Susuzlukta Öküzlerin suyun yerini koklayarak bulması Altmış Yaşına Girenden Sor adlı bir Kazak masalında (sf. 13) anlatılmıştır. (Anayurttan Masallar, Kazak Türkçesinden Çeviren: Av. Dursun İzci. İlgi Çocuk,İstanbul, 2007. 160 sf.)
Arşiv 'Coğrafya'Kategori
Öküzlerin rehberliği
3 Şubat 2009Hititçe Malatya
30 Ocak 2009HASAN KARAMAN
Malatya doğu Anadolu’da yukarı Fırat bölümünde yer alan birçok kültüre ve medeniyete evsahipliği yapmış kadim şirin bir kentimiz. Kültepe vesikalarında “Melita” şeklinde görülen Malatya’dan Hitit vesikalarında “Maldia” olarak bahsediliyor. Asur İmparatorluk devri vesikalarında ise Meliddu, Melide, Melid, Milid, Milidia, Meleti olarak geçiyor. Urartu kaynaklarında ise Melitea deniyor. Malatya kelimesinin Hititçe “bal” anlamına gelen “melid”den türediği anlaşılıyor. Hitit hiyeroglif kitabelerinde Malatya şehri, bir öküz başı ve ayağı ile ifade ediliyor. Malatya temelleri, Hititler zamanında atıldı ve Hitit devrindeki “Melidu” kasabası bugün değişik isimler alarak Malatya oldu. Bugünkü Malatya, eski Malatya’nın bulunduğu yerden 9 km. uzaktadır. Şehir, 19. yüzyılın ilk yarısında Aspuzu denilen sayfiye bölgesine taşındı. Daha sonra Malatya olarak ismi değiştirildi.
Yer adları
29 Ocak 2009IHTIMENA-KALANIMA
Cok önceleri Kadırga yaylasında yarı göçebe, yarı yerleşik bir oymak yaşarmış. O zamanlar iklim çok ılımanmış. Kadırgalılar yaz-kış yaylalarda konaklarlar, ekin eker, çayır biçerlermiş, Meyve bahçelerinde tavuklar gezinir, otlaklarda koyun kuzu meleşir, çimenlerde çoluk çocuk oynaşır, sözün özü sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürdürürlermiş.
Günün birinde herkesi şaşırtan bir olay görülmüş. Koyun kuzu güdenler, çayır çimen biçenler, harman dövenler o güne dek hiç görmedikleri bembeyaz taneciklerin kelebekler gibi gökten yere doğru uçtuğunu görmüşler. Bu tanecikler çoğa kalmadan ak bir yorgan gibi tüm obayı kaplamış. Ağaçlar, telli duvaklı gelinlere dönmüş. Hava birden- bire soğumuş. Inekler bağrışmaya, koyunlar meleşmeye, çocuklar ağlaşmaya başlamış.
Saşkınlık içinde kalan Kadırgalılar, Koca Dede’lerine koşmuşlar. Yaşlı adam ağır adımlarla çadırdan dışarı çıkmış. Uzaklarda, yakınlarda göz gezdirmiş. Başını kaldırıp gökyüzüne bakmış. Kendi içinde derin düşüncelere dalmış. Bir süre öyle kalmış. Az sonra çevresini çevirenlerin gözlerine baka baka söylenmiş:
“Evlatlarım, bu olay yüce Tanrı’dan gelen bir uyarıdır. Gökten döşen şu taneciklere kar denir. Simdiye dek buralara kar inmezdi. Artık buralarda kalamayız. Kendimize yeni kışlaklar bulmamız gerek.”
Koca Dede arkasından eklemiş:
“Koca öküzleri yemleyin. Koşumlarını hazırlayın. Yarın sabah erkenden yola çıkalım. Oküzler nerelerde durursa oralarda yurt kuralım.”
Oymağın iki öküzü varmış. Onları yemlemişler, tımarlamışlar, alınlarına al burunca, boyunlarına çıngırak takmışlar, Gün açımında yola girmişler. Uç gün, üç gece yol almışlar. Bir yamaçtan geçerken öküzlerin biri durup yere çömelmiş. Oymağın yarısı öküzün çöktüğü yerde kalıp orayı yurt edinmişler. Buraya çöken öküzün adı Ihtimena olduğundan onun çöktüğü yerde kalanlar yeni yurtlarına Ihtimena adını vermişler.
Oymağın öbür yarısı öteki öküzün ardından yürümeyi sürdürmüş. Bir gün bir gece daha yol almışlar. Uçsuz bucaksız bir gölün kıyısına varmışlar. Ikinci öküz gölün kıyısındaki düzlükten geçerken birdenbire yere çömelmiş. Oymağın öbür yarısı bu düzlükte konaklamış. Ikinci öküzün adı Kalanima olduğundan onlar da yeni yurtlarını Kalanima adıyla adlandırmışlar.
Söylenceyi aktaran Hasan Türkmen (1), sözünü tamamlarken şunları da ekledi: “Akçaabat’ta Ihtimena ve Kalanima adlarıyla anılan iki köy olduğunu duyduk. Nerede olduklarını bilmiyoruz. Biz dedelerimizden duyduklarımızı aktarıyoruz. Eğrisini, doğrusunu Allah bilir.” Gerçekten Gökçeler köyünün eski adı Ihtimena, Söğütlü beldesinin eski adı Kalanima’ dır. Gökçeler köyü 1990′da Düzköy ilçesine bağlandı.
(1) – Salpazarı’mn Dorullirişi köyünden.
- Mustafa Reşat Sümerkan, Kuzey Haber Gazetesi, 30 Haziran 1984
ÖKÜZ TAŞI (Kırşehir) HAKKINDA
3 Haziran 2008Cevat Kulaksız’ın yazısı ve fotoğrafları ile yazıya yapılan yorumlar:
http://www.kirsehiryenihaber.com/yazi/okuz-tasi-ustune
“Öküz Taşı” üstüne
Yolunuz Kırşehir’imizin hudutları içinde bulunan Hirfanlı Barajına düşerse, baraj site girişinde, baraj gölüne hâkim bir sırtın başında, iki öküzü canlandıran “öküz taşı” heykeli görürsünüz. Dört ayaklı beton kaide üstünde ve tonlarca ağılığında olan, bu tarihî heykelin üstüne çıkıp bakıldığında, ortasının dört köşe havuz şeklinde oyulduğu görülür. Hitit’lerden kalan, granit taştan yapılan Kırşehir’imizin en değerli tarih hazinesi olan bu haykel gerçekten çok ilginçtir. Ne yazık ki, gerek çevresel faktörler (rüzgâr, yağmur, kar vb) gerekse şartlanmış ön yargılı insanların tahribi ile heykelin kulak, boynuz gibi öteki orijinal kısımları kırılmış.
Bundan 3000–4000 yıl önceden kalan bu eşsiz tarih hazinesi, çağın insanının sanat zevkini yansıtır. Bu sanat yapıtı, sadece bir heykel değil, aynı zamanda insanın ayrı bir gereksinimini karşılar. Tarih kitaplarında krallara üzüm salkımı sunan heykelleri görmüşüzdür. Şimdi olduğu gibi, binlerce yıl önceden üzüm ve üzümden elde edilen pekmez, şarap, çok uzun bir süre insanoğlunun en önemli gıdası olmuştur.
İşte, üstten bakınca havuz görünümünde olan bu taş yontuda, o devrin insanları üzüm ezip şıra çıkarıyorlardı. Bu öküz heykelinin burun deliklerinden şıra akması için delikler bulunuyor. Bu öküz taşının bulunduğu Toklümen, Savcılı gibi Kızılırmak vadisindeki bağcılar, aynı yöntemle, bu tür havuzlarda ta o zamanki gibi, ayakları ile çiğneyerek üzümden şıra çıkarmaya devam etmekteler. Ancak şimdikilerin bu üzüm ezme havuzları, Hititler zamanındaki gibi süslü heykeller gibi değil, taş duvarlı beton havuzlar şeklinde. (Kırşehir’imizin bağcılığı en ileri olan beldesi Toklümümen Kasabamızdır).
ÖKÜZ TAŞI NEREDEN GELDİ?
1950–1955 yıllarında Kızılırmak üzerinde Hirfanlı Barajı için etüt ve yapımı başladığında, şimdilerde arazisi ile birlikte baraj gölü altında kalan “Dokuz” köyünün bir höyük tepesinde bulunan, bu anıtsal öküz taşı, su altında kalmaması için, büyük zorluklarla şimdiki yerine getirilmişti.
O devrin insanları neden böyle muhteşem anıtsal öküz heykeli yapmıştır? 3000–4000 yıl öncesini düşünürsek, şimdiki hiçbir motorlu araç ve makine yoktu. İnsanoğlunun en büyük yardımcısı, yük taşıyıcısı eşek ve öküzdü. Öküzün emeğinden yararlanan, ürününü taşıyan etini yiyen, derisini birçok işte kullanan (kemer, kayış, çarık, giysi vb) insan, öküze öylesine minnet duymuş, öylesine değer vermiş ki, böylesine muhteşem heykellerle onu adeta kutsamış. Kızılırmak boylarında Hititlerden günümüze kadar, bütün Anadolu’da ve hatta öteki ülkelerin yaşamında öküzün ve öküz kağnısının yüzyıllar süren insanla çok sıkı etkileşimi
vardır. Ne ki, daha yakın zamana kadar, binlerce yıl, insanlar öküzün emeğinden yararlanmış (tarlasını sürmüş, her türlü yükünü taşımış, hasadını yapmış), etini yemiş, derisinden (gönünden) ayağına çarık dikmiş, bağırsaklarından sucuk (hatta def) yapmış, boynuzundan bıçak sapı, bazı kutu kaplar, tarak, uçkurluk, kağnısına kayış ve sabunluk yapardı, (gıcırdamasını, sürtünmeyi azaltsın diye, tekere sabun sürerlerdi). (Kışın yakmak için gübresinden tezek yaparlardı. İnsanoğlu öküzden öylesine yararlanmış ki, ahır sekisi denilen ve öküzlerle insanların adeta birlikte kaldıkları büyükçe odada, öküzün nefesi bile insanı ısıtırmış. Ne ki, daha 1960 lı yıllara kadar Anadolu’nun birçok köyünde ahır sekileri vardı. İşte insanoğlunun öküz ve eşekle böylesine bütünleştiği başka bir canlı yoktur. Gün olmuş çiftçi, öküzünü ev halkı ile eşdeğer tutmuştur. Onun için adeta bir öküz ve eşek kültürü oluşmuş. İnsanoğlu bu iki hayvandan böylesine faydalanıp severken, onun etrafında oluşturduğu tekerleme, aşağılama sözleri ile bir mizah kültürü de oluşmuştur. Bunları incelersek, “eşek kafalı’dan tutun da, “öküzün trene baktığı gibi”sine kadar, sayfalarımızı dolduran, nice deyimler atasözleri sayabiliriz.
Babası bir öküz nalbandı olduğu için bu lakabı alan, Öküz Mehmet Paşa bir yana bırakıp, hele Kurtuluş savaşında öküz kağnılarının cephane taşıması nasıl unutulur… Buraya “Mustafa Kemal’in Kağnısı” şiirini, sayfa el verse de yazsa idim.
Öküzünü çok sevdiği için, öküzünün başına “maşallah”, mavi bocuk takan, ne ki öküzüne muska yazdıranlar bile vardı. Hatta kağnısını ve de tekerini görülmemiş derecede süsleyenlere bir örnek vermek istiyorum. Yanda resmi görülen kağnı tekerini 1996 da Antalya’ da bir antikacı dükkânında görmüştüm. Kırşehir yöresinde değil, Türkiye’nin hiç bir yerinde bir daha görülemeyecek bir süslü tekerdi. İşte, bu toprakların insanı, gücünden ekmek yediği öküzünü, kağnısını böyle kutsayıp sevmiş, binlerce yıl ötesinden onun heykelini dikerek ebedileştirmiş. Ayrıca bu yönde halk ozanları çok ilginç şiirleri ile, halkın öküze, kağnısına kaşı sevgisini dile getirmişler.
Daha beri gelelim. Artık heykel, resim yasak olduğu için, şiirlerle öküz kutsanmış. Birçok abdalların kendilerine “pir” saydıkları Pir Sultan Abdal (1510–1589)öküz için şunları diyor:
“Dağdan kütür kütür hezen indirir,
İndirir de ateşlere yandırır,
Her evin dirliğim öküz döndürür,
İreçberler hoşça tutun öküzü.
Öküzün damını alçak yapın
Yaş koman altını yapın, kuruluk
Koşumdan koşuma gözlerin öpün,
İreçberler hoşça tutun öküzü.
Pir Sultanım der ki kaynar coşunca,
Tekne hamur kalmaz ekmek pişince,
Âdem ata öküzün çifte koşunca,
İreçberler hoşça tutun öküzü.
Halk ozanlarımızdan Ruhsati (1835–1911) de Tanrı’dan dört öküz istiyor:
“Ya ilâhi görünmeden bir devlet
Zekâtımı veremezsem geri al,
Helâlından dört öküz ver yarabbi
Koşup çifte süremezsem geri al”
Mercî adlı ozan şöyle diyor:
“Öküz altında buzağı arar,
Reva mı katmaya aşuna agu,
Taleb kılasın öküzden buzağı”.
Ozan Gedai (1826–1901) de şöyle diyor:
“Sözün tutup hele dinledim anı
Varıp bir köşede tuttum mekânı
Çiftçi oldum ele aldım sabanı
Öküzlerim öldü tohum ekerken”.
Gelen Yorumlar :
Ya bu dünya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Dünya Sari Öküz’ün üstünde durur
Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu öküz neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Öküz de bir salin üstünde durur
Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu sal da neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Sal da bir baligin üstünde durur
Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu balik neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Balik da deryanin üstünde durur
Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu derya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Derya da ikrarin üstünde durur
Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu ikrar neyin üstünde durur
PIR SULTAN’im der ki ben onu gördüm
Ikrar da imanin üstünde durur
Yaşar AVCI | 09 Ağustos 2007 Saat 15:42
Öküz geçidi/Bosphorus
6 Haziran 2007İstanbul Boğazı, dünyanın en önemli su yollarından biri… Boğaz’ın bu ‘önemli olma’ sıfatına dünyada ortak bulunabilir belki ama, o eşi bulunmaz güzelliği söz konusu olduğunda yanına hiçbir deniz, hiçbir nehir, hiçbir boğaz yaklaşamaz… İstanbul Boğazı’nın, dünyanın tanıdığı adıyla ‘Bosphorus’un çok ilginç, mitolojik bir hikâyesi vardır:Tanrıların kralı, güçlülerin güçlüsü Zeus, yine çapkınlık peşindedir. Bu kez sevgilisi, güzel Io’dur. Bir gün Zeus’la Io, göklerde gönül eğlendirirken Zeus’un kıskanç karısıHera bir şeyler olduğundan şüphelenir. Hera, Zeus’un bulunduğu yere doğru gelirken Zeus, Hera’nın Io’yu görmesini engellemek için etrafı bulutlarla kaplar. Fakat Hera şüphesinde ısrarlıdır; bulutlara üfler ve dağıtmaya başlar. Bunun üzerine, başka çaresi kalmayan Zeus, karısını aldatabilmek için sevgilisi Io’yo bir öküze dönüştürür. Hera, bir kadın değil bir öküz görmesine rağmen yine de inanmaz; çünkü Zeus’un bir şeyler çevirdiğinden emindir. Bunun üzerine Hera, öküz durumundaki Io’nun üzerine belalı sinekler ve böcekler salar. Io, yani öküz o kadar rahatsız olur ki, canhıraş Ege’den Karadeniz’e doğru koşmaya başlar; gerisinde ise bir boğaz ve -öküz geçidi / Bosphorus- anlamına gelen adını bırakır…
Aksaray
31 Mayıs 2007AKSARAY /İstanbul)
Avrupa yakasında,Fatih-Yenikapı-Laleli arasındadır. Bizans dönemindeki adı Forum Bovis dir (Öküz Meydanı) Pergamon (Bergama) dan getirilen tunçtan yapılmış öküz heykeli semtin ortasındaki meydana yerleştirildiğinden uzun süre bu isimle anılmıştır. İstanbulun Osmanlılar tarafından alınmasından sonra,İshak Paşa nın Karamanoğulları üzerine yaptığı seferde Konya Aksaray daki halkın bir kısmı İstanbul un Türkleştirilmesi düşüncesi ile bu semte yerleştirildiğinden dolayı semt Aksaray adı ile anılmaya başlandı.
Şeyh YUNUS DEDE
28 Mayıs 2007(Şeyh Yunus) : Halen kendi adının verildiği Şeyh Yunus (Ahlatçık) köyünde yatmakta olan bu muhterem zatın12. yüzyılın ikinci yarısında Horasan’dan geldiği bilinmektedir.Mezarı köyün kuzey bölgesinde yüksekçe bir tepe üzerindedir. Mezarının üzerinin kapatılmasını istemeyen bu gönül dostu bilhassa yağmur duasına çıkılan yıllarda ilk akla gelen zattır. Şeyh Yunus köyünde her yedi yılda bir, yedi öküz kurban kesilir. Kesilen kurbanların etiyle pişirilen bulgur pilavı oraya gelenlere ikram edilir. Köylüler yedi yılda yedi öküz kurbanı kesmenin ne zamandan beri yapıldığını bilmemekte, bu olayı Şeyh Yunus hazretlerine kadar indirmektedirler. En son kurban kesme ve yağmur duası 2003 yılında yapılmıştır.
ilgaz.gov.tr/index.php
Öküz Daşı
27 Mayıs 2007ÖKÜZ DAŞI :Urfa Sehir merkezinden 15 km. uzaklikta, Kizlar Köyü’ndedir. Tas uzaktan bakildiginda oturan bir öküzü andirmaktadir. Velinin türbesi, bu tasin hemen bitisigindedir. Türbe ziyaret edilir. Iyilesmek için dua edilir.
Öküz Dağı
26 Mayıs 2007
| Öküz dağı www.bozovam.net/ |
Öküz sırtı
24 Mayıs 2007Bir Ortaçağ Hitler’i: Cengiz Han
[Derin Düşünce sitesinde yayınlandı]
İstanbul şu günlerde “Cengiz Han ve Mirasçıları: Büyük Moğol İmparatorluğu ” isimli bir sergiyi ağırlıyor. Evsahipliği yapan Sakıp Sabancı Müzesi’nin Müdürü Dr. Nazan Ölçer, “Sergi, dünya tarihine önemli bir damga vuran Cengiz Han’la Moğol İmparatorluğu’nun kültürler ve kıtalar arasında kurduğu bağı daha iyi anlamamıza yardımcı olacak” demiş. Umarım öyle olur. Bu “anlama”ya küçük bir katkı olarak da, Cengiz Han’ın tarihinin karanlık sayfalarını biraz açmakta yarar var.
Malum, asıl adı Timuçin olan Cengin Han, 13. yüzyılda Çin’den Mezopotamya’ya kadar uzanan dev bir coğrafyayı istila etmişti. Bu istila hareketinin en çarpıcı yönü ise her ulaştığı yerde uyguladığı korkunç vahşetti. Ele geçirilen şehirlerin çoğunda, kadın-çocuk ayrımı yapılmaksızın herkes kılıçtan geçirilir, sadece zanaatkarlar gibi “işe yarar” görülen bir grup insan canlı bırakılırdı.
İngiliz tarihçi Justin Marozzi’nin ifadeleriyle;
“Şehirler topluca yok ediliyor, hayatta bırakılanların çoğu ise bir sonraki seferde ‘canlı kalkan’ olarak ordunun önünde yürütülüyordu. Moğollar ele geçirdikleri şehirlerdeki kedi ve köpekleri bile öldürüyorlardı. Termez kentinde bir kadın katliamdan kurtulabilmek için Moğol askerlere değerli bir inci yuttuğunu söylemiş, onlar da hemen kadının karnını parçalayıp mücevheri çıkarmışlardı. Zaten Cengiz Han’ın kurbanların karınlarının deşilmesi yönünde emri vardı.” (1)
Moğolların bu vahşeti askeri bir strateji uyarınca uyguladıkları söylenir: Korku yayarak düşmanlarını moral yönden yıkmak istemişlerdir. Bu açıklama doğru, ama eksiktir. Chicago Üniversitesi’nin ünlü tarihçisi Marshall Hodgson’a göre, “Çinli, Hıristiyan ve Müslümanlardan gelen bağımsız kayıtlar göstermektedir ki, Moğollar yok etmeyi başlı başına bir zevk olarak görmüşlerdir.” (2)
Bu “zevk için yok etme”, Cengiz Han’ın kişiliğine de uygundu. Kayıtlara göre, generallerine şöyle demişti: “İnsan için en büyük zevk, düşmanını kovalamak ve yenmektir. Onun her şeyini ele geçirmek, dul karısını ağlatıp sızlatmak, atlarına binmek ve kadınlarının vücutlarını gecenin zevkleri için kullanmaktır.” (3)
Nitekim Cengiz Han sistematik bir “ırz düşmanı”ydı; askerlerine ele geçirilen yerlerdeki en güzel kadınları seçip kendine getirmelerini emreder, hepsine tecavüz ederdi.
Cengiz Han’ın ordularının gerek strateji gerekse “zevk” gereği öldürdüğü insan sayısının 40 milyonu bulduğu tahmin edilmektedir. (4) Bu ise, 20. yüzyılın en büyük canisi sayılan Adolf Hitler’in bile, modern silahlar ve gaz odası gibi “teknik imkan”lara rağmen ulaşamadığı bir “skor”dur.
İslam Medeniyetinin Farkı
Elbette Cengiz Han’ı “dönemin normları”yla düşünmek gerek. Kuşkusuz Ortaçağ’ın tek istilacıları Moğollar değildi; hemen her imparatorluk kılıçla büyümeye çalışıyordu. Ancak Moğollar o dönemin standartları içinde dahi aşırı derece vahşiydiler. Özellikle de İslam medeniyeti ile karşılaştırıldığında…
O devirde İslam devletleri de “fetih” stratejisi güdüyordu, ancak Kuran’ın ve Peygamber’in sivillerin öldürülmemesi yönündeki açık uyarıları gereği, İslam ordularının fethettikleri ülkelerde kitle katiamlarına giriştiği pek görülmedi. Aksine İslam hukukundaki “zımmilik” statüsü gereği, ele geçirilen topraklardaki farklı cemaatlerin hakları tanındı. (Önce Yahudilik ve Hıristiyanlık için geçerli olan “zımmilik” statüsü, daha sonra Zerdüşt, Hindu ve Budistleri de içine alacak şekilde genişletildi.)
Rus tarihçi Abraham L. Udovitch, her ikisi de Orta Asya kökenli iki devlet olan Moğol İmparatorluğu ile Büyük Selçuklular’ı karşılaştırırken, İslam’ın söz konusu “hukukilik” yönüne dikkat çeker. Müslüman Selçukluların pagan (Şaman) Moğollara göre daha insancıl bir fetih stratejsi izlemiş olmalarının en büyük nedeni, Udovitch’e göre, İslam’dı. (5)
Bağdat’ın Yok Edilişi
Cengin Han’ın vahşeti, oğulları ve torunları tarafından da sürdürüldü. Torunu Hülagu Han, 1258 yılında o devirde dünyanın en göz kamaştırıcı bir kaç kentinden biri olan Bağdat’ın üzerine yürüdü. Aynı zamanda Hilafet merkezi olan Bağdat’ı korumak isteyen yöneticiler Hülagu’nun “teslim olun, kılınıza dokunmayacağım” sözüne güvendiler. Ama Moğol despot yalan söylemişti. Tarihçilerin kayıtlarına göre kentteki bir milyona yakın Müslüman, kadın-çocuk ayrımı yapılmaksını kılıçtan geçirildi. Günler süren katliam nedeniyle şehrin sokakları kanla kaplandı. İslam medeniyetinin altı yüzyıllık birikimini temsil eden dev Bağdat Kütüphanesi’ni ve şehirdeki diğer pek çok eseri yakan Moğollar, öldürdükleri insanların kesik kafalarından piramitler dizdiler. Bağdat’tan sonra daha bir çok İslam kentini yok eden Moğol orduları, İslam dünyasına Haçlı Seferleri’nden çok daha büyük yıkım getirdiler.
Tarihçi Prof. Osman Turan’a göre, “tarihte misli görülmemiş bu tahrip ve imha hareketi”, İslam medeniyetine vurulmuş en büyük ve kalıcı darbe oldu. (6) Sulama sistemlerinin ve dolayısıyla tarımın yok edilmesi, bölgenin sosyolojisini değiştirdi. Kürtlerin “makus talihi”nin de başlangıcıydı bu: Moğol barbarlığının hedefi olan Diyarbakır, Cizre, Mardin, Hakkari gibi kentler yüzyıllar boyu toparlanamadı.
İşte, “Cengiz Han ve mirasçıları”nın mirası böyle bir şeydi…
1) Marozzi, “Tamerlane”, s. 13-14
2) Hodgson, “The Venture of Islam”, cilt 2, s. 288
3) Marozzi, s. 13
4) International Herald Tribune, 10 Mayıs 2005
5) “The Islamic Middle East, 700-1900”, s. 300
6) Turan, “Selçuklular Tarihi ve Türk ve İslam Medeniyeti”, s. 477
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: March 16, 2007 01:38 AM
Mustafa Bey
bu yazıyının üstüne mideye zararlı olabilir diye bir uyarı falan koysaydınız..okuduğum vahşet midemin sınırlarını zorladı doğrusu..
daha önce yazdığım bir yazıdan küçük bir alıntı..
—————————————————
Moğollar Anadolu’da çok büyük katliamlar yaparlar..yaşlı,genç,erkek kadın ayırmadan binlerce insanı kılıçtan geçirirler..canını kurtaranlar ise ağır vergiler ödemek zorundadır.
1256 yılında Moğollar’a karşı ağır bir yenilgi daha alınır ve istila Konya sınırlarına gelir..halk değerli eşyalar vererek ve itaat göstererek katliamdan kurtulur..
Haçlı seferleri ile bozguna uğrayan Anadolu ,Babai isyanıyla iyice sarsılmış.Moğol İstilasıyla umutlarını tamamen kaybetmişti..perişanlığın,katliamların,ırza yapılan tecavüzlerin açlığın hüküm sürdüğü karanlık günler..
Ümitsizliğe kapılmayan,olabildiğince coşkulu bir ses geliyordu Konya’dan..karanlığın üstüne doğan güneş gibi aydınlatıyordu ışığı büyük velinin..MEVLANA CELALEDDİN RUMİ’NİN..hiç sönmeyecek olan günümüzü de aydınlatan nurlu velinin..
Etrafındakiler soruyordu Hazreti Mevlanaya:
–Moğollar buraya öküz sırtlarında geldiler,ellerindeki silah da sopadan ibaretti.Bizim altımızda ise en cins arap atlarımız ve elimizde en keskin kılıçlarımız vardı.Böyleyken onlara yenildik.Şimdi ise arap atlarına binen onlar,şam kılıçları da bellerinde,Artık yenilmelerine ve bizim kurtulmamıza nasıl imkan olabilir?
Bir ümit arıyorlardı kutlu velinin ağzından..Mevlana şöyle buyurur.
—Moğollar, dağlık bir bölgede son derece güç şartlar içinde hayatlarını sürdürüyorlardı.Bunlardan bir kısmı tüccar,Harzem Ülkesine gelip keten cinsinden biraz giyecek alıp gitmek istemişlerdi.Fakat her türlü nimet içinde olan Harzemliler bunu bile onlara çok görüp onları hükümdarlarına şikayet ettiler.Hükümdarları da bu adamları öldürttü.Ve bundan sonra Moğolların kendi ülkesine girmesini yasakladı.O zaman Moğolların hükümdarı bir mağaraya kapanıp on gün oruçlu olarak kendisine ve kavmine yol göstermesi için Allah’a yalvardı.Allah bu içten yalvarışlara karşı onları zalim ve mağrur kavimlere musallat etti.Onlara yenilmez bir güç verdi.Bütün zengin ve mağrur ülkeleri işgal ettiler ve yıktılar.Bu sebeple binekleri öküz ,silahları sopa olanlar bineği arap atı ve silahı şam kılıcı olan bizleri yendiler.
Fakat şimdi bu zaferlerinin sonucunda dünya nimetlerine daldılar.Şimdi bindikleri arap atının üztünde,bellerinde en keskin kılıçları ile mağrur ve yenilmez olduklarına inanarak gaflete düştüler.Bizse eski hatalarımızı anladık.pişman olduk,tövbe ettik.Allah’ın onları yenmemiz için gerekli gücü bize vereceği muhakkatır.Moğollar yıkılacak ve devrileceklerdir.
————————————————–
bu vesileyle 2007 yılının Mevlana yılı olduğunu hatırlatalım..katliamlar değil sevgi ve barış kazansın..
Mevlana’ya sevgilerimle..