Arşiv 'Arkeoloji'Kategori

Hititçe Malatya

30 Ocak 2009

HASAN KARAMAN

Malatya doğu Anadolu’da yukarı Fırat bölümünde yer alan birçok kültüre ve medeniyete evsahipliği yapmış kadim şirin bir kentimiz. Kültepe vesikalarında “Melita” şeklinde görülen Malatya’dan Hitit vesikalarında “Maldia” olarak bahsediliyor. Asur İmparatorluk devri vesikalarında ise Meliddu, Melide, Melid, Milid, Milidia, Meleti olarak geçiyor. Urartu kaynaklarında ise Melitea deniyor. Malatya kelimesinin Hititçe “bal” anlamına gelen “melid”den türediği anlaşılıyor. Hitit hiyeroglif kitabelerinde Malatya şehri, bir öküz başı ve ayağı ile ifade ediliyor. Malatya temelleri, Hititler zamanında atıldı ve Hitit devrindeki “Melidu” kasabası bugün değişik isimler alarak Malatya oldu. Bugünkü Malatya, eski Malatya’nın bulunduğu yerden 9 km. uzaktadır. Şehir, 19. yüzyılın ilk yarısında Aspuzu denilen sayfiye bölgesine taşındı. Daha sonra Malatya olarak ismi değiştirildi.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7109

Defineci öküzler

3 Haziran 2008

ÖKÜZ TAŞI (Kırşehir) HAKKINDA

3 Haziran 2008

Cevat Kulaksız’ın yazısı ve fotoğrafları ile yazıya yapılan yorumlar:

http://www.kirsehiryenihaber.com/yazi/okuz-tasi-ustune

“Öküz Taşı” üstüne

 

Yolunuz Kırşehir’imizin hudutları içinde bulunan Hirfanlı Barajına düşerse, baraj site girişinde, baraj gölüne hâkim bir sırtın başında, iki öküzü canlandıran “öküz taşı” heykeli görürsünüz. Dört ayaklı beton kaide üstünde ve tonlarca ağılığında olan, bu tarihî heykelin üstüne çıkıp bakıldığında, ortasının dört köşe havuz şeklinde oyulduğu görülür. Hitit’lerden kalan, granit taştan yapılan Kırşehir’imizin en değerli tarih hazinesi olan bu haykel gerçekten çok ilginçtir. Ne yazık ki, gerek çevresel faktörler (rüzgâr, yağmur, kar vb) gerekse şartlanmış ön yargılı insanların tahribi ile heykelin kulak, boynuz gibi öteki orijinal kısımları kırılmış.


Bundan 3000–4000 yıl önceden kalan bu eşsiz tarih hazinesi, çağın insanının sanat zevkini yansıtır. Bu sanat yapıtı, sadece bir heykel değil, aynı zamanda insanın ayrı bir gereksinimini karşılar. Tarih kitaplarında krallara üzüm salkımı sunan heykelleri görmüşüzdür. Şimdi olduğu gibi, binlerce yıl önceden üzüm ve üzümden elde edilen pekmez, şarap, çok uzun bir süre insanoğlunun en önemli gıdası olmuştur.

 

İşte, üstten bakınca havuz görünümünde olan bu taş yontuda, o devrin insanları üzüm ezip şıra çıkarıyorlardı. Bu öküz heykelinin burun deliklerinden şıra akması için delikler bulunuyor.  Bu öküz taşının bulunduğu Toklümen, Savcılı gibi Kızılırmak vadisindeki bağcılar, aynı yöntemle, bu tür havuzlarda ta o zamanki gibi, ayakları ile çiğneyerek üzümden şıra çıkarmaya devam etmekteler. Ancak şimdikilerin bu üzüm ezme havuzları, Hititler zamanındaki gibi süslü heykeller gibi değil, taş duvarlı beton havuzlar şeklinde. (Kırşehir’imizin bağcılığı en ileri olan beldesi Toklümümen Kasabamızdır).                                                                                                              

 ÖKÜZ TAŞI NEREDEN GELDİ?

1950–1955 yıllarında Kızılırmak üzerinde Hirfanlı Barajı için etüt ve yapımı başladığında, şimdilerde arazisi ile birlikte baraj gölü altında kalan “Dokuz” köyünün bir höyük tepesinde bulunan, bu anıtsal öküz taşı, su altında kalmaması için, büyük zorluklarla şimdiki yerine getirilmişti.

 

O devrin insanları neden böyle muhteşem anıtsal öküz heykeli yapmıştır? 3000–4000 yıl öncesini düşünürsek, şimdiki hiçbir motorlu araç ve makine yoktu. İnsanoğlunun en büyük yardımcısı, yük taşıyıcısı eşek ve öküzdü. Öküzün emeğinden yararlanan, ürününü taşıyan etini yiyen, derisini birçok işte kullanan (kemer, kayış, çarık, giysi vb)  insan, öküze öylesine minnet duymuş, öylesine değer vermiş ki, böylesine muhteşem heykellerle onu adeta kutsamış. Kızılırmak boylarında Hititlerden günümüze kadar, bütün Anadolu’da ve hatta öteki ülkelerin yaşamında öküzün ve öküz kağnısının yüzyıllar süren insanla çok sıkı etkileşimi vardır. Ne ki, daha yakın zamana kadar, binlerce yıl, insanlar öküzün emeğinden yararlanmış (tarlasını sürmüş, her türlü yükünü taşımış, hasadını yapmış), etini yemiş, derisinden (gönünden) ayağına çarık dikmiş, bağırsaklarından sucuk (hatta def) yapmış, boynuzundan bıçak sapı, bazı kutu kaplar, tarak, uçkurluk, kağnısına kayış ve sabunluk yapardı, (gıcırdamasını, sürtünmeyi azaltsın diye, tekere sabun sürerlerdi). (Kışın yakmak için gübresinden tezek yaparlardı. İnsanoğlu öküzden öylesine yararlanmış ki, ahır sekisi denilen ve öküzlerle insanların adeta birlikte kaldıkları büyükçe odada, öküzün nefesi bile insanı ısıtırmış. Ne ki, daha 1960 lı yıllara kadar Anadolu’nun birçok köyünde ahır sekileri vardı. İşte insanoğlunun öküz ve eşekle böylesine bütünleştiği başka bir canlı yoktur. Gün olmuş çiftçi, öküzünü ev halkı ile eşdeğer tutmuştur. Onun için adeta bir öküz ve eşek kültürü oluşmuş. İnsanoğlu bu iki hayvandan böylesine faydalanıp severken, onun etrafında oluşturduğu tekerleme, aşağılama sözleri ile bir mizah kültürü de oluşmuştur. Bunları incelersek, “eşek kafalı’dan tutun da, “öküzün trene baktığı gibi”sine kadar, sayfalarımızı dolduran,  nice deyimler atasözleri sayabiliriz.
 

 

Babası bir öküz nalbandı olduğu için bu lakabı alan, Öküz Mehmet Paşa bir yana bırakıp, hele Kurtuluş savaşında öküz kağnılarının cephane taşıması nasıl unutulur… Buraya “Mustafa Kemal’in Kağnısı” şiirini, sayfa el verse de yazsa idim.

 

Öküzünü çok sevdiği için, öküzünün başına “maşallah”, mavi bocuk takan, ne ki öküzüne muska yazdıranlar bile vardı. Hatta kağnısını ve de tekerini görülmemiş derecede süsleyenlere bir örnek vermek istiyorum. Yanda resmi görülen kağnı tekerini 1996 da Antalya’ da bir antikacı dükkânında görmüştüm. Kırşehir yöresinde değil, Türkiye’nin hiç bir yerinde bir daha görülemeyecek bir süslü tekerdi. İşte, bu toprakların insanı, gücünden ekmek yediği öküzünü, kağnısını böyle kutsayıp sevmiş, binlerce yıl ötesinden onun heykelini dikerek ebedileştirmiş. Ayrıca bu yönde halk ozanları çok ilginç şiirleri ile, halkın öküze, kağnısına kaşı sevgisini dile getirmişler.

 

Daha beri gelelim. Artık heykel, resim yasak olduğu için, şiirlerle öküz kutsanmış. Birçok abdalların kendilerine “pir” saydıkları Pir Sultan Abdal (1510–1589)öküz için şunları diyor:       

 

                   “Dağdan kütür kütür hezen indirir,            

                   İndirir de ateşlere yandırır,                          

                   Her evin dirliğim öküz döndürür,                

                   İreçberler hoşça tutun öküzü. 

                    

Öküzün damını alçak yapın

                                        

Yaş koman altını yapın,   kuruluk

                                        

Koşumdan koşuma gözlerin öpün,

 

İreçberler hoşça tutun öküzü.

 

Pir Sultanım der ki kaynar coşunca,

Tekne hamur kalmaz ekmek pişince,

Âdem ata öküzün çifte koşunca,

İreçberler hoşça tutun öküzü.

 

Halk ozanlarımızdan Ruhsati (1835–1911) de Tanrı’dan dört öküz istiyor:

 

“Ya ilâhi görünmeden bir devlet

                   Zekâtımı veremezsem geri al,                                                   

                   Helâlından dört öküz ver yarabbi

                   Koşup çifte süremezsem geri al”

  

Mercî adlı ozan şöyle diyor:

 

Öküz altında buzağı arar,

 Reva mı katmaya aşuna agu,

Taleb kılasın öküzden buzağı”.

 

 Ozan Gedai (1826–1901) de şöyle diyor:

                                                                        

“Sözün tutup hele dinledim anı 

Varıp bir köşede tuttum mekânı

Çiftçi oldum ele aldım sabanı

Öküzlerim öldü tohum ekerken”.

 Gelen Yorumlar :

hele şükür!!
sevgili okuyucular, nihayet siyasetten ve siyasetin dalgalarındaki o acımasız girdaptan kurtulup da bize ait, özümüz, varlığımızın izlerini taşıyan,  kısaca tarih, folklor ve edebiyat kokan bir yazı ile karşılaştım buralarda.yazarının eli dert görmesin ve devamını diliyorum.
mehmet kara | 09 Ağustos 2007 Saat 01:22
SAYIN CEVAT HOCAYA SAYGILARIMI SUNARIM
Gitme giden gitme sual sorayim
Ya bu dünya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Dünya Sari Öküz’ün üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu öküz neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Öküz de bir salin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu sal da neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Sal da bir baligin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu balik neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Balik da deryanin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu derya neyin üstünde durur
Vallahi billahi ben onu gördüm
Derya da ikrarin üstünde durur

Gitme giden gitme bir dahi soram
Ya bu ikrar neyin üstünde durur
PIR SULTAN’im der ki ben onu gördüm
Ikrar da imanin üstünde durur

Yaşar AVCI | 09 Ağustos 2007 Saat 15:42

K S A N T O S

6 Haziran 2007

 Antalya’daki antik kente ilk kez kabartma öküz figürü bulundu.

Ksanthos’ta Kazı Çalışmaları
Antalya’daki antik kente ilk kez kabartma
öküz
figürü bulundu.

Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Kınık Beldesi’ndeki Ksanthos antik kentinde, daha önce o bölgede hiç rastlanmayan ve Frigya uygarlığına ait olduğu tahmin edilen iki kabartma öküz figürü bulundu.

Anadolu’nun en eski uygarlıklarından Likya’nın 36 şehrinden biri olan Ksantos, çeşitli dönemlerde Roma ve Bizans uygarlıklarına da ev sahipliği yapmış antik bir kent.

Bizans’ın en büyük kilisesi, Roma’nın en büyük agorası Ksanthos’ta. 12 metrelik caddesiyle antik dönemin en geniş caddesi yine burada.

1950 yılından beri yürütülen kazı çalışmalarında bu yıl, geç dönem Frigya uygarlığına ait olduğu tahmin edilen iki kabartma öküz figürü bulundu.

Antik dönemde önemli kişilerin mezarlarında rastlanan arslanbaşı ve öküz figürü, gücü ve kudreti simgeliyor.

Ksantos’taki figürün de Likya döneminde önemli bir kişinin mezarı için yapıldığı, ancak Roma döneminde başka bir yapının temelinde kullanıldığı tahmin ediliyor.

Öküz figürü bölgede ilk olmasının yanısıra, Ksanthos’taki yerleşimin tarihini 200 yıl geriye taşıması açısından da önem taşıyor.

Sümerlerde öküz

6 Mayıs 2007

SÜMER URUKAGİNA YASASI

  Geçmiş toplum uygarlık yoluna, bir bakıma, ‘mezarlıktan geçerek’ girer. Eski insan, mezar ve ölüm kültünü oluşturan sembol ve ‘substitution’ aracılığıyla, toplumsal üleşim konusu olan ölü bedenleri, aşamalı bir şekilde, metafizik dünyaya taşımaya çabalamış ve bunda başarılı da olmuştur. Ölüm ve ölü bedeni konu eden tabulardan cenaze ritüellerine değin bütün bu kült boyunca, eski toplumun, ölü bedeni korumaya yönelik yiyecek ve içecek biçimli diyet ödeme örneklerini de buluruz; çağdaş ekonomilerde sayısız türüyle ‘vergi’ halini alacak olan ‘diyet ödeme’ yoluyla, orada, ölü beden yamyamlığı engellenmeye çalışılmıştır. Tarihin bilinen en eski yazılı kanun metni olan Sümer-Urukagina yasasında, 4300 yıl kadar önce, ölüm vergisi ve mezar töreni kurallarına önemli bir yer ayrılmış olması, eski toplumda, uygarlık ve mezar kültü arasındaki bu yakın ilişki bakımdan, şaşırtıcı değildir.

Hammurabi yasasından bir-kaç asır önce, Lagaş yöneticisi Urukagina döneminde yazılmış ve bilinen yasa örnekleri arasında en eski olan; modern kanun yazım biçimlerinin öncellerinden biri kabul edilmesi gereken bu tabletin değeri ölçülemez.

Hasarlı ele geçtiği için okuma güçlüğü bulunan bu tabletin kimi bölümlerini sümerologlarımız farklı okumakta ve dolayısıyla değişik yorumlamaktadırlar. Bununla birlikte, bizim şu an ilgilendiğimiz konuya ilişkin bölümler, var olan haliyle, Sümer cenaze töreni kurallarına ışık tutmaktadır. Daha önemlisi, ‘cenaze sahipleri’nin hazırlaması gereken yiyecek ve içecek diyetlerinin, ‘ölüm vergisi’nin miktarları ve kimlere ödeneceği bu belgede ayrıntılı bir döküm olarak verilmektedir.

Öteki eski kanunlarda ‘ölüm vergileri’ yer almazken Urukagina yasası bu alanda tek örnek oluşturuyor. Bütün yasalar, hiç olmazsa ortaya çıktıkları an, toplumun gerçek sorunlarına yanıt arayışını ifade ederler. O halde genel olarak cenaze tören düzeni; daha dar anlamıyla, sonradan cenaze yemek törenleri vb. halini alacak olan ölüm diyetleri Urukagina toplumunun o sıradaki gerçek ve önemli bir sorunuydu. Urukagina yasa tabletinin bir bölümünün ölüm töreni ve ölü diyetlerinin düzenlenişine ayrılmış olması, eski toplumda, Turuva destanında da gördüğümüz gibi, ölü beden ile toplum birim arasındaki ‘ilişki yakınlığının’ bir göstergesidir.

Tablette ‘ölüm vergileri’nin yazılmasının bir nedeni de, belki, yasanın geriye dönük bir reform ilanı olmasındandır; Urukagina «eski günlerin kesin hükümlerini » geri getiren yönetici olarak övülmekteydi. Tabletlerden anlaşıldığı kadarıyla, Urukagina öncesi Tapınak yönetimi en verimli tarla ve en iyi öküzleri kendine ayıracak kadar ileri gitmiş ve ‘ölüm vergileri’ni de hayli artırmış durumdaydı:

“Tanrılara ait öküzler, canının istediği en verimli tarlaları kendisine ayıran Ensi’nin topraklarını sürmek için kullanılıyordu…. Birini mezara koyduğumuzda, papaz, 7 fıçı bira, 420 ekmek, 120 ölçü buğday, bir elbise, bir yatak, bir yastık alıyordu. ”

Urukagina, yaptıklarını yüceltmek bakımından, miktarlarını geriye çektiği ‘ölüm vergilerini’ sıralamayı bu nedenle önemli bulmuş olabilir. Fakat yasada yer alma gerekçeleri ne olursa olsun, bu metinde yazılanlar, tableti çok önemli bir bilgi kaynağı haline getiriyor.

Ünlü sümerolog bay Kramer, tarihteki ‘ilk vergi indirimi’ne örnek olarak Urukagina yasasının bu bölümünü göstermekteydi. Ona göre, Urukagina, ‘bir ölü mezara konduğunda’ verilmesi gereken ağır ‘diyetleri’ azaltmıştı! Böylesine önemli bir konudan bay Kramer’in çıkardığı sonuç , ‘ölüm bile vergi yükümlülüklerinden kurtuluş sağlamıyordu’ biçiminde genel vargıdır. O, burada ölüm ve cenaze kültü özel konusunun hayli uzağındadır ve sansasyonel, bir çok halde de gerçek dışı aktarımla sunduğu, ‘ilk’ler yaratma amacı ötesine geçmez. Bununla birlikte ünlü sümerolog, ‘ölüm diyetleri’nden ‘vergi’ olarak bahsetmekle doğru yapmıştır. Gerçekten de ölü sahiplerinin, ölü ruhuna hasrettiklerini düşündükleri bütün ziyafet törenleri, özünde, eski toplumda, ölü bedene sahip olabilme karşılığı olarak ‘ötekilere’ ödenmek zorunda kalınan bir çeşit ‘vergi’ydi; üstelik ölü sunuları öylesine kesin kurallarla belirlenmiştir ki, binlerce yıl boyunca, hazırlama ve dağıtma biçimleriyle en az değişikliğe uğrayan rituellerden biri olarak kalmıştır.

Urukagina yasasında ‘ölmek’ kelimesi için kullanılan kavram, ‘mezarda yatan, uyuyan adam’ biçimindedir ve bu yönüyle, o dönemlerde oldukça sık ele alınmaya başlanmış olan miras konusunun geçtiği yerlerde ‘ölen’ yerine, genel olarak, ‘kaderine giden’ gibi kelimeleri tercih eden öteki eski yasalarla uyum içindedir. Ölmek sözcüğü, anlaşılıyor ki, eski toplumda, etkileri günümüze değin uzanacak olan, tabu kelimelerden biridir ve ölmek fiili, genellikle, ‘yitirmek’, ‘kayıp’, ‘yolcu etmek’, ‘kaderine, sonsuza gitmek’, ‘sonsuz uykuya yatmak’ vb. şeklinde ifade etme yoluna gidilir. Yasanın ilk ‘vergisi’nin, yatak ve yastık gibi uyumak ile ilgili nesnelerden seçilmiş olması da bu noktayla ilişkilidir. Sümer yer altı kıraliyet saray mezarlarının iç düzenlenişi, ölümü uyumak olarak gösteren o dönem yaklaşımını tam olarak ortaya sermektedir.

Urukagina yasasında, ‘vergiler’ iki farklı duruma göre saptanmaktadır: ‘mezarda yatan adam’ ve ‘yatan adam’ için! Böylece iki ayrı ritüel alanı ortaya çıkar: Bireyin ölüm anından mezara konuluncaya değin geçen dönem, ilk yas dönemi, daha ağırlıkla ve ayrıntılı olarak ele alınmış olduğuna göre, defin işleminin daha az törensel olduğunu ve kısa sürdüğünü düşündürmektedir.

Yasada, ‘vergi yükümlüsü’ yani ‘ölü sahibi’ olanlar, sümerolog Kadriye Yalvaç ve Mebrure Tosun tarafından da, Uh-mus ve lu-dim-ma olarak okunmuştur. Yükümlülüğü daha ağır görünen Uh-mus olmakla birlikte, yükümlülük taşıma bakımından, Ludimma da Uh-mus ile birlikte birinci derecede ‘ölü sahibi’ görülmektedir. Öteki Sümer miras tabletlerinde ‘ilk mirasçı’; aynı zamanda ölü başında kandil yakma yükümlüsü de (bir üstünlük belgisidir) olan genellikle büyük, ‘ilk oğul’un konum’u ‘i-bi-la’ olarak okunan bir kelime ile betimlenmekteydi. Lipit İştar yasasında ise ‘İbila dumu-sal’-‘erkek-kız varisler’ olarak yer alır. Anlaşılıyor ki, Uh-mus ve Lu-dim-ma olarak okunan kelimeler, ölen bireyin birinci derecede mirasçı kategorilerini tanımlayan sıfatlardır ve mahdum ile nedime kelimelerinin başlangıçtaki anlamını karşılar gibi görünmektedir.

Vergiler, yatak ve yastık dışında, genel olarak yemek-içmekle ilgili olarak ekmek ve bira temelinde tayin edilmiştir. Burada, İsa’nın göğe çekilmeden önce12 havarisine verdiği son yemekte, ekmeğin kendi eti yerine yenilmesi, şarabın da kendi kanı yerine içilmesi gerektiğini söylediği İncil bölümü anımsanmalıdır. Eğer okuma doğru ise, ‘çift yastık’ kuralı, erkeğin ölümünde karısının da mezara birlikte gömüldüğü bir dönemin kalıntısı olabilir.

Urukagina tarafından miktarları azaltılmış olmakla birlikte, tapınak görevlilerine yapılan ödemeler yine de, ağır görünmektedir ve ‘ölüm vergileri dağılımı’nın ayrıntılı bir incelemesi toplum birim ilişkilerinin başka yönlerini de açıklayacaktır.

Sofra ekmeği, ayakta durma ekmeği, kapıda durma ekmeği, gece ve gündüz ekmeği; tapınak din görevlileri, kapıda veya ayakta duranlar, gece veya gündüz bekleyenler; sıcak ekmeğin konduğu ortak sofraya gelenler, ağıtçı veya müzisyen olması gereken kör’ler, ayinlere katılan dini erkan, mezar hazırlayıcılar, mezara konmadan önceki dönemde ölen birey namına verilen ziyafetler… genel çerçeve içinde Sümer ölüm törenlerini görebilmemizi sağlarlar.

Hammurabi Kanunları

6 Mayıs 2007

HAMMURABİ KANUNLARI İ.Ö.2500

Dünyanın ilk metropolisi olan Babil kralı Hammurabi (MÖ.1795-1750)’nin adıyla anılan bu kanunlar bir yönetici tarafından halka ilan edilen en eski kanun olarak bilinmektedir. Bütün ağır suçların ölümle cezalandırıldığı bu kanunlarda yer alan önemli bazı düzenlemeler arasında “kana kan göze göz” misilleme ilkesi, baktığı davalarda hata yapan hakimlerin görevden uzaklaştırılıp ağır para cezasına çarptırılmaları, yalan şahitlik yapanın ölümle cezalandırılması, suçlanan kişilerin suçsuzluklarını ispat etmeleri amacıyla Fırat’a atılmaları ve kişilerin toplumdaki statülerine göre farklı cezalara çarptırılmaları göze çarpmaktadır. Her ne kadar bu yaptırımlar günümüzde geçerli evrensel hukuk ilkelerine uygun olmasa da, Hammurabi kanunlarında yer alan pek çok ilke insan haklarına önem vermesi açısından önem taşımaktadır.

5. Eğer bir yargıç bir davaya bakar ve bir karara varırsa verdiği hükmü yazılı olarak takdim eder; daha sonra verdiği kararda bir hata ortaya çıkarsa ve bu kendi hatasından kaynaklanırsa o zaman davada onun tarafından kararlaştırılan para cezasının on iki katını öder ve halka ilan edilerek yargıçlık makamından el çektirilir ve bir daha asla yargıçlık icra etmek için oraya oturamaz.

12. Eğer tanık bulunamıyorsa yargıç azami sekiz ay olmak üzere bir süre tanır. Sekiz aylık süre içinde tanık ortaya çıkmamışsa suçludur ve henüz karara bağlanmamış davadaki para cezasını üstlenir.

17. Eğer bir kişi açık alanda kadın ya da erkek bir kaçak köle bulursa ve onu efendisine getirirse kölenin sahibi ona iki şikel gümüş ödeyecektir.

18. Eğer köle efendisinin adını söylemezse onu bulan kişi saraya getirecektir; daha fazla araştırma yapıldıktan sonra efendisine geri götürülecektir.

30. Eğer bir kabile reisi ya da bir adam evini, bahçesini ya da arazisini terk eder ve ücret karşılığı kiraya verirse ve başka biri onun evinin, bahçesinin ve arazisinin zilyedi olursa ve onları üç yıl süresince kullanırsa onların ilk sahibinin geri dönüp evini, bahçesini ve arazisini geri istemesi halinde ona geri verilmez ve onların zilyedi olan ve kullanan kişi onları kullanmaya devam eder.

31. Eğer onları bir yıllığına kiralar ve bir yıl sonra geri dönerse evi, bahçesi ve arazisi ona geri verilecek ve onlara tekrar sahip olacaktır.

32. Eğer bir kabile reisi ya da bir adam savaşta ele geçirilir ve bir tüccar onların özgürlüğünü satın alırsa ve onları saraya geri getirirse kendi evinde özgürlüğünü satın almaya yetecek araçlarının olması halinde kendisinin özgürlüğünü satın alır; evinde kendi özgürlüğünü satın almaya yetecek hiçbir şey yoksa kendi topluluğunun mabedi tarafından özgürlüğü satın alınır; onun özgürlüğünü satın almak için tapınakta bir şey yoksa mahkeme onun özgürlüğünü satın alır. Arazisi, bahçesi ve evi özgürlüğünü satın almak için verilemez.

35. Her hangi bir kişi kralın kabile reislerine hediye ettiği sığırı ya da koyunu satın alırsa parasını kaybeder.

36. Bir kabile reisinin, bir adamın ya da bir tebaanın kiraladığı arazisi, bahçesi ve evi satılamaz.

37. Her hangi bir kimse bir kabile reisinin, bir adamın ya da bir tebaanın kiradaki arazisini, bahçesini ya da evini satın alırsa onun satış sözleşmesi tableti kırılır (geçersiz ilan edilir) ve parası yanar. Arazi, bahçe ve ev sahibine geri verilir.

38. Bir mülkün kirasının ödeyerek başka her türlü yükümlülükten muaf olma hakkına sahip olan bir kabile reisi, adam ya da tebaa tarlası, evi ve bahçesi üzerindeki bu imtiyazını karısına ya da kızına devredemez; borcuna karşılık veremez.

39. Ancak, satın aldığı bir tarlayı, bahçeyi ya da evi karısına ya da kızına devredebilir, onların mülkiyetine katabilir veya borcuna karşılık olarak verebilir.

40. Tarlasını, bahçesini ve evini bir tüccara ya da başka bir kamu görevlisine satabilir, alıcı ise tarlayı, evi ve bahçeyi yararlanma hakkı karşılığında elinde tutabilir.

42. Eğer bir kişi işlemek üzere bir tarlayı teslim alır ve o tarladan hiçbir mahsul elde edemezse bu onun tarlada çalışmadığını ispatlar ve komşusunun yetiştirdiği kadar tahılı tarla sahibine teslim etmelidir.

43. Eğer tarlayı işlemeyip nadasa bırakmışsa komşularının ki kadar tahılı tarla sahibine verecektir ve nadasa bıraktığı tarlayı sabanla sürüp tohum ektikten sonra sahibine iade edecektir.

44. Bir kimse çorak bir araziyi ekilebilir bir hale getirmek için teslim almış; ancak, tembellik yaparak o araziyi ekilebilir bir hale getirmemişse dördüncü yılda araziyi sabanla sürmeli, tırmıklamalı ve çift sürmeli ve ondan sonra sahibine geri vermeli ve ayrıca on gan (bir arazi ölçüm birimi)’lık bir arazi için on gur (bir ölçü birimi) tahılı arazi sahibine vermelidir.

45. Bir kimse tarlasını sabit bir kira karşılığı ziraat için kiralıyor ve kira bedelini de alıyorsa; ancak, havaların kötü gitmesi nedeniyle ürün yok oluyorsa zarar toprağı işleyene aittir.

46. Tarladan sabit bir kira almaz ve ürünün yarısı ya da üçte biri karşılığı kiralarsa tarladan elde edilen mahsul mal sahibi ile araziyi işleyen arasında orantılı olarak taksim edilir.

47. İlk yıl ürün almada başarılı olamadığı için başkalarınca işlenen bir tarlayı teslim alırsa ilk tarlanın sahibi itiraz edemez, tarla işlenir ve anlaşmaya göre mahsulü toplanır.

48. bir kimse borçlanmışsa ve bir fırtına tahılları yere yatırmış ya da hasat başarılı olamamışsa veya susuzluktan tahıllar büyüyememişse o yıl alacaklısına tahıl vermesi gerekmez; borç tabletini suda yıkar ve o yıl için hiçbir kira ödemez.

49. Bir kimse bir tüccardan para alır ve tüccara susam ya da mısır ekilebilen bir tarlayı verir ve tarlaya susam ya da mısır ekilmesini sipariş ederse ve yetiştirici tarlaya susam ve mısır ekerse hasat edilen susamlar tarla sahibine aittir ve tarla sahibi tüccardan aldığı para ve yetiştiricinin geçimini sağlamak için tüccara mısır ile ödemede bulunur.

50. Ekili bir mısır ya da susam tarlası verilirse tarladaki mısır ve susamlar tarla sahibine aittir ve kira olarak tüccara para ile ödeme yapar.

51. Ödeme için hiç parası yoksa o zaman kraliyet tarifesine göre tüccardan aldığına karşılık kira olarak para yerine susam ya da mısır ile ideme yapar.

53. Bir kimse su bendini uygun koşullarda tutmaz ve bakımını yapmaz ve bu nedenle bend yıkılır ve tarlalar su altında kalırsa, o zaman barajı yıkılan kişi para karşılığı satılır ve elde edilen para harap olmasına yol açtığı mısırın karşılığı olarak verilir.

54. Eğer bu mısırların karşılığı olarak yeterli gelmiyorsa malları da mısırları sular altında kalan çiftçiler arasında paylaştırılır.

55. Bir kimse mısırlarını sulamak için ark açarsa; ancak, dikkatsizliği nedeniyle sular komşusunun tarlasını basarsa o zaman komşusunun mısır kaybını öder.

56. Bir kimse suyun önünü açar ve komşusunun arazisinde su taşkınına yol açarsa her on gan’lık arazi için on gur mısır ödemelidir.

57. Eğer bir çoban, arazi sahibinin izni ve koyunların sahibinin bilgisi olmaksızın otlamaları için koyunların tarlalara girmesine izin verirse, o zaman tarla sahibi mahsulünü hasat eder ve tarla sahibinin izni olmaksızın sürüsünü tarlada otlatan çoban her on gan’lık arazi için 20 gur’luk mısırı tarla sahibine öder.

58. Sürü otlamayı bıraktıktan ve şehrin kapısında ortak sürüye katıldıktan sonra her hangi bir çoban onların tarlaya girmesine müsaade eder ve onları orada otlatırsa bu çoban otlatmaya müsaade ettiği tarlanın zilyedi olur ve hasatta her on gan’lık arazi için 60 gur mısır öder.

59. Bahçe sahibinin izni olmaksızın her hangi bir adam bir ağacı kesip bahçeye devirirse yarım mina para öder.

60. Her hangi bir kimse bir tarlayı bahçıvana bahçe haline getirmesi için bırakırsa ve o da bahçede çalışıp dört yıl süre ile bahçeye bakarsa beşinci yılda bahçıvan ile bahçenin sahibi bu bahçeyi ikiye bölerler ve bahçe sahibi kendi payını alır.

61. Bahçıvan bahçenin bir kısmını hiç kullanılmamış bir vaziyette bırakarak tarlayı bahçe haline getirmeyi tamamlamamışsa işlenmemiş kısım onun payı olarak tahsis edilir.

62. Bahçe olarak ona verilen tarlayı ekip biçmiyorsa ve ekilebilir (mısır ya da susam) bir arazi ise, komşu tarladaki ürünlere göre, nadasa bıraktığı yıllar süresince tarladan elde edilecek mahsulü arazi sahibine verir ve tarlayı ekilebilir konuma getirdikten sonra sahibine iade eder.

63. Çorak arazileri ekilebilir hale getirdikten sonra sahibine geri verirse tarla sahibi ona bir yıl için on gan başına on gur öder.

64. Her hangi bir kişi bahçesini bir bahçıvana işlemesi için devrederse bahçıvan bahçenin mülkiyetine sahip oluncaya dek bahçe sahibine bahçede üretilen ürünlerin 2/3′ünü verir.

65. Eğer bahçıvan bahçeyi işlemezse ve bahçedeki mahsul perişan olursa, bahçıvan komşu bahçelerdeki ürünle orantılı olarak ödemede bulunur. (Burada paragrafın ¾’üne karşılık gelen bir kısım kayıptır.

101. Gittiği ülkelerle ticaret anlaşması yoksa kazandığı bütün parayı tüccara vermek amacıyla simsara bırakacaktır.

102. Bir tüccar yatırım için bir miktar parayı simsara emanet ederse ve simsar gittiği yerde bir miktar zarar ederse ana parayı tüccara vermek zorundadır.

103. Seyahatte iken düşmanlar sahip olduğu her şeyi ondan alırlarsa simsar Tanrı adına yemin eder ve yükümlülükten kurtulur.

104. bir tüccar nakletmesi için simsara mısır, yün, yağ veya başka bir mal verirse aracı aldığı miktarı belirten bir makbuzu tüccara vermelidir. Bundan sonra tüccara verdiği para için de ondan bir makbuz alır.

105. Simsar dikkatsiz ise ve tüccara verdiği para için bir makbuz almamışsa faturalanmamış parayı kendi parası olarak sayamaz.

106. Simsar tüccardan parayı teslim alırsa; ancak, tüccarla arasında bir anlaşmazlık varsa (makbuzu reddediyorsa) o zaman tüccar Tanrı ve parayı simsara verdiğine tanıklık eden şahitlerin huzurunda yemin eder ve simsar toplam meblağın üç katını ona öder.

107. Eğer tüccar simsarı aldatırsa, yani simsar kendisine verilen her şeyi geri getirdiği halde, tüccar kendisine geri verilen şeylere ilişkin makbuzu inkar ediyorsa o zaman simsar tüccarı yargıçlar ve Tanrı önünde suçlar ve simsarın kendisine verdiği şeyleri aldığını hala inkar ederse simsara toplam meblağın altı katını öder.

108. Eğer bir meyhaneci (kadın) içilen içkinin bedeli olarak brüt ağırlığına göre mısır kabul etmiyorsa ve para alıyorsa ve içki için aldığı para mısırın değerinden daha az ise tutuklanır ve suya atılır.

112. Eğer bir kişi seyahate çıkar ve başka birisine gümüş, altın, değerli taşlar veya başka her hangi bir taşınır mal emanet ederse ve ondan tekrar geri almayı isterse ve emanet edilen kişi bütün malları belirlenen yere getirmez ve tam aksine onları kendisi kullanırsa o zaman malları geri getirmeyen bu kişi mahkum edilir ve kendisine emanet edilen her şeyin beş katını öder.

113. Her hangi bir kişinin para veya mısır sevkıyatı varsa ve onları sahibinin bilgisi olmaksızın bir tahıl ambarından ya da bir kutudan almışsa; bu durumda sahibinin bilgisi olmaksızın tahıl ambarından mısırı ya da kutudan parayı alan kişi mahkum edilir ve aldığı mısırı geri öder. Ve ödediği komisyonu kaybeder.

114. Eğer para veya mısır karşılığında bir hak talep etmez ve güç kullanarak hakkını almaya kalkışırsa her bir olay için bir mina (yarım kilo)’nın 1/3′ü kadar gümüş verir.

115. Eğer bir kişinin diğerinden para veya mısır alacağı varsa ve onu buna karşılık hapsetmişse ve mahkum hapishanede doğal yollardan ölmüşse, olay kapanır.

117. Eğer her hangi bir kişi borcunu ödeyemezse ve para için kendisini, karısını, oğlunu ya da kızını satarsa veya zorla çalıştırılmalarına izin verirse onları satın alan adamın ya da mal sahibinin evinde üç yıl süresince çalışırlar ve dördüncü yılda özgür bırakılırlar.

118. Zorla çalıştırılmaları için kadın ya da erkek bir köleyi vermeleri halinde tüccarın bunları kiraya vermesi ya da para ile satması durumunda buna itiraz edilebilir.

119. Eğer bir kişi borcunu ödemekte başarısız olursa ve kendisine bir çocuk doğuran kadın hizmetçiyi para karşılığı satarsa tüccarın ona ödediği para köle sahibine geri verilir ve kadın hizmetçi özgür bırakılır.

120. Her hangi bir kişi diğer bir kişinin evinde muhafaza için mısırlarını depolamışsa ve depolanan mısırlara her hangi bir zarar gelmişse ya da evin sahibi tahıl ambarını açmış ve bir miktar mısır almışsa veya özellikle mısırların kendi evinde depolandığını inkar ediyorsa; o zaman, mısırların sahibi Tanrı’nın huzurunda (yeminle) hak iddia eder ve ev sahibi aldığı bütün mısırları sahibine geri verir.

121. Her kim ki başkasının evinde mısırlarını depolar her yıl için her beş ka mısır başına bir gur oranında ardiye ücreti öder.

122. Eğer bir kişi başkasına saklaması için gümüş, altın ya da başka bir şey verirse verdiği her şeyi birkaç şahide göstermelidir, bir sözleşme hazırlanmalıdır ve ondan sonra saklanması için teslim edilmelidir.

123. Eğer şahit ve sözleşme olmaksızın saklanması amacıyla teslim ediliyorsa ve teslim alan kişi bunu inkar ediyorsa o zaman yasal olarak talep edebileceği bir hak yoktur.

124. Eğer her hangi bir kişi gümüş, altın ya da başka bir şeyi şahitler huzurunda saklanması için birisine teslim eder de teslim edilen kişi bunu inkar ederse bu kişi bir hakimin huzuruna çıkarılmalı ve inkar ettiği her şeyi sahibine tam olarak geri vermelidir.

125. Eğer bir kişi mallarını muhafazası için başka birine bırakırsa ve hırsız ya da soyguncular sayesinde onun ve diğer adamın malları ortadan kaybolursa ihmali nedeniyle kaybın oluşmasına yol açan evin sahibi ücret karşılığında kendisine teslim edilen bütün malları tazmin eder. Ancak, evin sahibi malların peşine düşerek onları hırsızlardan geri alabilir.

126. Mallarını kaybetmeyen bir kişi kaybettiğini belirtiyor ve yanlış iddialarda bulunuyorsa; onları kaybetmemiş olsa bile eğer Tanrı huzurunda mallarını kaybettiğini miktarı ile birlikte iddia ediyorsa kaybettiğini iddia ettiği bütün malları tazmin edilir.

127. Eğer her hangi bir kişi rahibelere (Tanrı’nın kızkardeşlerine) yada her hangi bir kişinin karısına iftira atarsa ve bunu ispat edemezse bu adam hakim huzuruna çıkarılır ve alnı işaretlenir (derisi çizilerek ya da belki de saçı kesilerek).

128. Bir adam bir kadını karı olarak alır; ancak, aralarında her hangi bir ilişki söz konusu olmazsa bu kadın o adamın karısı olmaz.

129. Bir adamın karısı başka bir adam ile basılırsa (suçüstü halinde) her ikisi de bağlanır ve suya atılır; ancak, koca karısını, kral da kölelerini affedebilir.

130. Bir kişi, henüz erkek olarak bilinmeyen, hala babasının evinde yaşayan ve onunla uyuyan başka bir adamın karısına (nişanlı ya da çocuk annesi) tecavüz ederse ve bu adam öldürülür; ancak kadın masumdur.

131. Eğer bir adam başka birisinin karısını itham ederse; ancak, o kadın başka bir adamla basılmazsa kadın yemin etmek zorundadır ve ancak ondan sonra kendi evine dönebilir.

132. Bir adamın karısının başka bir adam ile ilgili olarak dedikodusu yapılırsa; ancak, kadın diğer adamla uyurken yakalanamazsa kadın kocası için nehre atılır.

133. Eğer bir kişi savaşta esir alınırsa ve evinde geçimi sağlayacak şeyler olduğu halde karısı evini ve bahçesini terk edip başka bir eve giderse; bahçesine bakmadığı ve başka bir eve gittiği için yasal olarak suçlu bulunur ve nehre atılır.

134. Eğer bir kişi savaşta esir alınırsa ve evinde geçimi sağlayacak şeyler olmazsa ve bu durumda karısı evini terk edip başka bir eve giderse masumdur.

135. Eğer bir kişi savaşta tutsak edilirse ve evinde geçimi sağlayacak şeyler olmazsa ve karısı başka bir eve giderek orada çocuklarına bakarsa ve kocası geri geldiğinde evine dönerse, o zaman kadın evine geri dönebilir; ancak, çocuklar babalarına ait olur.

136. Eğer bir kişi evinden ayrılırsa, kaçarsa bu kaçağın karısı kocasına geri dönmeyebilir.

137. Bir adam kendisine bir çocuk veren karısından ya da kendisine bir çocuk veren kadından ayrılmak isterse, o zaman karısına çeyizini geri verir ve çocuklarına baksın diye tarlanın, bahçenin ve malların bir kısmının kullanım hakkını verir. Çocuklarını büyüttüğü zaman çocuklara verilenlerden bir parça, oğlanınkine eşit olan bir parça da ona verilir. Ondan sonra kalbinin erkeği ile evlenebilir.

138. Eğer bir adam kendisine çocuk vermeyen karısından ayrılmak isterse ona babasının evinden getirdiği çeyizi ve başlık parasını verir ve ondan sonra onun gitmesine izin verir.

139. Başlık parası yoksa ayrılma parası olarak yarım kilo altını ona vermelidir.

140. Eğer adam azad edilmiş bir köle ise yarım kilonun 1/3′ü kadar altın verir.

141. Eğer bir adamın birlikte yaşadığı karısı onu terk etmek isterse, borç altına sokarsa, evini virane haline getirirse ve kocasını ihmal ederse yargı kararıyla suçlu bulunur. Kocası onun serbest kalmasını teklif ederse kendi yoluna gider ve ayrılma parası olarak kadına hiçbir şey ödemez. Kocası onun serbest kalmasını istemezse ve başka bir kadın alırsa kocasının evinde hizmetçi olarak kalır.

142. Bir kadın kocası ile kavga ederse ve ona “Benim için uygun biri değilsin” derse bu peşin hükmünün nedenlerini ileri sürmek zorundadır. Eğer kadın suçsuzsa ve onun payına düşen bir hatası yoksa; buna karşılık kocası onu terk etmiş ve ihmal etmişse, o zaman bu kadına hiçbir suç ithaf edilemez, çeyizini alır ve babasının evine geri döner.

143. Eğer kadın masum değilse ve buna rağmen kocasını terk etmiş, evine bakmamış ve kocasını ihmal etmişse bu kadın suya atılır.

144. Bir adam bir kadın alır da bu kadın ona bir kadın hizmetçi verirse ve çocuklarına bakarsa; ancak, buna rağmen adam başka bir kadın almak isterse ona izin verilmez; bu adam ikinci bir kadın alamaz.

145. Bir adam bir kadını alır da kadın hiçbir çocuğa bakmazsa ve bu durumda adam başka bir kadın almak isterse ve o kadını alıp evine getirirse bu ikinci kadın karısı ile eşit düzeyde olmasına izin verilmez.

146. Eğer bir adam bir kadın alır da bu kadın ona karılık yapsın diye bir kadın hizmetçi verir ve çocuklarına da bakarsa ve ondan sonra bu hizmetçi kadın onun karısı ile eşit olmak isterse ona çocuk doğurduğu için onun efendisi para karşılığı satamaz; ancak, onu kadın hizmetçiler arasında addederek ve bir köle olarak tutabilir.

147. Eğer ona bir çocuk vermemişse o takdirde onun hanımı onu para karşılığı satabilir.

148. Bir adam bir kadın alır da kadın hastalığa yakalanırsa ve adam ikinci bir kadın almak isterse hastalığa yakalanan karısını boşayamaz; bunun yerine onu inşa ettiği bir eve yerleştirir ve yaşadığı sürece ona yardım eder.

149. Bu kadın kocasının evinde kalmak istemezse babasının evinden getirdiği çeyizi tazmin edilir ve kadın gidebilir.

150. Eğer bir adam karısına bir tarla, bahçe ve ev ile bunlara ait bir vesika verirse ve kocasının ölümünden sonra oğulları buna itiraz etmezlerse, o zaman anne tercih ettiği oğullarından birine mirasının tümünü bırakabilir ve kardeşlerine hiçbir şey bırakmayabilir.

151. Bir adamın evinde yaşayan bir kadın kocasıyla hiçbir alacaklının onu tutuklayamayacağına dair bir anlaşma yapar ve buna ilişkin bir belge alırsa bu kadınla evlenmeden önce adamın borcu varsa alacaklı borca karşılık kadını alamaz. Adamın evine girmeden önce kadın bir borç sözleşmesi yapmışsa alacaklı da bu borç için kocayı alıkoyamaz.

152. Kadının eve girmesinden sonra her ikisi birlikte bir borcun altına girmişlerse her ikisi de tüccara borcu ödemek zorundadır.

153. bir kadın başka bir adamın hesabına her ikisinin eşlerini öldürürse suça katılın çiftlerin her ikisi de kazığa oturtulur.

154. Bir adam kendi kızıyla ensest ilişki içine girerse bulunduğu yerden sürülür.

155. Bir kişi bir kızı kendi oğlu ile nişanlarsa ve oğlu da o kızla ilişkiye girerse ve bundan sonra baba kızı kirletirse ve birlikte basılırlarsa baba bağlanarak suya atılır.

156. Bir kişi bir kızı kendi oğlu ile nişanlarsa ve oğlu o kızla ilişkiye girmeden babası kızı kirletirse yarım mina (250 gr) altın verir ve kızın babasının evinden getirdiği her şeyi tazmin eder. Kız ise gönlünün erkeği ile evlenebilir.

157. Her hangi bir kişi babasından sonra annesi ile ensest ilişki suçunu işlerse her ikisi de yakılır.

158. Her hangi bir kişi babasından sonra çocuk doğuran şef anne ile basılırsa babasının evinden kovulur.

159. Kayınpederinin evine menkul mal getiren ve başlık parasını ödeyen her hangi bir kişi başka bir karı ararsa ve kayınpederine “senin kızını istemiyorum” derse kızın babası onun getirdiği her şeyin sahibi olur.

160. Eğer bir kişi kayınpederinin evine taşınır mal getirir ve karısı için başlık parası öderse ve ondan sonra kızın babası “Sana kızımı vermeyeceğim” derse kendisi ile birlikte getirdiği her şeyi geri götürür.

161. Eğer bir kişi kayınpederinin evine taşınır mal getirir ve karısı için başlık parası öderse ve ondan sonra arkadaşı ona iftira eder ve kayınpederi genç kocaya “Sen benim kızımla evlenemezsin” derse kendisinin yanı sıra getirdiği her şeyi eksiksiz ona vermek zorundadır; ancak, karısı arkadaşı ile evlenemez.

162. Bir adam bir kadınla evlenir ve kadın adama oğullar doğurursa ve daha sonra bu kadın ölürse kadının babasının çeyiz üzerinde hiçbir hakkı yoktur; çeyizler oğlanlara aittir.

163. Bir adam bir kadınla evlenir ve kadın adama oğullar doğurursa ve daha sonra bu kadın ölürse kayınpederinin evine ödediği başlık parası ona geri verilmişse kadının kocası kadının çeyizi üzerinde hiçbir hak iddia edemez; çeyiz kadının babasının evine aittir.

164. Eğer kayınpederi ona başlık parasını geri ödemezse başlık parasını çeyizden alır ve arta kalanı kadının babasının evine verir.

165. Bir kişi seçtiği oğullarından birine bir tarla, bahçe ve ev ile bunlara ait bir vesika verirse ve daha sonra baba ölürse ve kardeşler malı-mülkü pay ederlerse; o zaman ilk önce babasının hediyesini ona vermelidirler ve o da kabul etmelidir. Daha sonra babadan kalan mallar pay edilebilir.

166. Bir kişi oğlu için kadınlar alır da küçük oğlu için hiçbir kadın almazsa ve ondan sonra ölürse kardeşler kalan malı paylaştıklarında küçük kardeşin payının yanı sıra henüz hiç karı almamış olan küçük kardeşe bir kadın sağlaması için bir başlık parasını ayırmalıdırlar.

167. bir adam bir kadınla evlenir de kadın adama çocuklar verirse ve bu kadın öldükten sonra adam bir kadın daha alır ve o da adama çocuklar verirse ve bundan sonra baba ölürse oğlanlar malları annelerinin durumuna göre pay edemezler, sadece çeyizleri bu şekilde pay edebilirler; babadan kalan mallar herkese eşit bir şekilde pay edilmelidir.

168. Bir kişi oğlunu evden kovmak ister ve bunu hakimin önünde “Ben oğlumu kovmak istiyorum” diye ilan ederse hakim onun gerekçelerine bakar. Oğlanın babanın onu haklı bir şekilde evden uzaklaştıracağı kadar büyük bir suçu yoksa babası onu evden uzaklaştıramaz.

169. Babanın oğlunu baba-oğul ilişkisinden mahrum edeceği kadar büyük bir suçu varsa baba onu bir kerelik affeder; ancak, oğlan ikinci defa aynı suçu işlerse baba onu bütün baba-oğul ilişkisinden mahrum edebilir.

170. Bir adama karısı oğullar doğurursa ve kadın hizmetçisi de oğullar doğurursa ve baba hala yaşarken kadın hizmetçinin doğurduğu oğullarına “Benim oğullarım” derse ve onları da karısının oğulları arasında sayarsa ve ondan sonra baba ölürse karısının ve kadın hizmetçinin oğulları babadan kalan malları ortak bir şekilde bölüşürler. Karısının oğlu pay eder ve seçer.

171. Ancak baba hala yaşarken hizmetçisinin oğullarına “Benim oğullarım” demezse ve ondan sonra ölürse hizmetçinin oğulları karısının oğulları ile malları paylaşamazlar; ancak, hizmetçiye ve oğullarına özgürlükleri verilir. Karısının oğullarının hizmetçinin oğullarını köleleştirmeye hakları yoktur; karısı çeyizini (babasından), kocasının ona verdiği hediyeleri, vesika ile ona verdiklerini alır ve kocasının evinde yaşar. Yaşadığı sürece onu kullanabilir; ev para karşılığı satılamaz. Onun bıraktığı her şey çocuklarına aittir.

172. Eğer kocası ona hediye vermemişse, hediye karşılığında tazminat verilmelidir. Bir çocuğunun payına eşit olacak şekilde kocasının mallarından bir pay alır. Eğer çocukları ona baskı yaparlarsa ve zorla evden uzaklaştırmaya çalışırlarsa hakim meseleye bakar ve oğullar hatalı ise kadın kocasının evini terk etmez. Kadın evden ayrılmayı arzu ediyorsa kocasının ona verdiği hediyeyi oğullarına bırakmalıdır; ancak, babasının evinden getirdiği çeyizi alabilir. Bundan sonra kalbinin erkeği ile evlenebilir.

173. Bu kadın gittiği yerdeki ikinci kocasına oğullar doğurursa ve ondan sonra ölürse onun daha önceki ve sonraki oğulları çeyizi aralarında paylaşırlar.

174. Eğer ikinci kocasına hiçbir oğul vermezse ilk kocasının oğulları çeyize sahip olurlar.

175. Eğer bir devlet kölesi ya da azad edilmiş birinin kölesi özgür birinin kızıyla evlenirse ve çocukları olursa kölenin efendisinin özgür olanın çocuğunu köleleştirmeye hiçbir hakkı yoktur.

176. Ancak, eğer bir devlet kölesi ya da azad edilmiş birinin kölesi bir adamın kızıyla evlenir ve evlendikten sonra kız babasının evinden çeyiz getirirse ve her ikisi de ondan faydalanıp bir ev kurarlarsa ve bundan sonra köle ölürse; o zaman, özgür doğan kadın çeyizini ve kocası ve kendisinin kazandığı her şeyi alır. Bunları iki parçaya böler; bir parçasını kölenin efendisi alır, diğerini ise kadın çocuklarına bakmak için alır. Eğer özgür doğan kadın hediyeye sahip değilse kocasının ve kendisinin kazandığı her şeyi alır ve onları iki parçaya ayırır: kölenin efendisi bir parçasını kendisi de çocuklarına bakabilmek için diğerini alır.

177. Çocukları henüz büyümemiş olan bir dul başka bir eve girmek (evlenmek) isterse hakim kararı olmaksızın bunu yapamaz. Eğer başka bir eve girerse hakim ilk kocasının evinin durumunu inceler. Bundan sonra ilk kocasının evi ikinci kocasına tevdi edilir ve kadın yönetici olur. Ve orada bir de kayıt tutulmalıdır. O evin düzenini sağlar, çocuklarını büyütür ve evde bulunan kapları satamaz. Dul bir kadının çocuklarının aletlerini satın alan kimsenin parası yanar ve eşyalar sahiplerine iade edilir.

178. Bir merbut kadına ya da bir fahişeye babası bir çeyiz ve bunun için bir vesika verirse; ancak, bu vesikada onu dilediği şekilde miras bırakabileceği belirtilmemişse ve açıkça satma hakkına sahip olduğu belirtilmiyorsa ve bu durumda babası ölürse o zaman kardeşleri bahçesini ve tarlasını teslim alırlar ve hissesine göre ona mısır, yağ ve süt verirler ve onu memnun ederler. Eğer kardeşleri hissesine göre ona mısır, yağ ve süt vermezlerse o zaman bahçesi ve tarlası ona destek olur. Tarlanın ve bahçenin kullanım hakkına sahiptir ve yaşadığı müddetçe babasının ona verdiği her şey onundur; ancak, o bu malları ne satabilir ne de başkasına devredemez. Onun mirası kardeşlerine aittir.

179. Bir rahibe ya da bir fahişe babasından bir hediye ve dilediği şekilde onu satabileceği açıkça belirtilen bir vesika elde etmişse ve babası ölmüşse o zaman kime isterlerse mallarını ona verebilirler. Kardeşleri hiçbir hak iddia edemez.

180. Bir baba kızına- evlenilebilir olsun ya da bir fahişe olsun fark etmez- bir hediye verip de ölürse babasından kalan mirastan çocuklardan birinin payı kadar bir pay alır ve yaşadığı sürece onun kullanım hakkından yararlanır. Malları ise erkek kardeşlerine aittir.

181. Bir baba bir tapınak hizmetçisini ya da tapınak bakiresini Tanrı’ya adarsa ve ona hediye vermez ve ölürse babasından kalan mirastan bir çocuk payının 1/3′ü kadar alır ve yaşadığı sürece onun kullanım hakkından yararlanır. Malları ise kardeşlerine aittir.

182. bir baba kızını Babil’in Mardi’sinin karısı olarak adarsa ve ona hediye ya da bir tapu senedi vermeyip ölürse kardeşlerinden babasının evindeki mirastan bir çocuğun payının 1/3′ünü alır; ancak, Marduk onun malını kime dilerse ona bırakabilir.

183. Bir baba kızına bir cariye, bir çeyiz, bir koca ve bir tapu senedi verirse ve ondan sonra ölürse babasından kalan maldan bir pay alamaz.

184. bir baba kızına bir cariye ile birlikte bir çeyiz ve koca vermezse ve ölürse kardeşi babasının servetine göre ona bir çeyiz verir ve bir koca bulur.

185. Bir adam bir çocuğu evlatlık alır ve oğlu olarak ona ismini verirse ve onu besleyip büyütürse büyümüş bu çocuk bir daha geri istenemez.

186. Bir adam bir çocuğu evlatlık alırsa ve o çocuğu aldıktan sonra analığına ve babalığına zarar verirse evlatlık alınan bu oğlan babasının evine geri döner.

187. Saray hizmetlerinde çalışan bir metresin ya da bir fahişenin oğlu geri alınamaz.

188. Bir zanaatkar bir çocuğu besleyip büyütmek için yanına alırsa ve ona mesleğini öğretirse o çocuk geri alınamaz.

189. Ona mesleğini öğretmezse bu evlatlık oğlan babasının evine geri döner.

190. bir adam oğul olarak evlatlık aldığı bir çocuğa bakmaz ve onu diğer çocuklarla birlikte besleyip büyütmezse bu evlatlık oğlan babasının evine geri dönebilir.

191. Bir oğlanı evlatlık olarak alan ve onu besleyip büyüten, bir ev kuran ve çocukları olan bir adam evlatlığını evden atmayı isterse bu evlatlık oğlan kendi yoluna gidemez. Babalığı kendi servetinden bir çocuğun payının 1/3′ünü ona verdikten sonra gidebilir. Tarla, bahçe ve evden ona bir şey verilmez.

192. Bir metresin ya da fahişenin oğlu babalığına ya da analığına “Benim annem ya da babam değilsiniz” derse dili kesilir.

193. Bir metresin ya da fahişenin oğlu babasının evini özler ve babalığını ve analığını terk edip babasının evine giderse gözleri çıkarılır.

194. Bir adam çocuğuna bir sütanne tutarda çocuk onun ellerinde ölürse ve sütanne anne ve babaya haber vermeksizin başka bir çocuğu emzirirse onlar sütanne haber vermeksizin başka bir çocuğu emzirmekle suçlayabilirler ve onun memeleri kesilir.

195. Eğer bir oğul babasına vurursa onun elleri balta ile kesilir.

196. Eğer bir adam başka bir adamın gözünü çıkarırsa onun gözü de çıkarılır. [Göze göz]

197. Eğer bir kişi başkasının kemiğini kırarsa onun kemiği de kırılır.

198. Eğer bir kişi azad edilmiş bir adamın gözünü çıkarırsa ya da kemiğini kırarsa bir mina (yarım kilo) altın öder.

199. Eğer bir adamın kölesinin gözünü çıkarırsa ya da kemiğini kırarsa onun değerinin yarısını öder.

200. Bir adam kendisi ile eşit olan birinin dişini kırarsa onun da dişi kırılır. [Dişe diş]

201. Bir kişi azad edilmiş bir adamın dişini kırarsa bir mina altının 1/3′ünü verir.

202. Bir adam rütbece kendisinden daha üstün olan bir adamın vücuduna vurursa halkın önünde öküz kırbacı ile 60 kırbacı hakeder.

203. Doğuştan özgür bir adam başka bir özgür doğan adama ya da eşit derecedeki birine vurursa bir mina altın öder.

204. Azad edilmiş bir adam başka bir azad edilmiş adama vurursa on şikel para öder.

205. Azad edilmiş bir adamın kölesi azad edilmiş bir adama vurursa kulağı kesilir.

206. Bir kavga sırasında bir adam diğerine vurur ve onu yaralarsa ve daha sonra “Onu kasıtlı olarak yaralamadım” diye yemin ederse doktorların masrafını öder.

207. Bu adam yarası nedeniyle ölürse, öldüren benzer bir şekilde yine yemin eder ve ölen kişi doğuştan özgür ise yarım mina para verir.

208. Eğer azad edilmiş biri ise bir minanın 1/3′ü kadar öder.

209. Bir adam henüz doğmamış çocuğunu kaybedecek şekilde doğuştan özgür bir kadına saldırırsa onun kaybı için on şikel öder.

210. Bu kadın ölürse öldüren kişinin kızı öldürülür.

211. Özgür sınıfa ait bir kadın bir darbe nedeniyle çocuğunu kaybederse buna neden olan para olarak beş şikel öder.

212. Bu kadın ölürse yarım mina öder.

213. Bir adam, başka bir adamın kadın hizmetçisine saldırır ve kadın çocuğunu kaybederse o para olarak iki şikel öder.

214. Bu hizmetçi ölürse bir minanın 1/3′ü kadar öder.

215. Bir doktor operatör bıçağı ile derin bir yarık açarsa ve onu tedavi ederse ya da bir operatör bıçağı ile (gözün üstünde) bir tümörü açarsa ve gözü kurtarırsa on şikel alır.

216. Hasta eğer azad edilmiş bir adamsa beş şikel alır.

217. Başka birinin kölesi ise sahibi doktora iki şikel verir.

218. Bir doktor operatör bıçağı ile derin bir yarık açarsa ve hastayı öldürürse ya da bıçak ile bir tümörü açıp gözü keserse doktorun elleri kesilir.

219. Bir doktor operatör bıçağı ile azad edilmiş bir adamın kölesinde derin bir yarık açarsa ve onu öldürürse o köleyi başka bir köle ile ikame etmelidir.

220. eğer operatör bıçağı ile bir tümörü açar ve gözünü çıkarırsa kölenin değerinin yarısını öder.

221. Eğer bir doktor kırık bir kemiği ya da insanların hastalıklı kısımlarını iyileştirirse hastalar ona nakit olarak beş şikel verirler.

222. Azad edilmiş bir adam ise üç şikel verir.

223. Köle ise sahibi doktora iki şikel verir.

224. Bir veteriner cerrah bir eşek ya da bir öküz üzerinde ciddi bir ameliyat yapar ve tedavi ederse ücret olarak sahibi cerraha bir şikelin 1/6’sını öder.

225. Bir veteriner cerrah bir eşek ya da bir öküz üzerinde ciddi bir ameliyat yapar ve onu öldürürse sahibine değerinin ¼’ünü öder.

226. Ustasının bilgisi olmaksızın bir berber satılmayan bir kölenin üzerindeki kölelik işaretini silerse bu berberin elleri kesilir.

227. Her hangi bir kişi bir berberi aldatır ve köle işaretini satılık olmayan köle işaretiyle değiştirirse öldürülür ve evi yakılır. Berber “Onu kasıtlı olarak işaretlemedim” diye yemin ederse suçlanmaz.

228. Bir inşaatçı bir bina inşa eder ve binayı tamamlarsa her bir sar’lık yüzey için iki şikel ona ücret verir.

229. Bir inşaatçı her hangi bir kişi için bir bina inşa eder ve bu binayı uygun bir şekilde yapmazsa ve onun inşa ettiği bina yıkılıp sahibini öldürürse inşaatı yapan öldürülür.

230. Eğer bina ev sahibinin oğlunu öldürürse inşaatı yapanın da oğlu öldürülür.

231. Bina sahibinin kölesini öldürürse evin sahibine köle için bir köle ödeme yapar.

232. Binanın bir kısmı harap olursa harap olan kısmın tümünü tazmin eder ve inşa ettiği binayı düzgün bir şekilde inşa edinceye dek kendi imkanlarıyla evi yeniden inşa eder.

233. Bir kişi başkası için bina yapıyorsa, bina henüz tamamlanmamış olsa bile, duvarı devrilmişse inşaatı yapan kişi kendi imkanlarıyla duvarı daha sağlam bir şekilde yapmalıdır.

234. Tekne inşa eden bir kişi birisi için 60 gur uzunluğunda bir tekne yaparsa nakit olarak iki şikel ücret alır.

235. Tekne inşa eden bir kişi birisi için bir tekne yaparsa ve tekneyi sıkı yapmazsa ve aynı yıl içerisinde tekne denize açıldığında hasar görürse tekne yapımcısı tekneyi alır ve kendi imkanlarıyla sağlamlaştırır. Sağlam tekneyi, tekne sahibine verir.

236. Bir kişi kendi teknesini bir gemiciye kiralarsa ve gemicinin dikkatsizliğinden tekne enkaz haline gelir ve batarsa gemici tekne sahibine tazminat olarak başka bir tekne verir.

237. Bir kişi bir gemici ve onun teknesini kiralarsa ve onu mısır, giyecek, yağ, hurma ve benzeri uygun şeylerle doldurursa; ancak gemicinin dikkatsizliğinden gemi batarsa ve taşıdıkları harap olursa o zaman gemici hem enkaz haline gelen gemiyi hem de içindekileri tazmin etmelidir.

238. Bir gemici her hangi bir kimsenin gemisini kazaya uğratır da gemiyi muhafaza ederse geminin değerinin yarısını öder.

239. Bir kişi bir gemici kiralarsa yıl başına altı gur mısır öder.

240. Bir tüccar bir feribota çarpar ve onu enkaz haline getirirse kaza geçiren teknenin sahibi Tanrı önünde adalet arar; feribot ile çarpışan tüccar gemisinin sahibi diğer botun sahibine bütün hasar için tazminat ödemelidir.

241. Her hangi bir kimse angarya için bir öküzü zorla alırsa nakit olarak bir minanın 1/3′ünü öder.

242. Her hangi bir kişi bir yıllığına öküzleri kiralarsa sabana koşulan öküzler için dört gur mısır öder.

243. Sığır sürüsünün kirası olarak sahibine üç gur mısır ödenir.

244. Bir kimse bir öküz ya da bir eşek kiralarsa ve bir aslan onu otlakta öldürürse zarar sahibine aittir.

245. Bir kimse bir öküzleri kiralar da onları kötü muamele ya da darbe sonucu öldürürse öküze karşı öküz vererek tazmin etmelidir.

246. Bir kimse bir öküz kiralar da onun bacağını kırarsa ya da boyun bağlarını keserse öküze karşı öküz vererek tazmin eder.

247. Bir kimse bir öküz kiralar da onun gözünü çıkarırsa sahibine değerinin yarısını öder.

248. Bir kimse bir öküz kiralar da onun bir boynuzunu kırarsa ya da kuyruğunu keserse veya burnunu yaralarsa sahibine değerinin dörtte birini öder.

249. Bir kimse bir öküz kiralar da Tanrı ölsün diye ona vurursa onu kiralayan kişi Tanrı adına yemin eder ve suçsuz olduğu kabul edilir.

250. bir öküz caddeden (pazardan) karşı karşıya geçerken birileri onu itip öldürürlerse sahibi mahkemede (kiralayana karşı) her hangi bir hak talebinde bulunamaz.

251. Bir öküz boynuzla yaralanmış ise ve bu da onun boynuzlayan bir öküz olduğunu gösteriyorsa ve onun boynuzları bağlanmamışsa ve öküz doğuştan özgür olan birini boynuzlayıp öldürmüşse sahibi nakit olarak yarım mina altın verir.

252. Eğer bir kişinin kölesini öldürürse bir minanın 1/3′ünü verir.

253. Bir kişi başka biriyle tarlasını işlemesi için anlaşır ve ona ekmesi için tohum verirse, boyunduruğa koşulmuş bir çift öküz verirse ve o kişi mısırı ya da diğer ürünü çalar ve kendisine ayırırsa elleri baltayla kesilir.

254. Eğer kendisine tohumluk mısır ayırır ve boyunduruğa koşulmuş öküz de kullanmazsa aldığı miktar kadar tohumluk mısır verir.

255. Eğer öküz boyunduruğunu başkasına kiraya verirse ya da tarlaya ekmeyerek tohumluk mısırı çalarsa suçlu bulunur ve her bir yüz gan için altmış gur mısır öder.

256. Onun topluluğu onun adına bunu ödemezse sığırlarla birlikte (çalışması için) tarlaya gönderilir.

257. Bir kimse tarla işçisi kiralarsa bir yıl için sekiz gur mısır öder.

258. Bir kimse bir öküz sürücüsü kiralarsa yıl başına ona altı gur mısır öder.

259. Bir kimse tarladan bir su çarkı çalarsa sahibine nakit olarak beş şikel öder.

260. Bir kimse (suyu nehirden ya da kanaldan almaya yarayan) bir su kaldıracı ya da bir sabanı çalarsa nakit olarak üç şikel ödemelidir.

261. Bir kimse koyun ya da sığırlar için bir çoban kiralarsa yıl başına sekiz gur mısır öder.

263. Kendisine verilen koyunu ya da sığırı öldürürse sahibine sığır için sığır, koyun için koyun vererek tazmin eder.

264. Gözetlemesi için koyun ya da sığırın emanet edildiği, üzerinde anlaşılan ücretini alan ve tatmin edilen bir çoban koyun ya da sığırların sayısını azaltırsa ya da daha az doğumla artış gerçekleşirse kaybettiği karı ya da artışı telafi etmelidir.

265. Kendisine bakması için koyun ya da sığır emanet edilen bir çoban hatalı davrandıysa, doğal yoldan sürünün daha az artmasına yol açtıysa ya da onları para karşılığı sattıysa mahkum edilir ve kaybın on katını sürü sahibine verir.

266. Bir hayvan Tanrı tarafından öldürüldüyse (kaza) ya da bir aslan onu öldürdüyse çoban Tanrı huzurunda masumiyetini ilan eder ve sahibi de bunun kaza olduğunu kabul eder.

267. Bir çoban bir şeyleri ihmal ettiği için ahırda bir kaza meydana gelmişse bu kazadan çoban sorumludur ve sığır ya da koyunu sahibine tazmin eder.

268. Harman dövmek için bir kimse bir eşek ya da öküz kiralarsa kira 20 ka mısırdır.

269. Harman dövmek için bir kimse bir eşek kiralarsa kira 20 ka mısırdır.

270. Harman dövmek için bir kimse genç bir hayvan kiralarsa kira 10 ka mısırdır.

271. bir kimse bir çift öküz, yük arabası ve sürücüsünü kiralarsa bir gün için 180 ka mısır öder.

272. Bir kimse yalnızca bir yük arabası kiralarsa bir günlüğüne 40 ka mısır öder.

273. Bir kimse bir gündelikçi kiralarsa yıl başından beşinci aya kadar (günlerin uzun ve işin zor olduğu Nisan-Ağustos arası) nakit olarak her gün için altı gerah; altıncı aydan yılın sonuna kadar ise beş gerah öder.

274. Bir kimse usta bir zanaatkar kiralarsa ona …’nın ücreti olarak günde beş gerah, çömlekçilik ücreti olarak beş gerah, terzilik ücreti olarak beş gerah, …ipçilik ücreti olarak dört gerah, duvarcılık ücreti olarak…gerah öder.

275. Bir kimse bir feribot kiralarsa günde üç gerah öder.

276. bir kimse bir yük gemisi kiralarsa günde iki buçuk gerah öder.

277. Bir kimse 60 gur’luk bir tekne kiralarsa onun kirası olarak günde bir şikelin 1/6′ı kadar para öder.

278. Bir kimse bir kadın ya da erkek köle satın alır ve bir ay geçmeden benu hastalığına yakalanırlarsa köleleri satıcıya geri götürür ve ödediği parayı geri alır.

279. Bir kimse bir kadın ya da erkek köle satın alır ve üçüncü şahıslar üzerinde hak iddia ederlerse satıcı bundan sorumludur.

280. Yabancı bir ülkede bir kimse başka bir ülkeye ait olan bir kadın ya da erkek köle alırsa ve bu kadın ya da erkek kölenin sahibinin ülkesine döndüğünde onları tanırsa ve köleler ülkenin yerlileri ise para almadan onları sahibine geri verir.

281. Onlar başka bir ülkeden ise alıcı onlar için tüccara ödediği parayı deklare eder ve kadın ve erkek köleyi elinde tutar.

282. Bir köle efendisine “Sen benim efendim değilsin” derse ve onlar o köleyi suçlarsa efendisi onun kulağını keser.

Tamga

6 Mayıs 2007

Semirechye Petroglifleri

Güzel sanatların bir türü olan petroglifler, Kazakistan bölgesinde ortaya çıkmış ve çok eski zamanlardan bugüne kadar varlığını sürdürebilmiştir. Son yıllarda bulunan birçok anıt, eski boyların sanatçı geleneklerinin özgünlüğünü göstermektedir.

Petroglif güzel sanatının en ünlü merkezi Kazakistan’daki Semirechie de bulunur (Kazakistan’ın bulunduğu bölgeye Yedi Göller adı verilmektedir.) Birbirine benzeyen anıtların incelenmesi bir asırdan daha da eskilere dayansa da, bu güne değin edinilen bilgi çok azdır…

1950’lerin sonunda Anrakhai dağlarında Tamgalı’ye ait petroglifik boyamalı, eşsiz bir tapınak bulunmuştur. Yeni araştırmalara 1970-80’lerde başladı. Bir başka sıra dışı anıt olan, Koksu Vadisindeki Eshkiolmes Tapınağı , 1980’lerde keşfedilmiştir. Bir çok petroglif Semirechie bölgesinde bulunmuştur. Ondan(10) fazla site bu araştırmaya dâhil edilmiştir.

Fotoğraf 1

Fotoğraf 2

Fotoğraf 3

Fotoğraf 4

Fotoğraf 5

Kazakistan’daki petroglif sanatının gelişmesindeki ana evrelerin farklılaşma olasılığı bu keşiflerden sonra ortaya çıkmıştır.

Şu ana kadar Semirechie’de petroglif sanatın bulunduğu 50 tane keşfedilmiş anıt vardır. En ünlü petroglifler, Tamgalı’nin (okunuşu: Tamgalı) doğal sınırında; Koksu Nehri’nin Vadisinde, Sholak, Kyndyktas, Anrakhai ve Bayan Zhruek Dağlarının arasındadır. Bir kaç bin petroglifi barındıran bu sıra dışı barınaklarla beraber, küçük gruplar halinde onlarca ve yüzlerce petroglif de, vadi duvarlarında, tepelerde ve gömütlerde bulunur.

Bu karmaşık incelemeyi ve petroglifler hakkında ek bilgi almayı mümkün kılan diğer arkeolojik ortamlar, gömütler, kurban sunakları ve kült yapılardır. Farklı türdeki anıtların arasındaki bağlantıyı sağlayan bu keşifler, bunlarının tümünün bir sistem içinde olduğunu düşünmeye fırsat vermiştir. Bu sırasıyla, Semirechie’deki eski sanat anlayışının ne kadar geniş olduğunu da gözler önüne seriyor.

Batı Semirechie’deki petrogliflerin ana bölümü Bronz Çağına kadar uzanır. Bu türdeki boyamalar bölgedeki tüm petrogliflerin toplam sayısının %80-90’ını oluşturur. Bunlar, doğu Semirechie’deki petrogliflerden teknik metot, stil ve karakter anlayışından epeyce farklıdır.

Sıra dışı yöntemlerle çalışılmış en büyük sığınak olan “Tamgalı Geleneğinin Petroglifleri” , bu yönden kendine batı Semirechie de yer bulur.

Tamgalı’nın doğal sınırı, Almatı’nın kuzey batısına 170 km mesafede olan Anrakhai dağlarında bulunur. Petrogliflerin çoğu kuzey batıda bulunan ana vadideki yedi küçük vadicik gibi, ana vadinin alt ve yan taraflarında bulunur. Ana vadideki toplam petroglif sayısı yaklaşık 2000’dir. Hepsi şartlı olarak yedi guruba ayrılmıştır. Grupların numaralandırılması vadinin iç boğazından başlamaktadır.

Burada güneş başlı tözlerin (fotoğraf 1, 2, 3), gizlenmiş savaşçıların, evli çiftlerin, doğumdaki kadınların görüntüleri görülebilir.Ayrıca bir sürü figürün niteliği, portelenmiş insan ve hayvanların avlanma sırasındaki görüntüleri ve kurban boğaların görüntüleri vardır.(fotoğraf 8,9)
 

Fotoğraf 6

Fotoğraf 7

Fotoğraf 8

Fotoğraf 9

Fotoğraf 10

Güneşle ilgili semboller fazlaca yer tutarken, iki tekerlekli savaş arabalar nadiren resimlerin konusunun içindedir.

Bu petroglifler çeşitli zamanlara ait olmasına rağmen çoğu bronz çağa uzanır. Boyamalar eski petrogliflerden ayrı olarak Saakların hayvan stiline göre yapılmıştır.(fotoğraf 13, 14).Bununla birlikte bazı örneklerde birbiriniz tamamlar hatta birbirlerini kaplarlar. Orta çağa ait petroglif görüntüleri vadiyi çevreleyen tepeler ve susuz küçük vadilere çakılmıştır.(fotoğraf 15,16, figür . 1,2)

Tamgalı doğal sınırı, halen Semirechie’deki en eski ve en sıra dışı anıtlardan biridir.

Karakyn sınırı, ana Tamgalı vadisinin kuzeyindeki yokuşta, Anrakhai dağlarında bulunur. Petroglifik görüntüler alt taraftaki birkaç tepede olduğu gibi daha yüksek alanlara da yayılmıştır. Boyamaların temel bölümü 2-3 kat şeklinde, kuzeyde bulunan kayalıkların kenarlarında keşfedilmiştir.

Anthropomorpic görüntüler içinde güneş başlı tözler (fotoğraf 17,18), insan figürleri, okçular, biniciler, hayvanlar, güneşle ilgili S şekilli semboller vardır.(figür  3).Hayvan görüntülerine boğa, keçi, geyik, yaban domuzu, köpekler de dahildir.çok fazla figürden oluşan kompozisyonlar fazla yoktur. Ellerini kaldıran adam figürleri pek yaygın değildir.

Bu görüntüler farklı zamanlara aittir. Tamgalı ana vadisindeki bronz çağ petrogliflerinin büyük kısmı konu ve stil olarak benzerlik taşır. Tepelerin yüksek kısımlarında bulunan hayvan görüntüleri Scythian-Siberian hayvan stiline göre uygulanmıştır.

Çok yüksek olmayan Serektas dağları; Anrakhai’nin kuzey doğusundaki dağ sırtına 16–18 km uzaklıkta bulunur. Onlar, dikkat çeken tepeler olarak, ovalardan 250–300 metre daha yüksekte yer alırlar. Kuzey batı’ya 16 km olan Tamgalı içinde, en yüksek noktası deniz seviyesinden 600 metre yukarıda bulunan dağlar doğal sınırın ters tarafında bulunur.

Keçi, boğa, geyik, yabani koyun, avlanan okçular, ellerini yukarı kaldırmış insanlara ait figürler ve güneşle ilgili semboller bu tepelerin doruklarına oyulmuştur.

Fotoğraf 11

Fotoğraf 12

Fotoğraf 13

Fotoğraf 14

Fotoğraf 15

En ilginç petroglif toplanması, kuru vadi üzerindeki bir kayada keşfedilmiştir. Bu vadinin kurumuş deresi güneydoğudan kuzeybatıya kadar dağları yırtarak geçer.

Bazı sağ açılı taş süslemeleri kayaların altında ve hayvan barınakları için parçalara ayrılmış kullanılan kısımlar aşağı tarafta saklanmıştır. Bunlar erken demir çağa (M.Ö.. 1200 – 750) ait olan köylerdir. Evlerin yapımından kalan kalıntılar bu yerleşimlerde 6–8 ev bulunduğunu gösterir.

Yanında duran kayanın üstünde hayvan stiline uygun çalışılmış geyik boğa keçi ve yabani koyun figürleri vardır. Bunlar aynı zamanda kutulanarak yerleşimin bir parçasıymış gibi ele alınabilir.

Yurt görüntüleri(fotoğraf 19a, 19b, 19c) petrogliflerin genel bölümlerinden nakavt tekniği ve patina renginden dolayı farklılık gösterir. Bunlar kayanın üzerinde, sonradan dikkat çekmiş gibi görünüyor. Bu görüntülerin içinde bulunan küçük dikdörtgen figürler, buranın giriş kapısı olabileceğini düşündürüyor. Yerleşim yerinin yukarısında bulunan toplam sayısı yaklaşık 50–60 tane olan bu görüntüler kayanın içine çakılmıştır.

Demir çağına ait olan bu yerleşimlerin karşılıklı düzenlemeleri ve kayalardaki petroglifler bunları yer anlamı içerisinde, aynı boya mensup insanlara ait olan tapınaklar olarak görmemizi sağlıyor.

Oy-Jailau’nın (coğrafi yerin adı) doğal sınırı, Jambul ilinin Kurdai bölgesinde (Kazakistan 17 ile bölünmüştür ve her il de kendi arasında bölgelere ayrılmıştır.), Otyrar istasyonuna 40 km uzaklıkta olan Kyndykus dağlarının arasında bulunur. Burası düzlükten 1200 metre yükseklikte bulunan küçük tepelerle çevrili dağlık bir platodur. Derin çukurlar platoyu bir taraftan diğer tarafa doğru keser. Bu çukurlar ovaya kuzeybatıdan güneydoğuya doğru akan eski nehir kanallarıdır.

Doğal sınır, doğudan batıya 6–7 km, kuzeyden güneye 4–5 km kadar uzar.

Petroglifler, doğal sınırın kuzey batıdaki kısmında bulunan küçük nehrin sol tarafındaki sahilde bulunur. Petroglifler geniş uçurumların büyük parçaları üzerine yapılmıştır. Burada Bronz Çağ’dan başlayarak eski Türk tarihine kadar uzanan farklı çağlara ait yaklaşık yüz adet örnek vardır.

Bronz çağ petroglifleri, uçurumun sonunda, batı tarafında yer alır. Yaklaşık 50 tane görüntü vardır. İki binicinin ellerinde kitabelerle yüz yüze resmedildiği görüntü kayalıkların üst kısmında keşfedilmiştir.

Bunun yanında boğa ve deve figürleri işlenmiştir. Kayalıkların dibinde, oradan kopmuş bir kaya parçasının üzerinde büyük boğa ve keçi resimleri bulunmuştur.

Tapınma ayini sırasında duruşları resmedilmiş iki adam, bu resimlerin üst tarafında yer alır. Hayvanların çoğunluğu Tamgalı geleneğine göre yapılmıştır.

Fotoğraf 16

Fotoğraf 17

Fotoğraf 18

Blokların doğuya bakan yüzünde bulunan aynı kayalıklarda, burnu kuş gagasını andıran şekilde resmedilmiş bir geyik bulunur.(figür 5) Geyik düzgün bacakları ve öne doğru uzanan burnu ile karakteristik duruşuyla resmedilmiştir. Arkasındaki karakteristik kamburuyla, iki tane ortak merkezli dairenin içine sokulmuş gözleriyle gösterilmiştir.

Kedigiller familyasına ait olan iki yırtıcı hayvan figürü gibi Saak dönemi tarihli semboller dağ sırtında ve yuvarlak tepelerde bulunur.

Bu bronz çağ petrogliflerinin doğusunda Türk devrinin çok farlı nitelikleri yer alır. Sivri uçlu başlıklı iki tane binici, püsküllerle donatılmış atlarıyla resmedilmiştir. Biniciler elerinde mızrak ve iki şeritli bayrak tutarlar. Bu sahnenin üst kısmında atların dizginlerini tutan bir adam yer alır. Bu sahnenin aşağı kısmında ise eğilmiş bir geyikle onu vurmaya hazırlanan bir okçu karşımıza çıkar.

Jambul ilinin Kurdai bölgesindeki Chuyili dağlarının dibinde derin bir vadi olan Ungurii yer alır. Petroglifler koleksiyonu Chu istasyonundan 30 km güneydoğuda yer alır. Bu bölgedeki dağlar kuzeybatıya doğru azalarak, akarsu ve ırmakların kanalları tarafından boğazlanarak yayla şeklini almıştır. Bu eski kanallardan bir tanesi de Ungourii vadisinde şekillenmiştir.

Petroglifler, Canyon nehriyle aynı ismi taşıyan nehrin kayalıklarının dikey öbeklerine yapılmıştır.100 dizaynın da toplamı 2-5 km genişliğindedir. Dikey blokların çoğu kademesinde, vahşi boğa, vahşi domuz, atlar, keçiler ve yaban koyunu gibi iyi çizilmiş figürler bulunmaktadır. Bu resimler 30–40 cm genişliğindedir.

Petroglifli kanyonlar, Sartai Vadisinden doğal sınıra kadar olan bölgeye 3 km batı uzaklığındaki girişte keşfedilmiştir. Petroglifik resimler, nehrin iki yanında bulunan küçük kaya parçalarının üzerine kazınıp çizilmiştir. Yaklaşık olarak 50 tane Petroglifik resim bulunmaktadır. Karakteristik Tamgalı geleneklerine göre çizilen boğa resimleri, tapınağın merkezinde yer almaktadır.

Fotoğraf 19a

Fotoğraf 19b

Fotoğraf 19c

Fotoğraf 20

Fotoğraf 21

Bu resimler diğerlerine oranla çok daha büyüktür. Aynı zamanda, hayvan takibi yapıp avlayan okçuların görüntüleri de bulunmaktadır. Bunların yanında çizilmiş dolu deve, geyik, köpek, keçi ve yırtıcı hayvan resimleri vardır.

Yukarda bahsedilen petroglifli tapınakların yanı sıra Kurdai Bölgesindeki Akkaynar-Şoşkabas doğal sınırında bulunan Khantai dağlarında küçük bir petroglif koleksiyonu vardır.

Çoğu aynı temel kurallara göre organize edilmiştir, bir veya 2 tane büyük petroglifik çizimin yanında, küçük av veya hayvan çizimleri yer almaktadır.

Kuzeydoğu Semirechie topraklarındaki petrogliflerin ana kısmı Jungar Alatau’da keşfedildi.

Bu bölgedeki petrogliflerin özelliği bronz çağdan sonra bile bu sanatın gelişmeye devam edip Saak ve Eski Türk sanatının en güzel örneklerini sunmasıdır.

Jungar petrogliflerinin asıl hali Semirechie’nin batı tarafındaki petrogliflerden dikkate değer bir biçimde farklıdır. Konuların birleşimi ve bütün kompozisyonlar anlatımda ve kayaların üzerine uygularken kullanılan teknik metot bakımından içine uzanır. Göçebelerin yaptığı oymacılık işi bu bölgenin M.Ö.. 1–2 yy. arasında asimile edildiğini ve aktif olarak diğer çağlarda gelişmeye devam ettiğini kanıtlıyor.

Jungar’daki en büyük ve ilk sanat abideleri Eshkiolmes dağlarındaki petrogliflerdir.

Eshkiolmes alanı Jungar Alatau’nun batıdaki ucudur. Burası Taldykorgan bölgesinin 30 km güneyinde bulunan Almatı kentinde yer alır. Alanın kuzey yokuşu düzgünce geniş bir yaylaya açılır. Güney kısmı ise dik bir şekilde Semirechie’deki birçok nehirden biri olan Koksu’ya iner ve burada Koksu nehri dar vadisinden koparak geniş bir alana yaylır. Alanın yüksekliği deniz seviyesinden 1300 m yüksektedir.(fotoğraf 20) Eshkiolmes alanıyla Koksu nehri arasında kalan küçük yükselti de bronz çağdan ortaçağa kadar olan zamana ait olan arkeolojik anıtlar vardır.

Bu buradaki yerleşimin çok eski zamanlara uzandığını kanıtlar. Bu sarnıcın yukarısında üstünde petroglif bulunan tepeler vardır.

Petroglifler 6 vadide toplanmıştır. Çoğu Talapaty’nin karşısında ve barajın 6.5 km üstünde bulunmaktadır.

Bunlar insan ve hayvan figürleridir ve üzerlerinde semboller bulunur. Ana bölümde bulunan hayvan figürleri arasında develer, atlar, keçiler, geyikler, yaban domuzları, öküzler, köpekler ve yırtıcı hayvanlar vardır. Semirechie’deki başka hiçbir sığınakta bu kadar fazla atların çektiği savaş arabalarına rastlanmamıştır.(fotoğraf 21, 22 figüre 7,8).Üç okçunun “dev”e saldırısını içeren bir çok sahne vardır.(fotoğraf 23, figür  9,10).

Teke tek dövüşlerin, avlanmanın ve kurban etmenin bulunduğu resimler yaygındır.(fotoğraf 24, 25 figür  11,12,13).Savaş arabalarının üstündeki güneş başlı tözler ve avcılık görüntüleri Semirechie’deki petroglif sanatı açısından özgün ve ilgi çekicidir.(figür14).

Barınaklardaki en eski boyamalar Bronz çağa ve Saak devrinde aittir. Değiştirilmiş ve elden geçmiş görüntülerdeki solmayı dikkate alarak, bunların eski Türk Devrinden kalmış olduğu tespit edilebilir.

Göçebelerle ilgili konular Saak devri ve eski Türk devrinde hâkimdir. Bu görüntülere yırtıcı hayvanların otobur hayvanlara yaptığı saldırılar(fotoğraf 26, 27, 28), öküzleri süren insanlar, çiftlik hayvanları yüzünden savaşçılarla yapılan teke tek muharebeler ve sosyal görüntüler dâhildir.(figür  15,16)

Görüntülerin çoğu beklenmedik ve ulaşılması güç yerlerde bulunduğu için kolayca keşfedilememektedir. Yerel sanatçıların sahip olduğu inkâr edilemez, kendilerine özgü sanat anlayışı kayalıkların üzerindeki çizimlerde kullandıkları orijinal metotlarla dikkate değerdir. Minyatür figürler 1-2 cmyi aşmamakla beraber sahip oldukları zarafetleri kolayca fark edilebilir.

Eshkiolmes petroglifleri kendine has bir şekilde Semirechie’nin bütün Jungar bölgesinin geleneklerini yansıtır.

Terekty kanyonu Jungar Alatau sıra dağlarının batı sınırındadır. Burası, Almatı ilinin Taldykourgan bölgesindeki Begash köyünün 4 km batısındadır. Petroglifler, kanyonun kuzeybatı rampasının üst kısmında yer alır. Onlar, Koksu vadisiyle yüksek dağ merasını birbirine bağlayan göçebelerin kullandıkları patika üzerinde bulunurlar.

Fotoğraf 22

Fotoğraf 23

Fotoğraf 24

Fotoğraf 25

Fotoğraf 26

Görüntülerin çoğu, keçi, öküz, yaban koyunu, geyik, at, kuşlar ve yırtıcı hayvanlardan oluşur.
Avlanma sahneleri, teke tek dövüşler, öküzleri süren insanlar ve çiftlik hayvanları için yapılan savaşlar, baskın konulardır. Ayrıca başka benzeri olmayan birbirini takip eden araba görüntüleri mevcuttur.(figüre 17).Konuların çoğu kısmı Bronz Çağa aittir.

Küçük Koitas’ın doğal sınırı, Usek nehrindeki vadide; Almaty ilinin, Panfilov bölgesinin Toksanbai alanının güney rampasında, Zharkent şehrinin 40-45 km. kuzeyinde yer alır.

Toplamda sekiz tane petroglif merkezi keşfedilmiştir ve sadece bir tanesi çok önemlidir.
Tapınak merkezi Küçük ve orta Usek nehirlerinin karışıp birleştiği yerde ve Zharkent’in kuzeyine 42 km mesafede yer alır. Petroglifler, taraçanın aşağısında ve ovaların yukarısındaki tepelerde yer alır. Bu anıtların özelliği bunların çoğunluğunun demir çağdan kalmış oldukları gerçeğidir. Kayalıkların üzerine çakılmış erkek domuz, geyik, at ve keçi resimleri karakteristik hayvan stiline göre yapılmıştır. Konuların koleksiyonu biraz homojendir. Bu petroglif grubunun merkezi bölümü 8m çapındaki erkek domuz figüründen oluşmaktadır. Bu metot, Rönesans devrinin petroglif sanatının karakteristik yapısıdır.(figür 18,19)

Sholak dağları, Jungar Alatou’nun güneybatı çıkıntısıdır. IIi nehri, 20. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen Kapchagi sarnıcının üstünde, güneyde kalır. Sholak dağları göçebelerin sığır üretmesi bakımından ekonomik olarak daha uygundur.

Sholak dağlarının petroglif sanatı sadece tek başına eşsiz büyük bir koleksiyon değildir. Genellikle dağların güney yokuşuna açılan birkaç vadinin arasında bulunurlar. En ilginç petroglif topluluğu Karaispe, Aiyr-Kezen, Taigak, Terekty, Kyzyt-Auyz’da ve diğer vadilerde bulunmuştur. Görüntülerin çoğu kısmı eski Saak devrinden sonraki orta çağlara uzanır.(figür 20,21)

Semirechie’deki bölgelerde bulunan petroglif sanatını tanımlarken her bölgenin kendine özgü petroglif merkezleri olduğundan söz etmek yerinde olacaktır. En önemli anıtlar, kayaların üstüne işleniş biçimi, stili ve metotlarında olduğu gibi, konularının zenginliği veya sayılarının fazlalığı bakımından da farklılık gösterir.

Kuzey doğu Eskiolmes için batı Semirechie’deki en göze çarpan anıtlar Tamgalı tapınağında bulunur. Daha özgün konuya sahip ve daha küçük petroglif topluluğu bu tapınaklar etrafındadır.

Fotoğraf 27

Fotoğraf 28

Fotoğraf 29

Fotoğraf 30

Fotoğraf 31

Kazakistan’ın bilim adamlarının eskiye nazaran bugünler de daha çok inceleme yapabildiğini söyleyebiliriz. Yıllar boyunca bu tip anıtlara karşı, uzmanların kuşkucu yaklaşımları petrogliflerin zamanını saptayacak bir metot olmaması yüzündendi. Farklı bilim adamları bir tanesinde aynı konunun farklı zamanlar da işlendiğini anladılar. Bir tanesi taş devrine, bir tanesinin Saak devrine diğerinin de bronz devre ait olduğu görüldü.

Petrogliflerin tarihlerinin belirlenmesindeki bu farklılıklar nesnel engellere bağlıdır. Mesela mezarın tarihini saptamak amacıyla cenaze törenine ait teçhizatlar göz önünde bulundurulmaktadır. Tarihleri, savaşların ve yatağın başında bulunan tabakların (belki tepsi) yardımıyla bile bulunabilir. Tarih saptamadaki son aşama olarak modern metotlar ve karbonlama tekniği kullanmak gerekebilir.

Petrogliflere göre her şey farklıdır. Yüzlerce ve binlerce görüntü benzer göründüğü için, bunların aynı zamanlarda yapılmış olduğu sanılabilir. Ama zaman geçtikçe arkeologlar tanınmış bilinen konuların aynı devire ait olmadığını anlamışlardır. Bilindiği gibi bu savaş arabaları M.Ö. 17 yy. daha önce oluşmamıştır. Büyük İskender’in seferlerine çıktığı sıralarda bunların modasının geçtiği ve eskidiği göz önünde bulundurulmalıdır. Tamgalı’deki kayalarda birkaç tane sopalı, iki tekerlekli araba vardır.

Bu görüntülerin birinde öküzlerin arabaya bağlanış biçiminden bunun bir savaşa, avlanmaya ya da sadece taşımacılık anına ait olduğu sonucuna ulaşmak güçtür. Eskiolmes’deki petrogliflerin arasında yaklaşık yüz tane savaş arabası-ki birkaç tanesine atlar bağlanmıştır-ve bazılarında da yüklemenin yapıldığı yerde resmedilmiş arabacı resmi vardır. Bilindiği gibi çok önceleri öküzleri ve yabani eşekleri arabaya bağlamak, insanların atları evcilleştirip kullanmayı öğrenmesinden hemen sonra ortaya çıkmıştır.(tablo 1)

Jungari ve karatas dağlarının içinde, savaş arabalarının üstüne çıkmış biçimde atış yaparken resmedilen okçular bulunmuştur. Ayrıca bir savaş arabasının diğerini takip ettiği şemalar vardır. Bu şemalara göre, bu görüntüleri ve farklı araba resimlerini, M.Ö.. 1.-2. yüzyıl arasında Kazakistan bölgesinde yaşayan insanların yaptığı sonucuna ulaşabiliriz. Bunun anlamı, bu görüntülerin gelişmiş ve geç bronz ve hatta önceki göçebe devriyle bağlantılı olduğudur. (Tunç/Bronz Çağı M.Ö.. 3000–1200)

Bütün kompozisyonun bir parçası olan insanlar ve çoğu hayvan figürleri de bu devre uzanır.

Bununla birlikte, yukarıda bahsedilen görüntülerin oluşma tarihi bir yüzyıldan fazla olsa da, araştırmacılar tarihlerin daha geniş bir zaman aralığına ait olduğunu söyleyeceklerdir. Ve sadece büyük guruplar halinde resmedilmiş savaşlar kronolojik zaman süresini kısaltmayı mümkün kılabiliyor.

Tamgalı, Eshkiolmes ve Karatau’daki geniş vadilerde (kanyon) bulunan birçok şemada savaşta kullanılan çekiçler, baltalar ve mızraklarla resmedilmiş insan figürleri vardır. Bilindiği gibi, savaşlarda kullanılan çekiçler sonraki Bronz çağ da kullanılmış olup M.Ö.. 1. yy.ın son çeyreğinde kullanılmaktan vazgeçilmiştir. Milat öncesi süvari ve atlı sınıfının çoğunluğunda bu çekiçleri kullanmayı bıraktığını söyleyebiliriz. Bazı petrogliflerde taştan yapılmış ok uçlarını fark edip, çeşitlerine dikkat ederek bu petrogliflerin ne zaman yapıldığını ortaya çıkarmak olanaklıdır.

Bundan başka petrogliflerin yapılış tarihini belirlemek için kullanılan birkaç yöntem daha vardır. Tamgalı’daki mezarlık bölümünde bazı tamamlanmamış insan figürleri vardır. Buradaki taşlar eski zamanlardan beri mezar hücrelerinin yapımında malzeme olarak kullanılmıştır.

Taştan yapılmış kutu şeklindeki kapsüller birkaç yüzyıldır yeraltında duruyor ve bu resimlerin Bronz çağdan sonra yapılmadığı düşüncesini uyandırıyor.

Petrogliflerin tarihlerinin belirlenmesi konusunda sadece birkaç örnek verdik.

Fotoğraf 32

Fotoğraf 33

Fotoğraf 34

Fotoğraf 35

 Petroglif sanatının tarihinin ayrıca resmin stilinden de anlaşılabileceği bir gerçektir. Hayvan stilinin göçebeler tarafından bulunduğu ve stilin doruk noktasına M.S. 6–7. yüzyılda ulaştığı bilinir.

Jungari dağlarında seçkin tapınaklarda Saak sanatı keşfedilmiştir. Bunlara benzeyenler Saak ve Skiff mezarlık tepeciklerinden altın ve bronz mücevherler şeklinde bulunabilir.(tablo 2)
Eski Türk zamanı petrogliflerinin son derece şematik ve sıradan olduğu kısa bir müddet için göz önünde bulundurulduysa da yeni malzemeler bu varsayımı kanıtlamamıştır.

Chuili ve Jungari dağlarında o çağa ait petroglif sanatının bu güzel tapınakları keşfedilmiştir.(figür . 23–24)

Atlı süvarilerin katıldığı savaş görüntüleri, avcılık görüntüleri ve getir-götür işi yapan insan figürlerinin oluşturduğu şemalar en karakteristik olanlarıdır.

Atların sürdüğü üççatallı bahçe aletleri, sembollerin biçimi, kıyafetlerin detayı ve eşkenar dörtgen şekilli taştan yapılmış ok uçlarının kılıfları gibi detaylara bağlı olarak bunların M.Ö. 6–9. yüzyılları arasında eski Türk devrine ait olduğu anlaşılabilir.(figür  25, 26)

Petrografik sanatın konularını yorumlamak bundan daha kolay bir görev değildir.
Dikkatlice incelendiğinde, Saak petrografilerinde koyun ya da büyükbaş hayvan imgelerine rastlanmamaktadır. Bronz çağın petrogliflerinde, çiftçilerin işlerini gösteren sahnelere rastlanmamaktadır. İstisna olarak tartışmaya açık olan 1–2 adet Saimely – Tash bulguları bulunmaktadır. Bu sanat türünde insanların aktivitelerini direkt olarak yansıtan bulgular bulunmamaktadır.

İlkel mantık üzerine kurulu sanat dinsel fikirler ile özdeşleşmişti. Geniş Tamgalı kayaları üzerine çekiç darbeleriyle, kuyrukları olan adam figürleri yapılmıştı. Bunlar hayvan derilerinde saklı olan, insanlar ve ruhlar ile insanlar ve tanrılar arasında aracı olan rahiplerdi.

Figür 1

Figür 2

Figür 3

Figür 4

Figür 5

Güneş kafası ile biçimlendirilmiş olan yaratıklar bu tapınakta canlandırılmıştır. Bu imgelerin yüksek makamlardaki tanrısallığın göstergeleri olduğu düşünülebilir.

Pek çok farklı konuyu analiz ederken akılda bulundurulması gereken şudur ki; tapınaklarda, eski Tamgalı’dekilere benzer olarak, petroglifler bilgi transferi bakımından bir işaret sistemi olarak açıkça hizmet etmiştir. Betimlenen kişinin erkek olduğunu belirtmek için, sanatçı cinsiyeti gösteren bir işaret kullanır. Bazı törelerde yalnızca erkeklerin yer aldığı düşünülecek olursa, bu detayın açık bir biçimde gösterilmesi büyük bir önem taşımaktadır.

Kadınların fonksiyonları sınırlı olduğu için, sadece falezlerin üzerindeki doğum imgelerini görebiliriz. Bu bağlamda, tapınaklardaki petroglifleri görmeye gelen ziyaretçiler için betimlenen imgeler netlik kazanmış oluyordu.

Etnografik araştırmalar ile eski metinlerde saklanan açıklamalar bazı geleneklerin anlamlarını açıklamada faydalı olmaktadır. Ancak, kült bir karakterin tüm konularının bu yöntem ile açığa çıkarılması pek de mümkün değildir. Petrogliflerin üzerindeki materyaller kullanılarak sadece belli bir sahnenin açıklanması değil aynı zamanda aralarında tutarlılık olan bilgilerin açığa çıkarılması da mümkündür. Böylelikle eski insanlara dair açıklanması gereken bilginin sınırları belirlenebilmektedir.

Üretkenlik kültü Semirechie’deki Bronz Çağ Petrogliflerinde daha yaygındır. Evlilik seremonisi, çocuğun oluşumu gibi imgeler aracılığıyla ifade edilmiştir. Üretkenlik kültü güneş kültü ile yakından ilişkilidir. (tablo 3)

Başlarında ışık saçan yuvarlak bir cisimle, noktalı, haleli bir atmosfer içinde resmedilmiş Antropomorfik önemli kişiler, güneş inancının kanıtıdır. İnançlar ve kurban fikri resimlerde açık bir biçimde gözlemlenebilir. Kamufle edilmiş resimler ve devlerin görüntüleri savaş arabaları ve kutsal hayvanların bulunduğu kült şemalarda olduğu gibi iyi ve kötünün zıtlığıyla bağlantılıdır.

Her bir şemaya paralel olarak Avrasya kıtasının insanları, eski mitolojik metinlerde bulunabilir. Saak devri sırasında, göçebe kültürü kendi özel zoomorfilik kodunu dünya düzenine kazımıştır. Saak ve Skiff sanatında kuşlar üst dünyayı temsil ederken, otobur hayvanlar dünyayla, yılanlar ve yaratılar ise ölülerin dünyasıyla bağlantılıdır.

Petroglif sanatının o zamana ait olan en seçkinleri, yırtıcı hayvanların otobur hayvanlara eziyet ederken resmedilmiş görüntüleridir. Farklı hayvanların büyük figürleri-geyik, erkek domuz, vahşi keçiler ve önemli atalarının bazı resimleri kayalıkların üzerine yapılmış olup son derece etkileyici görünmektedir.

Saak göçebeleri, zoomorfik şekilli sanatına rağmen önceki çağlara ait olan aynı düşünceleri ve görüntüleri yansıtmaktadırlar(tablo 4,5)

Figür 6

Figür 7

Figür 8

Figür 9

Figür 10

Türk zamanına ait petroglifler, birkaç şema birleşiminden oluştuğu gibi, daha az geleneklere bağlı kalmıştır. Türk milletinin sanat anlayışı daha destansı geleneklere uzanıp, anı ve yazıt şeklinde oluşturuldukları bilinir. Bu sanat, barındırdığı atalarının cesur savaşçı görüntüleri ve tüm gerçekleriyle şu an yaşadığımız çağa taşınmıştır. Atlı süvarilerin, üniformalı savaşçıların at üstünde teke tek yapılan dövüş görüntülerinin, kurt at gibi hayvanların avlanma görüntüleri kült konuların arasındadır.

Bu resimler, eski Türklerin ideolojisinde öncelikle onların askeri inanışlarına dayanmakla beraber çok seçkin, önemli bir yer tutmaktadır.(fotoğraf 33)

Sadece birkaç petroglifin konularının maksat ve anlamına karar vermek mümkündür. Birçok şema hala aydınlığa kavuşturulamadığı için bugünün insanları için gizemini korumaktadır.

Petroglif araştırmacıları büyük petroglif topluluklarının bulunduğu yerlerin barınak olabileceğini belirtiyor. Eski insanların tapınakları inşa etmeden önce ağaçlıkları, uçurumları ve dağları ibadet için kullandıkları bilinmektedir.(fotoğraf 34) Bu yüzden petroglifler eski tapınakların bir öğesi olarak göz önünde tutulur. Bunların sunak görevi görmüş olmaları olasılığının yanı sıra ziyaretçilere eski ünlü mitleri hatırlatır ve anlatırlar.

Buna rağmen, petrogliflerle kutsal bölge bağlantısı sadece tahminen bugünlerde keşfedilebilmiştir. Martynov A.I. kutsal taşları, bireysel çizimleri, mantıklı öykü anlatımlı görüntüleri ve barınakları birçokları arasından seçmiştir.

Barınakları çeşitlerine göre ayırmak sadece onları işlevlerine göre sınıflandırmakla mümkün görünüyor. Boyutları ve bulundukları yer çoğunlukla onların işlevlerini belirtir. Dağların dibinde, bozkırlardaki petroglifler, büyük ve küçük petroglif toplulukları arasından teşhis edilebilir.

Kural olarak büyük petroglif gurupları kabileler arası barınaklar olarak göz önünde tutulur. Semirechie’deki Tamgalı ve Eshkiolmes barınakları diğerlerinden farklı olarak ilk dâhil edilen barınaklar olmalı. Buralarda birkaç bin resim görmek mümkün. Buralardaki büyük çoklu figürlerin kompozisyonlarının varlığı ve kült şemalardaki farklılıklar bakımından diğerlerinden ayrılmaktadır.

Çeşitli kurban edilen yerler ve mezarlıklar, cenaze törenleriyle, yapı itibari ile kendi içinde farklılık göstermesinin yanı sıra kullandıkları şeylerin takımlarında olduğu gibi petrogliflerle yakından keşfedilebilir. Bu barınakların birden fazla nesle ve kabileye ait olduğu varsayımına olanak verir. Küçük barınaklarda, daha benzer konulara sahip bazı dağılmış petroglifler vardır. Açıkça, her gün inanç adına yapılan idamlar, soyun saygınlık ve değerinin korunmasına hizmet eder.

Figür 11

Figür 12

Figür 13

Figür 14

Semirechie araştırmacısı V.V.Saraev bir mağara çıkışındaki düz alanda yaşanmışlığın işaretlerini keşfetmiştir. Genelde yerleşim yerlerinde üzerinde petroglifler bulunan bazı kayalara rastlanır. Besbelli bu küçük sığınaklar bir aileye aitti.büyük ve küçük barınaklardan başka ortalama ölçülere sahip başka barınaklar da vardır.Bu ve diğer barınakların hangi nüfusa hizmet ettiğini söylemek zor.Açık alanda bulunan Saimaly-Tash ve Dzhungarsky Terecty ve Maly Koitas gibi benzer barınaklar genelde dağlık araba yollarında bulunur.

Uçurumlardaki petroglifler tarihi ve dünya şartlarını anlatmaya hizmet etmekle beraber, zeminin farklı dinsel ayinlerin uygulanması için kullanılması imkân dâhilindedir. Kült elemanlar, kayaları topraklara mal ederken dağın aşağı kısmında yaşayan insanların sahip olduğu anlayışın özelliklerini görmemizi sağlıyor.

Koyu renkli kayalar ve gökyüzünün arka planındaki açık renkteki resimler izleyicilere sezginin ve olayın görkeminin etkisini veriyor. Kayalıklar yokken sadece kayaların önündeki boşluklardan faydalanarak orayı dağların arka planının oluşturduğu zıtlık sayesinde sunak olarak kullanıyorlardı.(fotoğraf 35).Armoni kültü ve dünya düzeni sadece petrogliflerde ve ayrı şemalarda değil, barınakların tasarımıyla da kendini gösteriyor.

Onlar eski insanlar tarafından tapınaklara adapte edilerek dünya anlayışının yansımasıyla uyum içinde görünürler. Her tapınak bu modelin bir parçasını ya da dünya örneğini temsil eder.

Figür 15

Figür 16

Figür 17

Figür 18

Figür 19

Evrim sorununa baktığımızda kalıpların kullanılabilirliği 2.yy.ın başlarında ve 3. yy.ın Saimaly-Tash ve benzer tapınaklarında göze çarpar. Bu, iyi gelişmiş antropomorfik mitolojiyle ilgilidir. Mecazî görüntüler ve semboller, insanların ve hayvanların ayrı resimleri o zamanın insanları için anlaşılır şekilde bir işaret sistemiyle temsil edilmiştir.

Şartlı sembol herhangi bir değişimin konusu olmadığından çok uzun bir süre var olmayı başaramamıştır. Bozkır bölgelerinde petrogliflere başlanmasıyla birçok işaret ve semboller kaybolmuş ve şemalar Saimalytash’tan daha basmakalıp hale gelmiştir. Fakat antropomorfik mitolojinin ilkeleri Semirechie-Tamgalı’daki ilk yapılan barınakta saklanmıştır.

Özellikle öküz yetiştiren kabilelerle bağlantılı olan, M.Ö. 2 yy.ın ikinci yarısından başlayarak bu zamana uzanan petrogliflerin yeni şemaları, Kazakistan’da Semirechie’de bulunmuştur. (tablo 6–7). Karatau dağlarında evcilleştirilmiş develerin görüntüleri vardır. Dzhungaria’da evcilleştirilmiş at resimleri daha baskındır. Savaş arabalarının oymalı şekilleri her yere dağılmıştır. M.Ö. 2 yy.ın sonuna kadar bunlar şematik görüntülere veya savaş arabalarının amblemlerine dönmüştür.(tablo 8)

Bronz çağın sonraki dönemlerine ait olan petroglifler arasında güneş başlı tanrıların ayrı resimleri vardır fakat bunlar tapınaklarda kendilerine merkezi bir yer edinemezler. Boğa kültü ve maskelenmiş, güneşle ilgili, gözlüklü görüntüler kaybolmuştur. Savaş sahnelerinin sayısının askeri inancın boyutuna bağlı olarak arttığı göze çarpar. Ayrı resimlerin küçük ayrıntılarını yansıtmaya izin veren eşsiz Dzhungarian oymaları, bu dönem içinde oluşmuş, buna ek olarak Tamgalı stiline uygun yapılmıştır.

Figür 20

Figür 21

Figür 22

Figür 23

Bizim yaşadığımız çağdan yedi yüzyıl önce, geniş bir bölgede Saak göçebelerinin “hayvan stili” sanatı orantılı bir hızda şekillenmiştir. Bunun kadar parlak ve değişik bir sanat olmamakla beraber, Saak devrine ait olan tapınakların Bronz çağa ait olanlara nazaran daha küçük olduklarını söylemek yerinde olur.

Yaşadığımız çağdan yüz yıl önce “hayvan stili” aşama aşama ortadan kaybolmuştur. Bu yok oluşun sebebi başka materyallerin kullanılarak farklı türde denenmiş sanatın başka alıcılara yöneltilmesi olabilir. Kuralların genel işaretlerini ve kabaca bakan hayvan figürlerini terk edilmesi, ayrıntıların dikkatlice çalışılması, bu stilin erken aşamalarının karakteridir.

Sholaktau’daki barınakların içindeki Semiechie ye ait materyaller bu dönem petroglif sanatını temsil eder. Kural olarak bu dönemi takip eden Türk devri petrogliflerinde yer alan boşlukların üzerinde, eski tünelde aynı uzaklığın (Tamgalı, Oi-Dzhailau) veya yakınındaki çizimlerin devamı olan aynı konular kutsanmış veya onarılmıştır(Eshkiolmes). Bu döneme ait yan yana bulunan tek düze konular farklı bir biçimde destansı ve kahramanca bir dönemin başlangıcı gibi görünüyor. Atlı savaşçıların düelloları, savaş kompozisyonları ve üniformalı savaşçı figürleri bu sayısız görüntülere işaret ediyor. İstisnasız bir şekilde bazı petroglifler bir mezar kitabesinin parçası olabilir.

Figür 24

Tablo 1

Tablo 2

Figür 25

Figür 26

Kazakistan bölgesinde Ortaçağdaki İslam ve diğer dinlerin anlayışı, sonunda petroglif sanatının yozlaşmasına sebep olmuştur. Ancak, geleneksel ekonomiye sahip çıkan göçebelerin oturduğu bölgelerde, 19 yüzyıla kadar geçen zaman boyunca sanata ait birkaç kalıntı kalmıştır.

Tablo 3

Tablo 4

Tablo 5

 

Anıt mezarlardaki taşların üstündeki oymalar, kayaların üzerindekilere göre çoğunluktadır. Göçebe sanatının en iyi gelenekleri içerisinde hayvan ve silah resimleri oldukça becerikli nakledilmişse de insan görüntüleri şematik figürlerle temsil edilmiştir.

Tablo 6

Tablo 7

Tablo 8

Toplamak gerekirse, Kazakistan’daki petroglif sanatının sürdüğü dönemlerde başarıya ulaşmış ve sonra yok olmuştur. En parlak ve anlamlı şekilde üreten ekonomi dönemini temsil etmiş, nesillerinin içindeki güçlü bağları ve ataerkil yaşam tarzına sahip olan bölgeleri geleneksel ekonomiye bağlı tutmuş ve kademe kademe yok olmuştur.

Töz: Prof. Dr. Abdulkadir İNAN,ongun hakkında şu bilgileri veriyor:Altaylarda ‘tös=töz’ ,Yakutlarda ‘tangara’, Uranhalarda ‘eren’, Moğol Buretlerde ‘ongon’ denilen putlar – fetişler vardır.Bunlar, keçeden,paçavradan,kayın ağacı kabuğundan yapılır.Bir kısmı çocukların oynadıkları bebeklere benzerler.Bir kısmı da tilki, tavşan ve başka hayvan derilerinden ibarettir.Bunlar duvarlara yahut sırıklara asılır.

Etnografi: Kavimleri karşılaştırarak inceleyen, kültür oluşumlarını araştıran bilim, budun betimi, kavmiyat.

www.heddam.com/Dosyalar/Turkoloji/TamgaliSay/index.htm

SAVCILI BÜYÜKOBA’DA ÇİFTBAŞLI ÖKÜZ BULUNDU

4 Mayıs 2007

hititkabarmalari.jpg

SAVCILI BÜYÜKOBA’DA ÇİFTBAŞLI ÖKÜZ BULUNDU
Kırşehir Kaman’a bağlı Savcılı Büyükoba beldesinde, bir örneği daha önce bulunan çift başlı öküz heykeli bulundu. Bulunduğu dönemde üzüm şirası yapımında kullanıldığı sanılıyor.Daha önce bulunan öküz heykeline nispeten daha çok yıpranmış olduğu gözlenen heykel, ilkinin aynı özelliklerini taşıyor. Öküzlerin burnunda sıkılan üzümlerin akıtıldığı bir delik bulunuyor. Her iki öküz heykelide aynı bölgede bulunması bu bölgede bağcılığın geliştiği yönde fikir veriyor.

Misk öküzleri

4 Mayıs 2007

Pleistosen Parkı’nın ilk sakinleri koruma altında

Kaynaklar: www.wissenschaft-online.de, www.wams.de, Spiegel 12/2006

Bilim adamları Sibirya’da soyları tehdit altında bulunan hayvanlara ev sahipliği yapacak bir Pleistosen Parkı için harıl harıl çalışıyorlar. Amaç buz devrine özgü bir ekosistem yaratmak. Şimdilik 50 hektarlık bir alanda en büyük ve en ağır geyik türünden birkaç örnek ve yabani Yakutya atları koşuşturuyor.

Milyonlarca bizon bir zamanlar Fransa’dan, Bering boğazı üzerinden Kanada’ya ve Buz Denizi’nden Kuzey Çin’e kadar yayılmıştı. Dünya tarihinin birbiriyle ilişkili en büyük ekosistemi yüz bin yıllar boyu dünyaya hakimdi. Fakat son buz devrinin sonlarında sistem çöktü, hayvan ve bitki dünyası önemli bir değişim geçirdi.

Aşağı yukarı iki milyon yıl önce başlayan Pleistosen, yani buz devri, bundan 10.000 yıl kadar önce sona erdi. Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa’nın büyük bir kısmı kalın buz tabakasıyla örtülüydü, muazzam buzullar güneye doğru kayarken, aynı zamanda kurak ve tozlu bir step, kalın bir şerit halinde Güney Avrupa’dan, o zamanlar henüz varolmayan Bering boğazı üzerinden Amerika kıtasına kadar uzanıyordu.

Geniş bir alana yayılmış olan otlaklar bizon, mamut, tüylü gergedan ve benzer hayvanların besin kaynağını oluşturuyordu. Mağara aslanı ve kurt ise bu otçul hayvanları avlayarak yaşıyordu.
http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=1472867
Nemli iklime geçişBilim adamları kısa bir süre öncesine kadar, buz devrinden sonra nemli bir iklime geçildiğini, ana bitki örtüsü olarak da tundraların gelişmesiyle kurak savanlar ve bunlarla birlikte otçullarla beslenen hayvanların soyu tükenmişti.

Buz devri hayvanlarının yok oluşuyla ilgili tez böyleydi, ancak yeni araştırmalar farklı bir tablo çiziyor. Buz Denizi’ndeki Wrangler adasında bundan 3000 yıl öncesine kadar mamutlar yaşıyordu.

Ve Misk öküzü, Yakutya atları ve bizonlar günümüze kadar sınırlı bölgelerde yaşamlarını sürdürmüşlerdi. O halde büyük sürülerin yok oluşu yeni iklim koşullarına bağlanamazdı.

Holosen döneminin başlangıcında hayvanların huzuru kaçtı, çünkü kısa bir süre sonra değerli bir besin kaynağının varlığını keşfeden çok becerikli bir avcı girmişti yaşam alanlarına: İnsan!

İnsan yok ediyorBu büyük hayvanların yok oluşundan insanın sorumlu olduğunu tahmin eden ilk bilim adamlarından biri, Amerikalı paleoekolog Paul Martin idi.

Martin “Twilight of the Mammuts” adlı kitabında, son 50.000 yıl içinde soyları tükenen hayvanlardan insanların sorumlu olduğunu öne sürüyor. İnsanoğlu Sibirya’yı keşfettiği zaman iklim de değişime uğramıştı.

Birçok bölgede daha sıcak ve nemli bir iklim hüküm sürmeye başlamış, çayırlıklar azalıp, boş kalan alanlarda çalılıklar ve likenler yayılınca önce mamutlar, tüylü gergedanlar ve mandalar, daha sonraları ise atlar, Yak ve Misk öküzleri, aslanlar ve testere dişli kaplanlar tükenmişti.

Buz devrinin mega faunasından günümüze geriye sadece Kuzeydoğu Sibirya’nın bataklıklaşan veya çalılıklı http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=1472868bölgelerinde Rengeyiği ve çok iri boynuzlu bir geyik türü (Alces alces) kalmıştı.

Martin’in bu hızlı yok oluştan yola çıkarak formüle ettiği “Blitzkrieg” hipotezini kabul etmeyenler de var destekleyenler de.

Blitzkrieg hipotezi

Bu hipotezi kanıtlamak isteyen Rus Bilimler Akademisi müdürü Sergej Zimow, şimdi Sibirya’nın kalbi sayılan Yakutya’da buz devrine özgü ekosistemi yaratarak bir Pleistosen Parkı kurmak için kolları sıvadı.

Bugün artık Saha Cumhuriyeti olan bölgede mega faunanın son temsilcileri, soyları tükenen akrabalarının yaşam alanlarının iklim değişimi tarafından çalınmadığını gösterecekler.

Peki ama gerçekten var olan iklim değişiminde neler olmuştu ? Zimow, Holosen dönemindeki erimenin hayvan soylarının tükenmesindeki rolünü kabul etmiyor. Eğer bu tez doğru olsaydı, mamutlar Holosen döneminin başlangıcından 7000 yıl sonra bile okyanustaki Wrangell adasında yaşayamazdı.

Hatta kuzey Sibirya’daki mandalar, atlar ve Misk öküzleri de. Bu bölgede günümüzde hüküm süren iklim koşulları, Orta Avrupa’da buz devirlerinde hüküm süren ve tüm bu türleri barındıran iklim koşullarından farklı değil.

Öyleyse kuzeydeki hayvan cennetinin yok oluşundan iklim sorumlu olamazdı. Zimow’un görüşüne göre çöküş aşırı avlanma ve çayırlıkların canlanışı ise otçul hayvanlar sayesinde gerçekleşmişti.

Proje gerçekleşiyorYakutya’da da bugün hala Pleistosen döneminin iklim koşulları hüküm sürüyor ve bu iklim de Zimow’un şimdiden Kolima bölgesinde işlemeye başlayan projesi için çok uygun.

Kolima’nın ovalarında 160 kilometrekarelik alanda Rengeyikleri, yabanileştirilmiş atlar, Misk öküzleri, birkaç küçük hayvan, ayılar, kurtlar ve diğer etçiller dolaşıyor.

Bunlardan birçoğu hala avlanmakta, sayıları ve bitki örtüsü üzerindeki etkileri henüz yetersiz ama bu durum yavaş yavaş değişecek. Zimow yaz gelmeden 1600 hektarlık alanının etrafını çitlemiş olacak. Böylece burada 300 ila 400 etçil ve otçul hayvan yaşayabilecek. Zimow’un hedefi Kanada’da yaşayan ve soyları tehdit altında olan orman bizonlarını ithal etmek.

Mamutlar nerede

Pleistosen Parkı en sonunda 75.000 hektarlık bir alana yayılacak. Günün birinde yabani atlar donmuş topraklarda (Permafrost) dört nala koştuklarında, kurtlar, ayılar ve çakallar da tay ve geyik avlayabilecekler. Daha sonraları ise parkta soyu tükenmiş olan mağara aslanının en yakın akrabası olan Sibirya kaplanlarının bile yaşanması bekleniyor.

Bu Pleistosen manzarasında böylece geriye tek bir eksik kalacak: Gerçek mamutlar. Ve bilim adamları mamutları yeniden yaşatma konusunda o kadar umutsuz değiller aslında. Genetik günümüzde yaşayan fillerin DNA malzemesinden, Pleistosen filleri yaşatacak duruma gelince belki torunlarımız Sibirya topraklarında mamut denilen hayvanın nasıl bir canlı olduğunu yakından görebilme şansına kavuşabilirler.

Misk Öküzü

Misk öküzleri Alaska, Kanada’nın kuzeyi ve Grönland Adasında yaşarlar. Dişiler her Mayıs’ta bir yavru doğururlar. Yavru doğumdan bir saat sonra ayağa kalkıp annesini izlemeye başlayabilir. Misk öküzleri bir düşmanla karşılaştıklarında yüzlerini düşmana doğru dönerler ve bir daire oluşturarak, yavruları bu dairenin içine alırlar. Her biri 350-400 kg ağırlığındaki yetişkin misk öküzleri omuz omuza vererek yavruları ile düşmanları arasında adeta bir siper oluştururlar. Bu, yavrular için kesin bir korumadır. Daireyi oluşturan bireylerin her biri düşmana saldırıp geri dönerler ve dairenin bozulmaması için çalışırlar.

www.harunyahya.net

Oğuz-Öküz

3 Mayıs 2007

Zerdüşte  ve de tabii kronolojik sırada Mithra ve Manes’ e Manikezm e de   Mısır’ı tanıdıktan sonra tekrar döneceğiz ama gene Zerdüşt ve kanatlarla ilgili birkaç resim daha koyup  sembolizmaları hakkında  netice çıkarmayı herkesin kendi iç dünyasına bırakmayı tercih ediyorum

 

 

Burada dikkat ettiğim hususlar :

 

-         Ebedi hayatın adının Alev saçan yıldız içinde AHU yani “dişi” oluşu ama AHA – AHİ ile de irtibatlanabilecek olması

-         Ebedi ışıkların adında gene Anagra  veRA – Öküz bağlantılı bir kelime olması

-         Mana kelimemizin orada da kullanılması

-         İlk düşünce, uhrevî = Ahura dünya ile yeryüzü arasındaki ilişkinin  ve birleştirici yolun  ZİGZAG  “Barika” = Şimşek biçiminde olması 

-         7 katlı  orta bölümün ( küptaşın yüz sayısı kadar 6 ara boşluklu)  bir “arş” olması ve katların aşağıdan yukarıya  doğru “ölümsüzlüğe varma” ilk aşamasından sonra  “olgunlaşma”… ile başlaması

-         Gözle görülür ve idrak edilebilir evrenin bunların altında teşekkül etmesi

-         Bitki Hayvan ve İnsanın daha da iç bir bütün = dünya ? içinde yukardan aşağıya ilk sırada yaratılmış olmaları ne var ki “hayvan” olarak Öküz = Boğa nın tercih edilmesi ve de ilginçtir sağdan sola birbirlerini yeme, soldan sağa birbirlerine yenilme sıralarında konulmuş olmaları ve de her nedense Öküzün ortada ve çift daire içine olması ve mavi fonda gösterilmesi ? ( Su ? yun ayrıştırılması mı ?  İnsanın ise tek daire ve sarı (güneş ? – Ateş )  fonda yer alması .

-         Ahura Mazda önce Oküz nehri kıyısında Gav-i evdad dediği  ( Ced-i Vedîd = Erkeklerin atası )   Öküzü yaratmışmış. Yani tam bir anti kadıncı Adem önce deyiş var ama Öküz biçiminde … Kadının yerine kanatlarıyla  havadan inip  İsis gibi neyin üstüne oturduğunu da daha önce görmüştük J 

-         Daha sonra gördüğümüz daha aşağıdaki diğer hayvanları ve doğayı ayıran ve “dünyayı boydan boya kesen bir nehrin bulunması ki adı OXUS yani Öküzler – Oğuzlar nehridir.  OXUS Hazar denizine dökülen ve Orta Asya içlerinden gelen bir nehirdir. MS 200 deki Mısır’lıların meridyenli haritalarında da gözükür. ( Şimdi kalıntısı ya da yatağı duruyor mu araştırmak lâzım )

-         O haritalarda Orta Asya nın “latinleşmiş dildeki “ adı Oxiana dır. Yani Öküzler – Oğuzlar diyarı demektir.  

-         Tablodaki lisan Hint Avrupai bir lisandır. Farsça dan ziyade Hintçe ye daha meyyal olduğu  gözleniyor. Alındığı yer olan “The Gathas of Zarathushtra” = Zerdüşt’ün Bilgeliğe Övgüler şeklinde çevrilebilecek  Ama “Zerdüşt’ün Kat’î leri” de denebileceği gibi bugün zıttında “Zerdüştün Hataları” da denebilecek olan  kitabını karıştıracak olanlar daha da ilginç olgularla karşılaşabileceklerdir.

 

     Beni etkileyen en önemli bir tanesi ise M.Ö.  500 lerde ineği selamlamak için   kullanılan

 

                               Aav mari garib Gai ( Gujarati Hintçesi)

                               Aau meri garib Gau ( Hindu ca )

 

Ave Maria … deyip yolumuza devam edelim…..

 

                             Vahishta Mana = Yüce Mana = Vahiy Mana’sı = Fahiş Mana ?

                             Angra Mainyu = Düşman ruhlar = Angry minds

                             Daitya = Oxus = Deities = sonraları Hasan Sabbah’ın Dayî leri, Ana’larımızın erkek kardeşleri “Dayı” larımız. 

 

Türklerin = Öküzlerin = Oğuzların ilk tanrısallar olduğunu düşünmemiz, ama M.Ö. 7500 lerde Çatalhöyükte iken M.Ö. 500 lerde anca  Öküz Nehrinin ardında, doğusunda  kalabilmiş olduklarını söylememiz   boşuna değilmiş değil mi ?

 

Zerdüştün Zoroastrizmin de Ahura Mazda = Uhrevî Me-Te ya da sonralarda Çindeki haliyle  Mao Tse  ile Arş ve dünya arasındaki ilişkiyi sağlayan “tanrısal  hayvan sembollerinden birisi de bakalım kimmiş

 

Alev Saçan At J Kanatlı halini Grek  mitolojisinden Grekçe sanarak  Pegasus diye bildiğimiz bu “Pek At” =    BogAt yani = tanrısal  atı  üzerine binen;  Orta Asya lehçesi ile  Bog-at-ur  = Bahadır ;

Bellerophontes yazıldığı için isim zannettiğimiz Bellero = Savaşçıl – Fanti yani savaşçıl genç oğlanı, = genç şövalyeyi tanrı katında başarıdan başarıya taşıyacaktır. Bildiğiniz gibi.

Müslüman “inanç” dünyası da onu :

 Kur’an la inip Genç Şövalye Hz. Muhammedi erginleşmesi ve Res’ul  olması için ( = elçi diye biliyoruz ama Akenaton = Ağa Han Acun gibi  Reis-ül Alem de diyebiliriz pekalâ; )  şimşek gibi zigzaglı yollarından geçirerek  Mirac’a çıkaran gene Barika = Şimşek  den türeme “Burak” olarak;   kendine has ve vahiyle bildirilmiş sanarak bilmeye devam edecektir. 

 

Oysa gördüğümüz gibi idrak edilip irfanına varılacak çok şey var. Eğer kendimizi  “bizi imana götürecek olan inisiyatik yolun dışındaki  hayatımızda yeterli addedilen”  “inancın tembelliğine “ bırakmazsak.

 

Bu arada Mirac = Merc’i, “Tanrı nın Huzuru, kat’ı anlamında “ ama Mir le içinde gene “sevgi var. Ne var ki Mari – Myra = “Sevgili”  ile de Meryemden tanıdığımız Mira – Mara;  Zerdüşte göre, Ahura Mazda nın karşısındaki   “Şeytan” demek. Buyrun bakalım bir zıtlık daha !!! J

 

Neyse biz yolumuza devam edip batıya dönelim.

 

300 Cos – İstanköy

Kanatlı Aslanlar = Grifonlar;  altta Keçiler. Apayrı bir yorum olmalı. İki zıtlaşan keçi yani gönyedeki iki farklı yön çift başlı kartal gibi büyümüş hayat ağacının altında ve kanatlı aslanlarla korunuyorlar. Grifon ise isimolojisi ile zaten kuş pençesi ile yakından ilintili . Griffe Fransızca kuş ve Aslan pençesi. Gripp de İngilizce pençeyle kavramak demek zaten. Kendini tanımanın kendi iç zıt katmanlarının derinine ulaşmanın kendini kendinden hürleştirebilmenin zorluğu mu anlatılmak istenmiş acaba ?

 

 

 M.Ö. 300 Rodos  Kuş ana.  Meryem öncesi. Başındaki aziz  hale sine (Güneş diski ) dikkat  edelim . Burada da gene bir geriye dönüş, doğudaki “erkekleşmeye” zıt bir “kadın uhrevîliğinin devamlılığını  görüyoruz.  

 

 

 

 

 

 

 

 

M.Ö. 300 Rodos’ta bulunmuş  kuş Horuslar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

M.Ö. 300 Rodosta  Giritteki M.Ö. 1600 da gördüğümüz eli yılanlı Ishtarın kopyası. Ama işçiliği çok daha ilkel.  Ne var ki üzerindeki semboller kendi öz kavramı gibi Çatalhöyük ten beri mevcut Bektaşi “Gül” ündeki desenlerin ve ölüm/doğum daki akbabalar üzerindeki üçgenlerden oluşan  desenlerin aynısı.

 

 

 

 

M.Ö. 100 Psidia (Burdur – Denizli arası)  Icarus = Horus

İşte hani o balmumlu kanatlarından tanıdığımız Icarus  da (İkarus okunuyor İharus – Ahir de okunabilirdi, Uhre de…Ahura da …)  hiç düşünmediğimiz bir şekilde  lehçe farkıyla Horus olarak anca anlayabildiğimiz bir şekilde karşımıza  çıkıyor . Aynı şekilde çocuk bebek  Horus olarak yazılım ve görev değiştirmiş olarak Afroditin küçük oğlu aşk çocuğu “Eros”  ta Şahin Başlı Tanrımız Horus tan  başka bir şey değil.  O da büyüyüp Hür bir ER olup  daha ne  Hır’lar  çıkaracak ağbileri, ablaları ..Siz hiç merak etmeyin. Sakın  yeni zannttiğimiz inanç biçimlerimiz var artık diye Hor görmeyin. Tüm inançlarımızın en az 12.000 senelik  temellerinde olduklarını unutmayın   J

 

 

M.Ö. 300 Cos  - Istanköy Afrodit ve Eros

 

İlerde 700 sene sonra giyinip Meryem ve oğlu İsa olacaklar onlar da

 

 

 

M.Ö. 100 Commagene (Nemrut) Şahin başlı tanrı ( Horus)

 

 

 

 

Biraz da MS ya bakalım J :

 

Baştan beri hep gördüğümüz İsis ve Nephtis türevi iki kanatlı meleğimizi “Güneş diskli” artık yüz kazanmış “Afilli delikanlı” Genç Horus  uzantısı  Apollon  un etrafında görüyoruz. Apllonun da başında “kanatları” var gördüğümüz gibi. Bu da bugün doğru  diye bilerek  çok tanrılı sistem ve farklı tanrılar sandığımız  Thoth ve Horus; Apollon ve Hermes in özde bir olduklarını,  vahdetlerini ortaya koyan çok güçlü delillerden biri.

 

 

 

 

 

Bu resimler Antalya Perge de bulunmuş lahit ve heykellerden.  Bu resimler ve heykeller sayesinde  ayrıca Hz. İsa Peygamberin ve yeni Hrıstiyanlığın   ölümünden 200 sene sonra bile Güney  Anadolu’yu etkileyememiş olduğunu görüyoruz. Oysa Aziz Paul bile çoktan geçti buralardan. Ne var ki bir 200 sene sonra meşhur İznik konsili toplanacak ve Sivrihisar yakınlarındaki Pessinus ta Magna Mater = Yüce Ana kültünün tapınak ve tesisleri yerle bir edilecek. Yani İran ve doğudaki “Erkek egemenlik” gerici ihtilâlini yapacak…Maraton savaşından sonra yenilmesine rağmen yaptığı gibi…!!!!  “ Tanrısal Kadıncılık” diyeceğimiz en “tutucu” en eski  akım  da Roma ya gidip Katolikliği ihdas edecek. Ve de kadın – ana egemen tanrısal düşünüş Orta Çağ daki bilumum “cadı avı” na rağmen toplum nezdinde yıkılamayacak ama geçmiş bilgisi ve ilmi, İskenderiye, Efes ve Bergama kütüphaneleri yakılıp yıkılarak,   tekâmülü ve erişmiş olduğu, düntanın yuvarlak bile oluğunu bildiği seviye  assimilasyonlarla unutturulup bugünkü hale getirilecek.  MU inanç ve medeniyeti halâ varlığını sürdürecek ve AT lıları hep yaptığı gibi yiyecek !!!

 

MS200 Perge. Solda Adrien Güneş Plexusunde Çatalhöyükten beri gördüğümüz kuş = Horus = Şahin/Kartal la  Sağda ise gene “kuş kanatlı “ etekliği ile İmparator Trajan görülüyor.  İkisinin de göğsünün ortasında gene başına devlet kuşu konmuş kanatlı Apollon güneş diski mevcut. Bu aslında pek çok Roma İmparatorunun ortak heykel kıyafeti diyebiliriz. Bunlara bazen Çatalhöyük ve Hayat ağacı kavramının evrimi dizimizde de göreceğimiz, hayat ağacı ve gene Çatalhöyükten beri gördüğümüz  iki yandaki koruyucu “Levî” Aslanlar, Grifonlar vs de eklenebiliyorlar.

 

 

Kanatlı Anahtarlardan oluşma Hrıstiyani bir Kraliyet arması

 

 

 

 

 

 

 

 

Orta Asyalı Türk  menşe’li olduğu da söylenen  Endonezya ( Hind-i Nisâ) hava yollarının da bugünkü adı olan Garuda

 

 

G = Gh = H ve D = Z = S  ses değişim prensiplerinden hareketle özünde rahatlıkla Horus u görebildiğimiz bir isim. “Ceride” ile   de “habeci” Thoth Hermes imize  nasıl bağlandığını Mısır da görmeye çalışacağız. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bilmem artık başka bir şey söylemeye gerek var mı ???

 

Günümüz Anadolu ürünü bir kilim duvar süsü bu gördüğümüz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kabala  hayat ağacında  sefirotların yeri mi dediniz ?

 

Mabet Görevlileri ve kafasında üç sütunu ile neofit yeni giren mi ?

 

Süleyman Mabetlerinin doğu duvarı mı ?

 

Mısır Heliopolis Pantheonun’da tanrıların oturuş biçimi mi?

 

 

Çatalhöyük ve Kanatlar faslı daha çok çok çok deşilmesini, kuşlar gibi eşelenmesini  ve araştırılmasını, çalışılmasını hep tekrar ettiğim dileklerimle bitti

http://www.oguzoktay.com/dostlar/15_Catalhoyuk_9f_Kanatlar_son.doc