arkadan biri hızla gelip önünüze geçip durur. Sövsen anlamaz, hayvan çünkü anlasa zaten onu yapmaz. Sövmesen, hanımın yanında karizma çiziliyor. Allahtan benim hanım bu konularda beni sürekli frenler de, başım pek belaya girmez. Ama bu tip insanlara en büyük cezayı verir onları Allaha ve kendine havale ederim.

Araç sürerek veya yaya olarak trafik akışı içinde bulunan “insan görünümlü öküzler” ile de hergün karşılaşıyoruz. Aniden önünüze atlayan yayalar ile, yine yayalara yeşil yandığını göre göre öküz gibi üzerine, üzerinize araç sürenler. Üstelik, bu söylediklerimin çoğu da kravat takıyor. Tabii bu tip insanlardaki kravatın adı da doğal olarak “medeniyet yularına” dönüyor. Çünkü başka türlü diğer kravat takan insanlara haksızlık olur.

Geçenlerde plakası bende saklı(fotoğraflı) bir resmi aracı, İpeksaray’ın önündeki park yerlerinde beklerken gördüm. Yanında da şoförü bekliyordu. Şoförün bir arkadaşı onu görünce ne yapıyorsun diye hal hatır sordu adam da “bizim müdür alışveriş yapıyor da onu bekliyorum” dedi. Ben de bunu duyunca dayanamadım ve “sizin müdürünüz mesai saati içinde devletin makam aracı ve şoförüyle alışveriş yapmaya utanmıyor mu, hadi utanmıyor Allahtan da mı korkmuyor” dedim. Şoförün utanıp sıkılacağını ve özürleneceğini sanıyordum ama pişkinlik diz boyu mübarek de dedi ki , “ niye utansın utanmıyor.”.. Ben de “belli utanmaz biri olduğu” dedim ve iki kare fotoğrafını çektim. Hani olur ya VALİ ya da Belediye Başkanları falan ilgilenir de isterse diye(sanmıyorum ya).

Sonra adam fotoğrafı çektiğimi görünce,” gazetede mi çıkacak “ diye pişkinliğini sürdürürken yanındaki beni tanıdı ve kulağına bir şeyler söyledi. Bunun ardından da, bu insan görünümündeki varlık “müdür bey kurum için alışveriş yapıyor içerde beyefendi “ dedi.. İşte bu anda gözlerim yaşardı. Zira düşünsenize kurumunu bu kadar seven ve, eksiklerini bizatihi kendisi makam aracı ve şoförüyle almaya gelecek kadar kurumsal sadakat ve de bağlılık esaslı bir “insan”

Beştepeler Mesire yerini biliyorsunuz…Belediye harika bir yer yapmış ve nasıl kullanılacağına ilişkin de yönlendirme oklarıyla vatandaşı bilgilendirmiş. Şurası hayvanat bahçesi, şurası piknik alanı şurası şu burası bu diye… Ve piknik alanı olan bölüme ayrıca bir de mangal yakma yeri koymuş bunun dışındaki alanlara da “burada mangal yakılmaz” diye yazmış, hem de koskocaman. Ama bu öküz olan insanlar burada da sürüler halinde harekete geçmişler ve sanki özellikle yapar gibi de, her “burada mangal yakılmaz” yazısının altına üçer beşer çökmüşler. Ellerinde yelpaze ya da benzeri bir aletle, mangallarını yelliyorlar. Ortalık dumandan geçilmiyor. Belediyenin yazısına uymuş diğer öküz olmak istemeyen insanlardan birkaçı, bu “öküzleri” kibarca uyarmak istiyorsa da, karşı taraftan tam da yapısına uygun öküzce bir böğürme sesiyle karışık bir tepki alıyor. Sonra da gariban insan olmanın cezasını; öküzlükleriyle övünen bu hayvanlar karşısında susup, duman içinde piknik yaparak çekiyor.

Bürokraside “işbitiren” öküzler biraz daha kibar görünümlüler. Bunlar takım elbiseli ve çoğunlukla kravatlı, iyi marka cep telefonları olan öküzün eğitim almış tipleri. Siz ilgili devlet dairesinde bankonun bu tarafında, işinizi çözmek için sıranın size gelmesini beklerken, bu insan görünümlü medeni öküzler, hem yanında oturduğu “cinsdaşı” görevliyi meşgul ederler, hem de bütün pişkinlikleriyle, evraklarını elden takip ettirip, sizden önce işini bitirip giderler. Siz de yine, insan olmanın ve toplum halinde yaşamanın kurallarına uymanın bedelini ödeyerek bu öküzün yaptığı işi normal yollardan saatler harcayarak yaparsınız.

Özellikle hanımlara sorsanız, genç kızlıklarından beri her sokağa çıkışlarında, her direksiyon başına geçişlerinde ya da her fırsat olan ortamlarda, bu “insan görünümündeki öküzlerden” öylesine zarar görmüşlerdir ki.. En azından laf atılmıştır, taciz edilmiştir vs.. Ama çoğu da “aman bir duyan gören olmadı ya boşver” deyip olayı kapatmıştır. Öyle olduğu için de bu öküzler özgürlüklerini doyasıya yaşamayı sürdürmüşlerdir ve hala kanımca sürdürüyorlar da…

Çünkü pek çok yerde köpek giremez, araç giremez, çicekleri koparmayınız ve benzeri uyarı yazıları yazar da “öküz giremez” diye yazmaz. Hoş gerçi bu varlık öküz olduğu için bunu da görse yine girer.. Öküz ya… Bu sözü duyduktan sonra etrafıma başka bir pencereden bakmaya başladım, zira inanılmaz doğru ve her gün defalarca haklılığı teyid edilen bir söz olduğunu gördüm bunun.. Hiçbir öküz insan olamaz ama dileyen her insan öküz olabilir…. Oluyorlar da !

 

 

Hiçbir öküz insan olamaz ama !

15 Nisan 2008
İlter Sağırsoy  e-posta: ilternet@aniden.net 13.04.2008
 
 

Hiçbir öküz insan olamaz ama dileyen her insan öküz olabilir… Bu sözü esas alarak etrafınıza baktığınızda, bu sözü doğru çıkarmaya hevesli, ne kadar insan olduğuna şaşırıyorsunuz. Üstelik de, bunun kariyerle, eğitimle ya cinsiyetle, etnik yapıyla falan hiç de ilgisi yok.

Kayseri Park’ın giriş kapısındaki fotosel ile çalışan dönerli kapıyı gidenler bilir. Siz yaklaştığınızda kapı dönmeye başlar ve siz de yürüyerek girer öbür taraftan çıkarsınız. Bu normal insanlar için. Ama bir de öküz olmaya hevesliler var ki, siz ailenizle tam adım atıp kapıdaki bölmeye girecekken, arkadan biri hızla gelip önünüze geçip durur. Sövsen anlamaz, hayvan çünkü anlasa zaten onu yapmaz. Sövmesen, hanımın yanında karizma çiziliyor. Allahtan benim hanım bu konularda beni sürekli frenler de, başım pek belaya girmez. Ama bu tip insanlara en büyük cezayı verir onları Allaha ve kendine havale ederim.

Araç sürerek veya yaya olarak trafik akışı içinde bulunan “insan görünümlü öküzler” ile de hergün karşılaşıyoruz. Aniden önünüze atlayan yayalar ile, yine yayalara yeşil yandığını göre göre öküz gibi üzerine, üzerinize araç sürenler. Üstelik, bu söylediklerimin çoğu da kravat takıyor. Tabii bu tip insanlardaki kravatın adı da doğal olarak “medeniyet yularına” dönüyor. Çünkü başka türlü diğer kravat takan insanlara haksızlık olur.

Geçenlerde plakası bende saklı(fotoğraflı) bir resmi aracı, İpeksaray’ın önündeki park yerlerinde beklerken gördüm. Yanında da şoförü bekliyordu. Şoförün bir arkadaşı onu görünce ne yapıyorsun diye hal hatır sordu adam da “bizim müdür alışveriş yapıyor da onu bekliyorum” dedi. Ben de bunu duyunca dayanamadım ve “sizin müdürünüz mesai saati içinde devletin makam aracı ve şoförüyle alışveriş yapmaya utanmıyor mu, hadi utanmıyor Allahtan da mı korkmuyor” dedim. Şoförün utanıp sıkılacağını ve özürleneceğini sanıyordum ama pişkinlik diz boyu mübarek de dedi ki , “ niye utansın utanmıyor.”.. Ben de “belli utanmaz biri olduğu” dedim ve iki kare fotoğrafını çektim. Hani olur ya VALİ ya da Belediye Başkanları falan ilgilenir de isterse diye(sanmıyorum ya).

Sonra adam fotoğrafı çektiğimi görünce,” gazetede mi çıkacak “ diye pişkinliğini sürdürürken yanındaki beni tanıdı ve kulağına bir şeyler söyledi. Bunun ardından da, bu insan görünümündeki varlık “müdür bey kurum için alışveriş yapıyor içerde beyefendi “ dedi.. İşte bu anda gözlerim yaşardı. Zira düşünsenize kurumunu bu kadar seven ve, eksiklerini bizatihi kendisi makam aracı ve şoförüyle almaya gelecek kadar kurumsal sadakat ve de bağlılık esaslı bir “insan”

Beştepeler Mesire yerini biliyorsunuz…Belediye harika bir yer yapmış ve nasıl kullanılacağına ilişkin de yönlendirme oklarıyla vatandaşı bilgilendirmiş. Şurası hayvanat bahçesi, şurası piknik alanı şurası şu burası bu diye… Ve piknik alanı olan bölüme ayrıca bir de mangal yakma yeri koymuş bunun dışındaki alanlara da “burada mangal yakılmaz” diye yazmış, hem de koskocaman. Ama bu öküz olan insanlar burada da sürüler halinde harekete geçmişler ve sanki özellikle yapar gibi de, her “burada mangal yakılmaz” yazısının altına üçer beşer çökmüşler. Ellerinde yelpaze ya da benzeri bir aletle, mangallarını yelliyorlar. Ortalık dumandan geçilmiyor. Belediyenin yazısına uymuş diğer öküz olmak istemeyen insanlardan birkaçı, bu “öküzleri” kibarca uyarmak istiyorsa da, karşı taraftan tam da yapısına uygun öküzce bir böğürme sesiyle karışık bir tepki alıyor. Sonra da gariban insan olmanın cezasını; öküzlükleriyle övünen bu hayvanlar karşısında susup, duman içinde piknik yaparak çekiyor.

Bürokraside “işbitiren” öküzler biraz daha kibar görünümlüler. Bunlar takım elbiseli ve çoğunlukla kravatlı, iyi marka cep telefonları olan öküzün eğitim almış tipleri. Siz ilgili devlet dairesinde bankonun bu tarafında, işinizi çözmek için sıranın size gelmesini beklerken, bu insan görünümlü medeni öküzler, hem yanında oturduğu “cinsdaşı” görevliyi meşgul ederler, hem de bütün pişkinlikleriyle, evraklarını elden takip ettirip, sizden önce işini bitirip giderler. Siz de yine, insan olmanın ve toplum halinde yaşamanın kurallarına uymanın bedelini ödeyerek bu öküzün yaptığı işi normal yollardan saatler harcayarak yaparsınız.

Özellikle hanımlara sorsanız, genç kızlıklarından beri her sokağa çıkışlarında, her direksiyon başına geçişlerinde ya da her fırsat olan ortamlarda, bu “insan görünümündeki öküzlerden” öylesine zarar görmüşlerdir ki.. En azından laf atılmıştır, taciz edilmiştir vs.. Ama çoğu da “aman bir duyan gören olmadı ya boşver” deyip olayı kapatmıştır. Öyle olduğu için de bu öküzler özgürlüklerini doyasıya yaşamayı sürdürmüşlerdir ve hala kanımca sürdürüyorlar da…

Çünkü pek çok yerde köpek giremez, araç giremez, çicekleri koparmayınız ve benzeri uyarı yazıları yazar da “öküz giremez” diye yazmaz. Hoş gerçi bu varlık öküz olduğu için bunu da görse yine girer.. Öküz ya… Bu sözü duyduktan sonra etrafıma başka bir pencereden bakmaya başladım, zira inanılmaz doğru ve her gün defalarca haklılığı teyid edilen bir söz olduğunu gördüm bunun.. Hiçbir öküz insan olamaz ama dileyen her insan öküz olabilir…. Oluyorlar da !

 

Kamboçyalı inek gözaltında, ya bizimkiler…

11 Ekim 2007

abdullahozdogan@haberbu.com

 Kamboçya’da, trafik kazasında 6 kişinin ölümüne sebep olan inek, gözaltına alındı…
İnek pişman mıdır, diğer inekler ona sahip çıkmış mıdır bilinmez.Belki de Kamboçya’daki bir grup inek, basın açıklaması yapmış, ‘O bizim kardeşimiz, katil dedirtemezsiniz’ demiştir.Bu açıklama yapılmış olsa bile muhtemelen ineklerin kendi aralarında tartıştığı, saman yüzünden aralarında husumet çıktığı düşünülmüş ve dikkate alınmamıştır.Kamboçya, geri ülkeler sıralamasında epeyce mesafe almış bir ülke.Ama adalet tıkır tıkır işliyor.Polis, ineği 4 kez uyarmış.Hangi dilden uyarıldığı konusunda not düşülmemiş, ama ineklerin insanca uyarılardan anlamadığı böylece belgelenmiş.Neticede hayvan bu.Kendi dilinden konuşmadıkça anlamayacak, anlasa da ‘ben hayvanım, bana ne ‘ diyecek…Ama, sadece inek uyarılmamış…Sahibine de defalarca ‘ineğine sahip çık, bak fena olur’ denmiş.Ama ineğin sahibi de inekten farklı değil.‘Benim ineğime katil diyemezsiniz, o benim kardeşim’ demiş.İnek, Kamboçya’da bir karakolda gözaltında şimdi.Muhtemelen  kesilerek  ‘infaz’ edilecek.Bilinçsiz bir hayvan olan inek, 6 kişinin hayatına mal olmasına rağmen, halen trafikte dolaşmış o güne kadar.Gelelim Türkiye’ye…30 bin kişinin canına kasteden bir inek de besiye çekilmiş durumda hayatının en tatlı, huzurlu günlerini yaşıyor.12 Tane doktoru, geniş bir ahırı, odasında kitapları ve radyosu var.Ara sıra ‘hayvan dostları’ onu ziyarete gidiyor.O da yeni buyruklarını ‘möölüyor’ onlara…Dışarıda trafikte dolaşan, dağlarda otlayan ineklerden çok daha güvende.Arpası önünde, otu dolapta…Dağdaki yaban öküzü arkadaşları da ondan gelen ‘mööleme’lerden feyiz alıyor, ve ‘trafikte dolaşarak’ can almaya devam ediyor.Hayvana hayvan olduğunu bildirmezseniz, kendini insan sanıyor.Yüzüne karşı ‘sen hayvansın, senin dilini bilmem, ama beni nasıl anlayacağını bilirim’  demiyoruz bu yaban öküzlerinin.Ya yaban öküzlerine (ki bunlara metroinek olamayan hayvan da diyebiliriz) çüş diyemiyen bizlere ne demeli?Ya dağdaki yaban öküzlerine ‘kardeşim’ diyenlere ne demeli?Onlara ‘çüş’, bizlere de yuh demeli.Bayramımızı kara getirenlere diyecek başka şey, şehirdeki kardeşlerine okuyacak bela bulamıyorum.Ben sadece kendime diyecek bir şeyler  buluyorum.Yuh demeli bana…‘Haram olsun’ demeli…Dağdaki dört tane davarı güdemediğim için, şehire inmiş metro-ineklerine sahip çıkamadığım için ‘yuh’ denmeli.Peki, bu yaban öküzlerinin trafikte geçiş önceliği almasına göz yumanlara ne demeli?Allahım! Senden çok şey istedim ama, onları da sana havale ediyorum.Ben aciz kulun, dört davara, üç yaban öküzüne esir düştüm.Ne olur beni affet.

Öküzler ve İnsanlar

21 Haziran 2007

http://www.hafif.org/yazi/okuzler-ve-insanlar

Bu yazıda dostlar, yaratılmışların en şereflisi “insan” ile hakaretlerimizde en başta söylediğimiz “öküz” arasında bir mukayese yapalım istedim.

  • Öküzler, arabasını tam yolun ortasına park etmezler!
  • Öküzler, sola sinyal yakıp sağa sapmazlar!
  • Öküzler, yolun ortasında böğürerek balgam tükürmezler!
  • Öküzler, mahallenin ortasında müziğin son sesine kadar açıp akşama kadar mahalleyi diskoya çevirmezler!
  • Öküzler, Pazar günleri sabah erkenden motosikletlerinin ne kadar çok bağırabildiğini test etmezler!
  • Öküzler, yemek yedikleri yere pislemezler!
  • Öküzler, yedikleri samanın hakkını vermeyerek, işten kaytarmayı düşünmezler!
  • Öküzler, bir gün silahın kendilerine dönebileceğini düşünmeksizin dolma tüfekleri doldurup durmazlar!
  • Öküzler, layık olmadıkları işe getirilmek için eşlerini, dostlarını araya sokarak ahbap çavuş ilişkisi ile makam mevki sahibi olmaya çalışmazlar!
  • Öküzler, yönetici olurlarsa eğer, yanlarına işin ehillerinin yerine yağcıları getirmezler!
  • Öküzler, yemek yerken ağızlarını şapırdatmazlar! (Şapırdatsalar da bundan rahatsız olacak kimse yoktur ya! Neyse…)
  • Öküzler, sattıkları malı yalanlarla överek 3 -5 ürün satmayı yapmayı kâr saymazlar!
  • Öküzler, yalakalık yaparak ye da onurlarını satarak bir yerlere yaranmaya çalışarak para kazanmayı şereflerine yediremezler!
  • Öküzler, yaşadıkları otlağın sorunlarına karşı duyarsız kalmazlar!
  • Öküzler, esnaf olurlarsa “öküzce” davranmazlar!
  • Öküzler, yaptıkları iyilikleri günü gelince hemen başa kakmazlar!

Öküzler…

Ve…..

Öküzler de insanlar da,

bu yazıyı nasıl okuyacaklarını,

çok iyi bilirler!.. :)

//

Spacer

// //

Öküz kadar kıymeti olmayanlar

26 Mayıs 2007
Sevgili Doğan Bey Selam, ‘Mış Gibi Yaşamlar’ı okumak,düşünmek,yazmak hemen bitecek gibi değil.Bir dokun,bin ah işit gibi…Ahlar bitmiyor,bu kitap bizi anlatıyor.Sağolun, yaşam yolumuza tuttuğunuz ışık katlanarak büyüsün,karanlıkta kimse kalmasın. Kadında İnsanmı? Bir kendimi anlatsam,kadında insanı anlatmış olacağım. Bendemi bozukluk anlamıyorum, Nedense insan gibi görülmüyorum. Ben insan olduğumu söylüyorum, Kültürüm saçmalama kadın, Senden olsa olsa eşşek olur,koyun olur.Öküz bile olamazsın diyor. Beni eşşek sandılar,semerlediler, üstüme binen çok oldu… Ne yükler taşıdım…Gözlerim kapalı… Canım yandığında açtım gözlerimi.. Haykırdım insan olduğumu.. Yankılanan sesimi bir ben duydum, Birde DOĞAN CÜCELOĞLU … Kadın olmak,insan olmak birde değerli olmak… Toparlandı parçalanmış insanlığım. Nazım Hikmet’de yıllar önce fark etmiş,öküzden sonra geldiğini kadının. Öküz kadar kıymetim olmadı geçmişimde… Öküz almak zor,gücü yetmez herkesin, Kadın sudan ucuz! AL alabildiğin kadar! Kula kul olmak çok zor,çok büyük acı… Hani tarihe karışmıştı efendiler ve köleler? Sadece kendinin efendisi olamazmı insan? Ben koyunum. O’da kurt. Birde kasap var..yaşadığım alanda… Demokrasi ve hürriyetim bayağı uzaklarda… Ya kurda, Yada kasaba yem olacağım sonunda.. Adalet varmış,hepimize… Ve günümüze yetecek kadar.. Nasıl yaşanır adalet? Bu bilinçten yoksunuz. Adalet bize,biz adalete bakıyoruz iki yabancı gibi… Adalet beni ben adaleti anlamıyorum. Kadınlar yaşamında,hür ve adil olmadıkca, Ülkemde adalet var diyemiyorum. Mış gibi yaşayıp gidiyoruz. Mışlıktan kurtuluş umuduyla. Sevgilerimle Saniye Çelik Adana 30 Kasım 2005
gönderen: Saniye Çelik ~ 01.12.2005

RAKI BARDAĞINDAKİ BALIK

26 Mayıs 2007

RAKI BARDAĞINDAKİ BALIK

Faruk AKATÜRK

     Özlüyorum. Yalnızca seni değil, daha birçok şeyi. Eşyaları, küçük mutfağı, bulaşık makinesinin üzerindeki ocakta pişen yemeklerin kokusunu, tüten buharı, sevmediğim kahverengi çizgili boğazlı kazağını bile özlüyorum.
     Her kavgadan sonra ağlayarak bana koşup göğsüme yaslanmanı ve öpüşmelerimizi hatırlıyorum. Gözlerim doluyor ama ağlamıyorum.
     Düşlerde bir aşk yaşadım ve kâbuslarda bitirdik onu beraberce. O kadar ağladım ki, şimdi bir damla bile akmıyor göz yaşlarım. Oysa utanmıyorum ağlamaktan. Kim demişse erkekler ağlamaz diye, halt etmiş. Aksa eğer yaşlar gözümden, salya sümük ağlayacağım. Yanlış anlama özlediğim için, yoksa sevmiyorum artık seni!
     Denizin maviliği beni kendine çekiyor. Martılar teknelerin, vapurların üzerinde dolanıyorlar. Lodos var. Biraz sertçe esiyor. Neye, kime baksam hep sana benziyor, ama bu seni hâlâ sevdiğimi göstermez.
     Tesadüfen bulduğum bu balıkçı evi görünümlü meyhanede, deniz kenarına en yakın masaya ilişiyorum çünkü üşüyorum. Balıkçı ağları ile süslenmiş her yer. Az ilerde kime ait olduğu belirsiz tarihi mezar meyhaneyle zıtlık içersinde. Nedense şair Eşref’i düşündürdü bana o taşı olmayan mezar.
     “Kabrimi kimse ziyaret etmesin. Allah için gelmesin, reddeylerim billahi öz kardaşımı. Gözlerim ebnayı Adem ol rütbe yıldı kim. İstemem ben fatiha tek çalmasınlar mezar taşımı.”

     Hoş geldiniz beyim!
     Kafamı çeviriyorum sese doğru. Yaşlıca, babacan bir adam gülümsüyor bana.
     Nedense ona içim ısınıyor. “Rakı” diyorum. Aslında pek rakı içmem ama şimdi istiyorum. Sipariş bekliyor.
     Kızarmış ekmek ve tereyağı da istiyorum. Bir de sarımsaklı ne varsa…
     Bunları yiyecek durumda değilim ama, sanki söylemesem adam kırılacak bana. Eminim. Tekrar denize dönüyorum yüzümü. Meyhaneden gelen müzik sesi eskilerden. Taş plağa benziyor. Bu kasvetli güne pek yakışıyor doğrusu.
     Ayrıldığımız gün de böyle griydi. Soğuktu. Birlikteydik ama yalnızdık. Arkamızı döndük birbirimize, sanki o güzel anları paylaşmamış, hiçbir şey yaşamamış gibiydik.
     Meyhaneci, rakı ve mezeleri bırakınca masama nerede olduğumu hatırladım, oysa ben hâlâ ayrıldığımız yerde, büyük çınarın dibindeyim. Saat 18.30’u gösteriyordu. Şimdi saat 16.00. Ben çınarın altında değil bir meyhanedeyim ama yine de seni düşünüyorum.
     “Şiir yazıyorum, şiir yazıp eskiler alıyorum. Eskiler verip musikiler alıyorum. Bir de rakı şişesinde balık olsam.”
     Baka kalıyorum adamın suratına. Yanımdaki sandalyeye ilişiyor babacan meyhaneci. Yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesi. Onun da elinde bir kadeh.
     “Baba, ne güzel bir dörtlük.”
     “Orhan Veli’den. Kumkapı’da Yorgi’nin meyhanesinde içerdi. Orayı ve servisini çok severdi.
     Gözleri dolu dolu, hep gülümseyen bu adamı sorularımla deşmedim. Sessizce içtik. Arada bir iki laf ediyordu ama boş konuşmuyordu.
     “Boşaltırım yine kallaviyi tevekkülüme… Cevap olur bu kadehler müşkülüme…”
     “Bu kimden?”
     “Neyzen Teyfik’ten. Burada içerdi rahmetli.”
     “Ya…”
     “Yaa! Şimdi ne o eski beyler kaldı, ne de muhabbetler. Aşk bile ayağa düştü.”
     Yüzüme bakmıyordu, gözleri kadehine takılmış öyle konuşuyordu.
     “Ah, ah; bizim zamanımızda ne aşklar vardı… Öyle ayaklar altında çiğnetmezdik aşkımızı. Ölümüne severdik, gerekirse mahpus yatardık. Şimdi öyle mi? İncir çekirdeği lafı bile eskidi. Şimdi kıçı sıkıya gelmeyince ayrılalım, boşanalım. Eşyalar bende, çocuklar sende! Ohh ne kolay. Sevmek yürek işi. Seven çok, ama yürek yok. Yazık, çok yazık.”
     Bir damla yaş süzüldü güleç yanaklarından. Utandım.
     “Gökte bir öküz varmış, adı Pervin;
     Bir öküz de altındaymış yerin.
      Sen asıl iki öküz arasında
     Tepişmesine bak şu eşeklerin!”
     “Neyzen’den mi?”
     “Ömer Hayyam’dan.”
     Bardağı masaya bırakıp delik, yırtık bir balık ağını onarmaya başladı.
     “Baba, sayende biraz kafam dağıldı. Hele hafızan, bilgin… Hayran kaldım. Senden öğreneceğim çok şey var.”
     “Leyla isteyen kişi Mecnun olmalı;
     Kendinden de, dünyasından da geçmeli.
     Sevenlerin sofrasına çağırılınca
     Ben körüm, ben dilsizim demeli.”
     Karşımdaki bir hazine vardı. Onu günlerce dinlesem bıkmayacağımı biliyordum. Böyle insanlar artık neredeyse bulunmuyordu. Eskiden böyle insanlar usta olur, bilgilerini çömezlere öğretirlermiş. Rahmetli dedem anlatırdı.
     “Dedim: artık bilgiden yana eksiğim yok;
     Şu dünyanın sırrına ermişim az çok.
     Derken aklım geldi başıma, bir de baktım:
     Ömrüm gelip geçmiş, hiçbir şey bildiğim yok.”
     Bir daha da konuşmadı, kalktı masadan. Ben de kalktım az sonra.
     Hesap ödemek için meyhaneye yöneldim. Adamı göremedim. Müzik de çalmıyordu artık. Yaklaşınca daha eski göründü meyhane. Açmak için yüklenince senelerin yüküyle gıcırdadı ahşap kapı. Ne adam, ne de meyhane vardı ortada. Geri dönüp masama baktım. Ne kadeh vardı, ne tabak. Orhan Veli, Neyzen Teyfik ve Ömer Hayyam yoktu. Sen de yoktun. Deniz o kadar soğuk ki!

www.anafilya.org/go.php

Öküz Boğa farkı

24 Mayıs 2007

Öküz ve boğa arasındaki fark nedir biliyor musun ağabey?
- Nedir ?
- Öküz yönetilebilen bir hayvandır, sürüye katarsın, akşam sürü dönerken, o fazla zorlanmadan ahırını bulur girer, boğa ise kontrol edilemez, öyle çobana ve sürüye teslim edemezsin. Özgürdür.
- Yani erkekleri öküzler ve boğalar diye sınıflandırsam yanlış olmaz bu senin tarifine göre
- Olabilir ağabey
- Erkelerin kendilerinin hangi sınıfa girdiklerine bakmak lazım, akşam eve dönenler öküz, dönmeyenler boğa.
- Komiksin ağabey
- Ne komiği yahu, bak ne güzel oldu.
- Kadınlar hangi tip erkek sever?
- Kadınlar öküzlerle evlenmek isterler ama hayallerinde hep bir boğa vardır.
- Kadınlar sonsuz aşk ararlar derdin, öküz sonsuz aşkı mı temsil ediyor.
- Hayır tabii ki, kadınlar sonsuz aşkın yanında güvenlik de ararlar, ikisi birden olmaz, yani bir erkek hem boğa yani sonsuz aşk, hem öküz yani güvenlik özelliklerini taşımaz. Taşıyanların sayısı da fazla değildir.
- Öküzlerle evli kalmak sıkıntılı bir şey ağabey
- O sıkıntı nedeniyle kadınlar sürekli hayal kurarlar. Yakınındaki çok mazbut gördüğün kadınların bir kısmının ruhunu anlarsan ve konuşturabilirsen bu boğa hayalini keşfedersin.
- Tanıdığımız boğalar var mı
- Boğalara da pek fazla rastlanmaz. Boğa gibi ortalıkta dolaşanlar çoğunlukla evlerine geri dönenlerdendirler. Onlar da boğalık hayali kuran erke sınıfına girerler. Gerçek boğa bulmak öyle kolay değildir.
- Kadınlar boşuna hayal kurmasınlar o zaman.
- Hayalleri engelleyecek halimiz yok tabii ki, kursunlar, fakat gerçek boğa ile karşılaştıklarında ve onunla aşk yaşadıklarında tüm hayatları alt üst olur, boğa kaçıp gittiğinde perişan vaziyette kalırlar. Ayrıca boğaya sahip olmaya kalktıklarında aşk başlamadan biter.
- Bunları, bu fikirleri kadınlarla paylaşıyor musun
- Paylaşıyorum tabii
- Ne diyorlar
- Gülüyorlar
- Yani
- Evdekinin öküz olduğunu söylemek zor geliyor, boğa hayalini anlatmak ar geliyor ve gülüyorlar.
- Alemsin valla
- Ben alem değilim, alem alem
- Erkeklerin aradığı kadın tipi nedir.
- Bu erkeğine göre değişir , ülkesine göre değişir, klasik Türk erkeği için konuşursam, tüm kadınlarla yatmak ister, bakire bir kızla evlenmek ister. Evlendikten sonra ise danalarına bakan bir inek olsun ister. Evdekinin boğaları hayal ettiğinden haberi bile yoktur.
- Klasik olmayan Türk erkeği var mı
- Pek var sayılmaz, klasik olmadığını söyleyen erkeklerimiz bile genlerine işlemiş bir takım duyguların esiridirler. Çünkü Türk erkeği karşılaştırılmayı sevmezler, karısı olacak kişinin daha önceki biriyle ilişkisini merak etmek onları rahatsız eder.
- Sahiden öyle
- Asıl olan kadınlardır, kadınlar aslında daha çabuk olgunlaşıp geliştikleri için, güvenliğin önemini anlarlar, maceraperest değillerdir. Öyle olabilselerdi veya buna izin verilseydi dünyayı fethederlerdi. Kadınlar bir nevi erkeklerin kendilerine çizdiği hayatı günlük yaşamda yaşıyorlar, ama hayalleri akıl almaz derecede delice olbiliyor.
- Bir gün bu hayaller ortaya çıkıp gerçeğe dönüşür mü
- Kim bilir?

OĞUZKAN BÖLÜKBAŞI