Arşiv 'Anı'Kategori

Öküzü sel aldı

9 Şubat 2009
Azgın Selin Alız(*) Öküzü Alışı
İsmail Detseli

http://www.memleket.com.tr/author_article_detail.php?id=7298

Kararan bahtımızı aydınlatan kuraktan yanmış bitki örtüsünü yeşerten, geleceğe yönelik umutlarımızı artıran, açlık kıtlık korkumuzu gideren, doğaya hayat yaşayanlara mutluluk veren yağmurlar yağınca beraberinde bereketin güzelliğin ve yaşam sevincinin geldiği mayıs ayının ilk başlarından itibaren biraz gecikmeli de olsa ekinlere ve otlar güç kuvvet veren yağmurlar iştahımızı kabartıveriyor.

 

Bu yağışlar köylü için öyle bir güç ki olsa olsa o kadar olur, bir defa malları kıymetlenir fiyatları artar, çünkü kurak yılda mal da para etmez, beslenecek yem de olmaz saman da.. Onun için mal alıcıları mala para bağlamaz.

Bunları böyle yazarken aklıma küçüklüğümdeki bereketli yağmurlar ve onun getirdiği seller geliverdi de şöyle 5 yıl hatta daha gerilere gidiverdim. Havadaki verimli bulutlar arazinin üstüne şöyle simsiyah korkulu ama sevecen yaklaşırken hafiften düşen yağmur taneleri yüzümüze vurunca çocukluk bu ya anamızın babamızın öğrettiği o yağmur isteğimizi bütün köy çocukları kora halinde bağırarak söylerdik ve Allah’a haykırırdık.

 

Ver Allahım yağmur/Arabada çamur/Teknede bol hamur

Kuzucuklar buğday ister/Anacıklar arpa ister

Ver Allah ım göklerden/Bereket çıksın yerden

diye yakarır ve rabbimizin bunları dikkate alacağını da anamızın babamızın telkinlerinden anlardık. “Guzum sizlerin isteğini yüce rabbim geri çevirmez isteyin guzum Allah’tan isteyin” derlerdi. İşte öyle bir çocukluğuma gidiverdim. Başka neler hatırladım bakınız.

 

ÖKÜZÜMÜ SEL ALDI

 

Sene 1955-56 idi. Köyümüzün karşısında birkaç bellik tarlamız var, oralara ekin ve bostan ekeriz. Burada bir de ulu ardıç ağacı var ki çok büyüktü. Günlerce yağmur yağsa altına bir damla bile düşmez ve bir sürü koyunu da korurdu.

 

Hasta olan bir öküzümüz vardı, babam rahmetli onu boynuzundan iple bağlar bana verir ve o tarlamızın kıyılarında otlatmamı ister ben de mecburi onu götürüp otlatırım. Buraya gelmek için bir çay var o çayı atlarız.

Mayıs ayının bu günleri idi zannedersem. Burada öküzü otlatırken çok şiddetli bir yağmur yağdı. Ben ardıç ağacının altına sığındım, karşı çayın kıyısında bir nene var Emine Karı, o da tarlasına soğan ekmekle meşgul. Ben ondan da cesaret alıyorum, yalnızım. Yağmur dindi ben de bulunduğum yeri terk ettim. Her taraf çamur deryası karşıdaki nene bana bir şeyler söylemeye çalışıyor ama ben onun dediklerini duyamıyorum.

 

Çünkü çok büyük bir hışırtı var ortalıkta. Meğer çaya sel gelmiş ben ise öküzün ipini salmıştım öküz çaydaki sele doğru yürüdü köylü dilimle “duuuu vah gel hoyt moyt” filan dedimse de öküz dinlemedi çaya daldı, tam karşı kıyıya atlayacaktı ki selin getirdiği bir büyük taş öküze vurdu, öküz sele kapıldı ve gitti. Ben de daha yukarılarda kalabalık insanların sesleri geldiği için yukarı tarafa koştum onlara yalvarıyorum, “emmiler öküzümüzü sel aldı” diye ama herkes can mal derdinde çayda köprü yok, arazideki bütün öküzler ve danalar yağmurda tutunamayınca köye geliyor, çobanlar sel malları almasın diye büyük malların arasında küçük dana ve koyun keçileri sıkıştırıp köye doğru atlatıyorlar.

 

Kendileri de tecrübeli oldukları için çayın daralan yerinde  durup sele gidenleri kurtarıyorlar. Ben hala bana yardımcı olmaları için yalvarıyorum. Çünkü akşam babama ne hesap vereceğim, ne diyeceğim bütün korkum o. Zaten fakiriz evet öküz hasta masta ama nihayet öküz… Yenisini almaya paramız da yok köylülerin deyimi ile “boyunduruk yerde kalacak”. Öküz hastalandı veya öldü mü köylü böyle der “eyvah boyunduruk yerde kaldı” diye acizlenir hatta ağlardı yokluktan.

Ben tabi çocuk aklımla ağıtlar da söylüyorum.

 

Yağmur yağdı sel geldi çaya

Öküz gitmek için yol aldı köye

Kapıldı dağlardan inen sellere

Öküz belasını buldu Allahım

İsmail ne desin eve Allahım

 

Öküzü kaptırdım azgın sellere

Çare bulamam büyük dertlere

Suçumu nasıl desem şimdi pedere

Öküz buldu belasını Allahım

İsmail ne desin eve Allahım

 

Öküzün ayağı alabacak

İşten kaçar köşe bucak

Bir yem yerdi kucak kucak

Öküz buldu belasını Allahım

İsmail ne desin eve Allahım

 

Öküz saban algınıydı

Zalim pek iş yılgınıydı

Katçıda sele kapıldı

Öküz buldu belasını Allahım

İsmail ne desin eve Allahım

 

Öküz selde biraz yüzmüş

Geniş dingin bir yer bulmuş

Son bir gayretle kurtulmuş

İsmail neşesini buldu Allahım

Sen koru babamın kesesini Allahım

 

İsmail’e öküz gütmek düştü

Ona çok hizmet etmek düştü

Babaya da öküzü kesmek düştü

Nihayet öküz elden gitti

Eti de bizlere bir yıl yetti.

 

Benim yalvardığım çobanlar “Senin öküz eve gidiyor oğlum ağlama” dediler de dünyalar benim oluverdi. Bu hatıramı da mevsiminde sizlerle paylaştım. Saygılarımla…

(*) Alız: Zayıfca

 

 

Son kağnılar

3 Şubat 2009

Ülkü Özel Akagündüz – u.akagunduz@aksiyon.com.tr – Sayı: 666 – 10.09.2007

Son kağnılar

Kağnıya, en son çocukluğunda binenler, onu hiç görmemiş olanlar ya da bu arabaların Kurtuluş Savaşı’nda cepheye mermi götüren Nene Hatun’la tarihe karıştığını zannedenler!.. Kağnılar uzak dağ köylerinde hâlâ yürüyor; ama belli ki bu son yürüyüşleri…

Sivas’ın ve Erzurum’un uzak dağ köylerinde üzeri saman yüklü kağnılar, meşeden tekerleri taşlara takılarak yürüyor hâlâ… Yalnızca yokuş tarla yollarında, ağırlığın altında inleyen tahta bir arabadan duyulacak bir tür senfoniyle ağır ağır ilerliyorlar… Onların yavaşlığını tembelliğe mi yormalı? Dilimize yerleşmiş alaycı bir ifadenin esin kaynağı; ‘kağnı gibi yavaş’… O zaman niye sızlanıyoruz, günler hep baş döndürücü bir hızla akıp gidiyor diye, kağnılar, bir dağ yolunda, gün hiç bitmeyecekmiş gibi sabırla ve minnetsiz ilerliyor işte… Çok katlı binaların, geniş caddelerin neredeyse toprak ve karıncayı unutmuş insanı için akıl almaz bir tabiilik; basit, tahta bir düzeneğin bir çift güçlü hayvanla kurduğu uyumlu birliktelik… Üzerinde ya saman taşır ya da kışın yakmak üzere toplanan ve adına keven denilen bir tür diken.

Çok eskiden değirmenler henüz hayattayken un çuvalları da yüklenirmiş kağnıya ve taş gibi ağırlaşan çuvallara güç yetiremeyen öküzlerin önüne bir çift öküz daha koşulurmuş. Şimdi burada öküzlere methiye düzmek neden tuhaf kaçsın? Çocukluğunda, yaz tatillerinde de olsa köy görmüş, sabah namazıyla tarlaya giden amcanın kağnısında rica minnet kendine bir yer bulmuş, hatta şimdi dağ köylerinde bile tarihe karışan düvenin üzerinde dönmüş biri için öküzler, yalnızca güçlü değil, sadık ve asil hayvanlardır. Boyunduruk altındaki boynuzları ve iri cüsseleriyle biraz da insanoğluna tahammül ediyor gibi görünürler.

AİLE ALBÜMÜNDEKİ ÖKÜZ FOTOĞRAFLARI

Uzaktan bakan için hepsi birdir öküzlerin; ama sahipleri öyle söylemez. Sivas’ın Zara ilçesine bağlı Kaplan köyünde, kışları şehirde okuyup yazları yetmiş yaşındaki babasının işlerini gören Ufuk Yıldırım, öküzlerinin fotoğraflarını çekiyormuş mesela. Ölen ya da yaşlandığı için satılan öküzlerin fotoğrafı, aile albümünün bir parçası. Bir öküzünün fotoğrafını çekemediğine üzülüyor şimdi: “Burnuyla ahır kapısının mandalını açar, içeri girerdi. Bize gelen misafirler yemeğe oturmadan önce koşar onu izlerdi.” Ufuk’un biraz kolaya kaçıp renklerine göre isimlendirdiği yeni öküzleri Kara ve Mor, 2000’li yıllarda dünyaya geldikleri için şanslılar aslında. Onların ataları, on beş yirmi yıl önce, ekini sapından ayırmak için düvene koşulmak ve bir daire etrafında biteviye dönmek zorundaydılar.

Yıldırım ailesinin kağnısı köyün tek kağnısı; sabah erken vakitlerde tarlaya gidip akşam dönen sessiz bir kağnı bu. “Traktörümüz olsaydı, öküz arabasını çoktan dağıtmıştık.” diyor Ufuk: “Ama bu sene galiba bozacağız arabayı, traktör de almayacağız, buradan taşınacağız.”

İstanbul’da yaşayan; ama yaz tatillerini köyde geçiren ressam ve ebru sanatçısı Yunus Özel, “Köyün son kağnısı fotoğrafladığınız, bu kaybolan bir kültür.” diyor. Onun resimlerinde kağnılar özel bir yer tutuyor. Bu arabalar basit ama estetikler ve dilimize kazandırdıkları kimi deyimlerle bir araba olmanın da ötesindeler. Birlikte yapılması gereken bir işte, kendine düşen kısmın tamamını veya bir kısmını diğerine yüklemek, çalışmada adil davranmamak anlamına gelen ‘kayış atmak’ deyiminin nereden geldiğini Yunus Özel’den dinleyelim: “Kağnıyı çeken öküzlerden hangisi daha güçlüyse, kayış o öküzden yana bir dilim daha fazla atılır ki yükün fazlası o öküzün üzerine düşsün. Anadolu’da, babasının ayrım yaptığına inanan çocuk, ‘Benden yana kayış attı’ ya da ‘Boyunduruğun ağır başını omzuma yükledi.’ der.”

‘Arabası her dağdan aşmak’ ya da ‘tekerine taş gelmemek’ deyimleri, ‘gemisini yürütmek’ deyimiyle eş anlamlıdır. ‘Tekeri yolun altına düşmek’ sözü ise işlerin ters gittiğini anlatır. Bir de ‘arabası gıcılamak’ deyimi var ki bu deyimin bir değişik formu, tam da çıkarı neredeyse oraya koşan insanlar için söylenmiş gibidir: ‘Kimin arabası gıcılarsa ona biner.’

KAĞNI SESİYLE UYANMAK

Yirmi yıl önce, işlek sokaklarında neredeyse bir kağnı trafiğinin oluştuğu Kaplan köyüne sessizlik hâkim şimdilerde. Ressam Özel, kağnıların tarif edilemez sesinin de mazide kaldığını söylüyor: “Köyde bütün hâneler mâmur iken biz sabahın erken saatlerinde tarlaya giden boş kağnıların takırtısıyla uyanırdık. Akşama doğru üzerleri otla yüklü dönerken de gıcırtılarını dinlerdik. Köylüler buna mazının bağırması derdi ki, iyi ses çıkaran bir mazı çiftçilik yapan her adamın özlediği bir şeydi. Mazı alınırken, üzerindeki çatlaklar incelenerek çocuk gibi ağlayacağı ya da inim inim inleyeceğine dair yorumlar yapılırdı.”

Öküzler koşuldu, yük yüklendi, çiftçinin kulağı tekerlerden gelecek seste. İlk hafta uyumlu bir ses aranmıyor; ama bir ayın sonunda, üstelik de yokuş yukarı çıkarken bile müziğe kavuşmadıysa araba, çiftçinin üzerine bir kasvet çöküyor. Bu gibi durumlarda, mazısı iyi bağıran arabaların peşine düşülürmüş eskiden. Yunus Bey, çocukluğundan hatırladığı bir araba değişimi hikâyesi anlatıyor: “Rahmetli babam köyün imamı, okuyan yazan bir insan, çiftçilikle, mazı bağırtmakla hiç ilgisi yok; ancak nasıl olduysa ustanın bizim eve yaptığı kağnı müziğin her makamından ses veriyor. Köyün bu işe en hevesli çiftçilerinden Zühtü, epey bir zaman gelip gittikten sonra kağnısını, bir araba meşe odunu da üste vererek babamınkiyle değiştirdi. O mazının bağırmasının verdiği şevkle, boynuna bir tozluk bağlayıp diz boyu sergenler oluşturacak otlar ve saplar taşıdı Zühtü, uzun yıllar çiftçilik yaptı.”

Kaplan köyünde bugün, kağnılara değil belki; ama izlerine rastlamak mümkün. Bir dingille birbirine bağlanmış iki tekerlek, ya bir bostana çit olmuş ya da evin önündeki sedire kolçak… Kimi parçalar da orada burada çürümeyi bekliyor. Şu durumda Cahit Külebi’nin “Sivas yollarında geceleri / Katar katar kağnılar gider” mısraları iyiden iyiye uzak ve silik bir resme dönüşüyor. Bu resim en iyi belki de 4 Eylül Sivas Kongresi’nin yıldönümü kutlamalarında canlanıyor. Kurtuluş Savaşı’nda cepheye erzak ve mermi taşıyan kağnılar caddelerde boy göstererek ulusal bir simgeye dönüşüyor.

KAĞNILARIN SON KALESİ

Erzurum’un Çat ilçesine bağlı Işkınlı köyü, öküz arabalarının son kalesi gibi. Kaplan köyündeki gibi göstermelik, numunelik değil, tam 20 kağnı var Işkınlı’da. Fakir; ama cıvıltılı, hareketli bir köy. 42 hanede yaklaşık 300 kişi yaşıyor, ses var, sokaklarda koşturan çocuklar var…

Otomobilin gidebileceği son noktada iniyor, derenin üzerinden atlıyor ve ulu bir ağacın gölgesinde dinlenen öküzler ve kağnıyla karşılaşıyoruz. İşte ilk selamlama… Sonra yukarıya doğru tırmandıkça oraya buraya serpiştirilmiş tahta arabalar görüyoruz ki, köy bu haliyle kağnılar üzerine çekilen bir filmin setini andırıyor; ama şenlik daha yukarıda, saman yığınlarının küçük tepecikler halinde yükseldiği yerde… Biçilmiş tarlalardan ot taşıyan kağnılar burada duruyor, boyunduruklar çözülüp öküzler serbest bırakıldıktan sonra yükler boşaltılıyor. Köy bir vadinin içinde. Tarlaların bulunduğu yamaçlarda ne kamyon dolaşabilir ne traktör. Kağnının bolluğu biraz bu yüzdense biraz da fakirlikten…

Öküz arabasının üzerindeki saman yığınını sırtıyla yere indirdikten sonra soluklanan Metin Işık, “Eskiden Çat’a kadar giderdik kağnılarla; şimdi durumlar düzeldi, minibüsle gidiyoruz.” diyor. Ama yine de yağmurlu günlerde köy yolları çamur olduğu için aşağı yolda bekleyen taksilere kağnı üzerinde hasta ya da gebe kadın taşıyorlar. Işık, burada biraz gururlanıyor: “Öküz arabası, bir kamyonun, traktörün yaptığı işi yapar; ama biraz ağır yapar. Onlar gibi çamura saplanıp kalmaz üstelik.”

Erzurum’da Türkçe öğretmenliği yapan Yıldırım Karagöl’ün öküzlerin gücüne dair anlattığı gerçek bir hikâyeyi hatırlıyoruz burada. Çamura batan bir kamyonu çekmek üzere getirilen diğer kamyon da başarısız olunca öküzler devreye giriyor. Yer Narmanlı ilçesi Şekerli beldesi. Alana toplanan köylüler pek ümitli değil; ama öküzlerin sahibi, ‘Boyunduruk kırılmazsa bu iş tamam.’ diye geçiriyor içinden. Düşündüğü gibi de oluyor, ön ayakları üzerine çöken iki hayvan kamyonun ön kısmını tamamen havaya kaldırıp bataktan kurtarıyor. Öküzlerden birinin iki gün sonra evin damından düşüp ölmesi ise pek tabii olarak nazarla açıklanıyor. Beldede 95 yılından bu yana kağnı yok, arazi düz olduğu için hemen herkesin traktörü var.

ÖKÜZ ÖLÜR ORTAKLIK BOZULMAZ

Metin Işık, kendi köyündeki kağnıların da dört beş yıla kadar kalmayacağını ya da azalacağını düşünüyor. Öküz arabası yapan usta bulmak artık mümkün değil, yıllar var ki yeni bir araba yapıldığı yok. Işkınlı köyü sakinleri, komşu köylerdeki terk edilen kağnı parçalarını toplayıp getiriyor. Tamir gerektiğinde de iş başa düşüyor. Çam ağacından yapılan arabalar en fazla on-on beş yıl yaşıyor ve sonra sobada müthiş çıtırtılarla yanıp kül oluyor. Kışın arabalar dışarıda, ya bir ağacın gövdesine ya da bir evin duvarına dikey şekilde dayalı bırakılıyor. Eskiden Erzurum’daki ustalara yaptırılan tekerler, arabanın en değerli malzemesi olduğundan içeride saklanıyor. Öyle ki, köylülerin ‘maran’ dediği bir çift teker beş yüz liraya, geri kalan aksam ise yüz liraya mâl oluyor; ama artık sıfırdan bir araba yaptırıldığı vaki değil.

Işkınlı köyünde babalar ve oğullar aynı kağnıyı kullanıyor. Daha doğrusu babalar yaşlandığı için kağnıyı tarlaya tapana sürme işini oğullar üstleniyor. Baba vefat edince araba öküzleriyle birlikte evde kalan oğula düşüyor. Bazen de bir çift öküz dört erkek kardeş arasında adilane paylaştırılıyor, maddi durumu iyi olan kardeş kendi hakkından çoğu zaman feragat ediyor.

Peki öküz ölünce ne oluyor? Kesilen hayvan parçalara ayrılıyor ve köylüler öküz sahibine yardım olsun diye üçer beşer kilolarla et satın alıyor. Sonraki işlem yalnız kalan diğer öküze acilen yeni bir ortak bulmaktan ibaret… Burada öküzlere en çok Şahin, Murat, Duman gibi isimler konuluyor; ancak boğa iken kısırlaştırılan bu hayvanlara Dilber gibi ‘kız’ adı verenler de var. Metin Işık öküzlerini Alto ve Tobo diye çağırıyor. Bir anlamı var mı bu isimlerin. “Hayır” diyor Metin Amca, “Önemli olan seslendiğimizde hayvanların kendisini bilmesi.”

Kendi haline bırakıldığında yolunu bulan öküzler kadar bir insana ya da nesneye kafayı takanlar da var ki bunlar her zaman insanı eğlendiren detaylar… Metin Işık’ın ağabeyi Hüseyin, ‘Alto’ adlı kara öküzün, yetmiş beş yaşındaki annesi Elmas’tan hiç hazzetmediğini söylüyor: “Ne zaman annemi görse bir hışımla üzerine yürüyor. Annem de kendini hemen içeriye atıyor. Her akşam, ‘Şu öküzü satın artık.’ diyor; ama bu yüzden satamayız onu. En iyisi, annemin kendisini kollaması…”

Ehramlı kadınlara kızan bir öküzden söz ediliyor; kadınlar onu görünce ehramlarını geriye atarmış ki hayvan saldırmasın. Bir diğeri de nerede ihtiyar görse üzerine yürürmüş. Ehlileştirme sırasında, henüz ham olduğu için kazalara neden olan öküzler de var,; Işkınlı köyünde kağnının altında kaldığı için sakat kalan bir çocuk geçtiğimiz yıl vefat etmiş.

Köyde, benim öküzüm seninkinden güçlü gibi böbürlenmeler de mazide kalmış. Hüseyin Amca; “Arabasıyla en ağır yükü yokuştan çıkaran adam köy yerinde gururla dolaşırdı; ama şimdi kimsenin hevesi kalmadı böyle işlere.” diyor.

Katkıda bulunan: Orhan Yıldırım

KAĞNI YOLU

Kağnılar iki ince şerit bırakarak yürüyor arkasında. Topraktan hemen silinmeyen güçlü izler… Tekerlekler genelde standart olduğu için, aynı yolda gidip gelen kağnıların hep aynı izi takip etmesi arabanın emniyeti için de gerekli. Özellikle bayır arazilerde tekerlerin artık derinleşmiş bir yola kendisini bırakması, yükle ağırlaşmış arabanın devrilmesini engelliyor. Kağnı trafik ekiplerinden epey uzak dağ yollarında kendi kanununca ilerlerken ne tür kazalar yaşanıyor? Araba devriliyor veya tekerler kopup bayır aşağı yuvarlanıyor. Bu durumda çiftçinin yapabileceği tek şey, öküzleri yanına alıp köye dönmek, araba sonradan ya başka bir kağnının ya da ustanın yardımıyla kurtarılıyor; ama tekerler hangi dereye ya da uçuruma yuvarlanırsa yuvarlansın olduğu yerde çürümeye bırakılmıyor.

KAĞNI USTALARI DA YOK ARTIK

Erzurum’da ‘Mahallebaşı’ndaki ustalar işi çoktan bırakmış. Çat’ta ya da köylerde de ekmeğini kağnı yapımından kazanan birine rastlamadık. İşin doğrusu usta hikâyeleri de çocukluk yıllarına ait tatlı hatıralar arasına karışmış görünüyor. Sivas-Kaplan köyünden Yunus Özel, öküz arabası yapımının inceliklerini şöyle anlatıyor: “Kağnı arabası basit görünür; ama herkes eline çekici alıp yapamaz. Ustalar bazen üç beş gün çalışarak bir kağnıyı ayağa kaldırırlar ki buna ‘araba bağlama’ denir. Tekerde makbul olan meşe ağacıdır; ama çam da olabilir. Tekerler merkezden kenara doğru gittikçe incelir ve kenarına demir bir çember takılır. Otuzlu yıllarda Anadolu’da dolaşan Alman araştırmacı, kağnının tekerdeki çember hariç, bütün parçalarıyla Hititler tarafından da kullanıldığını söyler; ancak sonradan bir Türk araştırmacı Hititlerde o çemberin de var olduğunu ilave eder. Tekerlerin yüzü çatlamaması için katran ve dövülmüş yumurta kabuğuyla sıvanıyordu. Mazı, tekerle uyum içinde dönsün diye tereyağıyla yağlanır, yağ da mazının alt kısmına zincirle bağlanmış içi boş bir öküz boynuzunda muhafaza edilir. Kağnı bağlanırken her malzemesinin sıfırdan alınması şart değildi tabii, elde kalan eski parçalar da mutlaka değerlendirilirdi.”

KAĞNI TERİMLERİ

1 Boyunduruk: Çift süren veya araba çeken öküzlerin birlikte hareket etmelerini sağlamak amacıyla iki ucu öküzlerin boynuna, ortası saban veya kağnıya bağlanan uzun ağaç. Bu arada öküz arabalarının en yoğun olduğu Işkınlı köyünde çiftçiliğin hâlâ karasabanla yapıldığını söylemeliyiz.

2 Köp: Kağnının ön ve arkasına enlemesine konan uzun tahta.

3 Mazı: İki tekerleği birbirine bağlayan mil; dingil.

4 Dayak: Kağnılarda oku yukarıda tutmaya yarayan ağaç destek. Araba durdurulduğunda öküzlerin dinlenmesi için dayağın üzerine ok konuyor ve boyunduruk boşa alınmış oluyor.

5 Ok: Kağnıda mazı üzerine boydan boya uzatılan yan ağaçları. Işkınlı köyünde buna ‘kol’ deniyor.

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=28375

Anılar [Mustafa Tepe/29-Mart-2008]

Öncelikle kendi köyümden bir anının buraya taşınmasından dolayı çok mutlu oldum. Anılarım aklıma geldi, köyde yaşadıklarım aklıma geldi, duygulandım. Rahmetli babam aklıma geldi. 34 yaşındayım, köyümden ayrılalı 14 yıl oldu. Gelirken Mor öküz ve Gök öküzü sattık. Kağnı arabasıyla 45-50 araba ot taşıdım. Onu patoslayıp 8-10 traktör kes sattık. Belki o paralarla şu İstanbul’da bulunduğumuz evin bir tuğlasını, demirini bir şeylerini aldık .Bana kağnı arabası ile ilgili bir anını anlat deseler, abimin 92 yılında köye geldiğinde 92 dünya kupası maçlarını radyodan takip edip tarlaya kağnıyla ot getirmeye gittiğimiz gün başımızdan geçeni anlatırım. Bayır bir tarladan ot getirirken biraz fazla yükleyince bayırdan araba takla atmaya başladı, bu köylerde doğal bir şeydi, her rençperin yılda bir iki kere başına gelebilecek şeydi. İlginç olanı araba takla atıyor, abim maç meraklısı olduğundan dolayı arabanın okunda radyo asılı olması ve sesinin ta uzaklardan duyulması. Arabanın parçalandığını görüp radyonun arabanın okunda maç anlattığını görünce rahmetli babamın tepesi atmıştı.

¬ Özlem [Mesut Göğkuş/06-Şubat-2008]

Küçükken tarlada öküz arabası sesiyle uyurduk. Öküz arabasının sesini o kadar özledim ki bulsam hemen telefonuma zil sesi yapıcam.

¬ Kağnı sesleri [Emin Soylu/18-Eylül-2007]

Son kağnılar haberini okuyunca çocukluğumun geçtiği Samsun Ladik’in Bolat köyü hatırıma geldi. Köy yollarındaki kağnı sesleri benliğimi sardı. Hüzünlendim. Çünkü o sesleri istesem de artık bir daha duymayacağım.

¬ Ne kağnı kaldı ne değirmen… [Habib Yüksel/13-Eylül-2007]

Harman kaldırılıp buğday dolu çuvallar kağnıların üstünde değirmen yolu tutuldu muydu, tatlı bir heyecan sararmış insanları. Öyle anlatır eskiler. Şimdi ne kağnı kaldı ne değirmen…

Kapaklı Köyü

29 Ocak 2009

Köyümüze her gittiğimizde ayrı bir mutluluk duyarız. Köylülerimizi bir arada görmek, çeşitli hatıralarımızın olduğu yerleri görmek çok güzel bir şey. Fakat, artık göremediğimiz ve daha da göremeyeceğimiz çok şeyler de var. Ömrünü tamamlayıp ahrete göçen insanlar gibi, devrini tamamlayıp biten çiftçilik adet ve usullerini de artık göremiyoruz. Kağnı, döven, saban, su değirmeni, harman savurma, at-eşek sürüleri, öküzler ve kömüşler artık yok. Şimdi traktör, pulluk , tırpan ve patus ile her şey tez elden hallolmaktadır. Tabi ki teknolojiyi kullanmak iyi ve gerekli bir şey. Fakat, gurbete çıkmadan önce eski usullerle çiftçilik yapmış veya o devirleri görmüş olan insanlar eski günleri yeniden görmeyi isterler. Bunun için eski zamanların çiftçiliğinden de bahsetmek gerekir. Çok eski zamanlara ait değil, bu işler 20-25 yıl öncesine kadar yapılmakta idi.

Tarlalar sabanla sürülürdü. Sabanı boyundurukla çeken iki öküzü elindeki üvendere ile iyi idare etmek gerekir. İyi verim alabilmek için saban demirinin toprağa yeterince batması gerekir. En önemlisi de, eğer saban sert bir yere veya kayaya takılırsa, kırmadan çıkartabilmek gerekir. Aksi halde işimiz yarım kalır. Tarla sürülüp toprak yumuşatılır. Gerekli görülen yerlerde ikinci bir aktarma, yani yeniden sürme işlemi yapılır. Tohumlar bir torbaya konarak boyuna asılır veya bele bağlanır. Sağ avucumuza aldığımız tohumları göz kararı ile tarlaya saçarız. Tohum sıklığını iyi ayarlamak gerekir. Çok sık olursa, tanelerin yeri dar gelir ve mahsul iyi olmaz. Tohumlar çok seyrek atılırsa, bir çok yer boş kalır ve yine yeterli ürünü alamayız. Dolayısıyla ölçüyü iyi ayarlamak gerekir.
Tarla sürüldü, tohumlar saçıldı. Şimdi iyi yağmur ve kar bekleriz. Yağmur ile tohumlar beslensin, kışın kar bir yorgan gibi üzerlerini örtsün ve baharla birlikte ekinler yeşersin. Mayıs ayında, ekilmemiş tarlalardaki, çayırlardaki ve bayırlardaki otlar biçilir. Derken, ekinler olgunlaşır. Ekin biçmek üzere tarlalara gidilir. Önce fiğler, sonra arpalar ve en sona buğdayların olduğunu, yani biçilecek olgunluğa geldiğini de hatırlatalım. Genelde herkes orak ile biçer. Tırpanı kadınlar ve çocuklar kullanmazdı. Sadece tırpan sallamasını bilen büyüklerimiz kullanırdı. Bir taraflarını kesmemeleri için küçüklerin eline tırpan verilmezdi. Ekinler biçilir ve desteler halinde sıralanır. Tarla tamamen bitince desteler toplanarak yığın yapılır ki, bütün tarlalar bitene kadar sağlam ve emniyetli bir şekilde kalsın. Yoksa orta şiddetli bir rüzgar hepsini savurup atar veya yağmurdan ıslanarak çürüyebilirler. Tarlayı sürerken veya ekini biçerken işin kolaylaşması için çantalı radyo dediğimiz pilli radyo varsa, güzel türkü ve hikayeler anlatan istasyonlar açılır. Eğer yoksa, tarladakilerden biri veya birkaçı arada sırada türkü söylerler. Bazen de şakalaşırlar veya hikayeler anlatırlar, ama aynı zamanda çalışmaya devam ederler. Bazen de “çıkım” denilen önlerinde biçmekte oldukları bölgeleri kimin daha önce bitireceğine dair iddiaya girerler. Fakat, bu insanları en mutlu eden şey, yemek vakti yaklaştığında elinde çorba, ayran ve taze ekmeklerle azık getiren çocuklardır. Evin hanımı taze taze yaptığı ekmeklerle yemekleri genelde bir çocukla tam zamanında tarlaya gönderir. Yemekler yenilip, ayranlar içilir. Eğer biraz ehli keyif iseniz ve termos içerisinde çayınız da gelmişse yorgunluğunuz kalmaz. Bu sırada güneş ortalığı kızdırmaktadır ve gölgede iyi bir uyku çekmenin tadı da bir başka olur. Bu tarla biçilince, bir başka olmuş tarlaya gidilerek bütün tarlalar biçilir. Ekinler olgunlaştıkları zaman biçilmelidir. Bunu için kendi ailemiz yetmiyorsa ya komşulardan yardım istenilir, ya da parayla eleman yani ırgat tutulur. Eğer bir şekilde zamanında biçilmediyse iş biraz zorlaşır. Çünkü kuruyan ekinler kırılıp dağılır ve ellerimize batar. Böyle durumlarda gece vakti çiğ düşmesinden sonra tarlaya gidilir. Çiğ taneleri ekinleri yumuşatır. Sabah gün doğmadan bu tarlayı bitirmek gerekir. Bitiremezsek ertesi gün yine aynı zamanda işe devam etmek gerekir. Yoksa güneşle birlikte ekinlerin kuruduğu yeniden hissedilir ve biçilemez.
Ekinler biçilince sıra harmana gelir. Tarladaki ekin yığınları kağnılarla harmana getirilir. Ama hepsi birden değil, sıra ile. Önce, kağnıların tekerlerine biraz tereyağı sürülür. Bu yağ tekerin dönmesini kolaylaştırır ve aşınmasını önler. Fakat en güzel tarafı kağnının giderken çok değişik ve rahatsız bir etmeyen bir gıcırtı çıkartmasına sebep olur. Kağnıya ekinleri yüklerken dikkat etmek olmak gerekir. Düzenli yüklenmiş bir kağnı hem güzel görünü, hem öküzler tarafından daha rahat çekilir, hem de daha fazla ekin bir defada götürülebilir. Tabi ki ekin sarılırken öküzler kenarda dinlenir. Kağnını düzgün durması için ön tarafındaki “dayak” adı verilen değnek yere dayanır. İş bitinceye kadar kağnı bu dayağın üzeride durur. Sarma işi bitince, öküzler boyunduruğun altına alınır, bağlanır. Bu işe “öküz koşma” da denir. Elimizdeki üvendere ile kağnının önündeki yularları tutarak kağnıyı harmana götürürüz. Özellikle harmana girerken öküzlerin ve arabanın iyi idare edilmesi gerekir. Bazı huysuz öküzler tam harmana girerken veya biraz zor yerlerde, kendilerini boyunduruğa bağlayan zelveleri kırıp kaçarlardı. Tabi ki böyle olunca kağnı öteki öküzün üstüne yığılır. Bu gibi durumlarda hemen kağnını ucu kaldırılır ve dayak vurularak yük dayağın üzerine verilir. Biraz uğraşarak öteki öküz yakalanır, kırılan zelve değiştirilir ve yola devam edilir. Şimdi rahmetli olan köylümüz Sarı Bilal`in bir deli tosunu vardı ve sık sık zelveyi kırıp kaçardı. Harmana gelince koşumlar çözülür ve öküzler serbest bırakılır. Arabadaki yük yıkılır. Bir harmanlık yük varsa, yani düven sürme için yeterli ekin varsa düvene sıra gelir, yoksa biraz daha ekin getirilir.
Harmana getirilen ekinler büyükçe bir daire şeklinde yere yayılır. Döven sürmeye sıra gelmiştir. Döven, tahtadan yapılan, altında ucu keskin çakmak taşlarının bulunduğu, yaklaşık 1 metre eni, 2 metre boyu olan bir çiftçi malzemesidir. Yere yayılan ekin üzerinde dolaştırılarak ekin tanelerinin saplardan ayrılmasını ve saplarım parçalanarak saman haline gelmesini sağlar. Dövenin çekilmesi için, kağnıyı çeken öküzler aynı şekilde boyundurukla dövene koşulur. Ağırlık yapmak ve düvenin gerekli, yerlerden geçmesi için üzerine bir kişi biner ve elindeki üvendire ile öküzleri yönetir. Bazı dövenler at ile çekilir. Sistem aynıdır, ama atlara üvendire gerekmez. Atlar dizginlerinden idare edilir Bilenler bilir, atların koşumları da farklıdır. Düven işi epey uzun sürer. Bunun için bazen bir sandalye de düvenin üzerinde bulunabilir. Bir de daima bulunması gereken bir alet vardır, bokcağı. Küçük çocuklar için lazımlık vardır ya, onun gibi bir şey. Genelde tenekeden olan bu malzeme sayesinde ekinin içine hayvan pisliği karışmaz. Eğer öküz veya atın pisleyeceği görülürse, hemen üvendirenin ucuyla düvene hafifce vurulur ve aynı zamanda öküzlere “dohaa” denilip hayvanlar durdurulur. Hemen bokcağı hayvanın arkasına tutularak gelen pisliğin ekine düşmesi önlenir. Atlar ise dizginleri çekilerek durdurulur ve yine aynı usul takip edilir. Sonra yine düven sürmeye devam edilir. Ekinin üstü iyice sürüldükten sonra, yaba ve dirgenlerle aktarılır. Yine aynı işlemler devam eder. Bütün taneler ayrılınca ve saplar tamamen saman olunca, döven sürme işi biter.
İşin tozlu tarafı olan harman savurmaya sıra gelmiştir. Önce düvenle iyice sürülmüş olan karışım (buna yassı da denir) öbek şeklinde toplanır. Hafif rüzgarlı bir havada elimize yabayı alırız. Yabayı öbeğe daldırıp, biraz alırız. Yabanın ağzını yığının tersine doğru hafifçe eğerek karışımı biraz yükseğe fırlatırız. Yüksek rüzgara göre ayarlanmalıdır. Hafif rüzgarda ekinin taneleri az ötemize düşmeli, sapları ise 5-6 metre ileriye gitmelidir. Böylece saman ve ekin taneleri birbirinden ayrılmış olur. Bütün öbek bu şekilde savrularak tanelerin ve samanın ayrılması tamamlanır. Bu işler yapılırken, insanların üstü başı dahil her taraf saman olur.
Harman savurma işi de bitince, samanlar samanlığa, taneler ise eve, ambara taşınır. Saman taşımak için ya, sırtımızda çuval veya sepetlerle, ya da üzerine ağaç dallarından örülen ve çit adı verilen bir sepet takılarak kağnı ile yapılır. Harmanı ile samanlığı birbirine uzak olanlar genelde çit takılmış kağnı ile taşır. Ekin taneleri de çuvallarla sırtımızda veya kağnı ile taşınır. İhtiyacından fazla samanı olanlar bir müddet samanını içeri almaz. Çünkü malı davarı çok olan köyümüzden veya köy dışından bazı çiftçiler saman satın almak için dolaşırlar. Eğer fiyatta anlaşılırsa, saman harmanda müşteriye satılabilir. Bu sıralar bir taraftan da ekin yıkama işlemleri başlar. İyi Eyme veya Mahzene getirilen ekinler oluklarda yıkanır. Bu iş için kovalarca su kullanılır. Çünkü tanelerin iyice temizlenmesi için bu gereklidir. Yıkanan ekinler ambarda ayrı bir bölmede saklanır. Bu ekinlerin bir kısmı da bulgur yapılmak üzere kaynatılarak dibekte dövülür. Birazı da el değirmeninde biraz kalınca çekilerek dene yapılır. Tabi ki bunların ayrı ayrı yemekleri yapılır. Kalan mahsulün bir kısmı değirmene götürülüp un yapılır, bir kısmı da satılarak veya takas edilerek başka ihtiyaçların giderilmesinde kullanılır.

Öküz “Anadol”u yer!

3 Haziran 2008


VEHBİ KOÇ’UN KALEMİNDEN
‘Anadol’u öküz yer’ diye alay ettiler

“Bu otomobil piyasaya çıktığı zaman aleyhinde çeşitli sert yazılar yazıldı, fiberglas gövdeyi öküzün, atın yiyeceğinden bahsedildi. Bu alaylar, tiyatrolara kadar girdi. Fakat araba çalıştı. Halk aldı, kullandı. Türkiye’nin her yanına dağıldı, her iklimde çalıştı. Anadol’u alanlar Avrupa’ya, Afrika’ya gittiler, geldiler, arabanın yolda kalmadığını gördüler. Anadol’a karşı büyük rağbet başladı.”

http://www.patronlardunyasi.com/news_detail.php?id=41154

ÖKÜZ TAŞI (Kırşehir) HAKKINDA

3 Haziran 2008

Cevat Kulaksız’ın yazısı ve fotoğrafları ile yazıya yapılan yorumlar:

http://www.kirsehiryenihaber.com/yazi/okuz-tasi-ustune

“Öküz Taşı” üstüne

 

Yolunuz Kırşehir’imizin hudutları içinde bulunan Hirfanlı Barajına düşerse, baraj site girişinde, baraj gölüne hâkim bir sırtın başında, iki öküzü canlandıran “öküz taşı” heykeli görürsünüz. Dört ayaklı beton kaide üstünde ve tonlarca ağılığında olan, bu tarihî heykelin üstüne çıkıp bakıldığında, ortasının dört köşe havuz şeklinde oyulduğu görülür. Hitit’lerden kalan, granit taştan yapılan Kırşehir’imizin en değerli tarih hazinesi olan bu haykel gerçekten çok ilginçtir. Ne yazık ki, gerek çevresel faktörler (rüzgâr, yağmur, kar vb) gerekse şartlanmış ön yargılı insanların tahribi ile heykelin kulak, boynuz gibi öteki orijinal kısımları kırılmış.


Bundan 3000–4000 yıl önceden kalan bu eşsiz tarih hazinesi, çağın insanının sanat zevkini yansıtır. Bu sanat yapıtı, sadece bir heykel değil, aynı zamanda insanın ayrı bir gereksinimini karşılar. Tarih kitaplarında krallara üzüm salkımı sunan heykelleri görmüşüzdür. Şimdi olduğu gibi, binlerce yıl önceden üzüm ve üzümden elde edilen pekmez, şarap, çok uzun bir süre insanoğlunun en önemli gıdası olmuştur.

 

İşte, üstten bakınca havuz görünümünde olan bu taş yontuda, o devrin insanları üzüm ezip şıra çıkarıyorlardı. Bu öküz heykelinin burun deliklerinden şıra akması için delikler bulunuyor.  Bu öküz taşının bulunduğu Toklümen, Savcılı gibi Kızılırmak vadisindeki bağcılar, aynı yöntemle, bu tür havuzlarda ta o zamanki gibi, ayakları ile çiğneyerek üzümden şıra çıkarmaya devam etmekteler. Ancak şimdikilerin bu üzüm ezme havuzları, Hititler zamanındaki gibi süslü heykeller gibi değil, taş duvarlı beton havuzlar şeklinde. (Kırşehir’imizin bağcılığı en ileri olan beldesi Toklümümen Kasabamızdır).                                                                                                              

 ÖKÜZ TAŞI NEREDEN GELDİ?

1950–1955 yıllarında Kızılırmak üzerinde Hirfanlı Barajı için etüt ve yapımı başladığında, şimdilerde arazisi ile birlikte baraj gölü altında kalan “Dokuz” köyünün bir höyük tepesinde bulunan, bu anıtsal öküz taşı, su altında kalmaması için, büyük zorluklarla şimdiki yerine getirilmişti.

 

O devrin insanları neden böyle muhteşem anıtsal öküz heykeli yapmıştır? 3000–4000 yıl öncesini düşünürsek, şimdiki hiçbir motorlu araç ve makine yoktu. İnsanoğlunun en büyük yardımcısı, yük taşıyıcısı eşek ve öküzdü. Öküzün emeğinden yararlanan, ürününü taşıyan etini yiyen, derisini birçok işte kullanan (kemer, kayış, çarık, giysi vb)  insan, öküze öylesine minnet duymuş, öylesine değer vermiş ki, böylesine muhteşem heykellerle onu adeta kutsamış. Kızılırmak boylarında Hititlerden günümüze kadar, bütün Anadolu’da ve hatta öteki ülkelerin yaşamında öküzün ve öküz kağnısının yüzyıllar süren insanla çok sıkı etkileşimi vardır. Ne ki, daha yakın zamana kadar, binlerce yıl, insanlar öküzün emeğinden yararlanmış (tarlasını sürmüş, her türlü yükünü taşımış, hasadını yapmış), etini yemiş, derisinden (gönünden) ayağına çarık dikmiş, bağırsaklarından sucuk (hatta def) yapmış, boynuzundan bıçak sapı, bazı kutu kaplar, tarak, uçkurluk, kağnısına kayış ve sabunluk yapardı, (gıcırdamasını, sürtünmeyi azaltsın diye, tekere sabun sürerlerdi). (Kışın yakmak için gübresinden tezek yaparlardı. İnsanoğlu öküzden öylesine yararlanmış ki, ahır sekisi denilen ve öküzlerle insanların adeta birlikte kaldıkları büyükçe odada, öküzün nefesi bile insanı ısıtırmış. Ne ki, daha 1960 lı yıllara kadar Anadolu’nun birçok köyünde ahır sekileri vardı. İşte insanoğlunun öküz ve eşekle böylesine bütünleştiği başka bir canlı yoktur. Gün olmuş çiftçi, öküzünü ev halkı ile eşdeğer tutmuştur. Onun için adeta bir öküz ve eşek kültürü oluşmuş. İnsanoğlu bu iki hayvandan böylesine faydalanıp severken, onun etrafında oluşturduğu tekerleme, aşağılama sözleri ile bir mizah kültürü de oluşmuştur. Bunları incelersek, “eşek kafalı’dan tutun da, “öküzün trene baktığı gibi”sine kadar, sayfalarımızı dolduran,  nice deyimler atasözleri sayabiliriz.
 

 

Babası bir öküz nalbandı olduğu için bu lakabı alan, Öküz Mehmet Paşa bir yana bırakıp, hele Kurtuluş savaşında öküz kağnılarının cephane taşıması nasıl unutulur… Buraya “Mustafa Kemal’in Kağnısı” şiirini, sayfa el verse de yazsa idim.

 

Öküzünü çok sevdiği için, öküzünün başına “maşallah”, mavi bocuk takan, ne ki öküzüne muska yazdıranlar bile vardı. Hatta kağnısını ve de tekerini görülmemiş derecede süsleyenlere bir örnek vermek istiyorum. Yanda resmi görülen kağnı tekerini 1996 da Antalya’ da bir antikacı dükkânında görmüştüm. Kırşehir yöresinde değil, Türkiye’nin hiç bir yerinde bir daha görülemeyecek bir süslü tekerdi. İşte, bu toprakların insanı, gücünden ekmek yediği öküzünü, kağnısını böyle kutsayıp sevmiş, binlerce yıl ötesinden onun heykelini dikerek ebedileştirmiş. Ayrıca bu yönde halk ozanları çok ilginç şiirleri ile, halkın öküze, kağnısına kaşı sevgisini dile getirmişler.

 

Daha beri gelelim. Artık heykel, resim yasak olduğu için, şiirlerle öküz kutsanmış. Birçok abdalların kendilerine “pir” saydıkları Pir Sultan Abdal (1510–1589)öküz için şunları diyor:       

 

                   “Dağdan kütür kütür hezen indirir,            

                   İndirir de ateşlere yandırır,                          

                   Her evin dirliğim öküz döndürür,                

                   İreçberler hoşça tutun öküzü. 

                    

Öküzün damını alçak yapın

                                        

Yaş koman altını yapın,   kuruluk

                                        

Koşumdan koşuma gözlerin öpün,

 

İreçberler hoşça tutun öküzü.

 

Pir Sultanım der ki kaynar coşunca,

Tekne hamur kalmaz ekmek pişince,

Âdem ata öküzün çifte koşunca,

İreçberler hoşça tutun öküzü.

 

Halk ozanlarımızdan Ruhsati (1835–1911) de Tanrı’dan dört öküz istiyor:

 

“Ya ilâhi görünmeden bir devlet

                   Zekâtımı veremezsem geri al,                                                   

                   Helâlından dört öküz ver yarabbi

                   Koşup çifte süremezsem geri al”

  

Mercî adlı ozan şöyle diyor:

 

Öküz altında buzağı arar,

 Reva mı katmaya aşuna agu,

Taleb kılasın öküzden buzağı”.

 

 Ozan Gedai (1826–1901) de şöyle diyor:

                                                                        

“Sözün tutup hele dinledim anı 

Varıp bir köşede tuttum mekânı

Çiftçi oldum ele aldım sabanı

Öküzlerim öldü tohum ekerken”.

 Gelen Yorumlar :

hele şükür!!
sevgili okuyucular, nihayet siyasetten ve siyasetin dalgalarındaki o acımasız girdaptan kurtulup da bize ait, özümüz, varlığımızın izlerini taşıyan,  kısaca tarih, folklor ve edebiyat kokan bir yazı ile karşılaştım buralarda.yazarının eli dert görmesin ve devamını diliyorum.
mehmet kara | 09 Ağustos 2007 Saat 01:22
SAYIN CEVAT HOCAYA SAYGILARIMI SUNARIM
Gitme giden gitme sual sorayim
Ya bu dünya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Dünya Sari Öküz’ün üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu öküz neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Öküz de bir salin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu sal da neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Sal da bir baligin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu balik neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Balik da deryanin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu derya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Derya da ikrarin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu ikrar neyin üstünde durur
PIR SULTAN’im der ki ben onu gördüm
Ikrar da imanin üstünde durur

Yaşar AVCI | 09 Ağustos 2007 Saat 15:42

Deynek

13 Eylül 2007

Diğer bir kerameti de şöyledir: “Şerif dedenin torunu olan Hakkı Erpolat, Sivas’a buğday satmak için öküz arabasıyla yola çıkıyor. Yol eskiden Gardaşlar mevkiinden gidiyordu.  Yolda giderken Paşa pınarı mevkiindeki yokuşundan aşağıya doğru inerken öküzleri boşalıyor zelvelerini kırarak aşağıya doğru hızla koşarken araba devriliyor. Tek başına arabayı kaldıramıyor. Kendisine yardım edecek kimseyi de bulamıyor. Aradan epey bir aman geçiyor gün akşam oluyor. O arada bir eşeğe binmiş yaşlı bir adam aşağılara doğru geliyor ve hakkı Erpolat’a –burada ne yapıyorsun- diye soruyor. Hakkı Erpolat ona, yolda kaldığını arabasının devrildiğini buğday dolu arabayı kaldıramadığını söylüyor. Bunun üzerine merkepten inen yaşlı adam –yardım edeyim birlikte kaldıralım- diyor. Hakkı Erpolat birkaç kişiyle denedik biz kaldıramadık. Yaşlı halinle sen nasıl kaldıracaksın? Diyor. Yaşlı adam yardım et diye işaret ediyor ve her ikisi de birlikte devrilmiş olan öküz kağnısını kolayca kaldırıyorlar. Hakkı Erpolat bu duruma hayret ediyor. O arada öküzleri koşarken kırılan değneğinin yerine de ihtiyar adam elindeki bastonu Hakkı Erpolat’a veriyor. Yaşlı adam bu arada hızla olay yerinde ayrılıyor. Hakkı Erpolat, Sivas’a geliyor. Buğdayını satıyor tekrar Sivas’tan köyüne dönüyor. İhtiyarın verdiği değneği de arabanın üstüne koyuyor. Eve gelip öküzleri ahıra koyduktan sonra yaşlı adamın verdiği değneği de buğday ambarının  arkasına dayıyor. Şerif dedenin istemiş olduğu şeker, çay gibi siparişleri ona vermeye gittiğinde ninesi ona yani Şerif Erpolat’ın eşi, torunu Hakkı Erpolat’a: -dedeyin bastonu kayıp bulamadım- deyince. Hakkı Erpolat ninesine;

Ben bugün yaşlı bir adamın bana verdiği bastonu getirip vereyim diyor. Gidip buğday ambarının arkasına koyduğu bastona bakıyor ki, Sivas yolunda kendisine yardım eden ve baston veren yaşlı adamın verdiği asa/Baston, dedesi Şerif Erpolat’a ait baston değil mi? İşte bu olaya da hayret ediyor ve dedesinin kalp gözü açık bir kimse olduğuna inanıyor. Bu rivayeti kendisinde almış olduğumuz Hakkı Erpolat “dedem bana yavrum bugün çok zahmet çektin” dedi diyerek bu olayı aynen bugün olmuş gibi halen hatırlıyorum” diye ekliyor.

www.sertmahmut.com/koyler/bostankaya.html

Ulan Öküz…

5 Haziran 2007

Bizi içeri tıkan Kenan Evren dışarıda Milliyetçilik Nutku atıyordu. Bu nutukları dinledikçe Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti’yi hatırlamamak mümkün mü? Yıl 1944. 3 Mayıs; Türkçüler tek, tek gözaltına alınıp tutuklanır. Ankara’da Osman Yüksel Serdengeçti’yi yakalayıp Arnavut asıllı Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın huzuruna çıkarırlar. Vali, Serdengeçti’yi şöyle bir süzer “ulan öküz Anadolulu sizin Milliyetçilik’le Komünizm’le ne işiniz var. Milliyetçilik lazımsa biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi çiftçilik yapıp mahsül yetiştirmek. İkincisi askere çağırdığımızda askere gelmek. Alın bu iti götürün” der. Kenan Evren’de hemşehrisinin dediği gibi miliyetçilik yapma gereği duymuştu. Bizi içeri attıktan sonra milliyetçilik nutuklarına devam etti.

 Mehmet Doğan’ın Alparslan Türkeş M.H.P. Ve Gölgedeki Adam kitabından.

Öküz satıp dabanca alınacak zaman

30 Mayıs 2007

1940′larda Sivas merkeze bağlı Çallı Köyünde öğretmenlik yapıyordum.Köylüler bazan “tabancaya gereksinim duyduklarında “Öküz satıp dabanca alınacak zamana geldik..” diyerek hayıflanırlardı.

Boynuzları tehlikeli

30 Mayıs 2007

Aşık Veysel, Dostlar Beni Hatırlasın, İş Bankası Yayınları, 1970. (Bu konuda Aşık Veysel, 16 Aralık 1969 tarihli Milliyet Gazatesinde Arda Uskan’a:

“Kırlangıç uşağı’ diye seyyar doktorlar vardı. Buraya geldiler. Onlar göz açarlardı. Göz doktorlarıydılar. Babam rahmetli gösterdi, baktılar:

-Sağ gözü ışık görüyor. Üstünde perde var. O perdeyi alırsak gözü açılır. Akdağmadeni’ne getir de orada tedavi edelim, dediler.

Onlar gittiler. Aradan birkaç gün geçti. Bende bir sevinç başladı ki sormayın. Fakat fakirlik var. Babam para bulacak da götürecek açtıracak…

O arada, öküzün önünden saman irisini, tozunu, toprağını temizlemek için ahıra girdik. Öküz bağlıydı. Hayvan kafasını böylesine sallayınca, boynuzunu tam gözümün üstüne vurdu. Sağ gözümü de akıttı gitti. O ışık da kayboldu. Kaldı o iş de.”

diyor.

Öküz evi

24 Mayıs 2007

www.volkangazetesi.net/index.php

MEHMET KUBİLAY

Mehmetçik Belediyesi tarafından yayınlanan Belediye Gazetesi bölge TMT’cilerinden Mehmet Kubilay’ı andı. Meryem Bayramoğlu tarafından Mehmet Kublay ile ilgili hazırlanan yazı şöyle: “Biz torunlarına en büyük mirası bırakmak için yıllarca mücadele veren efsane kahramanlarımızdan Mücahit Mehmet Kubilay’ı anıyoruz. .
Bizlere özgürce yaşayabileceğimiz vatan bırakan TMT’nin kahramanlarından biri idi Mehmet Kubilay.
Mehmet Kubilay 1926-2002 yılları arasında yaşamıştır. 1947 yılında yine Mehmetçik’li Ayşe Hüseyin Sarı hanımla evlenmişti. Üç kız  üç erkek evlat sahibi olan Mehmet Kubilay geçimini tarımla sağlayan bir çiftçi idi. Eşi Ayşe hanımla yaptığım sohbette Mehmet Beyi sorduğumda şunları anlattı. “O vatanı için yıllarca gece gündüz demeden büyük bir gizlilik içerisinde çalıştı. Kendisi Kıbrıs Türk Toplumunun özgürlüğe kavuşabilmesi için,  yıllar önce başlatılan milli mücadelenin kilit isimlerindendi. Onun yaptığı çalışmaları bundan sonraki neslin bilmesinde büyük yararlar vardır. Bugün görev yapan değerli büyüklerimizin affına sığınarak, şimdiki neslin tarihimizi iyice bilmediklerini, bu toprakların öyle kolayca masa başında verilemeyeceğini, bunların kolay kazanılmadığını gençlerimize öğretmek, unutanlara hatırlatmak gerekmektedir. Bizden sonra gelecek neslin bu gizli kahramanlarımızın hangi şartlarda nasıl mücadele verdiklerini, ettikleri yeminin ardından gizlilikle görevlerini nasıl başarıyla bir eksiksiz yerine getirdiklerini bilmeleri gerekmektedir. Eşim olduğu için onun yaptığı çalışmalara katılıp yardımcı oldum. Balalan’dan kıyıya çıkarılan silahlar bizim eve geliyordu. Fatma hanımla onları temizleyerek kasalara yerleştirip büyük bir gizlilikle onları saklıyorduk. Bu işleri yaparken kendi işlerimizi ihmal eder, çocuklarımıza bakamıyorduk. Hatta bazı mücahide hanımlarımız bu yüzden çocuklarını kaybetmişlerdir. Hazırlanan bu mühimmat kasaları saman yığınları ile kamufle edilerek eşim tarafından her türlü tehlike göze alınarak adanın her tarafına dağıtılıyordu. Bu dağıtım işi yapılırken üç taşıt aracı kullanılıyordu. Öndeki gözlemci, ortada mühimmat taşıyan araç, en arkadaki de koruyucu idi.” Bu sözleri anlatırken mücahide Ayşe hanım o günlerini hatırlayıp göz yaşlarına hakim olamadı. Mehmet Kubilay Beyi TMT arkadaşlarından “Dal 4″ kod adı ile bilinen efsane kahramanımız şöyle anlattı: “O isimsiz kahramanların ilki idi. Adanın tüm silah dağıtımının sorumlusu idi. Onun yaptığı görevi yapan başka bir kişi yoktu.” Dal 4 yeminlerinin ömür boyu devam ettiğini bu nedenle daha fazla açıklama yapmayacağını, inançları uğruna görev yapan kişilerin bugün KKTC’yi kurduğunu bundan sonraki vazifenin, genç nesillerin omuzlarında olduğunu belirtti. Şöyleşimize bir diğer kahramanımız “Dal 1″ ile devam etmek istiyorum. Sözüne şöyle başladı: “İngiliz devletinin köyümüzü arayacağı ihbarı bize geldi. Ve yukarıdan gelen emirle tüm silahlarımızı yok etmemiz emredildi. Kubilay arkadaşım ve diğer arkadaşlarla birlikte silahlarımızı yok etmeyip evlerimizden başka yerlere sakladık ve silahlarımızın zay olmasını önledik.”
Yine şöyleşime 8. Grup Komutanlığı II. Takım Komutanı ile devam ediyorum. “Bir gece Balalan kıyısında mühimmatı onunla birlikte teslim almaya gitmiştik. Gemi ile telsizle haberleşip yakacağımız kırmızı ışığın ardından yeşil ışığı yakarsak bize teslim edilecekti. Ama tam o sırada attığımız kırmızı ışığın ardından sahilden geçen İngiliz Zırhlı gemisini gördük. Yeşil ışığı veremedik. Aradan on-onbeş dakika geçtikten sonra sandaldaki iki kişiden biri yüzerek sahile geldi ve gördüğü balıkçılarla konuştuktan sonra Rum olduklarını anlayınca, sandala geri döndü. Üzerlerine gelen İngiliz Zırhlı gemisini de görünce, mühimmatın onların eline geçmemesi için gemiyi batırdılar. Fakat o iki kişi yakalanıp Lefkoşa’ya cezaevine götürüldü. Bir süre sonra bu kişilerin ne durumda olduklarını görmek için cezaevine ziyarete  gittim. Ardından bu arkadaşlarımız Türkiye’ye sağ salim geri döndüler. Bütün mücadelemiz boyunca hedefine ulaşamamış tek görevimizdir.”
Aslında onlar birer kahraman. Onları efsaneleştiren ise hayatta onların birkaç olay dışında hiçbir şey konuşmamalarıdır. Gururlanarak  “KKTC’yi biz dedeleriniz, neneleriniz, amcalarınız …… kurduk” demeleridir.
Yaptığım sohbette bunları dinlerken ben de duygularıma hakim olamayıp gözyaşlarımı tutamadım ve bunları sizinle paylaşmak istedim. Ve yazıma bu mirası devralan büyük oğlu Tuncer Kubilay’a bırakıyorum.
BABAM  MEHMET KUBİLAY:
TÜRK olduğum için ne kadar gururlu ve mutlu isem, Mehmet Kubilay’ın babam oluşundan da o kadar gururlu ve mutluyum. Esasında O’nu ailesinden fazla arkadaşları daha iyi biliyor ve anlatıyor. İlkokul son sınıftan sonra meğer bana da kutsal görevler veriyormuş. Bir traktörümüz vardı. İnanın oturağına oturduğumda ayaklarım debriyaja ve frene yetişmiyordu. İlle de bir tarafa eğilerek kullanabilirdim. Bazan güneş doğmadan veya batmadan traktörü romörk ile alıp falan yere geleceksin ve oraya bırakacaksın. Ya da filanca saat traktörü filan yerden alıp, filan  yere götüreceksin diyordu. Söylediklerini harfiyen yerine getirirdim. Ortaokula gitmeye başlayınca herşeyin farkında idim. Yattığımız karyolaların altında bir gün çelik kasalar, bir gün tahta kasalar görüyordum. İçlerinde neler olduğunu biliyordum artık. Bildiğim halde babam hiçbir defa bile bunları sakın birine söyleme dememişti. Bu tavrının bana ne kadar güvendiğine inanır ve mutlu olurdum.
Kanlı Noel’den sonra silahların yeryüzüne çıkışı ve Mehmetçik’lilerin tek beyin tek vücut halinde silahların temizlenmesindeki gayretleri hiçbir zaman unutulacak günler değildir. Küçük çocuklar bile görevlerini en iyi şekilde yapıyorlardı.
Yukarda da bahsettiğim gibi babamı çocukları çok az biliyor. Çünkü bize hiçbir şeyini anlatmamıştır. Bir gün Boğaz Şehitliğini ziyarete gitmiştik. Bir an daldı gözleri doldu ve bana dönüp, “burada yatanlar bizleri hayatta bırakmak için şehit oldular. Ama görüyorum ki, bugün bizim zamanımızdan daha çok hainler vardır içimizde. Korkum, günün birinde birbirimizi Rumlar gibi öldürmeye kadar gitmeyelim” dedi. Biraz sonra “KUBİLAY” soyadını nasıl aldığını anlatmaya başladı ve ekledi, “KUBİLAY en büyük TÜRK ATATÜRK’ü ve Kuvvayi Milliyeyi temsil eden bir isimdir. Hiçbir surette bu ismin kirlenmesini istemiyorum. Onurlu duruşunuzu zararı ne olursa olsun değiştirmeyeceksiniz” dedi. Sonra bana dönüp “sana bir kutsal miras bırakmak istiyorum” dedi. Ne söyleyeceğini bekliyordum. “Niye susuyorsun?” dedi. Ben de sizin ne söyleyeceğinizi bekliyorum baba dedim. ” Bak oğlum, benim gururla taşıdığım bir kutsal değer vardır. Bu yaşımda bile Türklük için verilen her görevi yapmaya hazırım. Ben öldükten sonra sana güvendiğimden bu mirası bırakmak isterim, ne dersin?” Bir birimize baktık, ikimizin de gözleri dopdolu idi. Ancak onun gözleri çok parlaktı. Hasretle sarıldık, kucaklaştık, öpüştük ve ağlaştık. Baba dedim, sen bize neden hiç yaptıklarından bahsetmiyorsun. O da “kutsal görevler hiçbir zaman bahsedilmez ama, annenin de bu kutsal görevlerde çok çalıştığını sana söylemem gerekir” dedi.  “1960 öncesi idi oturduğumuz evden başka iki samanlık ve öküz evi vardı. O günlerde silahlar kasaların içinde samanın olmadığı samanlıkta idi. Aniden bir haber geldi. İngilizler köyü arayacak diye. O an ne zamanımız ne imkanımız vardı  kasaları mağaralara taşımaya. Derhal eve gittim ve annene durumu izah ettim. Annene benim köyden ayrılacağımı, çünkü evde silahlar bulunduğu takdirde mutlaka öldürüleceğimi söyledim. Ona da samanlıktan samanları diğer samanlığa taşıyıp, kasaların örtüleceği biçimde kapının dışına taşacak şekilde doldurmasını istedim.  İngilizler Balalan yolundan Mulla Salih’in bakçesine kadar geldiler. Her nedense orada bir mola verdiler sonra da köye girmeden geri döndüler. İngilizlerin ayrıldıklarını öğrendikten sonra eve döndüğümde annen görevini yapmanın mutluluğu içinde bekliyordu. Emin ol kurtulduğum için değil, silahlarımızın yerinde olduğu için kucaklaşmıştık. Seninle de kucaklaşınca annenin o kutsal görevi aklıma geldi de bahsettim. Annenin yaptığı işler sadece bu değildir. Yine bir akşam, Fatma halanla beraber samanlıktaki silah dolu kasaları yalnız başlarına kamyona yükleyen kişilerdir.
“Sevgili babacığım, DAÜ’den atıldığım gün eve döndüğümde resmin bana gülümsüyordu. Onurlu duruşumdan çok memnun kaldığını hissetmiştim. Ne yazık ki düşman artık içimize sızmıştır. Şanlı direniş karşısında elde ettiğimiz haklar şimdiki iktidar ile buharlaştırılmıştır. Yirmi Rum öğrenciye okul açmakla Karpaz Yarımadası Rum egemenliğine terk edilmiş, tarih kitaplarımız emperyalizmin ön gördüğü şartlarda  yeniden yazılmış, Hristiyanlık işlenmiş ve kendi milli tarihimiz silinmiştir. Rumun istediği gibi yasalar çıkartılmış, sokak isimleri Rumcaya dönüştürülmek istenmiştir. Tarih hiçbir dönemde kendi halkının böyle aymazlar tarafından idare edildiğine şahit olmamıştır. Bu bağlamda Kıbrıs Türk Mücadele Tarihi ilk defa bu kadar onursuz, haysiyetsiz bir duruma düşürülmüştür. Türk ordusu Kıbrıs’tan atılmak için ne acıdır Türk ismi taşıyanlar mücadele etmeye başlamıştır. Bu aymazlara karşı çıkmak her Türk’ün asli görevi olmalıdır. Konuşmadıkça, yazmadıkça ve sustukça, başımıza gelecek olanlar ortadadır. Öyle ise bu kutsal görevi eskiden sizlerin yaptıklarını örnek alarak, birlik beraberlik içinde onurlu mücadele vererek gerçekleştirmeliyiz. Korkunun ecele faydası hiç yoktur. Ama yağma yok, Türk Silahlı Kuvvetlerini siz çağırdınız, onlar karar verip geldiler. Şimdi de gitmeme kararı onların, yüceltmek te bizim kutsal görevimizdir. Sana şehitler huzurunda verdiğim, “CANIMIZ VATAN İÇİN” yemininin gururunu ve heycanını şu an o günkü gibi iliklerime kadar hissediyorum. Sana tek mesajım var “RAHAT UYU”. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.  
TÜRK ORDUSUNA:
Ey tarihi Şanlı Türk Ordusu,
Sen istesen de gidemezsin.
Çünkü biz birbirimizi,
Yıllarca, umutla bekledik.
Hasretle, coşkuyla,
Yanık bağrımıza bastık.

 TUNCER KUBİLAY