Öküz Elindeki tahtacı baltasıyla ustaca bir vuruş daha yaptı.Koca çam ağacı çatırdayarak yavaş yavaş yana doğru eğilmeye başladı ve birden diğer çam ağaçlarının üzerine doğru devrildi. Devrilirken yanındaki çam ağaçlarına biraz takılır gibi oldu fakat dayandığı ağaçlar, koca çamın ağırlığına dayanamadılar. Ağaç büyük bir gürültüyle yere düştüğünde birkaç küçük ağacı da birlikte yere yatırmıştı. Biraz soluklandıktan sonra, yerde yatan ağacın etrafını bir kaç defa dolandı. Ayağını ağacın gövdesine koyarak akortsuz bir ıslık tutturdu. Ağacın dal ve budaklarını temizleyerek kabuğunu soyması ,yaklaşık yarım saatini aldı. Boynuna sarılı mendille terini kuruladı ,sonra tiz bir ıslık çaldı. Bir kaç dakika sonra aşağıdaki eğrelti ağaçları arasından, kısa boylu, tıknaz,esmer ,saçı sakalı bir birine karışmış biri çıktı . Yanında ikiye katlanmış bir şekilde iki kulplu kocaman bir testere vardı. Gelir gelmez çevik bir hareketle yerde yatan ağacın üzerinden atladı. Koca testereyi, ağacın üzerinde işaretlediği bir yere koydu. Diğeriyle karşılıklı çekmeye başladılar. Beş on dakika içerisinde koca çam ağacı yaklaşık üç metrelik dört parçaya ayrılmıştı. Kesme işi bitince sonradan gelen elindeki testereyle geldiği yöne doğru giderek, eğrelti ağaçlarının arasında kayboldu. Diğeri çömeldi bir sığara sardı. Sırtını bir çam ağacına dayayarak sıcağın ve kuraklığın etkisiyle artık sararmaya yüz tutmuş ovaya doğru baktı. Bulunduğu yerden tüm Çukurova ayağının altındaymış gibi görünüyordu. Gün öğleye yaklaştığı için sıcaklık oldukça fazlaydı. Yine de Çukurova’nın sarı sıcağını düşününce haline şükretti. Aşağıdan gürültüler gelmeye başlamıştı. Dal hışırtıları arasında “oha“ sesleri ve kime edildiği belli olmayan bir kaç küfür işitildi. Az sonra dal ve yaprakların arasından iki öküz göründü. Arkalarındaki esmer tıknaz adamın omzunda, üzerinde zincir dolanmış bir boyunduruk vardı. Adam, boyunduruğu yere bıraktı. Gidip ,öküzlerden birinin kulağına yapışarak boyunduruğun yanına getirdi. Boyunduruğu ustaca kaldırıp öküzün boynuna yerleştirdi ve öküzün boynunun altından kıldan örme bir iple bağladı. Sonra diğer öküzü çekip getirerek aynı işlemi tekrarladı. Bu arada diğeri, artık tomruk haline gelmiş ağacın baş tarafına, halka şeklinde bir iz açmış zincirin bir ucunu getirip bu halkaya geçirmişti . Öbürü öküzlerin önüne geçti, elindeki kısa değneği öküzlerden birine dokundurdu. Bir ucu tomruğa ,diğer ucu boyunduruğa bağlı zincir ,birden gerildi. Şimdi yamaçtan aşağıya doğru inmeye başladılar. Doğrusu bu iniş, kayma ve sürünme arası bir şeydi. Öküzler, koca tomruğun önüne çıkan her engelde duraklar gibi oluyorsa da ,öndeki adamın ağzından çıkan bir sözle ,veya elindeki değneğin vücutlarına dokunuşuyla ileri doğru atılıyorlardı. Arkadan gelen adamın elinde kalın bir sopa vardı. Zaman zaman, yerde kayan tomruğa yön vermeye çalışıyordu. Tomruğun yerde kayarken yerinden oynattığı taşlar, yamaçtan aşağı doğru yuvarlanıyor,geçtiği yerlerdeki bodur ağaçları gürültüyle kırıp geçiyordu. Dağın eteğine inmeden, düz bir alanda durdular. Öküzlerin sırtından terler fışkırıyordu. Ağızları köpürmüş, ayakları tir tir titriyordu. Duraklamayı fırsat bilen bir sürü sinek ,öküzlerin üzerine üşüştü. Arkadaki,zinciri tomruktan boşandırırken, öndeki de, öküzleri boyunduruktan kurtarıp, aşağıya doğru sürdü. Öküzler, dağın eteğine doğru inerek dalların arasında kayboldular.
Arşiv 'Dil'Kategori
Öküz
18 Mart 2009BU ALTIN HARAMDIR
16 Mart 2009Nakledilir ki, Şeyh Şâdî adında bir zât, Kasr-ı Ârifân’a gelip, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin huzûruna girerek, ziyâretlerine gelmekte kusûr ettiğini söyleyip affetmelerini istedi. Behâeddîn Buhârî hazretleri ona şaka yaparak; “Bedâva özür kabûl edilmez.” buyurdu. Gelen zât; “Bir öküzüm vardır, onu size vereyim.” dedi. “Onu kabûl etmeyiz, köyünde uzun zamandan beri biriktirip, duvar arasında bir kap içinde gizlediğin kırk altının var, onları getirirsen kabûl edilir.” buyurdu. Şeyh Şâdî; “Sakladığım altınları başka kimse bilmiyordu. Nasıl bildiler?” diye hayretler içinde kaldı, sonra köyüne gidip altınlarını getirdi. Behâeddîn Buhârî hazretlerinin önüne koydu. Behâeddîn Buhârî altınları sayıp, içinden bir tânesini ayırdı. Diğerlerini o zâtâ geri verdi. “Bunlarla öküz satın alıp çiftçilik yap, kaldırdığın mahsûlü Allahü teâlânın kullarına dağıt.” buyurdu. Sonra ayırdığı bir altını göstererek; “Bu altın haramdır.” buyurdu. Daha sonra o zâta; “Hâce hazretlerinin ayırdığı o bir altını nereden almıştın?” dediler. Behâeddîn Buhârî hazretlerini tanıyıp, ona talebe olmadan önce bir kumarda kazanmıştım, dedi. (Huzur Pınarı Mail Grubu)
Ali Semerkandî
9 Şubat 2009Ali Semerkandî, bir gün kırda sığırları otlatırken, bir kurdun, bir öküzü öldürmek için hazırlandığını gördü. Hemen yanlarına varıp, kurda; “Ey kurt! Bu öküzü öldürmek için kimden izin aldın?” deyince, kurt dile gelip; “Ey Allahü teâlânın sevgili kulu! Bu öküz benim nasîbimdir. Allahü teâlânın izni ile bunu öldürüp yiyeceğim.” dedi. O da; “Ey kurt!Öküzün sâhibine durumu anlatayım. Haberi olsun ki, bize bir kabahat bulup dil uzatarak âhiretini yıkmasın. Bugün müsâade et, yarın gel.” buyurdu. Kurt, peki diyerek oradan ayrıldı. Akşam durumu öküzün sâhibine anlattı. Fakat öküzün sâhibi, Ali Semerkandî hazretlerinin büyüklüğünü idrâk edemiyenlerden idi. Onun bu anlattıklarının olamayacağını söyleyerek, ertesi gün öküzü yine gönderdi. O gün kurt, yine gelip öküzün başına dikildi. Hâdiseyi tâkib eden Ali Semerkandî, kurdun yanına gelip; “Mâdem ki yiyeceksin, hiç olmazsa derisini delik deşik etme de, sâhibinin işine yarasın!” dedi. Kurt, öküzü öldürüp, derisine zarar vermeyecek şekilde etini yedi. Akşam, öküzün yerine derisinin geldiğini gören öküzün sâhibi, doğruca Ali Semerkandî’nin yanına koşup, durumu sordu. Hâdiseyi öğrenince, inanmayıp Ali Semerkandî’ye uygun olmayan sözler söyledi ve ertesi günü kâdıya şikâyet etti. Kâdı, her iki tarafı dinledikten sonra, Ali Semerkandî hazretlerine; “Şâhidin var mı?” diye sordu. O da; “Orada bu hâdiseyi gören ağaçlar ve kayalar şâhidimdir.” der demez, hâdisenin geçtiği bölgeden bir gürültüdür koptu. Kayalar ve ağaçlar harekete geçmiş, kâdı efendinin bulunduğu yere doğru geliyordu. Herkes korkudan kaçmaya başladı. Bunun üzerine Ali Semerkandî hazretleri; “Ey kayalar ve ağaçlar! Olduğunuz yerde durun!” buyurunca, durdular. Kâdı ile dâvacı ve inanmayan kimselerin hayretlerinden akılları gideyazdı. Ali Semerkandî’nin büyüklüğünü kabûl edip, onun talebelerinden oldular.
http://www.minare.net/forum/onemli-sahsiyetler/ali-semerkandi-t12535.0.html;wap=
Elektrik
9 Şubat 2009Mevsim Yaz…
Aylardan Haziran…
Elektrik icat edileli çok olmuştu;ama bizim fukara köyümüze elektrik denilen şey daha yeni geliyordu. O da kendisi değil önce direkleri geliyordu. Köylünün elektrikten de, elektrikli ev aletlerinden de haberi yoktu. Sadece on beş yıl önce pilli bir radyo gelmişti köyümüze.
O radyo geldiğinde çok şaşırmıştık. Muhtar getirmişti onu evine. Sesini de sonuna kadar açmış yayın yapıyordu. Kendisi de evinin önündeki hamağa uzanmış sallanıyor ve kaliteli tütün sarmasını tüttürüyordu. Öyle bir kubarmış, şişinmişti ki; havadaki bütün gazları çektiğini sanırdınız.
O kara kutunun sesi köyden duyulunca,bütün çocuklar muhtarın evine üşüşmüş, radyoyu garip garip seyre koyulmuşlardı.Radyodan sesler geldikçe çocuklar gülüşüyor; adamlar bu kara kutunun neresine saklandılar diye radyonun altına, üstüne, sağına, soluna bakınıp, tekrar tekrar gülüşüyorlardı. Muhtar da çocukların şaşkınlığından memnun, şöyle demişti:
“Sakın dokunmayın ha! Bakın ama dokunmayın. Çok değerlidir o. Şehir işidir, siz anlamazsınız. Ve hem de bizim şehirlilerin değil, Alaman şehirlerinin işidir. Yani gavurların işidir. Sağolsun, amcaoğlu yollamış oradan. Bin kere sağolsun, zaten çok kadir kıymet bilir bir adamdı. Az mı yardımcı oldum ona buradayken. Bir nevi borcunu ödemek istemiştir bana. Hem de düşünmüştür oralardaki medeniyet insanlarını gördükçe, kendi hemşerilerinin ne kadar geri kaldıklarını düşünmüştür. Düşünmüş ve bu radyoyu bize medeniyet öğretsin diye göndermiştir.Hakkaten kadir kıymet bilir bir adammış Süleyman. Ve hem de akıllı ve hem de düşünceli.Lan sakın dokunmayın, lan! Hadi bu kadar yeter, gidin analarınızı, babalarınızı da çağırın. Onlar da gelip baksınlar, medeniyet kutusunu görsünler.”
Ama muhtarın çağırtmasına gerek kalmadan, sesleri duyan köylüler,muhtarın evine resmi zevat geldiğini sanarak, üstlerini, başlarını alelacele düzelterek koşturup gelmişlerdi. Gelmişler ve hamağından kalkıp gitmiş, içerde çocuklarla konuşan muhtarın evinin önünde kırk kişilik bir kuyruk oluşturmuşlardı. Hepsi,komutanlarını bekleyen erler gibi hazrola geçmişti.Kimseden çıt çıkmıyordu.
Görüntüleri de garipti: Kimi hamur teknesinin başından kalkmış, üzerindeki unları silkeleyeyim derken her tarafını una bulamıştı; kimi tezek yapmak için çiğnediği ahbunu çizmelerinden yeterince çıkartamamıştı;kimi de çalışmaktan ter içinde kalmış, yakası simsiyah gömleğinin üzerine ekose bir ceket giymiş ve bir de geniş uçlu kravat takmıştı… Geneli ise yarım şalvarlı, ceketli,kasketli bastonlu, fistanlı, peştamalli ve fesliydi.
Ahir, bizim köylü bir, işte o zaman çok şaşırmıştı. Bir de aha şimdi, elektrikten önce direkleri gelirken çok şaşırdı…
x x x x x
Dediğim gibi aylardan Haziran`dı saat 12` ye yaklaşmıştı. Çok sıcak bir hava vardı.Hafif bir esinti bile yoktu.Adamın dili damağı kuruyordu.
Bizim elektik direklerini yüklenmiş eski bir kamyon köye gelen toprak yolun ucunda belirdiğinde hepimiz meydana toplanmıştık bile.Kamyon, öküzün hapşırması gibi tıslayarak ve tozu toprağa katarak geliyordu.
Muhtar, yanında tellalla birlikte daha ileriye çıkmış, kamyonu tam köye girerken karşılayabilmek için, çayın başına gitmişti. Köye baharları taşan bir çaydan geçilerek girilebiliyordu. Çayın üzerine birkaç defa köprü kurulmuştu; ama her defasında bu köprüler taşan suların altında kalmış, yıkılmıştı. Bu sene köylüler köprü de yapmamıştı. Kağnılar, çayın derin olmayan bir yerine doldurulmuş taşlar üzerinden köye gelip gidiyordu.
Kamyon çayın başına geldiğinde önce tısladı, sonra yaşlı bir hasta kadın ıhladı ve ancak yerinde birkaç kez titredikten sonra durabildi. İçinden memur kılıklı bir adam indi ve çayın akar sularına baktı.Muhtarla tellal da karşı kıyıdan adamı seyrediyorlardı. Adam, onlara seslendi:
“Muhtar, buradan karşıya nasıl geçebiliriz?”
Muhtar, tellale dönerek,” hadi söyle” dedi.
Tellal elini ağzına götürüp megafon gibi yaparak bağırdı:
“Hemşerim doğru yerdesiniz. Sürün arabayı çayın içine. Oralar taşla doludur. Korkmayın, sürün arabayı çayın içine”
Adam, “Sağolun” dedikten sonra atladı kamyona. Kamyon yine ıhlayıp tıslayıp titreyerek çalıştı. Yavaş yavaş suya girmeye başladı. Sıcaktan kavrulmuş,gevşemiş lastikler, serin suda kendilerine geldiler, karalaşıp dinçleştiler. Lastiklerden yayılan ferahlık kaportayı,damperi ve içindekileri de kendine getirdi. Mayışıklıktan gerneşip esneyerek kurtuldular.
Kamyon daha çayın yarısına gelmişti ki ; ön tekerleklerden biri, iki büyük taşın arasına sıkıştı.Şoför birkaç kez gazı kökledi; ama hiç fayda etmedi. Kamyon kudurmuş boğa gibi olduğu yeri eşeleyip duruyordu. Şoför zorladıkça lastik, iki taş arasında pervane gibi dönüyordu.Döndükçe dipteki küçük taşları etrafa savuruyor,suları köpürtüyor ve kendine daha iyi yer edinerek daha derine batıyordu. En sonunda lastik iki taş arasına öyle bir yerleşti ki; şoförün gaza basmasının artık hiçbir anlamı kalmadı…
Muhtar huzursuzlanmaya başlamıştı.Ellerinin baş parmaklarını yeleğinin ceplerine sokarken, tellala:
“Bak şu koca kamyonun yaptığına!” dedi. “Bir çayı geçemedi.Kalıbına bakında bir şey sanır. Bizim kağnıların en kötüsü bile şimdiye kaç kez geçmişti çayı.Ama iş tıksırmaya gelince,kağnıların gıcırtısından on kat fazla ses çıkartıyor namussuz.”
Tellal,muhtarı anladığını ve onayladığını belirtmek için,kasketli başını emme basma tulumba gibi bir kaç kez salladı.
Kadını,çocuğu,yaşlısı,genciyle bütün köylü meydanda toplanmış kamyonu bekliyordu.Dağlardan kamyonun tozu dumana katarak geldiğini gören çoban da malı davarı hemen çayın kenarındaki otlağa kadar getirmişti.Mal davar otlanırken o,yanında iri kıyım kangal köpeği,elinde asası,kemerinde kavalı ve başında gri kasketiyle kamyonun suyla boğuşmasını izliyordu.
Kamyondakiler şaşkındı.Suyun ortasında kalmanın ve ne yapacaklarını bilememenin heyecanıyla çarpıyordu kalpleri.Takım elbiselilerden cam kenarında oturan ,”Ne yapacağız” diye sordu. Şoför anlamsız bir bakış fırlattı takım elbiseliye.Sonra birden kızgın bir ifadeyle,”Ben nerden bileyim.” dedi.”Sanki sorumlu ben mişim gibi soruyorsun.Buraya elektrik direklerini göndermesini bilen devlet,yolunu ve köprüsünü de yapsaymış ya önceden.”
Bu karşılığa çok bozulan ortadaki takım elbiseli,öfkelenerek,”Devletimizi karıştırma bu işe.” dedi. “Devletimiz elbette elektrik direklerinden önce,yollarını,köprülerini götürdü köylerine. 1950`lerden beri devam eden görkemli çalışmalar sonunda bugün neredeyse yolu olmayan bir ilçe,bir belde,bir köy yoktur.Ama henüz ulaşılmamış olan , burası gibi küçük köyler vardır.Böyle küçük köylere yoldan önce, elektrik direklerinin yetişmesi gayet normaldir.Çok sürmez,yüce devletimiz bu köylerin de yol,köprü gibi bütün alt yapı ihtiyaçlarını karşılar.Mutlaka karşılar.Bundan kimsenin şüphesi olmasın.”
Çektiği ajitasyondan kendisi de memnun olmuş olmalıydı ki, rahatladı.Düşmüş omuzlarını dikleştirerek,koltuğa yasladı. Sonrada konuşmasını daha etkili bir şekilde sonuçlandırmak için olsa gerek, bilgiç ber sesle ekledi:”Ayrıca devletimiz ne yapması gerektiğini senden öğrenecek değil.Sen bir şoförsün ,şoförlüğünü bil.Yoksa ondan da olur, aç açık ortada kalırsın.”
Kamyonda bu tartışmalar olurken muhtar,tellala,”Git,şu çobana, iki güçlü öküz getirmesini söyle.” dedi.Tellal hemen seğirtti.Döndüğünde muhtardan ikinci buyruğu aldı:”Köyden bir boyunduruk getir.” Tellal, bunun için de ikiletmeden seğirtti.
Birkaç dakika içinde öküzler ve boyunduruk geldi.Öküzler, öğlene kadar yediklerinin etkisiyle ağırlaşmış,miskinleşmeye yüz tutmuşlardı.İş yapmaya niyetleri yoktu.Ama çayın serin suları,onları da hafifçe titreterek kendilerine getirdi.Solmuş renkleri canlandı,gevşemiş derileri sertleşti,kuyrukları,kulakları dikleşti…
Muhtar, bu arada ,”Hey,kamyondakiler! Şu halatı bağlayın.” diye bağırdı.Aynı anda tellal ,bir çımacı ustalığıyla ipi kamyonun üzerine doğru fırlattı.Halat havada yılankavi bir hareket yaparak,gitti kamyonun sol aynasına takıldı. Tellal, on metreden bu işi başarmanın kıvancıyla kubardı.Sağ elinin ayasıyla pos bıyıklarını ve kaba dudaklarını ovdu.
Şoför,kapıyı açarak halatı aynadan çıkarttı.Sıkıca kavramaya çalşırken, halatın suyun akışına doğru zorlayan kısmının etkisiyle,az kalsın elinden kaçırıyordu.Halatın su içinde kalmış ve ağırlaşmış kısmı,kocaman bir yay gibi gerilmişti.Şoför,kamyonun kaputunun üzerinde, sağ eliyle halatın ucunu tutarak ve sol eliyle de damperin ön kısımlarına tutunarak güçlükle hareket ediyordu.Şoför, damperden elini çeker çekmez kaputun en arkasına, ön camın dipine çömeldi.Hemen ayakkabılarının topuklarını kaputun çıkıntısına yerleştirdi.O haldeyken bile halatı tutmakta zorlanıyordu.Bir an boş bulunsa kaputun üzerinden top gibi yuvarlana yuvarlana suyun içini boylaması işten bile değildi.Kolları,omuzları,gövdesi, dizleri,bacakları ince ince titriyordu.Titremelerini kontrol ettiği bir anda, topuklarını çıkıntıdan çekip ayak uçlarını yerleştirerek, kaputun üzerine boylu boyunca uzandı.Şimdi kafası, sağ tarafa yakın bir yerden çaya sarkıyordu.Genelde metal renginde, suyun engellerle karşılaştığı yerlerde de beyaz beyaz köpüklenerek akan çayla şoförün matlaşmış yüzü arasında yarım metre ya var, ya yoktu. Şoförün kalp atışları hızlanmıştı. Birkaç dakika derin derin soluyarak rahatladıktan sonra, halatı ön tamponun ardındaki halkaya geçirmek için kollarını suya sarkıttı.Ama o haldeyken, elleriyle akan suyun gücüne karşı koyamıyordu.Ayaklarına mutlaka daha sağlam bir destek gerekiyordu. Bir iki denemenin ardından yapamayacağını anlayınca, kaputa bastırılmış karnından boğularak çıkıp gelen titrek ve kaba bir sesle içerdekilere,”Yan camlardan sarkarak şu ayaklarımı sıkıca tutun.”diye seslendi.
İki takım elbiseli, yan camlardan sarkarak, şöförün ayaklarını yakaladı. Şoförün bir ayağı birinde, bir ayağı diğerinde kaldı. Bacakları geniş açılı bir ikizkenar üçgen meydana getirdi.Pantalonu neredeyse ortasından sökülecekmiş gibi gerildi.
Ayaklarından aldığı destekle, kollarını yeniden suya sarkıttı.Suya karşı koyabilmek için bütün kaslarını kasmış, kollarını dirseklerinden biraz bükerek pazularını şişrmişti. Sağ elinde tuttuğu halatın ucunu tampon korunağındaki, kaportaya bitişik halkaya geçirmek için bir hamle yaptı. Bu arada bütün vücudu titredi; ayakları iki takım elbiselinin ellerinden biraz kaydı. Yüzü birkaç santim daha yaklaştı suya. Çayın uğultusu çınladı kulaklarında.Kavurucu sıcağa rağmen yüzünde, boğazında, ensesinde suyun serinliğini duyumsadı. Gözbebekleri bir kaç kat daha büyüdü. Aniden, arkadakilerin kendisini ayaklarından tuttuğunu anımsayarak kendine geldi.Karnından ve leğen kemiklerinden destek alarak biraz geriye kaykıldı. Hemen ardından kaslarını daha büyük bir kuvvetle kasarak ikinci denemesini yaptı.Bu kez başardı ve halata ustaca bir gemici düğümü attı. Başarmanın hazzıyla, ayaklarından tutanlara,”Beni çekin.” diye seslendi.
Şoförün seslenişi üzerine, sağ ayağını tutan takım elbiseli, bıraktı. Şimdi şoförün iki ayağını da direksiyon tarafındaki tutuyordu. Bu takım elbiseli, şoförü, ayaklarını iki eliyle iyice kavrayarak kendine doğru çekti.Şoför de ona, avuçiçleriyle ve dizleriyle geriye doğru kayarak yardımcı oluyordu. Kaputun yarısına geldiğinde dizlerinin üzerinde doğrularak, direksiyon tarafındaki kapının, suyun yüzeyiyle bütünleşmiş basamağına doğru hilal şeklinde bir hareketle sıçradı. Basamağa ayak uçlarıyla bastı ve hemen kapıyı açarak direksiyon koltuğuna oturdu.
Direksiyona yaslanıp koltuğu güzelce yerleştikten sonra, arkaya yaslanarak derin derin nefes alıp verdi bir süre. Rahatladı. Müşküle bir suratla yanındakilere dönerek,”Oh be! Başardım.” dedi. Yanadakiler ablak ablak ona ve birbirlerine bakındılar. Şoför ani ve güçlü bir kahkaha kopardı. Yandekiler bir kaç saniye daha bomboş bakındılar şoföre.. Sonra nedense birden tekleyen mmotorlar gibi gülmeye başladılar.
Boyundurukları takılan öküzler, etlerine saplanan modolun yarattığı acıyla irkilerek bir iki adım atmaya çalıştılar. Ama kamyon çok ağırdı ve oldduğu yere mıhlanmış gibiydi. Tellal, dünyanın bu en bahtsız hayvanlarına durmadan modul batırıyordu. Batırdıkça da “Ho ho!….” diye bağırıyordu..Öküzlerin kaba etlerinden ince ince kan sızmaya başlamıştı. Öküzler her modul darbesinde acıyla kıvranıyor; kanı durdurmak için derilerini titretiyor ve çıkışı büyük bir taşla kapatılmış kaynaktan çıkıyormuş gibi tane tane ve iri iri gözyaşları döküyorlardı.Etraftan sezilmese de onlar ağlıyordu.Adeta arkalarındaki yüke lanet okuyor ve kaderlerine kahrediyorlardı.Yine de kurtulamıyorlardı. Üvengiderinin ucundaki modulun darbeleri “Ho,ho!…” seslerine karışarak birbiri ardına batıp çıkıyordu kaba etlerine.. Artık bu darbeler bir işkenceye dönüşmüştü. Öküzler ellerinden geleni yapıyor; bütün güçleriyle ileriye doğru atılmak istiyor; boyunduruğu acı acı gıcırdatıyor; halatı geriyorlardı.. Ama olmuyordu. Bütün çabalar boşa gidiyordu. Kamyonun yerinden kıpıdamaya bile niyeti yoktu.Olmuyordu işte. Olmuyordu.
Öküzler,ön ayaklarını çayın kenarındaki en sağlam taşlara dayamış;ileriye doğru kasılıp duruyorlardı.Halat geriliyor,geriliyordu..Boyunduruk gıcırdıyor,gıcırdıyordu…
Şoför kamyonu yeniden çalıştırmak için kontağı açtığında,öküzler kan ter çinde kalmışlardı.Kamyon hırıltılı bir gürültüyle çalışınca,öküzler arkalarında bir yeğnilik hissettiler.Kasları bu yeğniliğin etkisiye gevşedi.Boyunduruğun deri bağları ve halat esnedi.Öküzler tellalın modul darbeleriyle bir iki adım atarak bu esnekliği giderdiler. Her şey yeniden eski halini almıştı;ama bu sefer, şöförün de gaza basmasıyla, lastik yavaş yavaş taşın üzerine çıkıyordu. Hayvanların ve şoförün birkaç dakikalık gayretinin ardından lastik, tamamen taşın üstüne çıktı.
Kamyondakiler ve kıyıdaki muhtarla tellal “Tamam işte oldu…” bağrışmaları arasında rahat bir nefes aldılar. Burunlarından korkunç bir hışırtıyla soluyan öküzler de bu sevince sessiz ortak oldular.
Kamyon taşların üzerinden seke seke kıyıya vardığında, durdu. Şoför inerek gemici düğümü halatı çözmeye durdu.
Bu arada iki takım elbiseli de inerek muhtarla tokalaştılar, sarılıp öpüştüler, hal hatırlarını sordular ve zaten otuz metre kadar ötede olan meydana doğru yürümeye başladılar.
Şoförle tellal da kamyonla arkalarından geliyordu.
Muhtar,”Sizi zahmete soktuk” dedi.”Ama mecburduk,köylü çok ısrar ediyordu…”
“Ne münasebet,muhtar”dedi takım elbiseliden birisi “İşin içinde senin gül hatrın olunca, zahmetin adı mı olur.”
Diğeri ekledi:”Verdiğin para çok azdı; bizi buraya getirmeye yetmezdi; ama dediği gibi, işin içinde senin değerli hatırın olunca…”
Konuşa konuşa koca bir harmandan ibaret meydana geldiler.Kamyon meydana girince, köylülerden şaşkın ve gülüşmeli bir uğultu yükseldi. Kalabalık depreşti,cıvıldaştı…
Burnu sümüklü, ayakları çıplak bir çoçuk, korkudan anasının üçeteğine tutundu. Kamyon, meydanın içlerine doğru ilerledikçe, hıçkırarak anasının dizkapakları üzerinden bacaklarına gömdü kafasını…
Meydan kenarındaki yaşlı dutun dallarındaki serçeler, ürkerek göğe ağdılar…
Toprağın altındaki odalarında çalışan, dinlenen, ölülerini gömen karıncalar, sallandılar; deprem oldu sanıp çıkış yollarına seğirttiler…
Başları fesli, alınları penikli, yüzleri, elleri dövmeli esmer kadınlar, metrelerce uzunluktaki, çamdan yapılmış direkleri görünce şaşırdılar. Yanlarındaki kocalarına, “Göğe direk dikilir mi, herif?” diye sordular.
“Bu elektrik denen şeyi gökten Allah mı gönderecek?…”
x x x x x
Birkaç saat içinde, köyün genç ve orta yaşlı erkekleri, yarı çıplak bir halde, giderek ılıyan bir toprak ve etkisini her saat biraz daha yitiren Güneş arasında, “Çam yarması” direkleri önceden kazılmış çukurlara yerleştirdiler.
Yerleşimi dağınık olmayan köyün içine toplam beş tane direk dikildi. En son direk, çayın öte yakasındaki yolun kenarına, günde ancak bir defa geçen sarı minibüse otostop yapmak ister gibi dikildi. Direğin yanından, bu civardaki köylerden ilçeye kadar giden ve önemli bir kısmı, üzerinde deve dikenlerinin uçuştuğu bozkırın içinde olan, kilometrelerce uzunlukta toprak bir yol uzanıyordu. Birgün bu zavallı direği, en yakın yerdeki trafoya bağlayan başka direkler de dikilecekti.
Direk dikme çalışmaları sürerken, köyün kadınları da muntazam bir iş bölümüyle çok güzel yemekler hazırladılar. Hazırladıklarıyla muhtarın evinin salonunu donattılar. Etlisinden, unlusuna, sütlüsüne kadar hiçbir şeyin unutulmadığı bu yemekler, bir ziyafet havası estiriyordu salonda. Şahsen ben daha önce köyümüzde böyle bir sofra hazırlandığını hiç görmemiştim.
Sadece göze değil, mideye de bayram ettiren bu yemekleri muhtar, köyün ileni gelenleri ve misafirler güle eğlene, afiyetle yediler. Üzerine de közde demlenmiş çaylarını içtiler.
Fasıl bittikten sonra, güneş ufukta sarımsı bir kırmızılık bırakarak çoktan batmıştı. Gün, akşam alaca karanlığına dönmüştü. Muhtar, oturduğu köşeden tellala, “Köye gerekli duyuruyu yap.” dedi.
Tellal hemen meydana koştu. İki elini dudaklarının kenarlarına götürüp huni gibi yaparak bağırdı:
” Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin! Peynir ekmek yemeyin ve beni dinleyin. On beş dakika içinde muhtar, meydanda bir toplantı yapacaktır. Köyden büyük küçük herkes gelecektir. Çabuk hazırlanın.”
Tellal bu duyuruyu üç kez tekrarladı. Bu arada çocuklar meydana üşüşmüştü bile…
Muhtar, yanındaki iki takım elbiseli ve ihtiyar heyetiyle meydana geldiğinde, bütün köylü oradaydı. Muhtarın ne söyleyeceğini merak ediyorlardı.
Muhtar, hazırlanan megafonsuz kürsüye çıktı:
” Arkadaşlar! Analar! Babalar! Şimdi size bir müjde vereceğim. Gerçi siz, bu müjdenin ne olduğunu dikilen koca direklerden anladınız; ama ben yine de söyleyeceğim. Yoksa duramam; bugün hepiniz gibi benim de içim içime sığmıyor. Bu gün mutlu ve hem de umutluyum.
” Evet, arkadaşlar, karılar, kocalar! Bugün köyümüze beş adet elektrik direği diktik. Bu direklerin hepsi çamdandır. Çok değerli ve de dayanıklıdırlar. Bir de yarın öbür gün telleri çekilince değmeyin keyfinize… Hemen teyp, radyo ve en önemlisi televizyon alırız. Alırız ve taa dünyanın öbür ucunda neler oluyor, neler bitiyor, aha bizim bu küçük köyümüzden öğreniriz. Duyar, görür, bilir, anlar ve böylece medeniyet insanlarına biraz daha yakınlaşırız. Görgümüz artar.
” Evet ahali! Bu direkleri sizlerin değerli anlayışı ve büyük yardım ve hem de güçlü destekleri sonucu alabildik. Ama benim, ihtiyar heyetimizin ve hele de şurada, yanımda duran yüce gönüllü iki insanın büyük gayretlerini de unutmamak gerekir. Onların bu çabalarına minnettarız. Bu arkadaşlardan biri elektrik mühendisi, biri de SHP` den İlçe Belediye Meclisi Azasıdır.
” Arkadaşlar, ben konuşmamı burada bitiriyor ve sözü meclis azası değerli dostumuza bırakıyorum. Sağlıcakla kalın…”
Sözü, biraz göbekli, alnı hafif açık ve parlak kunduralı olan takım elbiseli aldı:
” Çok kıymetli Telbastı ahalisi! Sizleri en derin sevgilerimle selamlıyorum. Keşke kocaman kollarım olsaydı. O zaman hepinizi kucaklardım da …
” Kıymetli arkadaşlar! Bugün köyünüze direkler dikildi. Siz de direklendiniz. Hayırlı olsun. Bizim, gerekli resmi usüller çerçevesinde yürüttüğümüz çabalarımız, başvurularımız olduysa da; direklerin gelmesinde asıl pay sizlerin, milletin efendisi olan siz çok kıymetli köylü vatandaşlarımızındır. Sizler fedakarlık göstermeseydiniz, gerekli paraları vermeseydiniz ve daha da önemlisi muhtarınız aracılığıyla bir yıl sonraki seçimlerde bizim biricik partimizi destekleyeceğinizi beyan etmemiş olsaydınız bu direkler gelir miydi? Açık söylüyorum ki; gelmezdi. Ne yazık ki; bu düzen böyledir. Rüşvet üzerine kurulmuştur. Elbette biz, sizlerin işini rüşvetle görmedik. Yasal çerçevelerin dışına taşmadık. Zaten, rüşvet, yüz kızartıcı işler parti olarak bizim ilke ve değerlerimize terstir. Ama iktidarda olmadığımızdan her türlü pislik ve ahlaksızlığı ortadan kaldıracak köklü değişimler yapamıyoruz. ANAP iktidarı yıllardır uyguladığı kuzuları kurtlara yem eden özelleştirmeci, köşe dönmeci ekonomik ve yoz, kozmopolitik kültürel politikalar sonucu ülkemizi bu hale sokmuştur. On yıllar önceki Türkiye` yle şimdiki Türkiye`ye baktığımızda, ülkemizi tanımakta güçlük çekiyoruz, hatta hiç tanıyamıyoruz arkadaşlar.
” Enflasyon hiç bu kadar fırlamamıştı; taban fiyataları hiç bu kadar aşağı çekilmemişti; kredi ve sübvansiyonlar kesilerek köylülerimiz tefecilerin eline hiç bu kadar düşürülmemişti; ithal ithal diye diye, ürünler tarlada hiç bu kadar çürütülmemişti… Kısacası arkadaşlar; açlık, yoksulluk, sefalet ülkemizde hiç bu kadar artmamıştı.”
” Ama bu devran böyle gitmez, gitmemelidir. Bu zevk ve sefa iktidarına, baskı politikalarına dur diyecek olan sizlersiniz arkadaşlar! Siz bu aziz milletin efendilerisiniz arkadaşlar! Bu misyonu size Ulu Önder Atatürk vermiştir. Bu nedenle misyonunuzun gereklerini yerine getirmek, sizin için sadece bir hak değil, aynı zamanda bir görevdir.
” Bugün bu görevinizin gereği, milletin başına musallat olmuş ve bütün siyasal, sosyal, ekonomik sorunların kaynağı olan ANAP iktidarını güçlü kollarınızla kaldırıp yere çalmaktır. Sorunların kaynağında siz yokken, bütün faturalar size çıkartılıyor arkadaşlar… Artık bu devrana bir dur deyin; yeme içme saltanatına bir son verin arkadaşlar!
Son vermek için de bizi seçin,oylarınızı SHP` ye verin…
” Teşekkür ederim.”
Size,bu politikacı adamın süslü konuşmasını,köylünün dinlemesini nasıl anlatsam da anlamazsınız.Yani o sahneyi anlatabilmem mümkün değil.Köylüler galeyana gelmiş gibiydiler.Yerlerinde duramıyorlar;”Yaşa!..Helal!..Diline kurban!..” sesleri arasında adamı çılgınca alkışlıyorlardı…
x x x x x
Direkler dikildikten sonra bizim köylü tam iki sene bekledi.Evet,evet,tellerin çekilmesi için 1986`dan 1988`e kadar bekledi…
İki sene boyunca günde üç defa;Güneş doğarken,en tepedeyken ve batarken,ellerini kaşlarının üzerine koyup gözlerini kısarak,ilçeye giden toprak yolun görülebilen en son noktalarına baktılar…
Dört mevsim iki defa gelip geçti.Kış olduğunda bizim köylü,bu güzelim direklerin öyle bomboş,bir işe yaramadan duruşuna üzüldü ve onların diplerinden parçalar kopararak tezekleri tutuşturmakta kullandı.
İki sene sonra yine bir yaz günü,teller de eski bir kamyonun damperinde gelince,direklerin beşinin de alt kısımları oyulmuş haldeydi.Önümüzdeki kışın sert rüzgarlarına dayanamayıp devrilecek gibiydiler.Rüzgarlarda devrilmesinler diye oyuk yerlerine tahta takozlar çakıldı.
Asıl akla mantığa sığmayacak ilginç olaylar teller çekildikten sonra oldu.Daha doğrusu ne olduysa,elektriğin geldiği ilk günlerde oldu.
Şimdi anlatacağım olaylar size belki inanılmaz,saçma ,akıl dışı gelebilir.Ama ben zaten onların akla uygun olduklarını iddia etmiyorum;sadece tamamen gerçek olduklarını söylüyorum…
x x x x x
Ali Efendi`nin evinde olanlar:
Akşamın yirmi biriydi. Buralarda havalar erken kararır ve kuyu dibi gibi simsiyah olurdu. İşte böyle bir akşamdı. Simsiyah örtü üzerinde yıldızlar ve ay, belki de dünyanın hiçbir yerinde olmayacak kadar parlaktılar.
Köyün diğer evleri gibi, Adil Efendi`nin evi de ışıl ışıldı. Evdeki bütün lambalar yanıyordu.Adil Efendi`nin en küçük oğlu, anadan üryan bir halde, dış kapıyı gıcırdatarak açıp evden on metre ötedeki kulübeden ibaret tuvalete yöneldiğinde, babası içerden ona seslendi:
” Dursun, işini çabuk gör gel, şu lambaları söndür de yatalım, tamam mı?”
Babasının kaba sesine tiz bir sesle karşilık verdi Dursun:
” Tamam baba, söndürürüm…”
Dursun daha önce hiçbir zaman tuvalete bu kadar rahat gitmemişti. Daha önceleri tuvalete giderken ortalık kapkaranlık olurdu; bu nedenle o da korkarak, ayaklarını yere çekine çekine basarak giderdi. Şimdi ise ışığın sihirli gücünden memnun, geceyi, aydınlanmış yerlerine kadar seyrede seyrede gidiyordu tuvalete.
Dursun, köpeklerini okşayıp tahta dış kapıyı, yine gıcırdatarak açıp içeri girdiğinde Adil efendi karısının koynuna iyice sokulmuştu. Bütün vücudu ısınmış, kendinden geçmişti.
Kapı gıcırtısıyla irkildi ve odada karısıyla yalnız olmasına rağmen,lambaların yanıyor olmasından rahatsız oldu. Ekşimiş bir suratla, sıkıla sıkıla kalktı ve lambayı söndürmek için en uygun duruşu aldı. Bu arada holdeki oğluna, “Dursun, oradaki ışıkları da söndür.” dedi. Karşılığında “Tamam baba” sesini işitti..
Lamba, tavandan sarkan yirmi santimlik bir kablonun ucundu asılıydı. Nerden bakılsa, bir insanın baş hizasından bir metre kadar yukarıdaydı.
Adil efendi başını kaldırdı ve etrafa sarı ışıklar saçan ampula baktı. Bu haldeyken onu söndürebilmesi pek mümkün görünmüyordu. Mutlaka ayağının altına yüksek bir şeyler almalıydı. Etrafına bakındı, hemen yanında duran rahleyi gördü. Ayağını uzatarak rahlenin ucundan tutup çekti. Onu lambanın tam altına yerleştirebilmek için birkaç defa sağa sola oynattı. Tam ampulun altına geldiğine inanınca, önce sol ayağıyla şöyle bir yoklayıp üzerine çıktı rahlenin. Üzerinde zar zor durabiliyordu. O haldeyken, boynunu geriye sarkıttı. Ensesi saçlarından görünmez oldu, gırtlağı öne fırladı, boyun damarları şişti. Lamba yine de yüksekte kalmıştı; ama bu kadarını önemsemedi Adil efendi. Ciğerlerine ve burun deliklerine güveniyordu. Rahlenin uçlarına bastığından dengesini kurabilmek için kollarını hafifçe yanlara doğru açtı. Hemen burun deliklerini de sonuna kadar açarak, odadaki bütün havayı ciğerlerine çekmek ister gibi derin ve sesli bir nefes aldı. Ciğerleri havayla dolduğundan göğsü kabarmıştı. Sonra birden, içine çektigi bütün havayı, alırken çıkardığı sesten daha güçlü bir ses çıkartarak lambaya doğru üfledi. Armut şeklindeki ampul, önce biraz yukarı çıktı; sonra normal halini alarak sağa sola sallandı.
Lamba sönmemişti…
Adil efendi, şaşkın şaşkın bir lambaya, bir yere, bir karısına baktı durdu bir süre. “Herhalde iyi üfleyemedim. Öyle ya, bunlar bizim gaz lambaları gibi değil. Çok güçlü üflemek lazımmış.” diye düşünerek, üst üste birkaç kez daha üfledi lambaya. Ama lamba yine sönmedi. Bu sefer sinirlendi Adil efendi. Üstelik üflemekten boğazı kurumuş, yüzü kızarmış, sırtı terlemişti…
” Dursun, lambaları söndürebildin mi lan?”
Dursun`dan çekingen ve hayal kırıklığına uğramış bir ses geldi:
” Yok baba, söndüremedim.”
Karısı yataktan çağırdı kocasını :
” Herif, boşver kalsın, yarın gündüz gözüyle uğraşırsın onla. Şimdi gel, benimle uğraş, hadi gel.”
” Sen sus karı!” diye bağırdı Adil efendi, karısının yatıştırma çabalarına aldırmayarak.
Sonra nedense birden rahleden indi ve iner inmez rahleyi tuttuğu gibi, binbir küfür arasında lambaya fırlattı…
İşte, Adil efendinin evinde, o gece lamba ancak böyle söndü.
x x x x x
Hanım Ninenin başına gelenler:
Ömrünün son demlerini yaşayan bir ihtiyardı Hanım Nine. Alnı, gözlerinin altı, yanakları kırışıklarla dolmuş; saçları artık tamamıyle aklaşmıştı. Ama o ak saçlarına daima kına yakardı. Beli de iyice kamburlaşmıştı ve sürekli bir bastonla yürüyebiliyordu.
Sıradan biriydi o. Köydeki o normal insanlardandı. O gün yaşadığı o ilginç olay olmasa; kimse bugün onu bu kadar konuşmazdı.
Her sabah olduğu gibi, o sabah da çok erken kalktı Hanım Nine. Dört oğlu, iki kızı, iki gelini ve beş torunu hala uyuyordu. Evin, ahırın ve samanlığın saçaklarının aralarına yuva yapmış serçeler de henüz uyanmamıştı. Sadece gökyüzünde, belli belirsiz bir ışık taşıyan aydınlık bir bulut ileriye doğru itiyordu karanlığı.
Yazdı. Ama bu saatte hava serin olurdu buralarda. Kalktığında hafifçe titredi Hanım Nine.Üstüne kahverengi,yün hırkasını aldı.Yorganını,çarşafinı katlayıp yastığının üzerine koydu.Kalın,yün yatağını da yastık tarafına doğru katladı.İlerlemiş yaşına rağmen bu işi her sabah yapardı.Bu onun bir alışkanlığıydı.Geleneklerine bağlı,düzenli ve titiz yaşayan Hanım ninenin hayatında böylesi alışkanlıklar çoktu.
Otomatik hareketlerle alışkanlıklarını yerine getirirken yorgunluk hissetmezdi.Hatta düşünmezdi bile.Bir makinanın dişlisi gibi, sadece yapardı.
Hava sıcak da olsa,soğuk da olsa kırmızı fesini takmak ve onu siyah,uzun bir eşarpla sarmak da bu alışkanlıklarından biriydi.O sabah da fesini takarken,kenarında küçük bir söküğün olduğunu gördü.”Sonra dikerim.”diyerek sardı fesini.İşleri vardı.Kilere gitti.Ocakta tezek közleri hala parlıyordu.Közleri,körükle harladı.Birkaç meşe dalı ve bir iki tezek attı ateşe.Ocak ağır ağır alevlenince,bakır çaydanlıkları koydu üzerine…
Öğleye doğru evde Hanım nineden ve çocuklardan başka kimse kalmamıştı.
Hanım nine tarlalarına bakan camın kenarındaki peykeye oturmuştu.Tarlada iyice sararmış buğdayları seyrediyordu.Tarlının ortasından geçen arkta ördekler yüzüyor;ahırın önünde tavuklar ve civcivler yemleniyordu…
Torunlarından biri odaya girince,Hanım ninenin aklına fesinin söküğü geldi.Yaşlılığını belli eden,ağır,titrek bir sesle torununa:
“Bana iğneyle,kırmızı ipliği getirsene oğul.”dedi.
Torunu,”Tamam,anneanne.”deyip,yandaki büyük odaya koştu.İplikler her zamanki yerindeydi;ama iğneler her zaman asılı oldukları yerde yoktu.İğneyi bulabilmek için biraz aradı.Sonunda köşedeki sedirin üzerinde buldu ve hemen ikisini de anneannesine götürdü,verdi.
Hanım nine bir el alışkanlığıyla ipliği zorlanmadan iğneye geçirdi ve fesini dikmeye başladı.Bu arada torunu dışarı çıkmış,küçük sıpasıyla oynamaya başlamıştı.
Hanım nine dikiş işini bitirdikten sonra,fesini taktı,sardı ve kalkıp iğneyle ipliği yerlerine koymaya gitti.İpliği kutusuna koyduktan sonra,iğneyi takmak için duvardaki iğneliğin oraya gitti.Ama kendi elleriyle yaptığı iğnelik yerinde yoktu.Nereye gitmişti?Nasıl önemli birşey olmuştu da,birisi onu yerinden sökmüştü?Ne olmuştu?Yerinde kapkara iki deliği olan,beyaz birşey vardı.
Hanım nine,şaşkın bir duraklamanın ardından,”Bu,galiba yeni bir iğnelik.Demek ki gelinler,öncekini eskidi diye değiştirmişler”diyerek,elindeki iğneyi kara deliklerden birine soktu.Sokar sokmaz kendisinden hiç beklenmeyecek kadar güçlü,korkunç bir çığlık attı.Aynı anda hareketli laz danslarını bile geride bırakacak şiddette bir titremleye tutuldu.Çarpılmıştı…
Ürkütücü çığlığı duyan torunlar içeri üşüştüğünde,anneannelerinin ahireti görmüş gibi korkunç ve solgun bir yüzle,duvarın yanından geriye,peykenin üzerine doğru düştüğünü gördüler…
“Hanım nine prize iğne sokmuş.Çarpılmış…”
Olay böyle özetlenerek kulaktan kulağa yayıldı.Hiç unutulmadı.
Hanım nine ise,prize ya da elektrikle ilgili herhangi birşeye bir daha asla dokunmadı…
x x x x x
Elektrik geldiğinde bizim köyde daha pekçok olay oldu. Bu olayların bir kısmı yukarıdakiler gibi mizahi öğeler taşıdı; ama bir kısmı da çok acı sonuçlara vardı. Örneğin direklere tırmanan iki çocuk kömür gibi olup yere düştü. Elektrikle çayda balık avlarlarken, çay kenarında duran henüz beş yaşındaki bir kız çocuğu çarpılarak öldü. Annesi üzüntüsünden delirdi; her şeyden, herkesten kaçar oldu. O günden sonra hep, çayın kenarında, kızının can verdiği yerde, ağıtlar yakarken görüldü…
Bizim köye elektrik geldiğinde, Özal Başbakandı. Televizyonda sürekli “İcraatın İçinden” programına çıkar; elindeki kalemi halkın gözünün içine soka soka saatlerce konuşurdu.Bu programları kimse izlemezdi; ama Başbakanlıktan gönderilen ” İcraatın İçinden” kasetlerini Köy Odalarında izlemek zorunluydu.
Elektrik geldiğinde bizim köyde,bir anda elektronik ve beyaz eşyalar görüldü. Önce radyo-teyp, televizyon, sonra buzdolabı ve giderek çamaışr makinesi geldi köyümüze.
Henüz yolu bile olmayan köyümüze teknoloji,gelmesine geldi.Ama geldi de ne oldu?
İnsanın içini burkan, beynini uyuşturan, dilini susturan acılı arabesk dinlenir oldu…
Genç kızlar,rüyalarında kuaför görmüş, boyalı saçlar; uzun ojeli tırnaklar; bütün vücut hatlarını gösteren daracık blue jeanlar; dekolte elbiseler,evi-arabası ve bol parası olan zengin kavalyeler gördüler.Kısacası zengin, sosyetik bir hayat ister oldular.
Genç erkekler de rüyalarında zengin ve güzel kadınlar; lüks arabalar; içki, meze ve eğlence dolu gece hayatları gördüler. Kendilerini film artistlerinin yerlerine koydular, öyle düşlediler.
Kısacası genç kızlarımız, genç erkeklerimiz kısa zamanda büyük şehirlere,gurbete dayanılmaz bir özlem duyar oldular.
Ve gün geldi onlar,kapalı köy hayatlarından,çitleri yıkarak kırlara koşan amansız taylar gibi, kaçtılar,göçtüler…
Kaçtılar,göçtüler… Çünkü yoksuldular- hiç bir resmi parti yoksulluklarına çare bulamayacak ve onlar hep yoksul olarak kalacaktı-
Kaçtılar,göçtüler… Çünkü beyinleri dumura uğratılmış, kültürel bakımdan yozlaşmaya başlamışlardı. Aynı zamanda asker baskısı da artmıştı köyümüzde. Durmadan arama yapılıyor; insanlar,özellikle gençler,sebepsiz yere işkenceden geçiriliyor; hayvanlar otlattırılmıyordu…
Ve gençler yüreklerinde sızı, gözlerinde buğu,beyinlerinde büyük umutlarla arkalarına bakmadan kaçtılar,göçtüler…
Köyümüz boşaldı; sadece terkedemeyecek kadar toprağına bağlı ihtiyarlar kaldı.
Ve eskiden bizim köyde insanlar erken ölmezdi. Şimdi orada erken ölüyor insanlar…
19 Ocak 1999 ( Ümraniye )
Mehmet Emmi (Bir Çift Öküz) – Aşık Mahzuni şerif
9 Şubat 2009Bir çift öküz yeter mi
Aha Mehmet emmi
Böyle baca tüter mi
Daha Mehmet Emmi
Çoluk çocuk uyumaz
Aha Mehmet emmi
Aç insanlar yatamaz
Daha Mehmet emmi
Bu tarla susuz tarla
Aha Mehmet emmi
Daha zorla ha zorla
Daha Mehmet emmi
On çocuk arpa yiyor
Aha Mehmet emmi
Beyler bunu bilmiyor
Daha Mehmet emmi
Mehmet emmi irezil
Aha Mehmet emmi
Vallahi yalan değil
Daha Mehmet emmi
Gidelim mahkemeye
Aha Mehmet emmi
Mahzuni şerif geldi
Daha Mehmet emmi
Kaynak: Asik Mahzuni Serif
Yöre: Afsin
Kuyruğu Zilli Tilki:
9 Şubat 2009Pertev Naili Boratav’dan özet
Bİr zamanlar kuyruğu zilli bir tilki varmış. Seyahate çıkacağı için, zilini bir çam ağacına asmış. Tam on dört yıl sonra da gelip zilini geri istemiş. Çam vermeyince, kesmesi için baltaya gitmiş. Balta olmazlanınca, baltayı yakması için ateşe gitmiş. Ateş razı gelmeyince, ateşi söndürmesi için suya gitmiş. Su razı gelmeyince, suyu içmesi içm öküze gitmiş. Öküz razı gelmeyince, canavara öküzü yemesi için gitmiş. Canavar razı gelmemiş, bu sefer de canavarı parçalamaları için, çoban köpeklerine başvurmuş. Köpekler da önemsememişler. Bu defa da çobana, köpekleri dövmesi için gitmiş. Çoban gülüp geçmiş. Çobanın çarıklarını yemesi için, fareye gitmiş. Fare kabul etmeyince, onu yemesi için kediye gitmiş. Kedi, “Ben güzel ekmekler yiyorum, neyime lazım fare” deyince; kediyi kocakarıya şikâyet etmiş. Kocakarı, kediyi dövmek için peşine düşünce; kedi fareye atlamış, fare çarığa atlamış, çoban köpeklere, köpekler canavara, canavar öküze, öküz suya, su ateşe, ateş baltaya, balta çama atlamış ve “tak, tuk” çamı yere düşürmüş. Tilki de çama asılı olan zilini alıp, yoluna devam etmiş.
KIRK KÖSE İLE BİR KÖSE
9 Şubat 2009Derleyen: Cellâddin KİŞMİR
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, cinler cirit oynar eski
hamam içinde. Deve dellâl iken, sinek berber iken eski hamamın tası yok; yeni hamamın
kubbesi; peştamalın ortası, bu yalanın ötesi yok. En iyisi gidip yatmalı sırt üstü, böyle biter bu
dünyanın derdi; kadının fendi erkeği yendi.
O olmadı, bu olmadı; Ayşeciğin donu fistanına uymadı; yedi iklim dört cihan duydu da
bizim pire cenapları duymadı. Nihayet götürdüler cellâda. Bir vurdu, bir daha vurdu cellâd.
İmdat imdat! Vurdu durdu, durdu vurdu, vurdu durdu derken sabah oldu erken. Sonra pire
başladı ağlamaya, deve başladı uçmaya. Duyan oldu bunu, duymayan oldu bunu. Fakat ben
gözlerimle gördüm. Şöyle kanat çırptı deve, bir daha çırptı, havalanıverdi. El etti bize, selâm
etti havadan tavuk çıktı yumurtadan yumurta nereden çıktı onu gayri bilemem, ama inci,
mercan çıktı balıktan. Balık da çıktı balıktan. Balık çıktı tavadan, tava çıktı tavadan, kısmet
geldi havadan. Hele dur yahu akıl gitti gider zıvanadan. Dün gece sabahı etti anan. Nerede
idin a oğlan. Soğan kırdı siniye; oğul yine, bol yiye diye diye ayrana yoğurt ezdi, üç öğün
namazında adını tesbihe dizdi. Ha geldi, ha taze geldi, ha şimdi geldi, hey geldi gelir. O gele
dursun biz gelelim, işimize. Sağa döndüm hofladım, sola döndüm pofladım, olmadı da
olmadı. Ha dedim anlatayım masalımı sıvazlayıp sakalımı, başladım gır gır söylemeye. Ama
Ali dedim, Veli dedim, üçte ondan eveli dedim arkasını diyemedim. Diyemediklerim bende
kaldı, siz diyeceklerime kulak verin.
İşte böyle, ne siz vardınız dünyada ne ananız, ne babanız ben gezerdim tek başıma Birde
baktım bir gün bir karış boylu bir metre sakallı camız tezeği gibi kat kat akıllı bir köse çıktı
karşıma, merhaba dedikten, hoş beş ettikten sonra, anladım ki kösenin bir derdi var.
“Ne o köse efendi,” dedim. “Bir şeye mi canın sıkıldı?”
O açtı ağzını, yumdu gözünü söyledi söyledi.
“Dur yahu” dedim, “arkandan atlı mı kovalıyor, biraz yavaş ol.”
Anlattı böyle tek tek, ben dinledim yavaş yavaş, tıpkı sizler gibi.
Günlerden bir gün yani aslanların korktuğu, farelerin uçtuğu devirlerde bir karış boylu,
metre sakallı kat kat akıllı köseciğimizin parası kalmadı elinde. Evde dokuz oğlan, sekiz kız
bir ana, bir baba, eder on dokuz kişi aç kalmışlar. Kime gitsinler de karnımız aç desinler.
Alimallah ayıplayıverirler. Dünya kemlik dünyası. Elin ağzı torba değil ki büzesin.
Yapmasaydı o kadar çoluk çocuk deyiverirler. Düşünmezler, bu Allah’ın işidir, kimse çare
bulamaz diye. Kimine on yirmi çocuk verir, kimine de uzaktan baktırır. Neyse köse ne
yapsın? Kalkar gider ahıra, malı mülkü bir tek öküzü pazara satılığa götürür. Dünya kötülük
dünyası derim ve inanmazsanız. Köseciğiz öküzünü doğru dürüst satamamış. Bir gelen
öküzün boynuzları uzun demiş, köse öküzün boynuzlarını kesmiş; bir gelen öküzün kuyruğu
biçimsiz demiş, köse öküzün kuyruğunu düzeltmiş. Sakalı yok, bıyığı küçük, kulağı uzun
burnu eğri, gözleri şaşı, karnı şiş, aklı kısa ayakları topal diyen demiş, köse de her diyenin
aklına uymuş, kâh kesmiş öküzü, kâh dövmüş. Sonunda da koskoca hayvanı kuşa döndürmüş.
Köse şimdi nasıl oldu diye soracak olur, ama hemen bir kahkaha kopmuş:
“Köse” demişler bu ne biçim öküz böyle Hani bunun kuyruğu, kulağı? Boynuzlarını
burnunu ne yaptın? Ayaklarına ne olmuş? Gözleri ağlamış mı ne?
Köse şaşırıp kalmış. Hem “yap” demişler önceden, hem de gülüp alay etmişler sonradan
ağlıyacak gibi olmuş zavallı. Şöyle etrafıma bir bakayım deyince kendisiyle alay edenlerin
kırk küçük tıpkı kendisi gibi adamlar olduğunu görmemiş mi? İçinden sizin alacağınız olsun;
ben bilirim yapacağımı demiş. Kösenin aklına bir şeytanlık gelmiş, gitmiş birbirine benzer iki
*
tavşan tutup birini eve koymuş, birini pazar yerine getirmiş. Etrafını saran kırk kösenin
yanında tavşana demiş ki:
“Hadi git tavşan, ablana söyle de pilav yapsın, tatlı yapsın, aklına ne gelirse yapsın; iki
saat sonra buraya getirsin.”
Tavşan dinlememiş bu sözleri, çekmiş gitmiş dağlara. Köseler;
“Köse” demişler, “senin evin bu tarafta hâlbuki tavşan dağlara, taşlara gitti.”
Köse hazır cevabı hemen yapıştırmış:
“Siz bilmezsiniz o kestirmeden gidiyor.”
İki saat sonra Kösenin karısı bir elinde yemekler, öbür elinde tavşan çıkar gelir. Meğer
Köse karısını tenbihlemiş, filan saat sonra filan filan yemeklerle, hem de şu tavşanla filan yere
çıkar gelirsin. Kırk Köseler şaşırmışlar: bize sat bu tavşanı, bize sat diye bağırmışlar. Köse,
“Alın” demiş, “bir öküz fiyatına bir tavşan”
Öküz değil, deve fiyatına da olsa Köseler alacaklarmış zaten. Köse öküzünün acısını
çıkarmış tavşanı satmış, Kırk Köseler tavşanı ortalarına alıp demişler ki:
“Tavşan her birimizin karısına uğra bize yemek getirsinler.”
Tavşan vurmuş gitmiş dağlara taşlara. Köseler ha beklerler, ha beklerler, ne gelen var ne
giden, ne de tavşandan bir haber? Kösenin oyun ettiğini anlamış kırk aptal, ama geç anlamış.
Gidelim Köseye bir hal edelim, bizimle alay nasıl olurmuş ona gösterelim, demişler. Kösenin
kulağı delik, buları duymuş, hazırlanmış, Köseler geldiklerinde buyur etmiş içeri:
“Hiç olmazsa” demiş, “birer kahve içimlik oturun.”
Köseler kahve içmeye girmişler. Köse karısına seslenmiş:
“Hanım bize kırk kahve pişir kırkı da şekersiz olsun.” Karısı:
“Pişirmem” demiş. Köse:
“Pişireceksin” demiş. Karısı:
“Pişirmem” demiş.
Köse demiş pişireceksin, karısı demiş pişirmem başlamışlar böylece dövüşmeye. Köse en
sonunda dayanamamış, çıkardığı bıçağı karısının boğazına saplamış. Kadın:
“Of anam” demiş, “kanlar içinde yere yuvarlanmış.”
Köseler korkup telaşlanmışlar:
“Hay köse neden yaptın canım. Kahve içmemiz şart değildi ya…” Köse, “sakın
korkmayın” demiş. Şimdi ben onu diriltmesini bilirim. Siz bilmezsiniz kedi gibi yedi canlıdır
o Günde beş on kere ölür, yine dirilir.” Kırk köseler meraklanmışlar. Hadi bakalım dirilt de
görelim demişler. Köse:
“ Nah işte böyle” demiş ve cebinden bir düdük çıkarak öttürmüş.
Düdük öter ötmez karısı ayağa fırlamış!
Köseler:
“Bize sat bu düdüğü bize sat demişler.”
Köse:
“Parayı veren düdüğü çalar” demiş; birer altına birer düdük satmış.
Kırk köselerin kırkı da kösenin bu ikinci oyununa kanarak hiç yoktan karılarıyla kavga
edip öldürmüşler. Ölen insan düdük değil top patlasa yine uyanmaz. Köseler de bir düdüğün
hatırına karılarından olmuşlar. Ötürmüşler, ötürmüşler düdüğü, diriltememişler karılarını,
“Vay” demişler, “köse bunu da bize etti ha öyle mi?”
Kalkmışlar, Köseyi öldürmeye. Ama Köse bilmiş başına gelecekleri. Ayağında çarık,
omzunda heybe çıkıp gitmiş bilinmez ülkelere Gide gide gitmiş, deniz kenarında bir çobana
rastgelmiş, bakmış, çoban düşünceli.
“Ne var hemşerim demiş ne düşünüp durursun?” Çoban:
“Ah keşki öyle olsaydı” demiş. Beni padişahın kızıyla everecekler; ben fakir bir çobanım,
Padişah kızıyla evlenemem ki?”
- Bundan kolay ne var hemşerim., demiş. Köse. Madem evlenmek istemiyorsun evlenme.
Peki, iyi söyledin, hoş söyledin, ama bu sürüyü ne yapayım?”
“Düşündüğün şeye bak? Ben varım ya canım. Hem ne olur sanki sen gelinceye kadar ben
bakıveririm sürüye.”
Çoban akıl akıldan; el elden üstündür diyerek koyunlarını Köseye bırakarak gitmiş,
gideceği yere!
Köse ağzı kulaklarında güle oynaya şarkı türkü söyleye evin yolunu tutmuş. Giderken
Kırk köseler çıka gelmişler karşısına. Hemen yakasına yapışıp:
“Seni öldüreceğiz,” demişler.
“Durun sersemler durun,” demiş Köse. Şu sürüye bakın? İsterseniz sizlerin de olabilir
böyle sürü?
Köseler yine telaşlanıp;
“Bize de bul; bize de bul demişler. Nerden buldun, nasıl buldun? Köse:
“Aha” demiş “şu denizin dibinden.”
Köse, Kırk Kösenin kırk ayağına kırk büyük taş bağlayıp:
“Haydi, bakalım demiş; kendinizi gösterin? Kim daha çabuk, kim daha önden girerse, en
çok onun sürüsü olur.”
Köseler birbirleriyle yarış mı kavga mı ne dersiniz deyin denize girip ses vermez yerlere
gitmişler. Onlar da karılarının gittiği öteki dünyada sen ben kavgasına katılmışlar. Bir daha da
bu yeryüzüne dönmemişler.
Metre sakallı, kat kat akıllı Köse kırk köselerin hesabını görüp evine döndüğünde şöyle
rahatça bir nefes almış.
Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, 1950, sayı: 17
EZOP (AISOPOS)
9 Şubat 2009http://kutuphane.tbmm.gov.tr:8088/2007/200705002.pdf
Öküzle ilgili 8 masal var.
Kurbağa ile öküz
Öküz ahırındaki geyik
Öküzler ile kasaplar
Düve ile öküz
Boğa ile yabankeçisi
Aslan ile üç boğa
Tatarcık ile öküzler
KARGA
9 Şubat 2009EVVEL ZAMAN İÇİNDE, KALBUR SAMAN İÇİNDE… PİRELER BERBER İKEN, DEVELER TELLAL İKEN… BEN ANAMIN BEŞİĞİNİ TINGIR MINGIR SALLAR İKEN…ÇOBANIN BİRİ BİR GÜN SÜRÜSÜNÜ OTLATIRKEN BİR YANDAN DA KAVALINI ÇALARMIŞ..BUNU GÖREN KARGA KAVALA ÇOK ÖZENMİŞ.ÇOBANA “ÇOBAN KARDEŞ KAVALINI BANA VERSENE BİR KERE ÖTTÜREYİM” DEMİŞ. AMA ÇOBAN KARGANIN BÜTÜN ISRARLARINA RAĞMEN KAVALINI KARGAYA VERMEMİŞ.KARGA ÖFKEYLEN DALDAN DALA ZIPLARKEN AYAĞINA BİR DİKEN BATMIŞ.CAN ACISIYLA ORADAN UZAKLAŞMIŞ.AMA AKLI KAVALDA KALMIŞ. “BİR KERE VERSEYDİ DE ÖTTÜRSEYDİM”.DEMİŞ. UÇMUŞ UÇMUŞ GİTMİŞ BİR AĞACA KONMUŞ.. DİKENİ ÇIKARIP, FIRIN YAKAN FATMA TEYZEYE “BENİM DİKENİMİ SAKLAR MISIN? BENİM BİRAZ İŞİM VAR, SONRA GELİR ALIRIM.” DEMİŞ. FATME TEYZE YORGUN ARGIN FIRINI YAKARKEN “BU DİKEN NE ARIYO BURDA, NE İŞE YARAYACAK?,ÇOLUĞUN ÇOCUĞUN AYAĞINA DA BATACAK” DEYİP DİKENİ FIRINA ATMIŞ. BİR SÜRE SONRA KARGA GELİP “FATMA TEYZE, FATMA TEYZE! DİKENİMİ VERSENE!” DEMİŞ. FATMA TEYZE, “NAPÇAN DİKENİ, BEN ONU FIRINA ATTIM.” DEMİŞ. KARGA, “YA TİKENİMİ YA PİDEĞİ! YA TİKENİMİ YA PİDEĞİ !” DİYE TUTTURMUŞ. FATMA TEYZE, “ÖF! SENİNLE UĞRAŞAMAYCAM.” DEYİP FIRINDAN YENİ ÇIKARDIĞI SICAK PİDELERDENDEN BİRİNİ KARGAYA VERMİŞ.KARGA: “FATMA TEYZE BENİM BİRAZ DAHA İŞİM VAR ,PİDE KALSIN BEN DAHA SONRA GELİR ALIRIM” DEMİŞ.TAMAM DEMİŞ FATMA TEYZE VE KARGANIN PİDESİNİ FIRININ YANINA KOYMUŞ .O SIRADA FATMA TEYZENİN ÖKÜZÜ BAHÇEDE OTLARKEN PİDEYİ YEMİŞ.KARGA BİR SÜRE SONRA GELMİŞ.FATMA TEYZE FATMA TEYZE PİDEMİ VERSENE .FATMA TEYZE BİR BAKSIN PİDE YOK.YOK PİDE ÖKÜZ YEMİŞ DEMİŞ.KARGA BU SEFER YA PİDEYİ YA ÖKÜZÜ DİYE TUTTURMUŞ.FATMA TEYZE KARGANIN ISRARLARINA DAYANAMAMIŞ.ZATEN ONUNDA DÜĞÜN TELAŞI VARMIŞ OĞLUNU EVLENDİRECEKMİŞ.KARGAYA TAMAM AL ÖKÜZ SENİN OLSU.DEMİŞ.KARGA: “ FATMA TEYZE ÖKÜZ BURDA KALSIN ,BENİNM BİRAZ DAHA İŞİM VAR.DAHA SONRA GELİR ÖKÜZÜ ALIRIM” DEMİŞ. SONRA UZAKTA Bİ AĞACIN ÇIKMIŞ TEPESİNE. BAŞLAMIŞ DÜĞÜN EVİNİ GÖZETLEMEYE. ÇEVREDEN GEÇEN İNSANLARA “DÜĞÜNE GİDİN, DÜĞÜNE GİDİN.. ÇOK GÜZEL YEMEKLER VAR ORDA..” DİYE BAĞIRIYORMUŞ. DÜĞÜN GÜLE OYNAYA DEVAM EDERKEN, İNSANLAR İYİCE KALABALIK OLMAYA BAŞLAMIŞ. GELENLERİN ARDI ARKASI KESİLMİYORMUŞ. FATMA TEYZE ŞAŞIRMIŞ BU KADAR İNSAN NERDEN GELİYOR BÖYLE DİYE! KADINCAĞIZI SARMIŞ BİR TELAŞ, ÇÜNKÜ YEMEKLER YETMEMEYE BAŞLAMIŞ BU KADAR ÇOK İNSANA. AHÇILAR: “ FATMA TEYZE NAPACAĞIZ BU KADAR İNSANI NASIL DOYURACAĞIZ?” . FATMA TEYZE DÜŞÜNMÜŞ DÜŞÜNMÜÜÜÜŞ… TAM O SIRADA KARGANIN ÖKÜZÜNÜ GÖRMÜŞ. ALMIŞ ÖKÜZÜ VERMİŞ AHÇILARA “KESİN BUNU, DAĞITIN MİSAFİRLERE.” DEMİŞ. ÖKÜZÜN KESİLDİĞİNİ AĞAÇTAN GÖREN KARGA HEMEN KANATLANIP GELİVERMİŞ. TUTTURMUŞ GENE: “FATMA TEYZE ,FATMA TEYZE ÖKÜZÜMÜ ALMAYA GELDİM, ÖKÜZÜMÜ İSTERİM!”. FATMA TEYZE “ GİT BAŞIMDAN KARGA, KESTİK SENİN ÖKÜZÜ”.KARGA ISRARINA DEVAM ETMİŞ. “YA ÖKÜZÜ , YA GELİNİ.” “YA ÖKÜZÜ, YA GELİNİ” DİYE TUTTURMUŞ BU SEFER DE. EN SONUNDA DAYANAMAMIŞ FATMA TEYZE : “ AL GELİNİ GİT. BİR DAHA DA BURAYA GELME YOKSA YOLARIM TÜĞLERİNİ!.”DEMİŞ. KARGA ALMIŞ GELİNİ DOĞRUCA ÇOBANIN YANINA GİTMİŞ…ÇOBAN GELİNİ TELLİ DUVAKLI GÖRÜNCE BİRDEN ELİ AYAĞI KESİLMİŞ. KARGADAN GELİNİ İSTEMİŞ…KARGA: “ VERİRSEN KAVALI ,VERİRİM GELİNİ”.ÇOBAN VERMİŞ KAVALI ALMIŞ GELİNİ…KARGA KAVALI ALDIĞI GİBİ BAŞLAMIŞ ÖTTÜRMEYE BİR YANDAN DA “VERDİM KILLIYI,ALDIM DİLLİYİ”DERMİŞ.ÇOBAN GİT BAŞIMDAN KARGA DEDİKÇE KARGA ÇOBANI KIZDIRMAYA DEVAM ETMİŞ.KONMUŞ BİR DALIN ÜSTÜNE “VERDİM KILLIYI ALDIM DİLLİYİ” ,“VERDİM KILLIYI ALDIM DİLLİYİ” DERMİŞ.EN SONUNDA ÇOBAN DAYANAMAMIŞ.ALMIŞ TÜFEĞİ BAŞLAMIŞ ATEŞ ETMEYE VURMUŞ KARGAYI.ŞİMDİ BUNU GÖMSEM BU YİNE ÇIKAR CANLANIR,EN İYİSİ BEN BUNU PİŞİRİP YİYEYİM,YOK OLDUĞUNDAN EMİN OLAYIM DEMİŞ.KARGAYI YEMEYE BAŞLAMIŞ.ÇOBAN YERKEN BİLE KARGA KONUŞURMUŞ.ÇOBAN AĞZINDAYERKEN, “KEMİKLİ HAMBAR”.DERMİŞ.GIRTLAĞINDAN GEÇERKEN. “DARACIK SOKAK”. “MİDESİNDE KARANLIK HAMBAR” DERMİŞ.ÇOBAN KARGANIN SESİNDEN BIKMIŞ.KARGA DURMADAN ÇOBANIN KARNINDA KARANLIK AMBAR.!KARANLIK AMBAR!DİYE SÖYLENİRMİŞ.HİÇ ÇENESİ DURMAZMIŞ.ÇOBAN NE YAPAYIMDA BU KARGAYI KARNIMDAN ÇIKARAYIM DİYE SÖYLENİRKEN.KARGA: ALAYLI BİR SESLE “ ONDAN BASİT NE VAR CANIM!!!..DÖN KIÇINI POYROZA DOĞRU. BEN ÇIKARIM” DEMİŞ…ÇOBAN GELİNE BEN KIÇIMI POYROZA DOĞRU DÖNÜNCE SENDE BALTAYI AL ELİNE KARGANIN KAFASI ÇIKINCA VUR KAFASINA ÖLDÜR! DEMİŞ.ÇOBAN AÇMIŞ KIÇINI DÖNMÜŞ POYRAZA TAM KARGA ÇIKACAKKEN GELİN BİR BALTA VURMUŞ, ÇOBAN ORACIKTA ÖLMÜŞ.KARGA TAKMIŞ KOLUNA GELİNİ ALMIŞ AĞZINA KAVALI “GELİNDE BENİM,KAVALDA BENİM”DİYEREK ORADAN UZAKLAŞMIŞ.MASALDA BURDA BİTMİŞ.
Nuriye Doğrular’dan derleyen Gürcan Kırım
Bu masal bir devrin hikâyesi
9 Şubat 2009Hayvanlar, kendi aralarında, en zeki hayvan yarışması düzenlemişlerdi. Her hayvan, kendini hayvanların en zekisi sandığından, bu yarışmayı kazanacağını sanıyordu. Ama hepsi de yarışmanın birinciliğine iki güçlü aday olduğunu bilmekteydi; bu adaylardan biri tilki, biri de sansardı.
Kurnazlıkta, zekada, bu ikisine üstün başka hiçbir hayvan yoktu. Bu yarışmayı ya biri, ya öbürü kazanacaktı.
En zeki hayvan yarışmasının yapılacağı gün yaklaştıkça, yarışma birinciliğine iki güçlü aday olan sansarla tilki arasında korkunç bir rekabet başlamıştı. Bu iki zeki hayvan birbirlerine düşman olmuşlardı. Sansar tilkinin, tilki de sansarın kazanmaması için, elinden geleni yapıyordu.
Sansar,
- Tek tilki kazanmasın da, zarar yok, ben de kazanmamaya razıyım… diyordu.
Tilki de,
- Tek sansar kazanmasın da, kim kazanırsa kazansın… diyordu.
Durum bu denli düşmanlığa varınca, sansarla tilki, en zeki hayvan yarışmasının birinciliği için başka bir aday aramaya başladılar. Öyle bir hayvan bulmalıydılar ki, zeka konusunda kendileriyle yarışa çıkamasın, onlara bir zararı olmasın, yani hayvanların en aptalı olsun. Araya araya buldular bu hayvanı: Öküz…
Bir sabah sansar, yemyeşil bir çayırlıkta otlamakta olan öküzün yanına gidip,
- Merhaba öküz kardeş, diye söze başladıktan sonra, öküzün zekasını övmeye başladı.
Öküz büyük bir alçakgönüllülükle gülümseyerek,
- Benimle alay mı ediyorsun sansar kardeş? dedi.
Sansar,
- Ne diye alay edecekmişim, dedi, hayvanların en zekisiyle alay etmek haddime mi kalmış…
Sansar, öküzü hayvanların en zekisi olduğuna inandırmak için diller döktü. Bununla da yetinmeyip öbür hayvanları da, öküzün en zeki hayvan olduğuna inandırmaya çalıştı. Sansardan sonra çayırda otlayan öküzün yanına tilki gitti. Kendisine bön bön bakan öküze,
- Ah öküz kardeş, dedi, gözlerinden zeka kıvılcımları çıkıyor. Öküz,
- Ben her ne kadar öküzsem de sandığın kadar da öküz değilim, kendimi bilirim, dedi.
Tilki,
- İnan olsun öküz kardeş, dedi, senin o zeka kıvılcımları çakan pırıl pırıl gözlerine bakarken, ipnotize olup kendimden geçiyorum. En zeki hayvan yarışmasının rakipsiz tek adayı sensin.
Tilki, öküzün zekasını tanıtmak için, can düşmanı sansardan daha büyük bir reklam kampanyasına girişti.
Hayvanlar, öküzün zeki olmadığını, yarışmayı kesinlikle kazanamayacağını elbet biliyorlardı. Ama sansarla tilkinin, kendilerinden baskın çıkıp en zeki hayvan seçilmemesi için, öküzün zeki olduğu yalanına inanmadıkları halde inanmış göründüler. Birbirlerine öküzün ne büyük zekası olduğunu ballandıra ballandıra anlatmaya başladılar.
- Aman zürafa kardeş, bizim öküz yok mu, ben onun kadar zeki hayvan görmedim…
- Hiç bilmez olur muyum, devekuşu kardeş, öküz benden bile zekidir. Sen ne dersin leylek kardeş?
- En zeki hayvan yarışmasında ben oyumu, gözümü kırpmadan öküze vereceğim. Dağlar, taşlar, ormanlar, çöller, kayalar, dereler, hayvanların öküz övgüleriyle yankılanıyordu:
- Hayvanların en zekisi öküzdüüüür!
- Öküzden daha zeki hayvan yoktuuuur!
- Bizim en zekimiz öküüüüz!
Bütün hayvanların bu yoğun propagandası karşısında öküz de yavaş yavaş, gerçekten hayvanların en zekisi olduğuna inanmaya başlamıştı. Kendi kendine şöyle diyordu:
- Çakal, sansar, tilki, bütün hayvanlar söylüyor, hayvanların en zekisi benmişim. Hepsi de aldanmıyor ya, öyleyse dedikleri doğru…
Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün hayvanların en zekisi olduğunda anlaştılar. Böylece öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi, yükselmiş oldu. Öküz artık kasıla kasıla yürüyor, şişine şişine böğürüyor, yayıla yayıla kuyruk altından mayıs bırakıyordu.
Gel zaman, git zaman… Hayvanlar arasında, çiftesi en pek hayvan yarışması yapılacaktı. Hiç kuşkusuz, çiftesi en pek hayvan, ya at yada katırdı.
Eşek de,
- Benim de çiftem güçlüdür! diye araya giriyorduysa da, katırla atın çiftesi yanında eşeğin çiftesinin adı bile geçmezdi.
Katır atın, at da katırın çiftesi en güçlü hayvan diye seçileceğinden korkuyordu. Bu iki hayvan arasında tarih boyunca süren kanlı bir çifte atma rekabeti vardı. Bu iki can düşmanı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine atıp tutmaya başladılar. At şöyle diyordu:
- Hıh, katırın çiftesi de çifte mi sanki… Öküz bile ondan daha sert çifte atar. Babası eşek olan bir hayvanın çiftesinden ne çıkar..
Katır da şöyle demekteydi:
- Atın çiftesiyle sinek bile ezilmez. Öküzün çiftesi bile atınkinden daha güçlüdür.
At derede su içmekte olan öküzün yanına gidip ona şöyle dedi:
- Ey sayın öküz, sen dünyanın yalnız en zeki değil,hem de çiftesi en güçlü hayvanısın!
Art sol ayağıyla bastıgı taze fışkıdan fos diye bir ses çıkaran öküz,
- Aman at kardeş, dedi, sen varken benim çiftemin lafı mı olur.
At üsteledi:
- Yoo, sayın öküz, sen bir çifteyle katırı devirirsin. Boşuna alçakgönüllülük gösterme.
At gitti, arkasından katır, öküzün yanına geldi,
- Dünyanın çiftesi en güçlü hayvanı sayın öküze saygılarımı sunarım, dedi.
Öküz, bu sözlere önce inanmak istemedi, ama katır,
- Benim çifte de, atın çiftesi de seninkinin yanında hiç kalır.. deyince,
- Ben onlardan daha iyi bilecek değilim ya… diyerek,
çiftesinin pekliğine inanmaya başladı.
Her hayvan kendini çiftesi en güçlü hayvan sanıyordu. Horoz bile, mahmuzuyla çifte atabileceğini sanmaktaydı. İşte bu yüzden bütün hayvanlar, çiftesi zayıf bir hayvanın çiftesi en pek hayvan olarak seçilmesini istemekteydi.
Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün çiftesi en güçlü olduğunda birlik gösterdiler.. Böylece en zeki hayvan olan öküzün çiftesi en güçlü hayvan olarak da hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi daha da yükseldi.
Gel zaman, git zaman… Hayvanlar arasında hızlı koşma yarışı yapılacaktı. Her hayvan, hatta kaplumbağa bile, kendisini en hızlı koşan hayvan sanmaktaydı. Ama yine her hayvan içinden, en hızlı koşan hayvanın ya tavşan yada tazı olduğunu biliyordu. Hepsinin içinde de, her zaman, her yerde olduğu gibi, en güçlüye, en başarılıya düşmanlık, kıskançlık, çekemezlik duyguları vardı. Onun için, en hızlı koştuklarını bildikleri halde, tavşanla tazının yarışmayı kazanmasını istemiyorlardı.
Hızlı koşmada en amansız rakip olan tavşanla tazı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine can düşmanı olmuşlardı. Tazı,
- Ben birinci olmayacaksam, öküz olsun daha iyi… diyordu.
Tavşan da aynı düşüncede olduğundan öküze gidip,
- Sen yalnız en zekimiz, en çiftesi güçlümüz değil, hem de bizim en hızlı koşanımızsın sayın öküz, dedi. Öküz, tavşana,
- Tazı da senin gibi düşünüyor… dedi.
Yarışma günü gelip çattı. Bütün hayvanlar koşmaya başladılar. Hızlı koşabilenler, rakipleri birinci olmasın diye birbirlerini çelmelediklerinden, önleyip engellediklerinden düşüp devriliyorlardı. Hepsi de, içlerinde en yavaş koşan öküzün birinci gelmesini istiyorlardı, ona yol veriyorlardı. Bunun sonunda öküz birinci oldu.
En zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan hayvan seçildiğinden, öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, düzeyi, işi, görevi daha da yükselmişti. Öküzün burnu büyümüştü, yanına varılmıyordu artık.
Gel zaman, git zaman… En yakışıklı hayvan seçimi yapılacaktı. Bütün hayvanlar kendilerini en yakışıklı sanmaktaydı. Ama hepsi de en güzel hayvanın dağ keçisiyle geyik olduğunu da biliyorlar, bu iki güzel hayvanı kıskanıyorlardı. Tek onlar birinci seçilmesin de, isterse öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçilsin…
Geyikle, dağ keçisine gelince, bu iki rakip birbirlerinin aleyhine propagandaya girmişlerdi. İkisi de birbirlerinin çok çirkin olduğunu yayıp duruyordu. Dağ keçisi geyik, geyik de dağ keçisi için,
- Öküz bile ondan yakışıklıdır… diyordu.
Öbür hayvanlar da, yalan olduğunu bildikleri halde öküzün en yakışıklıları olduğuna inanmış görünmeye başlamışlardı. Seçim günü geldi. Bütün hayvanlar oylarını öküze verdiler. Böylece öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçildi. Bu seçimden hayvanların en güzeli, en yakışıklısı olan geyikle dağ keçisi bile memnundu.
Gel zaman, git zaman… Hayvanlar arasında en yırtıcı olanı seçilecekti. İki aday vardı, biri kurt, biri de kuş… Kuş deyince serçe kuşu değil, kartal. Kurtla kartaldan daha yırtıcı hayvan yoktu. Ama yine.de bütün hayvanlar, bu gerçeği bildikleri halde, kendilerinin en yırtıcı olduğunu sanıyorlardı.
Kartal, yatıp geviş getirmekte olan öküzün yanına gitti:
- Sayın öküz, dedi, akılsız kurt, kendisini senden daha yırtıcı sanıyor. Öküz,
- Ben hiç yırtıcı değilimdir, dedi, çünkü ot yerim.
- Yooo, hiç alçakgönüllülük göstermeyin boşuna… Siz kurda göre çok daha yırtıcısınız.
Az sonra da yanına gelen kurt, öküze,
- Dünyanın en yırtıcı hayvanını selamlarım… dedi.
Öküz,
- Yanılıyorsun kurt kardeş, dedi, evet ben en zeki hayvanım. Evet, en çiftesi pek hayvan benim. Evet, en hızlı koşan hayvan benim. En yakışıklı hayvan da benim. Ama en yırtıcı değilim. Sen benden çok daha yırtıcısın.
- Hayır, hayır… İstersen sen benden üstün olabilirsin yırtıcılıkta…
Seçim günü gelip çattı. Öküz, hayvanların oybirliğiyle en yırtıcı hayvan seçildi. Bu birincilikten sonra, hayvanlar toplumundaki yeri, işi, düzeyi daha da yükseldi.
Gel zaman, git zaman… Hayvanların en düşünür olanı seçilecekti. Elbette bu yarışmada en güçlü iki aday kazla hindiydi. Her zaman olduğu gibi, bu iki güçlü aday birbirlerine düşünce, yine öküz en düşünür hayvan seçildi.
Gel zaman, git zaman… En koruyucu hayvan seçimi yapılacaktı. Elbette hak, çoban köpeğiyle kurt köpeğinden birinindi. Ama en koruyucu hayvan seçiminde çoban köpeğiyle kurt köpeği bile oylarını öküze vermişlerdi. Öküzün,
- Ben kendimi bile koruyamam… demesi, seçilmesini önlemedi. Ama seçimden sonra, öküz de kendisinin en koruyucu hayvan olduğuna inanıp böğürerek, köpek taklidi yapıp havlamaya çalıştı.
Gel zaman, git zaman… En büyük hayvan seçimi yapılacaktı. Ya fil, ya deve kazanacaktı yarışmayı. Ama karınca bile kendini hayvanların en büyüğü sandığından, fille deveyi büyüklükte çekemiyor, başka bir hayvanın birinci olmasını istiyordu. Fille deveye gelince, onlar da birbirlerine düşmüşlerdi. Seçim yapıldı. Çok demokratik bir seçim olmuştu. Öküz, seçimi kazanmış, hayvanların en büyüğü seçilmişti.
Artık böbürlenmesinden, öküzün yanına varılamıyordu.
Gel zaman, git zaman… En sütlü hayvan yarışması yapılacaktı. Yarışmayı, ya ineğin ya mandanın kazanacağı biliniyordu Ama gelgelelim, memeleri olmayan, bütün yaşamında bir damla süt bile görmemiş olan tavuklar bile, kendilerini en sütlü hayvan sanıyorlar, bu yüzden de mandayla ineği kıskanıyorlardı. Aralarındaki rekabet yüzünden birbirlerine düşmüş olan mandayla inekse, tek rakibi birinci olmasın diye, öküzün en sütlü hayvan olduğunu söylüyorlardı. Manda, öküzün yanına gidip, ona en sütlü hayvan olduğunu söyleyince, öküz,
- Siz beni kızkardeşim inekle karıştırdınız galiba, dedi, ben hiç süt vermedim şimdiye dek… Memelerim de yok. Manda,
- Maşallah siz o kadar sütlü bir hayvansınız ki, dedi, süt vermek için memeye bile ihtiyaç yok.
Arkadan inek, öküzün yanına geldi. Ağabeyine en sütlü hayvan olduğunu söyledi. Öküz,
- Yahu, memem bile yok ki, süt vereyim… dedi. Öküz böyle söylerken, biyandan da işiyordu. Bunu gören inek,
- İşte, işte bak ne güzel de süt veriyorsun! diye bağırdı. Öküz,
- Ne sütü yahu, işiyorum… dedi. İnek de ona,
- Demek sen şimdiye dek hep süt işiyormuşsun da haberin bile yokmuş… dedi.
Bütün hayvanlar, başta en sütlü hayvan olan mandayla inek, öküzün en sütlü hayvan olduğunu yaymaya başladılar. Dağ-taş onların yaydıkları reklamla inledi.
- En yağlı süt, öküz sütü!
- Sütlerin en temizi öküzün sütüdür.
- Öküz öyle sütlüdür ki, süt işer!
Bu yoğun reklamlarla artık öküz de sidiğinin süt olduğuna, sanrı renkli süt işediğine inanmıştı.
Seçim zamanı geldi. Bütün hayvanlar, en başta da inekle manda, oylarını öküze verdiler. Böylece öküz, en sütlü hayvan seçildi.
Gel zaman, git zaman… Hayvanlara yeni bir başkan seçilecekti. Oldum bittim hayvanların başkanı elbet aslandı. Yine bir aslanın başkan seçileceğine hiç kuşku yoktu. Ama ne var ki, kaplan da başkanlığa adaylığını koymuştu. Kaplan,
- Ya o, ya ben!… diyordu.
Kaplan böyle diyordu ama, aslanın yine başkan seçileceğinden korkuyordu. Bunun üzerine “Ya o, ya ben!” diyen kaplan,
- Ne o, ne ben! demeye başladı.
Aslan da, kaplanın başkanlığa adaylığından sonra başkan olmaktan umutsıızluğa kapılmaya başlamıştı. Ya kaplanı başkan seçerlerse… Tek kaplan seçilmesin diye, aslan da,
- Ne o, ne ben! demeye başladı.
Bütün hayvanlar, hak etmediklerini, layık olmadıklarını bile bile hayvanların başkanı olmak istiyorlardı. Her başarılı, her güçlü kıskanıldığından, onlar da aslanla kaplanı çekemiyor, kıskanıyorlardı. İşte böyle böyle hayvanların başkanlığına öküz aday gösterildi. Çünkü hayvanlar, inanmadan öküzü en zekileri seçmişler, ama sonra sonra inanmaya başlamışlardı. Öküzü, yalan olduğunu bile bile, en sütlü hayvan, en güzel hayvan seçmişler, sonradan bu seçim resmileşince kendi yalanlarına inanmaya başlamışlardı. E böyle olunca, en zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan, en yakışıklı, en yırtıcı, en düşünür, en iyi koruyan, en büyük, en çok süt veren hayvan olan öküz, neden hayvanların başkanı olmasındı? Bu denli çok üstünlük ne aslanda vardı, ne de kaplanda… Kaldı ki, rakibi kaplan seçilmesin diye, tarih boyunca hayvanların başkanı olan aslan bile, öküzün başkanlığa kendisinden daha layık olduğunu söylüyordu. Yeni başkan adayı kaplansa,
- Başkanlık öküzün hakkıdır! diyor da başka bişey demiyordu.
Öbür hayvanlara gelince, nasıl olsa kendileri başkan olamayacaklarına göre, onlara en az zararı olan, hiç de rakip saymadıkları öküzün başkan olmasını istiyorlardı. İşte böylece seçim zamanı gelince, bütün hayvanların oybirliğiyle öküz başkan seçildi. Başkan öküz, kendini gerçekten başkan sanarak başkan gibi davranmaya başlayınca, hayvanlar da bu davranışı karşısında onu gerçekten başkan sanmaya başladılar.
Hayvanların tarihini yazan gergedan, çağını yazdığı tarih kitabına bu olayı şöyle yazdı:
“Atla katır tepişir, olan eşeğe olur. Öyle zaman gelir, güçlüler birbirine girer, arada öküz bile başkan olur.”
Aziz NesiN