Arşiv 'Araştırılacak'Kategori

Hundai’nin sahibi öküz çobanı

9 Şubat 2009

EZOP (AISOPOS)

9 Şubat 2009

http://kutuphane.tbmm.gov.tr:8088/2007/200705002.pdf

Öküzle ilgili 8 masal var.

Kurbağa ile öküz

Öküz ahırındaki geyik

Öküzler ile kasaplar

Düve ile öküz

Boğa ile yabankeçisi

Aslan ile üç boğa

Tatarcık ile öküzler

Öküz oyunu videosu

3 Haziran 2008

Davul Çalan Öküz Hikayesi?

28 Mayıs 2007

Tebriz’in Sorhâb mahallesinde doğan Abdurrahim Tâlibof, Ebû Tâlib Neccar’ın oğludur. Bu nedenle babası ona “Ebû Tâlibzade”, “Tâlibzade” ve Rusça terkibe göre “Tâlibof” adını vermiştir.

1834 yılında Tebriz’de doğan Tâlibof, on altı yaşında Tiflis’e gitmiş, bir müddet sonra da Dağıstan’da, Kâşân Şeybanîlerinden biri olup, bilgili ve değerli bir insanın sahibi olduğu müteahhitlik firmasında çalışmaya başlamıştır. Tâlibof burada kalmış, muhasebenin yanı sıra, yeni bilgiler edinmiş, öğrendiklerini halk için yazmaya çalıştığı gibi, bu yolda ilerleme kaydetmiştir. Nitekim çoğu onun geniş bilgi ve deneyimlerini gösteren sade ve akıcı bir Farsçayla değerli kitaplar kaleme almıştır.

İhtiyarlığın Tâlibof’un saçlarını ağarttığı yıllarda, vatandaşları meşrutiyet hareketini başlatmışlar, ondan ve diğer hürriyetçi yazarlardan ilham alarak İran’da kanunî bir idarenin temelini atmışlardır. Tebrizliler, daha ilk kanunların hazırlandığı devrede Millî Şura Meclisine giderek diğer hürriyetçilerle birlikte meşrutiyeti kurmu çalışmalarına katılması için Tâlibof’u seçtiler. Tâlibof, İran’da meşrutiyet rejiminin yerleşmesinden önce, halkın aydınlanmasının zorunlu olduğunu, meclis ve kanunun bütün güçlükleri ortadan kaldıramayacağını düşünüyordu.

[i] Dostlarından birine “Beni seçerlerse, memnuniyetle hemen gelirim. Ama bana göre İranlı ve Meclis, davul çalan öküz hikayesine benzer” diye yazmıştır.

www.doguedebiyati.com/Makaleler/iran%2520edebiyati%2520inceleme4.htm

Renk/Öküz Dili: Lisan-ı Sevir

27 Mayıs 2007


ÇİÇEK VE RENK ADLARINA DAİR
Beşir Ayvazoğlu

Şu söz yanılmıyorsam Sait Faik’e aittir. “Çiçek ve balık adlarını bilmeyen hikâye yazamaz. Bu çok doğru sözdeki “çiçek” kavramı “bitki” olarak genişletilip renk adları da ilâve edilirse, bence daha kavrayıcı bir prensip elde edilmiş olur.

Kırsal bölgelerden şehirlere doğru gittikçe hızlanan göç ve buna paralel olarak yaşanan şehirleşme, toprakla aramızdaki ilişkileri iyiden iyiye bozdu. Çocuklar bir tutam yeşilliğe ve “bir avuç gökyüzü”ne hasret, daracık apartman dairelerinde şuuruna varamadıkları bir kâbus yaşıyorlar. Ne bitkileri tanıyorlar, ne böcekleri, ne kuşları, ne de birkaçı dışında-diğer hayvanları. Bırakın kırlarda yetişen binlerce bitki çeşidinin adlarını, bir anket yapılsa , bir çırpıda beş-on çiçek adı sayan kaç kişi çıkar merak ediyorum. Elbette bu olumsuz gelişmede Türkçedeki daralmanın ve fakirleşmenin payı da büyüktür. Hadi itiraf edelim; artık çocuklarımız ana dillerini de öğrenemiyorlar. Konuştukları, Türkçenin karikatüründen başka bir şey değil.

Bana öyle geliyor ki, bitki, böcek, kuş ve renk adları, dillerin gizli hazineleridir; onlara bakarak bir halkın hayal gücü, tabiatla ilişki biçimi dünya görüşü ve realite kavranışı hakkında açık seçik fikirler edinilebilir. İnanmazsanız, Turhan Baytop’un Türkçe Bitki Adları Sözlüğü’nü açıp bakın. Türkiye’de yetişen bitkiler, Türkçe bitki adları ve bitkiler etrafında oluşan kültür hakkında önemli araştırmaları olan Baytop Hoca 1994 yılında Türk Dil Kurumu Yayınları arasında çıkan (yeni baskılarının yapılıp yapılmadığı bilmiyorum) bu nefis sözlükte büyük bir boşluğu doldurmuştur.

Türkçe bitki adları başlığına bir âlem; çok zekice hattâ muzipçe olanları var. Turhan Baytop’un sözlüğünü gözden geçirirken, önce hâfızamda yer etmiş, benim için hâtıra değeri taşıyan bitkilerin adlarını aramış ve hepsini de bulmuştum. Bana özel bir dünyayı bir duyum biçimini ve bir nağmeyi veren Evelik, Yemlik ve Madımak bitkilerinin Lâtince adlarını öğrenince bir tuhaf olduğumu söylesem inanır mısınız? Sanki bu üçlü birden benim dünyamın malı olmaktan çıkmıştı. Mayhoş tadını hâlâ damağımda hissettiğim kuzukulağı meğerse evelik otunun da dahil olduğu rumex alt cinsine bağlı bir otmuş, bazı bölgelerde Ekşimenek, Ekşimik, Ekşimcik ve Ekşincik de deniliyormuş. Aynı aileye mensup birçok otun genel adı lâbada imiş. Bahar müjdecileri olan Nevruz çiçeğini, Çiğdemi ve Kardeleni unutmadım; çocukluğumda, Zara’da bahara doğru bu çiçeklerden toplamak için kırlara çıktığımızı iyi hatırlıyorum. Çok zaman ellerimiz boş dönerdik; çocuklar bunları nevruz ve çiğdemi iştahla yerlerdi. Nevruz toplamanın, bazı zamanlardan kalma bir çeşit tören olduğunu biliyor muydunuz?

Baytop Hocanın sözlüğüne göre, Nevruz (navruz) Hermodactyloides Spach ve Scorpiris Spach alt cinslerine bağlı iris türlerine verilen genel isim. Kazakistan’da Bayeşek, Kırgızistan’da Bayçeçek, Özbekistan’da ise Baharkız adlarıyla bilinen Nevruz çiçeği, Türk dünyasında diriliğin, tazeliğin, yenilenmenin, gençliğin, bekâretin, saflığın, masumiyetin ve temizliğin sembolü imiş, Kırgızistan’da bunun için evlenmemiş genç kızların küpe, kolye gibi takılarında ve gelin başlıklarında tek motif olarak yer alıyormuş.

Lâtince ası Crosus olan Çiğdeme gelince; Karlar erimeye başlar başlamaz açan bu aceleci çiçek baharın müjdecileri sayılır. Orta Anadolu’da bahar başlangıcında oynanan “Çiğdem Eğlencesi” adlı bir de çocuk oyunu vardır. Ellerinde sivri sopalarla tepelere tırmanıp çiğdem toplayan çocuklar, bunları iğne yahut karaçalı dalına asarak sokak sokak, ev ev dolaşır ve bir tekerleme tutturarak baharın gelişini müjdelerler.

Tekerlemedeki Türkçenin güzelliğine bakınız:

Çiğdem çiğdem çiçecik
Ali Baba gökçecik
Çiğdem geldi kapıya
Yağ çıkarın yapıya
Yağ olmazsa bal olsun
Oğlum, uşağın sağ olsun

Topraktan başını uzatır uzatmaz, koyun ve keçi gibi hayvanlar tarafından yenildiği için beyaz çiğdeme halk arasında Öksüzoğlan da denir. Aynı çiçek Bektaşilikte Ehlibeyt’in sembollerinden biridir. Ve nefis bir halk türküsünde çiğdem ve nevruz şöyle dile gelirler.

Çiğdem der ki ben elâyım
Yiğit başına belâyım
Hepisinden ben âlayım
Benden âlâ çiçek var mı
Al baharlı mavi dağlar
Yarim gurbet elde ağlar

Nevruz der ki ben nazlıyım
Sarp kayalarda gizliyim
Mavi donlu göz gözlüyüm
Benden âlâ çiçek var mı
Al baharlı mavi dağlar
Yârim gurbet elde ağlar

Lâtince adı Papaver olan “Gelincik”i etimolojik açıdan ele alıp inceleyen rahmetli Ali Fehmi Karamanlıoğlu, bu kelimenin Türkçenin en eski kelimelerinden bir olan ve Göktürk kitâbelerinde geçen “gelin” kelimesine küçültme ve sevgi ifade eden -cik ekinin ilâvesiyle meydana geldiğini söylüyor. Kısacası halk dağ lâlesini küçük bir geline benzeterek adlandırmıştır. Türk töresinde gelinlik rengi beyaz değildir, kırmızıdır. Baytop Hocanın sözlüğüne göre, gelinli adları taşıyan başka çiçekler de var; Gelinfeneri, Gelingöbeği (Kara hindiba), Gelin Gülü (Çuha çiçeği), Gelinküpesi (Tavan kirazı), Gelinparmağı, Gelinsaçı, Gelinteli vb.

Baytop Hocanın sözlüğünde çocukluğumun sonbaharında iplere dizilmiş o sarı-kırmızı-yeşil alıçları, karamukları, böğürtlenleri birer tutam koparıp birbirimizi daladığımız ısırgan otlarını da aradım. Birçoğunun ne çok eşanlamlısı varmış. Meselâ alıçın eşanlamlıları; Geyik dikeni, Halıç, Havuç, Kızlar yemeşi, Yemişen, Yemişken vb. Çeşitli bölgelerde ısırgana verilen adlar da ilgi çekici; Ağdalak, Cuncar, Cizlagan, Cincar, Dakırdalak, Dalağan, Dalayan diken.

Bir de “gül”ü merak ettim; yabanî gülün Asker Gülü, İt Gülü, Köpük Gülü gibi adları varmış. Eskilerin “gül-i sadberg” dedikleri gülün Türkçe adları da hoş; Hokka Gülü, Katkan Gülü, Okka Gülü, Lâtince adı rosa hemisphaerica olan bir gül çeşidine Sivas çevresinde Kadıngöbeği deniliyormuş. Ancak halkımızın gül adını çok sevdiği anlaşılıyor. Güllü birkaç bitki adı zikretmekle yetiniyorum; Gülburnu, Gül Elması (Yabani Gül), Gülfatma, Gülgülüm, Güllügöndürme, Gülgülü (Hatmi, Boynuzlu Gelincik), Güllük (Eğrelti)

Türkçe renk adları da bitki adları gibi gitgide unutuluyor. Son zamanlarda yavruağızı, hâki, tirşe, ebruli gibi renk adlarını kullanan birine rastladınız mı? Prof. Dr. Beynun Akyavaş bir yazısında şikâyet ediyordu;

“Kırmızının bir tonuna siklâmen, yeşilin bir çeşidine petrol, sarının portakal rengine çalanına da oranj diyoruz. “Rubi”lerimiz, “turkuvaz”larımız, “lilâ”larımız da var. Erbabı, onları yâkuti firuze ve leylâk rengi olduğunu anlıyor. Siklâmen de, petrol de, oranj da, rubi turkuvaz, lilâ da Fransızca öz Türkçe değil. Tunuslu bir dostla konuşuyordum. Narenc’i Arapça’da hangi mânâda kullanıyorsunuz dedim. Narenc, ‘greypfrut’tur dedi. Portakala bortugal derlermiş. Demek ki Fransızlara bir narenc vermişiz. Portekiz’i almışsınız dedim. Bilindiği üzere, “Portügal”, Fransızca Portekiz’dir ve evvelâ ‘Çin elması’ denilen portakalı Çin’den alıp Avrupa’ya getirenler de Portekizlilerdir. Portügal; Arapça portugal, Türkçe portakal olmuş”

Aslında diller buzdağları gibidirler, suyun altındaki büyük kısmı keşfetmeye başladığınız zaman o dile nüfuz edebilir şair, yazar veya düşünür olabilirsiniz. Turhan Baytop Hoca, derin sulara dalarak buzdağından küçük bir parçayı su yüzüne çıkarmış. Orada kim bilir daha ne hazineler yatıyor. Türkçenin dalgıçları haydi iş başına!

Not: Meraklıları için Türkçe çiçek ve renk adlarından iki küçük liste sunuyorum.

ÇİÇEK ADLARI

Ana Kokusu: Sarı şebboy
Anasına Babasına Pay Veren: Aslanağzı
Ateş Çiçeği
Âvize Fidanı
Ay Çiçeği
Ayı Pençesi
Babunec: Papatya
Ballıbaba
Benefşe: Menekşe
Boru Çiçeği
Boyaçiçeği
Buhurumeryem
Cemali Güzel
Ciğerci Sığırı
Civan Perçemi
Çadır Perçemi
Çadır Çiçeği
Çakal Nergisi
Çalba
Çarkıfelek
Çıngırak otu
Çiğdem
Çobanyastığı
Çuha Çiçeği
Dağçayı
Dağsümbülü
Deligül: Menekşe Gülü
Devedikeni
Devetabanı
Dönbaba
Ebegümeci
Eğreltiotu
Erguvan
Eşek Lâlesi
Eşek Dikeni
Fesleğen
Fırıldık Çiçeği: Çarkıfelek
Firuze Çiçeği
Fulya
Gardenya
Gâvur Gülü
Gecesefası
Gelincik
Geven
Guğu Çiçeği: Hüsnüyusuf
Gül
Güldefne
Galhatmi
Gülibrişim
Gündündü :Ayçiçeği
Günebakan: Ayçiçeği
Günüş Gülü
Hanım Düğmesi
Hanım Sallandı
Hanımeli
Haseki Küpesi
Haşhaş Çiçeği
Hatmi
Helyotrop
Hercai Menekşe
Hezaren
Horoz ibiği
Hüsnüyusuf
Itır Çiçeği
İtrişahi
İnci Çiçeği
Kadife Çiçeği
Kahkaha Çiçeği
Kamelya
Kan Damlası
Kandil Çiçeği: Civan Perçemi
Karagözlüm
Karanfil
Kartopu
Kasımpatı
Kaynanadili
Keşişbaşı
Kevke
Kına Çiçeği
Kirli Hanım
Koçuk
Korunga
Kuşkonmaz
Küpe Çiçeği
Küsme Çiçeği: Mimoza
Küstüm Çiçeği: Küsme çiçeği
Lâden Ağacı
Lâle
Lâle-i Nu’man: Gelincik
Lâtin Çiçeği
Leylâk
Lisan-i Sevir
Mahmur Çiçeği: Çiğdem
Manisa Lâlesi
Manolya
Menekşe
Menekşe Gülü
Menevşe: Menekşe
Meryamana Eli: Buhurumeryem
Meryemana Kandili: Buhurmeryer
Meyan
Mimoza
Mine Çiçeği
Mor Salkım
Mümüdük
Müşgülüm
Nergis
Nevruz Çiçeği
Nilüfer
Orman Gülü
Ortanca
Öksüzoğlan: Beyaz Çiğdem
Öküz Dili: Lisan-ı Sevir
Papatya
Patlak Çiçeği
Piyan
Reyhan
Sabun Çiçeği
Saffetiderûn
Saksı Çiçeği
Saray Çiçeği: Hezaren
Saray patı
Sardunya
Sarmaşık
Semen:Yasemin
Sığırdili: Lisan-ı Sevir
Sığırkuyruğu
Sim
Susen
Sünbül
Şakayık
Şkayık-ı Numan: Gelincik
Şebboy
Terslâle
Toprak Kabul Etmez
Turna Gagası: Dönbaba
Üçgül
Vapurdumanı
Yaban Gülü: Nesrin
Yanardöner
Yasemin
Yer Somunu
Yılan Yastığı
Yıldız Çiçeği
Yüksükotu
Zambak
Zerrin: Fulya
Zerrinkadeh: Nergis
Zeymuran
Zülfüarus

RENK ADLARI

Al
Altınsarısı
Aşı
Ateşi
Baruti
Beyaz
Boz
Çamgöbeği
Çividi
Devetüyü
Ebruli
Eflatun
Erguvan
Fıstıki
Fildişi
Firuze
Fulya Sarısı
Gelincik Kırmızısı
Gökmavisi
Gülkurusu
Gülpenbesi
Gümüşi
Hacıyeşili
Haki
Kahverengi
Kara
Kavuniçi
Kestane
Kızıl
Kimyoni
Kiraz
Kuzguni
Küfyeşili
Külrengi
Lacivert
Leylâk
Limonküfü
Limoni
Mavi
Menekşe
Mor
Narçiçeği
Nefti
Örteksayı
Patlıcani
Pembe
Samansarısı
Sarı
Siyah
Şarabi
Tarçıni
Tirşe
Turuncu
Vişne
Yakut
Yavruağzı
Yeşil
Zeytinyeşili
Zifirî
Zümridî

Kaynak: http://www.dilimiz.gen.tr/makaleler/cicek_renk.html

Guti=Gud=Öküz?

24 Mayıs 2007

Tirigan

20 7 2006 23:30

KÜRT TARİHİ
Kürtler, Ortadoğu’nun halklarından olup Zagros dağlarından, Toros dağlarına kadar uzanan coğrafyada yaşayan ve Hint-avrupa dil grubuna ait bir dil konuşan halkdır. Yaşadıkları coğrafyanın adı tarihsel olarak Kürdistandır, başka bir tanımla ise kuzey Mezopotamya da denilebilir. Tarihi kaynaklar Kürtlerin tarihini 5000 yıl geriye götürmektedir.

Etimoloji

“Kürt” isminin kaynağı tarihsel olarak çok eskilere dayanmaktadır. Bazı araştırmacılara göre Kürt teriminin temelinde KUR kelimesi yatmakta olup Sümer kökenlidir. Sümerce’de KUR, dağ demektir. Tİ eki aidiyeti ifade eder. Böylelikle KURTİ kelimesi dağın halkı, dağlı halk anlamına gelmektedir. Bu ismin geçmişi Milattan önce 3000′lere kadar dayanmaktadır. Kürdistan coğrafyası bilindiği gibi dağlık bir bölgedir. O çağlarda insanlara coğrafyalarıyla veya yaşam tarzlarıyla bağlantılı adlar verilirdi. Kürtlerinde işte bu dağlık coğrafyada binlerce yıldır yaşadığı için bu adı almış oldukları ileri sürülmektedir. Sümercedeki KURTİ adı, Greklerede 2200 yıl önce Kurdienne (Kürt memleketi) diye geçmiştir.

The Name Kurd And İts Philological Connections adlı yazısında Driver, listesini yazıtlardan çıkardığı Kurti, Karda, Karduk, Gord, Kord, Cardakes, Kyrtii, vd gibi sonekleri farklı dillere göre değişse de hepsi ortak bir krd/krt öğesi içeren tüm bu adların aynı kökten geldikleri ve etnik olarak ilişkili oldukları sonucuna varmıştır.

Dr. Asad Khailany’nin yaptığı araştırmalarda yüzlerce ve binlerce yıllık tarihi kaynaklar Kürtleri şöyle kaydetmiştir:

Sümerler – Kürtlere Karda, Kurti ve Guti derlerdi.
Babiller – Garda ve Karda derlerdi.
Asuriler – Qurti and Guti derlerdi.
Grekler – Kardukh ve Gordukh derlerdi.
Ermeniler – Kortukh veya Gortai-kh derlerdi.
Persler – Gurd veya Kurd derlerdi.
Süryaniler – Kardu and Kurdaye derlerdi.
İbraniler ve Keldaniler – Kurdaye derlerdi.
Aramaik ve Nesturiler – Kadu derlerdi.
Erken islamik dönemlerin Arap yazarları Kurd (çoğul Akrad) derlerdi.
Avrupalılar ise M.S. 7. yüzyıldan itibaren Kurd demişlerdir.

Milattan önceki tarihlerde Mezopotamya’da tarih sahnesine çıkmış birçok kavimlerin araştırmacılara iddialarına göre Kürt asıllı olduğu belirtilmektedir. Mesela isimleri tarihlerde anılan; Subaru, Kurti, Guti, Lulu, Kusi, Kassit, Mitanni, Med, Mannai, Urartu, Karduk, Cyrtii, Gord, Kord, Kardakes v.s. gibi kavimlerin çoğunun Kürd olması yüksek olasılıktır. Etimolojik olarak incelendiğinde bugünkü Kürtlerin atalarından bahsedildiği anlaşılmaktadır.

Coğrafya

Kürtler, aslen Türkiye, İran, Irak, Suriye, Ermenistan devletlerinin sınırları içinde ve tarihsel olarakda Kürdistan diye adlandırılan coğrafyada yaşayan, Aryan kökenli etnik gruba mensup kişilerdir. Kürt halkı`nın kesin olarak nüfusu belli değildir; bu sayı, kaynağa göre 20 milyon ile 50 milyon arasında değişmektedir. Kürtlerin çoğunluğu Sünni Müslümandır. İran’da yaşayan Kürtlerinin çoğunluğu Sünni, diğerleri Ahli-Hak ve Şii’dir. Ayrıca Alevi, Yezidi, Yahudi, Zerdüşt ve Hıristiyan Kürtlerde vardır. Avrupada ise 1.5 milyondan fazla Kürt yaşamaktadır.

Dil

Kürt dili Hint-Avrupa dil ailesi içinde yer almaktadır. Bu ailede yer alan İran dil grubu, Kürtçeyi de içermektedir. Daha açıkcası Kürtçe İrani diller ailesinin kuzeybatı grubu içindedir ve Farsça’dan bağımsızdır.

Kürtçe, bugün Türkiye, İran, Irak, Suriye, Ermenistan diye bilinen değişik devletlerin sınırları içinde yaşamakta olan ve tarih boyunca Kürdistan olarak bilinen coğrafyada konuşulur. Dünyada tahminen 20-25 milyon insan tarafından konuşulmaktadır. Kürtçe, Irak ve Kürdistan Özerk Bölgesinde resmi dil olarak tanınmışdır.
Filolog Abdülmelik Fırat’e göre Kürtçede 100 binin üzerinde kelime vardır.

Kürt edebiyatı, halk edebiyatı ve yazılı edebiyat olarak ikiye ayrılır. Sözlü edebiyat, yani halk edebiyatının tarihi binlerce yıl öncesine kadar dayanıyor. Yazılı edebiyat ise bin yıl öncesine kadar dayanıyor. Hemadani Baba Tahir (935-1010), Kürt edebiyatının ilk yazılı örneğini, bin 100 yıl önce İran’da Arap alfabesiyle Kürtçe yazmıştır.

Kürtçe’nin eski ve güçlü edebi ürünlere sahip diğer bir lehçesi de Kurmanci lehçesidir. Kurmanci lehçesiyle bu güne kadar ulaşmıştır şiirler yazan Kürt şairleri arasında ilk akla gelenler Elîyê Herîrî (1425-1495), Feqîyê Teyran (1590-1660), Melayê Cizîrî (1570-1640) ve Ehmedê Xanî (1650-1707)’dir. Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn adlı ünlü eseri ilk kez 1730′da çevrilip yayınlanmıştır.

Tarih

Kürtlerin Anadolu’nun en eski halklarından biri olduğu yapılan genetik, etnografik, linguistik, etimolojik ve arkeolojik araştırmalarla gün ışına çıkmaktadır. Dünyanın her köşesinde halklar yaşadı. Ama Mezopotamya’nın, Zagros’un ayrıcalığı var. Yazının keşfedildiği yer burası. Atın ilk ehlileştirildiği, ilk tekerleğin döndüğü, gökyüzüne ilkel teleskopun doğrulduğu, ilk destanın söylendiği, ilk şiirin yazıldığı, Tanrı ve Tanrıçaların beğenip seçip ilk ayaklarını bastıkları, aile hayatına karışıp çoluk çocuk sahibi oldukları, aritmetik, tıp, ticaret, dış ilişkiler, diplomasi, barış antlaşmaları, ilk türküler, ilk yontular, ilk tapınak, ilk mutfak, ilk şarabın keşfi ve ilk tiyatronun yaratıldığı insanlığa kucağını açmış bir yöre. İşte bunların hepsinde Kürt halkının alın teri vardır. Mezopotamya bölgesini Mezopotamya yapan Dicle ve Fırat nehir isimleride Kürtlerden kaynaklanmaktadır.

I. Antik Çağda Kürtler

Medeniyetin beşiği olan Mezopotamya yöresinin antik halklarından biri olan Kürtler hakkında bir çok eski tarihçi ve coğrafyacı binlerce yıl evvel yazdıkları kitaplarda bahsetmektedir. Bu kitaplarda ve eserlerde Kürtlerin antik çağlardan bu yana yer aldığı, kurduğu birçok beylik, krallık ve devletlerden bahsedilmektedir. Özellikle Yunanlı ve Romalı tarihçiler Kürt tarihinin aydınlanmasına ışık tutmaktadır. Anadolu, Mezopotamya ve İran kaynakları Kürtlerden bahsetmektedir.

Mezopotamya & Kürtler

Subarular

Subarular ‘ın yazılı tarihi hakkında ilk bilgileri Hitit tabletlerinden almaktayız. Buna göre yörenin ilk sakinleri Mitanni adında bir devler kuran Hurriler olmuştur. M.Ö.3000 ve 4000 bin yıllarında bölgede Subarular’ın yaşadıkları ve Fırat isminin bunlar tarafından verildiği ileri sürülmüştür. Subarular’ın Hurriler’le aynı kökten geldikleri ve yeryüzünde madeni ilk işleyen kavim oldukları bilinmektedir. Hatta işlenen madenlerin Mezopotamya’ya da ihraç edildiği anlaşılmaktadır. Mezopotamya’da gelişen kültürlerin kökenini burada aramanın daha doğru olacağı kanaatindedirler.
M.Ö.3000 ve 4000 bin yıllarında Yukarı Fırat boylarında Subarular’ın yaşadıklar Fırat adının bu kavim tarafından verildiği de ileri sürülmüştür.

Subarular Hurriler’le aynı kökten geldikleri ve yeryüzünde madeni ilk işleyen kavim olduğu bilinmektedir. Hatta işlenen madenlerin Mezopotamya’ya, da ihraç edildiği anlaşılmaktadır. M.Ö. 17. yüzyıl içindede Subarular Mitanni Krallığı’nı kurdu.

Subaruların Kürt olduğuna dair tezler vardır. “Subar”ların diğer adı “Suvar”dır. Subaru kelimesi Kürtçedeki Şivan kelimesinin bozulmuş hali olduğu iddia edilmektedir. Kürtçede “Şivan” Çoban demektir. Kürtlerin önemli bir bölümü bugünde çoban hayatı sürdürmektedir. Erbil’de Subaruların bir bölümünün yaşadığı yerde tarihi Kürt aşiret konfederasyonu olan Zubari konfederasyonu Subari/Subaru adını halen taşımaktadır. Hoşyar Zebari adında Kürt bakan dahi vardır.

Guti Krallığı

Zagros dağları ve Aşağı Zap nehrinin kıyılarında yaşayan ve bu günkü Kürtlerin atalarından biri olan Gutiler, M.Ö. 2700 yıllarında müstakil bir devlet kurar,
Gutiler Mezopotamyanın en eski halklarındandı. Gutilerin bilinen 21 tane kralı olmuştur. Guti iktidarı 2 asıra kadar sürmüştür. Guti hanedanlığı daha sonra ise Ur hanedanlığı tarafından sona erdirilmiştir.

Gutiler, Mezopotamya kuzeyindeki Akad memleketlerini M.Ö. 2649 yıllarında işgal edip tam iki asra yakın, Sümer ve Akadları idare ettiler.
Akadlar döneminde Zagrosda yaşayan Gutiler Akad kralı Naram-Sin’in ölümünden sonra kral adayları arasında yaşanan kavgadan faydalanarak Akadları süpüren Gutiler, demoralize olmuş Akad ordusunu yendi. Fırat nehri kenarında bulunan Agade şehrini alarak imparatorluğuda ele geçirdiler.

Kürtler ortadoğunun en eski tarihlerinden birini oluşturmaktadır. Tarih, antropoloji, etnografi, ve linguistik gibi değişik bilim dallarında uzman olan araştırmacıların büyük çoğunluğu Gutileri Kürtlerin ataları olarak saymaktadır.
Eric Jensen kitabında: Ortadoğunun Kürtleri Kürdistanda modern tarih daha muhafaza edilmemişken Kürdistanda yaşıyorlardı diye yazmaktadır. Mezopotamya tarihi uzmanı E.A.Speiser göre tarihte ilk Kürt halkından bahsedilmesi M.Ö 3000 yıllarında Gutium adı altında gerçekleşmiştir. Gutiumlular (Kürdistan) Hint-Avrupa dili konuşmaktaydılar (Morris). Gutium Kürdistanın ta kendisi olması bir tarafa etimologlara göre Guti kelimesi dahi Kürt kelimesin değişime uğramış şeklidir. Prof. Howorth’a göre Kurdistan adı Gutium kelimesinden türemiştir. Ve Babilonyaların kullandığı Khuradi veya Quradu kelimesini Guti adıyla bağdaştırmaktadır. Guti ülkesi modern Kürdistanın adıdır.
Sayce’ye göre Kürt adı Babiloncadaki quradu kelimesinden gelmektedir ve savaşçı anlamını taşımaktadır ve bu kelime Van cıvarındaki halkın adından kaynaklanmaktadır.

Ortadoğu uzmanı eğitimci Dr. Honigman’a göre Guti kelimesi Kürt kelimesiyle aynıdır. Guti, Kurti adının iranize şekliyle telaffuz edilişidir. G>K dönüşümü olmuş. Örneğin: Kardeş kelimesinin Gardaş kelimesine dönüşü gibi. Etimolojik olarak R harfinin zamanla yutulmuş olması ise etimolojide doğal bir olgudur, dolayısıyla, ortaya Guti çıkmış: Guti-Gurti-Kurti.

Araştırmacı Rawlinson’a göre ise Gut ilkel Keldani dilinde sığır anlamına gelmektedir Başka bir iddiaya göre ise “Guti” kelimesi Sümer kökenlidir ve yine (Gud=öküz, sığır) bugünkü Kürtçe’de yer alan “öküz, sığır sahibi halk” anlamına gelmektedir. Gutiler bugünkü Soran Kürtlerin yakın durmaktadır.

Sırayla Guti Krallarının Listesi:

# İnkişuş
# Zarlagab
# Şulme
# Silulumeş
# Inimabakeş
# Igeşauş
# Yarl-agab
# İbate
# Yarl-angab
# Kurum
# Apil-kin
# La-erabum
# İrarum
# İbranum
# Hablum
# Puzur-Suen
# Yarlaganda
# Tirigan

En son Guti kralının adı Tirigandır. Tir Kürtçede “Ok” demektir. Tirigan ise “Okçu”
demektir.

M.Ö. 2000, Kürtlerin Ataları: Churrti (Kurti), Guti ve Subarular

Mitanni İmparatorluğu

Mitannilerin, Habur çayının (Şırnak) doğduğu yerde Vaşşuganni (Vaşukani) adlı bir kent merkezine sahip olduğu, buradan çıkan tabletlerden anlaşılmaktadır. California Üniversitesi Arkeologu Prof.Yoteshilani, Mitanili Kürtlerin Habur yakınlarında yaşamış olduğunu, Krallıklarının adı ise Şenak olduğunu yaptığı kazılarda keşfetmiş. Hurri dil grubu konuşulmakta, ağırlıklı olarak orta Mezopotamya da, bugünkü Urfa, Mardin ve Şırnak bölgelerinde hüküm sürmektedir. M.Ö 1500-1250 yılları arasında yaşamıştır.Demiri kendi tekelinde tutmuştur. At yetiştiriciliğinde meşhurdur.Asur ve Hititlerle sürekli ve şiddetli bir çatışma ortamını yaşamıştır. Mitanniler, Suriye, Amuriye, Asur memleketiyle Kürdistanin Kerkük bölgesine kadar olan topraklara hüketmişlerdir. En son Asur İmparatoru Salmanassar tarafından varlığına geçici olarak son verilmiştir.

Mitannilerin başkentinin adı Vaşukanidir. Bu ismin araştırmacılar tarafından Kürtçeden kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Kürtçede başikani veya hoşkani “güzel pınar” demektir. V-B-H harfleri etimolojik olarak en kolay dönüşümü olan harflerdir. Zamanla fonetik değişime uğramış olması yüksek olasılıktır.

Mitannilerin Aryan (Arı) kökenli, (özelliklede Mitani kralları) oldukları biliniyor. Büyük olasılıkla Mitanniler Kürdlerin atalarıdır.

Tarihçi Speiser göre Mitaniler Arı ırkına mensup ve Kürtlerin ecdatlarından, Zagros topluluğunun bir bölümünü teşkil eden Subaruların bir koludur.
Mitannilerin yaşadığı aynı coğrafik bölgelerde yaşayan Kürt aşiretleri halen Mitanni adını Mattini, Motikan/Moti gibi şekillerde yaşatmaktadır.

Bazı Mitani krallarının adları:

# Kirta (M.Ö. 1500 – 1490)
# Şuttarna I (M.Ö. 1490 – 1470)
# Baratarna (M.Ö. 1470 – 1450)
# Parşatatar (M.Ö. 1450 – 1440)
# Sauşşattar (M.Ö. 1440 – 1410)
# Artatama I (M.Ö. 1410 – 1400)
# Şuttarna II (M.Ö. 1400 – 1385)
# Artaşumara (M.Ö. 1385 – 1380)
# Tuşratta (M.Ö. 1380 – 1350)
# Şuttarna III (M.Ö. 1350)
# Mattivaza (M.Ö. 1350 – 1320)
# Sattuara I (M.Ö. 1320 – 1300)
# Vasaşatta (M.Ö. 1300 – 1280)
# Şattuara II (M.Ö. 1280 – 1270)

Komagene Kürt Krallığı

Kommagene (Komajen) krallığı M.Ö. 162 – M.S. 72 yılları arasında Anadoluda bugünkü Adıyaman ili cıvarlarında Kürtler tarafından kurulmuştur. Nemrud Dağı Kürt krallığının en önemli merkezi, başkentiydi. Kral Nemrud Kürd olup adıda Kürtçedir. Nemrud kelimesi Kürtçedeki “Nemir” veya “Nemird” kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir ve “ÖLÜMSÜZ” demektir. Kürtlüğün tüm kriterlerini üzerinde taşıyan yuvarlak tepe, örnek inşa planları ve karmaşık renkli duvarlarıyla dizayn edilmişti. Kürtler’in tüm tarih, gelenek, görenek ve kültür mirasları Kürtçe’nin derinliklerinde gizlidir. Kürtlerin ataları olan Kommageneler döneminde bölgede barış ve huzur hüküm sürmüştür. Yazılı belgelerde MÖ. 850 yılında görülen krallığın ismi o dönemlerde “Kummu” veya “Kummuhu” olarak geçer. Yüzyıllardır ışık Anadoluya Tanrılar dağı Nemruddan doğar ve tüm dünya uygarlığa uyanır.

Kommagen Kralı bir keresinde Asurlulara başkaldırır. Asur kralı Sargon Kommagenleri yener ve yenilen asi kralı: “Tanrılardan korkusu olmayan tanrısız bir adam bu. Sadece kötü planlar yapan bir hilekar,” diyerek suçlar. Kral Sargon’un nitelemesi fazlasıyla öznel görünebilir. Ancak Sargon sözlerine söyle devam eder: “karısını, oğullarını ve kızlarını, malını ve hazinelerini aldım ve son olarak halkını aldım ve onları Mezopotamya’nın güneyine (bugün Irak) sürdüm.” Anlaşılan, yerleşik halkları yurtlarından topraklarından sürmek o zamanlarda da uygulanan bir yöntemdi.

Komagenenin Tarihi Eserleri
Adıyaman şehrinde bulunan Nemrud 2150 metre yüksekliğinde ve bütün bölgeye hükmedercesine durmaktadır. Toros sıradağlarına aittir. Gündoğumu ve günbatımının tüm ihtişamıyla izlenebildiği bu tepede, Kommagene (Komajen) Kralı 1. Antiochos kendisi için görkemli bir anıt mezar, mezar odasının üzerine kırma taşlardan oluşan kutsal alanlar inşa ettirmiştir. Kral 1.Antiokhos’un (Tanrılar Dağı) Nemrud dağına yaptırdığı görkemli kutsal alan, kendi heykeli ve herbiri 9 m yüksekliğindedir.
Doğu ve batı teraslarda; sıra halinde dizilmiş blok halinde 8 yontma taşın üst üste oturtulmasıyla oluşturulan 8-10 metre yüksekliğinde muhteşem heykeller, kabartmalar ve yazıtlar bulunmaktadır. Heykeller, bir aslan ve bir kartal heykeliyle başlar ve aynı düzende son bulur. Hayvanların kralı olan aslan yeryüzündeki gücü, tanrıların habercisi olan kartal ise göksel gücü sembolize eder.

Korduene Krallığı
Ünlü Atinalı filozof ve tarihçi Ksenefon (M.Ö.430-355), Anabasis (sefer) adlı eserinde “Kardukhi” dediği Kürdler tarafından Korduene Krallığı adında kurulmuş bir krallık vardı. Bu krallık Hakkari ve Diyarbakır arasında kurulmuştu. Korduene krallığı Kürt kralları ve prensleri tarafından yönetiliyordu. Ksenefonun dediğine göre bağımsız yaşayan bir halkdı ve Akamenid kralına bağlı değildiler. M.Ö. 1. yüzyılda ise Ermeni olduğu ileri sürülen Kral II Tigranes tarafından Korduene (Kürdistan) feth edilmiştir. Kral Tigranes, Korduene kralı Zarbienus’u da suikast düzenleterek öldürtmüştür.

Yunanlı tarihçi Plutarch M.S. 1. yüzyılda, Kürdistan kralı Zarbienus’un Ermenistan kralı Tigranes’in baskısına karşı ittifak için Roma konsolosu Appius Claudius yoluyla Roma generali Lucullusla gizlice irtibata geçtiğini aktarmış. Fakat bu durumdan haberdar olan Tigranes, Kürt Kral Zarbienus, karısını ve çocuklarını Romalılar Ermenistana girmeden önce suikast düzenleterek öldürtmüş.

M.Ö. 74’de Roma generalliği ve konsolosluğu yapan Lucullus düşüncesiz olmadığı için Kürdistana girdiğinde Zarbienus onuruna cenaze törenleri düzenletmiş. Zarbienus için düzenlenen defin töreninde kraliyet elbiseleri, altın ve Tigranes’den alınan kalıntılarla süslenmiş. Lucullus kendi elleriyle süslenmiş cenazeyi kralın akrabalarıyla beraber parfüm dökerek ateşe vermiş. Arkadaşlarına katılarak Zarbienus’un adına içerek; Zarbienusu arkadaş; ve Romalıların iyi bir müttefiki olarak anlatır. Lucullus, Kürt Kral Zarbienus anısına da masraflı büyük bir anıt yapılmasını emreder. Kürt Kral Zarbienus’un sarayında çok fazla altın, gümüş ve üç milyon ölçek mısırdan oluşan büyük hazine bulunmuş. Böylece Romalı askerlere bolca mısır temin edilmişti. Lucullus kamu hazinesinden tek kuruş almadığı için de takdir edilmişti. Böylece savaşın masrafı kendiliğden de karşılanmıştı. (Plutarch/Hayatlar/Lucullus, Bölüm 36)

İngilizce metni – Chapter 36: Zarbienus, the king of the Gordyeni, as has been said, secretly stipulated with Lucullus, through Appius, for an alliance, being oppressed by the tyranny of Tigranes. He was informed against, however, and put to death, and his wife and children perished with him, before the Romans entered Armenia. Lucullus was not unmindful of all this, but on entering the country of the Gordyeni, appointed funeral rites in honour of Zarbienus, and after adorning a pyre with royal raiment and gold and with the spoils taken from Tigranes, set fire to it with his own hand, and joined the friends and kindred of the man in pouring libations upon it, calling him a comrade of his and an ally of the Romans. He also ordered that a monument be erected to his memory at great cost; for many treasures were found in the palace of Zarbienus, including gold and silver, and three million bushels of grain were stored up there, so that the soldiers were plentifully supplied, and Lucullus was admired for not taking a single drachma from the public treasury, but making the war pay for itself.

M.Ö. 200 Anadolu ve Kürt Krallıkları: Sophene, Gordyene, Mardia, Cortea, Komagene

Ermenistan kralı Tigranes kurduğu “Tigranocerta” (Diyarbakır, Silvan) adındaki şehre Adiabene, Asur, Gordyeni ve Kapadokyalıları yerleştirmiş. Adiabene krallığı Güney Kürdistan krallığıdır. Gordyeniler, Korduene krallığının Kürtleridir. Bu şehirde Grekler ve Kilikyadan getirilip yerleştirilmişlerde varmış. Tigranes bu insanların yerleşim yerlerini darmadağan ederek sakinlerini zorla Tigranocertada yaşamaya mecbur bırakmış.

İngilizce metni – Chapter 36: Thus successful in his campaign, Lucullus struck camp and proceeded to Tigranocerta, which city he invested and began to besiege. There were in the city many Greeks who had been transplanted, like others, from Cilicia, and many Barbarians who had suffered the same fate as the Greeks,— Adiabeni, Assyrians, Gordyeni and Cappadocians, whose native cities Tigranes had demolished, and brought their inhabitants to dwell there under compulsion.

Modern Ermeni tarihçilerinden Nicholas Adontz (Armenia In The Period Of Justinian, 1970) ve Cyril Toumanoff (Studies In Christian Caucasian History, 1963)’un görüşlerini de kısaca not etmek gerek. Toumanoff, lokal “Kardukhi hanedanlıkları”ndan, bir “Gordyene Krallığı”ndan ve “Korduene prensleri”nden, 298 yılından sonra onbeş kalesi bulunan Korduene prensliğinde/devletinde Roma kontrolünden sözeder (a.g.e., s. 181-182).
Adontz, Tigran’ın ordusundaki etnik gruplar arasında “Gordyen’ler”i de sayar (s. 318), modern Kürtler’in atalarının “Kurti”ler olduğunu söyler. Kürtler Kral Tigranesin ordusunda yer alıp birçok yerleşim yerini o dönemlerde hakimiyeti altına almıştır. Bunlar Mezopotamya, Azerbaycan, Suriye, Kapadokyadır. Kürtlerin orduda yer alması sayesinde Ermenistan Kralı İmparatorluğunu genişletebilmiştir. Kral Tigranesin Kürt olduğuna dair iddialarda vardır. Daha sonra ise Korduene Krallığı M.Ö. 55 yılında Roma imparatorluğunun bir eyaleti oldu ve 384 yılına kadar 4. asır Roma hakimiyetinde kaldı.

Bilinen Korduene Kralları:
Zarbienus (M.Ö. 74)
Maniasurus (M.S. 115)

M.Ö. 63 Kürdistan – Sophene & Corduene Kürt Krallıkları

Sophene Krallığı
Sophene Krallığı Dicle ve Fırat nehirlerinin arasından kurulmuş bir krallıktır. Ermenistan krallığının güneybatısında olan Sophene Krallığı bir çok kere Ermenilerin, Perslerin ve Romalıların hakimiyetine girmiştir.

Roma imparatoru Diocletian tarafından feth edilen Sophene Krallığı, Zaza Kürtlerinin coğrafık yerleşim yeriyle kesişmektedir. Bu Sophene Krallığının Zaza Kürtleri tarafından kurulmuş olduğu tarihçiler tarafından söylenmektedir.

Sophene (Şupan, Supani) krallığı, M.Ö. 95’te Büyük Ermenistan (Doğu Ermenistan) kralı olan II. Tigran tarafından devrildi. M.Ö. 95 yılında tahta çıkan ve ‘Büyük’ ünvanı taşıyan Tigran’ın ilk işi küçük Sophene krallığını fethetmek oldu. O tarihe dek bağımsız olan Sophene de ilhak edildi ve Ermenistana bağlandı. Ermenice’de Tsophk adıyla bilinen Sophene Krallığı bugünkü Elazığ-Dersim bölgesine tekabül ediyordu. O dönemde Sophene kralı olan Artanesi tahttan indirdi. Artanes, Zariadres’in soyundandı. (Plutarch, Lucullus, Bölüm XXI), (Strabo XI. 532)

Zariadres I Sophene Kralıydı. M.Ö 201 yılında Büyük Antiochus büyük Ermenistan ve Sopheneyi Ermeni iddia edilen generaller Artaxias ve Zariadresle beraber feth eder. Antiochus, Zariadresi Sophene valise olarak atar. Antiochus’un Romalılara karşı M.Ö 201 yılında yenildigi Magnesia (Manisa) savaşında, Artaxias ve Zariadres ayaklanır. Roma fethiyle Artaxias büyük Ermenistanı, Zariadres de Sophene Krallığını bağımsız olarak yönetmeye başlarlar. Kral Zariadres’in yaptıklarına bakıldığında Zaza Kürdü olduğu izlenimi vermektedir. Zariadres (Zareh) kelimeside Kürtçeden kaynaklanabilir. Zar kelimeside Kürtçe ve Zazaca’da “Sarı” demektir.

Bazı kaynaklara göre Urartu kralı Menua’nin bölgedeki fetihlerini anlatan Bagin’deki yazıtta Dersim ve Elazığ yörelerine Supani denmektedir. Bu adın sonraları Sofene (Sophene) şekli altında yaşadıgını görmekteyiz.

Zaza Kürtlerinden Pers Kralı Darius da bahsetmektedir.

Pers İmparatorluğunun hükümdarlığını yapan Pers Kralı I.Darius (Dara)’un (M.Ö. 522-486) yaşamış olup Ortadoğunun birçok ülkesini egemenliği altına almıştır. Darius, M.Ö 515 yıllarında Behistun yazıtları olarak ün kazanmış çivi yazısını hazırlatmıştır. Darius, yerden 100 metre yükseklikteki kayalıklara yazdığı Behistun kitabesinde Pers tarihinden bahsetmektedir. Behistun kitabesi üç dilde ayrı olarak yazılmıştır: Eski Farsça, Elamice ve Babilce.

Birinci sütunda Darius M.Ö 515 yıllarında Fırat nehrinin kenarında Zazana adında bir kasaba olduğunu yazmış. Bu kitabede, Dersim (Tunceli) ve Elazığ havalisi “Zazana” adı ile anılmaktadır.

Sütununun ingilizce metni:

[1.19] Says Darius the king: Afterwards I went to Babylon; when I had not reached Babylon – there (is) a town Zazana by name along the Euphrates.

Yunanlı Ksenofon’da bu bölgede (M.Ö. 401 yılında), “SuSa” adında bir şehirden bahsedilmektedir. Ki bu şehir, Zazalar tarafından kurulduğu izlenimini veren “Sophene” krallığının merkezi olarak kabul edilmektedir.

Ünlü Yunanlı tarihçi, felsefeci ve coğrafyacı Strabon (Strabo) M.Ö. 65-M.S 25 yılları arasında yaşamıştır. Strabo’nun yazdığına göre, Roma imparatoru Pompey, Sophene’yi
Tigran’dan aldı ve Nero (M.S. 54-68) onu ayrı bir krallık olarak Sohaemus’a verdi. Sophene, daha sonra ise ayrı bir krallık olarak tarihi kaynaklarda gösterilmeye başlanmıştır.

Tarihçi büyük Pliny, M.S. 2. yüzyılda Anadolu ve Mezopotamya cıvarlarındaki ülkeler ve eyaletlerden bahsederken birçok kere Sophene adını kullanmaktadır.

Tarihçi Prof. Dr. Mehrdad İzadi, Sophene’yi (Şupani) Elazığ’in büyük Subhan aşiretinden saymaktadır. Bu aşiret halen mevcuttur.

Ünlü Suriyeli Arap coğrafyacı Yakut İbn Hamavi 1179-1229 yılları arasında yaşamıştır. Aynı zamanda tarihçi, etnografist ve coğrafyacı olan Yakut’un “Mücem ül-Buldan” adlı eseri coğrafya sözlüğü olup, tarihsel, biyografik ve kültürel bilgiler içermektedir.
Coğrafyacı Yakut İbn Hamavi eserinde şu an İran ve Irak arasında yaşayan Feyli Kürtleri olarak bilinen halkdan bahseder: “Feyliler, İran ve Irakı ayıran dağlar arasında yaşarlar. Üstelik fil kadar büyüktürler” diye yazmış.

Yakut El Hamavi 12. yüzyılda Sophene’nin başkenti Arsamosata kentinin %25’inin Ermeniler tarafından meskun tutulmuş olduğunu yazmış. Buradan yola çıkarak geriye kalan %70-75’ininde Zaza Kürtleri tarafından mesken tutulmuş olduğu anlaşılmaktadır. Bunun yanısıra Ermeni krallarının Ermeni asimilasyonuda hesaba katıldığında; ilk kurulduğu yıllarda Kürt kenti olduğu da söylenebilir.

Sophene’nin Başkenti

Sophene Kralı Arsames (260-228): Fırat’ın ana kollarından Aratsani Nehri havzasında kendi adını verdiği Arsamosata (Arşamaşat) kentinin kurucusudur. Batı kaynaklarında Sophene Krallığı olarak anılan devletin kendi sakinlerinin dilindeki adı ‘Şupani’dir. Batılı kaynaklarda ismi Arsamosata (Arşamaşat) olarak geçen Sophenenin başkenti Bizans çağında Asmosata olarak anılmıştır. Aynı isim Ermenice’de Aşmuşat’a dönüşmüş, Süryaniler kente Arşemşat, Araplar ise Sumaysat yada Sumeisgat demişlerdir.

Sophenenin başkent adının Kürtçe olduğuna dair görüşler:

Kürd dilindeki adı Şemşat’tır. Şatır eski dilde site yada şehir yöneticisi anlamına gelmektedir. Şehir anlamına gelen Şat sözcüğünden türetilmiştir. Şat sözcüğünün İranî dillerde ‘Şar’, ‘Şahar’, ‘Şehr’ gibi versiyonları da vardır. Şat şeklinde söyleneni en eskisidir. Şah sıfatı dahi bu Şat kelimesinden türetilmiştir. Şemşat adının Kürd dilinde Şem (Güneş) ve Şat (Şehir)’den hareketle Güneş-Şehir, Baş-şehir anlamına geldiği Kürt dilbilimcileri tarafından söylenmektedir.

Şemşat, Elazığ’ın Palu sınırları içerisinde, Murat ırmağının Güney kıyısındadır. Palu merkez bucağa bağlı Xaraba Köyü’nün Şupani krallığının tarihi başkenti olduğunu aynı yerdeki Şemşat Kalesinin varlığından biliyoruz. Günümüzde ismi ‘Örencik’ olarak değiştirilmiştir.

Yunanlı coğrafyacı Strabo Sophene’nin başkentini Carcathiocerta olarak göstermektedir. Bu şehirin Elazığ (Harput) şehrine yakın olduğu anlaşılmaktadır (XI.14.2). Carcathiocerta şehrinin adı da Harput adıyla benzerlik taşımaktadır.

20. yüzyılın büyük uzmanlarından biri olan Marquart’a göre Carcathiocerta kenti aslında Argatiokerta kenti olarak düzeltilmesi gerekir. Argatiokerta kentini Sophene kralı Zariadres’in oğlu Argatias kurmuştur. Marquart’e göre bu kentin kalıntıları Dicle nehrinin kaynağı Eğil veya Arghana Suyu yakınlarındadır.

“Bilinen Sophene Kralları:”

Sames (Kurucu-M.Ö. 290-260),
Arsames I (M.Ö. 240),
Charaspes (M.Ö. 235),
Arsames II (M.Ö. 230),
Xerxes (Kserks) (M.Ö. 220),
Abdissares (M.Ö. 210),
Zariadres (Bağımsız M.Ö. 190),
Morphilig (M.Ö. 190),
Mithrobuzanes (M.Ö. 170),
Artanes (M.Ö. 110),
Arsaces (M.Ö. 70),
Roma İmparatorluğuna bağlandı (M.Ö. 63)

Strabo’daki Artanes, C. Toumanoff’a göre, Sophene kralı Zariadris (Zareh)’in oğlu Mithrobuzanes I olup, doğru adı Me(h)ruzan’dır. M.Ö. 95 yılında Büyük Tigranes II (95-55) tarafından devrilmiştir. Toumanoff (C. Toumanoff, Studies In Christian Caucasian History, 1963), doğru adının Me(h)ruzan olduğunu söylediği bu kişinin, Primary History’de verilen Ermeniler’in şeceresinde Zareh (Zariadres)’in oğlu Armog olarak geçen aynı şahıs olduğunu söyler. O’na göre Armog adının daha doğru şekli de Artok (Artanes)’tur. Zariadres (Zareh) ise bağımsız Sophenenin krallığını yapmıştır ve mühtemelen Zaza Kürdlerindendir. Mehruzan ile Zareh adları Kürtçedeki Mihrican, Mîrzeban, Zara ve Zarê adlarıyla etimolojik olarak çok yakınlık göstermektedir.

Adiabene Kürt Krallığı

Adiabene krallığı, Mezopotamyada museviliğe M.Ö. 1 asırda ihtida etmiş Kürtler tarafından Erbil merkezli olarak 2000 yıl önce kuruldu. Bu krallığın vatandaşlarının çoğunluğunun Kürt olduğu görünmektedir. Kraliyet evinde, Kürt Kral Monobazes, kraliçe Helena, vârisi ve oğlu İzates’in (Yazata kelimesinden türemiş ve Kürtçede “Melek” demektir) adları halen ilk din değiştirenler olarak muhafaza edimiştir.

Romalıların, İsrail kentleri Judea and Samaria’ya zaptı sırasında (68-67), oraya asker yollayan sadece Kürt Adiabeneydi.
Galilee şehrinin kuşatılması sırasında buraya yardım için birlikler yollayan Adiabene Krallığı eğer Musevi olmasaydı bu hareketin izah edilebilir bir gerekçesi olamazdı.

Ünlü Yunanlı tarihçi, felsefeci ve coğrafyacı Strabon (Latince: Strabo) M.S. 1 yüzyılda Geographika adlı eserinde Adiabene Krallığından bahseder. Strabo, Adiabene’nin çoğunlukla düzlükler ve ovalardan oluştuğunu, halen Babilonya’nın parçası olduğunu; ama Adiabenin kendi hükümdarları olduğunu yazmıştır.
Tarihçi Pliny, M.S. 1. yüzyılda Naturalis Historia (Natural History) adlı kitabında Adiabene’den bahseder ve şöyle der: “Eskiden Carduchi halkı (Kardukhi) olarak bilinen şimdi ise Cordueni, Adiabene’yle birleşir ve önlerinden Dicle nehri akar” (Kitap VI. 17{14}). Pliny, Adiabene adlı bölümde Adiabene’nin başkenti Erbil’i Pers Kralı Darius’un ordusunun Büyük İskender tarafından yenilgiye uğratıldığı şehir olarak tanımlar.

Yunanlı tarihçi Plutarch M.S. 2. yüzyılda Lucullus adlı eserinde Adiabene kralından bahseder ve Tigranes’le Romalılara karşı ittifak oluşturduklarını anlatır.

Ünlü Hardvard Üniversitesinin tarih profesörü Dr Mehrdad Izadi, Adiabene adının antik Kürt Hadebani (Hadhabâni) aşiretinden kaynaklandığı söylemektedir. Bu aşiret halen sentral Kürdistan olarak tanımlanan bölgede mevcuttur. Bu aşiret sürgüne maruz kaldığı için Horasan şehrindede mevcuttur.

Adiabene Hükümdarları:

# İzates I (M.S. 15),
# Bazeus Monobazus I (M.S. 20?-30?),
# Heleni (M.S. 30-58),
# İzates II bar Monobazus (M.S. 34-58),
# Vologases (İzates II karşıtı Partiyalı isyancı – M.S. 50),
# Monobazus II bar Izates (58-75),
# Meharaspes (M.S.?-116),
# Roma İmparatorluğuna geçti (M.S. 116-117),
# Narsai (M.S. 170-200),
# Bilinmiyor (M.S. 200-310),
# Aphraates (M.S. 310),
# Sasani İmparatorluğuna geçti (M.S. 226-649),

M.S. 100, Kürt Krallıkları: Komagene, Korduene, Sophene ve Adiabene
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/2/25/M.S._100_Anadolu.jpg

Dicle & Fırat

Fırat ve Dicle Sularının arasındaki verimli yere tarihten günümüze Mezopotamya adı verilir. Yunanca kaynaklı bir isimdir. Mezopotamya’da ilk tapınak, ilk yazı, ilk aritmetik, tıp, ticaret, dış ilişkiler, diplomasi, barış antlaşması, ilk türkü, ilk yontu, ilk mutfak, ilk tiyatro, ilk astroloji gibi ilklere sahne olmuş bir yöredir.

Dicle ve Fırat nehirlerinin Kürtçe olduğuna dair etimolojik tezler:

*Dicle isminin etimolojisi:

Kürtçede Tij kelimesi sivri ve keskin demektir. Tir kelimesi ise ok demektir. Dicle nehride keskin ve sivri bir nehir ve ok gibi giderek vurduğunu devirir. Tij-Dij-Dijle-Dicle kelimelerinden türemiş. T>D dönüşümü olmuş.

Dünyada Diclenin bilinen adı Tigrisdir. Dünya dillerinede Yunancadan geçmiştir. Yunancada kelimelerin sonuna gelen –is eki gelir ve Tigrisden çıkarılınca geriye kök kelime Tigr kalıyor.

Yunanca’da J harfi yoktur. Kürtçe’deki J, Yunanca’ya G olarak geçer.

Tij-Tir-Tig-Tigr-Tigris

Tij-Dij-Dijle-Dicle

Her ikiside Kürtçedeki Tij/Tir kelimelerinden türemiştir. Dicle ismi binlerce yıllık Kürtçe bir isimdir, belkide on bin yıllık.

Kürt kökenli iki ad: Dicle & Fırat

*Fırat isminin etimolojisi

Batı dillerinde Fırat nehri, Euphrates olarak geçer. Euphrates adı Yunanca’dan gelen bir sözcük olup, asıl kaynak Kürtçedeki “Fere” “Re” ve “Hat” kelimeleridir.

Kürtçede: Fere “Geniş”, Re “Akan su”, Hat “Akan/gelen”

Fere Re Hat = geniş akan su. İki tane “Re” olduğu için teki kullanılmıyor. Ferehat “Geniş akan su” demektir. Yunancada –s eki kelimelerin sonu gelir bunu çıkarınca Euphrate kalır.

Ferehat = Euphrate = Fırat

Fırat nehride geniş akan bir nehirdir. Bu nehir’e neden Kürtler tarafından Fırat adının verildiği nehrin bu özelliği çok iyi göstermektedir. Fırat ismi Hint-Avrupa kökenli Proto-Kürtçe bir isimdir. Medeniyetin ilk kurulduğu Mezopotamyadaki Dicle ve Fırat nehirlerinin adlarını Kürtler vermiş olması yüksek olasılık olarak görülmektedir.

Anadolu-Mezopotamya Kaynakları

Bir Sümer tabletinde Kurtie adı altında yer alan halkın veya Kardakalar’ın eski tabletlerde adı geçen Proto-Kürt kavimler olduklarına bilim adamlarının inançları var. G.R. Driver göre bu yöre Van gölünün güneyidir. Fakat bunlar Kürt kabilelerin sadece bir kısmını teşkil eder.

Lagaş kralı M.Ö. 2400 yıllarında Karda kabilesinden söz eder ve M.Ö. 2200 yıllarında Ur padişahı Kmil Sin (Kemil Sin), Kurde toprağını prens Verdenner’e bırakmıştır. 1370′te Hitit Padişahı Subilkubme, Gurde adında bir topluluğun adını anar. Daha sonraları Asur Kitabelerinde Karadaka Yaylasından ve kurtie, kurti topluluğundan söz edilir. (Kürtler ve Kürtlerin Tarihi, sayfa 15)

Asurlulardan kalan bir tablette bugün “Kurti” veya “Qurtie” diye okunan bir kavim adına rastlanmıştır. G.R. Driver bu bölgenin Bitlis yöresini kapsayan güneydoğu Anadolu olabileceğini düşünmüştür. Asur tabletleri Kurtiler için “Dağların Cini/Efendisi” diye yazıyor.

Tarihçi Speiser, Mesopatamian Origins adlı eserinde Kürtleri Gutiler’le ilişkilendirir.
Bu tezine kanıt olarak Asur kralı Tukulti-Ninurta (Enurta) I (1244-1208 M.Ö)‘in kayıtlarından başlayarak Quti (Guti)‘lerle bağlantılı olarak sık sık Qurti/Kurti adıyla karşılaşıldığını, Quti ve Qurti denenlerin Uqumani (Kummuhi) adlı aşiretlerin komşuları olarak sık sık birlikte anıldıklarını ve yazıtlardaki bu referanslarda Quti (Guti) denenler ile Qurtiler’i birbirinden ayırmanın pratik olarak imkansızlığını öne sürüyor.

Asur kralı Tiglath-pileser’in (1114-1076) zafer silindiri Kürt adının geçtiği en eski kayıtlardandır. Kurti veya Qurtie adındaki yerin kral tarafından feth edildiğini ve bu bölgenin Van gölünün cıvarları olduğu anlatılmaktadır. Kurti adı verilen yerin adının günümüzdeki adı ise şaşırtıcı bir şekilde halen aynıdır. Fakat son 60 yılda değiştirilmiştir.

Asur kralı Tiglath-Pileser II (M.Ö. 745-727) Kur-ti-e diye adlandırılan bir kabileyle savaş yapdığı görülmektedir.

Salmaneser I’in yazıtında “Kirkhu“lar, “Kurkhiler“ gibi adlar, “Tiglat-Pileser I’in bir yazıtında onun zapettiği yerler arasında “Mekhri (Mikhri)” ve “Bisri” bölge adları, Tukulti-Ninib I’in fetihleri arasında “Kurti” (Kur-ti-i), Tiglat-Pileser II’nin yazıtlarında “Quru” halkı gibi adlar geçer. Şerefname Kürdistan’da Mekri adında bir vilayet ve Şehrizor’da bu adda bir aşiret sayar. (Seyfi Cengiz, Kürtler’in orijini)

Greko-Roma Kaynakları
Herodot

M.Ö. 5′ci yüzyılda yaşamış olan ve “Tarihin Babası” olarak tanınan Yunanlı Herodot, Halikarnas şehrinde doğdu. Kendi anlatımına göre Mısır, Mezopotamya , Pontus ve Pers hükümdarlığını gezdi. Güney İtalyanın Thurioi şehirini kurdu ve orada yaşadı. M.Ö. 447 Atinaya yerleştı. Genç yaşta Roma’da yazarlığa başlayan Herodot Yunan-Pers Savaşları, Yunanlılarla Barbarlar, Genel Tarih gibi üç kitap bıraktı. Yaklaşık 64 yıl yaşayan Herodot tarihin ilk büyük gezgini ve ilk tarihçisiydi. Historia adının alan yapıtı tarihin ilk tarih kitabı oldu.

Heredot kitabında Paktilerden bahsetmektedir ve Ksenefon’un anlattığı Karduklar (Kürtler) olabilir. Heredot’ta Darius’un 13‘üncü satraplığında Ermenistan’la birlikte Pactyic Ülkesi anılır. Pactyic sözcüğünü Bohti (Bohtan, Botan) olarak yorumlayanlar var. Ksenefon Karduklardan bahsederken Ermenistan ve Kürdistan sınırının Botan sınırı olduğuna işaret etmektedir dolayısıyla Botan ve Kardukların arasında yakın ilişki vardır. Bazı tarihçilerin görüşlerine göre Heredot’ta Kürtler Pacty (Bohti) adı altında anılmış olmalıdırlar.

Yunanlı Ksenefon ve Anlatımları

Grillos’un oğlu, Diodoradan doğma tarihçi ve filozof Xenophon veya Ksenefon Milattan önce 431 yılı civarında Atina yakınlarındaki Erxieon’da doğdu. Yunanca Sokrates olarak telaffuz edilen filozof Sokrates’in öğrencisi idi.
Yunancada, Ksene = yabancı, fon = ses. Ksenefon= yabancı ses, yabancılarla konuşan demektir.

Ünlü filozof ve tarihçi olan Atinalı Ksenefon (M.Ö.430-355) Anabasis (sefer) adlı eserinde yaşanan olayların yanı sıra geçtiği bölgelerde yaşayan halklar konusunda birçok bilgiler verir.
Pers Kralı Darius

Pers İmparatorluğunun Batı Anadolu valisi olan Kiros/Keyhüsrev’in babası Pers kralı Darius (Kürdçe DARA) ölmüş. Büyük oğlu Artakserksis tahta geçmiş ama Kiros (Cyrus) adlı küçük kardeş tahta çıkan kardeşi II Artakserksise (M.Ö. 404-358) karşı isyan etmiş ve tahtı ele geçirmek için ordu toplamaya başlamıştı. Kiros, babasının ölümünden sonra büyük Pers kralı olan Artakserksis’e karşı sefere hazırlanıyordu. Bu orduda onbinlerce Yunanlı paralı asker vardı ve ordusundaki asker sayısı yaklaşık 300 bin kişi kadardı.

10 bini aşkın Yunanlı bir orduyuda toplayıp katıldığı İran seferini başlatmıştı. Ksenefon, Milattan önce 401 tarihinde Pers kralının oğlu Kiros’un komutanlığında, Kral ikinci Artakserksis’e karşı sefere katıldı. Ksenefon bu olayı baştan sona kaydetmek üzere bir savaş muhabiri olarak bu askeri sefere katılmıştır.
Ksenefon’un Ellinika adlı kitabı, III. kitap, I. bölüm).

Savaşta, Ksenefon, kral adayı ve dostu Kiros’u kaybetti. Yunanlılar savaşı kazanan taraf olmasına rağmen, destekledikleri kral adayı Kiros öldürülmüştü. Kiros muharebede öldürülünce abisi Artakserkis mutlak kral olarak kalır. Bir yandan savaşı kazandıkları için galip sayılırlarken, öte yandan da, destekledikleri Kiros öldürüldüğü için mağlup sayılıyorlardı. Kunaksa yenilgisinden sonra memleketlerine dönmek üzere yola çıkan Helen askerlerinin kumandanı da öldürüldüğü için 10 bini aşkın Yunanlı asker başsız ve komutansız kalmıştı. Bunun üzerine Ksenefon yeteneği ile kendisini komutan seçtirmişti. Ve Yunanlılar Ksenefon komutasında Yunanistan’a geri dönmeye başladılar. İşte bu dönüş tarihte “Onbinlerin Dönüşü olarak” adlandırıldı. (Yunancası “Kiru Anavasi”).
Ksenefon

Onbinler, dönüşlerinde Kürdistandan ve Ermenistan da geçtiler. Komutan Ksenefon da başından geçenleri yazdı. Kiru Anavasi kitabı ortaya çıktı. Kiru Anavasi’nin 4. kitap olarak adlandırılan bölümü, Onbinlerin Kürdistandan geçişini anlatır.

Yunanistana geri dönen ordunun Kürdistana giriş tarihi: Milattan Önce 14 Kasım 401 idi. 20 Kasım’a kadar Kürdistan içerisinde yol alan ordu, 21 Kasımda Kendriti Nehri denilen bugünkü Botan çayına ulaştı. Ermenistana girdi.

22 Kasım da Botan çayını aştılar. Ermenistana girdiler. Kürdistanda geçişleri toplam bir hafta, yani 7 gün sürdü.

Botan çayı o zamanlar Pers kralının desteğinden dolayı güçlü olan Ermenilerle, bağımsız yaşayan, yani Pers kralının bile hükmedemediği Karduklar arasında sınır teşkil ediyordu. Kürdler o zaman Persler ile müttefikleri Ermeniler arasında bir hayli sıkıştırılmış durumdaydılar.

8 Aralık 401 tarihinde Fırat nehrine kavuştular.

Taox’lar ülkesine vardıklarında tarih 31 Ocak 400 idi.

1 Şubat 400 de Makronların ülkesine vardılar.

10 Şubat 400 de Trabzona 15 Martta ise Giresuna kavuştular.

4 nisanda o zamanki adı ile Kotiora, olan bugünkü Türkçeleşmiş telaffuzu ile Ordu şehrine vardılar.

28 Mayıs’ta Yunanlıların iraklia dedikleri bugünkü Karadaniz Ereğlisinde idiler. (Arap harfleriyle iraklia yazılınca EREĞLi okunduğu için Türkler? yanlış okuma sonucu EREĞLi demiş).

Ekim 400 tarihinin başlarıda bugünkü İstanbul boğazı geçilmiş.

Mart 399 da ise Komutan Ksenefon ordusunu Ispartalı komutan Thivronaya teslim etmiş ve sefer sona ermiş.

Ksenefon ve Kürdistandan Geçişi

Tarihçi ve komutan Ksenefon (Xenophon) Milattan önce 401 yılında yazdığı Anabasis (onbinlerin dönüşü) adlı eserinin üçüncü kitabındada Karduklardan sözeder.

Ksene = yabancı, fon = ses. Ksenefon= yabancı ses, yabancılarla konuşan demektir.

Yunanlı Ksenefon 10 bini aşkın ordusuyla Pers ordusunu yendikten sonra başladığı yolculuktan geri dönerken Kardukların ülkesinden geçer ve Kardukların saldırısına uğradığını anlatır.

Mesela:

* Kürdlerin kimsenin hakimiyetini kabul etmeden özgür yaşadıklarını yazmış. Onun tarifine göre Karduklar dağlar arasında yaşayan savaşçı bir halktı. Akamenid (Pers) kralına bağlı değildiler. Onların ülkesinden sonra Ermenistan gelmekteydi.

Komutan Ksenefon, üçüncü kitabının sonunda değinmeye başladığı Karduklardan bahseder:

*Karduklar çok savaşçı ve pek çevik insanlardı, İran şahı Artakserksise (Artaxerxes) düşmanı olup; ona tabi değillerdir. O kadardı ki Karduklar bir defasında 120 bin kişilik İranın kraliyet ordusu bunların ülkesini işgal etmiş, bir teki bile geriye dönemeden yok olmuştur, sebebide Kürdistanın çok karışık oluşu.
Ksenefon, Kardukhların, İranlılardan bambaşka soydan ve onlara çok düşman olduklarını, bir tanık olarak anlatmıştır.

Ksenefon dördüncü kitabında tekrar döner ve şunlardan bahseder:

*Kardukların ülkesine girdiklerinde düşmanın geçiş yollarını kapamamaları için sessiz ve hızlı bir şekilde ilerleme düşünceleri olduğunu yazmış.

*Kardukların toplanarak öndeki askerlere saldırdığını bazılarını öldürdüğünü ve diğerlerinide yaraladıklarını ve bu saldırının kendilerini sürpriz bir şekilde yakaladığını yazmış. Eğer Kardukhlar daha büyük bir rakamla bu saldırıyı yapsalardı ordusunun büyük bir bölümünün yokedilmiş olacağını anlatmış.

*Kardukların çok iyi savaşçılar olduğunu, ellerinde boyları büyüklüğünde yayları ve uzun okları olduğunu yazmış. Mükemmel okçu olduklarını ve yayları gererlerken sol ayağı ile yayın ağaç kısmına basıp kirişi gerdiklerini belirtmiş. Kürd oklarının büyük ve kuvvetli olduğundan Yunan askerlerinin kalkanlarını ve göğüs zırhlarını delip geçtiğini ve askerleri öldürdüğünü yazmış. Kürd oklarının bu özelliklerinden dolayıda Yunan askerlerinin o okları yerden alıp mızrak yerine geri fırlattığıı yazmış.

*Sapan kullandıklarını yazmış. Taş, ok ve sapanlarla bir nevi gerilla savaşı yürüttüklerini yazmış. Hep beraber saldırdıklarında , hep bir ağızdan, saldırı marşı biçiminde bir marş söylediklerini yazmış (Kürdçedir).

*İşgal sırasında Kardukların çoluk çocuğunu alarak dağlara çekilip işgalciye karşı direndiklerini yazmış. Kürd köylerindede epeyce bakır eşya olduğunu yazmış.

*Karduklarin dağlarda ateşler yakarak, bu ateşlerle biribirleriyle haberleştiklerini yazmış.

*Düşmanın kendilerini çok kızdırdığını, tuzak kurarak bazı Kürdleri öldürdüklerini, birkaçınıda canlı yakaladıklarını ve böylecede kendilerine zaman kazandıklarını hemde ülkelerini bilen birisine itimat edebileceklerini yazmış.

*Kürd köylerinde, Kürd evlerinin çok güzel olduğunu, bol yiyecek bulunduğunu ve bu evlerde bolca şarap bulduklarını, şarap saklama sarnıçlarının sıvalanmış iyi sarnıçlar olduğunu yazmış. Yani, Kürdlerin çok modern ve gelişmiş bir toplum olduğunu anlatmış.

*Kürdlerin geçiş yollarını tıkadıklarını ve üstlerine tonlarca ağırlıkta kayalar attıklarını ve askerlerinin paramparça olduğunu, bazılarının öldüğünü diğerlerinin kol ayakların koptuğunu anlatmış. Birkaç çarpışmadan sonra Ksenefon anlaşma önerdiğini, ölü Yunanlılar’ın cesetlerini istediğini anlatmış. Kürdlerinde, Yunanlılara “evlerimizi yakmazsanız ölülerinizi size teslim ederiz”, dediklerini yazmış.

Tarihteki ilk Kürd-Yunan anlaşması. Bu anlaşma yapılırkende tercüman kullanılmış herhalde: Yunanca – Kürdçe.

*Anlaşmaya rağmen görüşmeler daha bitmeden Karduklar yeniden taşlar yuvarlamaya başlarlar. Yürüyüş ertesi gün Karduklar’la savaşa savaşa devam eder.

*Nihayet Yunanlılar “Kürdistan” ile Ermenistan’ı ayıran sınır olan Centrites Nehri‘ne (Ancient Turkey kitabının yazarı Seton Lloyd’a göre bu nehir Dicle’nin doğu kolu olan modern Botan Irmağı’dır) ulaşır.

*Yunanlılar, Kardukların ülkesini yedi günde geçtiler ve bu süre zarfında hep çatıştılar (IV. Kitap, s. 279). Yunanlılar nehrin karşı yakasında Akamenidler’in Ermenistan satrapı Orontas’ın Ermeni, Mardi/Mard ve Chaldaean paralı askerlerinden oluşan ordusunu gördüler. Kendilerini izlemekte olan çok sayıda silahlı Karduklar’ın saldırıları altında çatışarak nehri karşıya geçtiler.

*Kürdistandan 7 günlük geçiş süreci boyunca hiç uyuyamadıklarını ve sürekli savaştıklarını, çok sayıda silahlı Karduklar’ın saldırıları altında çatışarak Kürdistandan çıktıktan sonra rahat bir uyku uyuyabildiklerini yazmış.
Sonraki yürüyüşleri Ermenistan içine devam etmiş. (IV. Kitap, s. 287-91).

Bu haritada Ksenefon’un anlattığı Kürd bölgeleri ve Ermenistanı ayıran sınır.

Dicle’nin doğu kolu olan modern Botan Irmağı Van Gölünün altındaki uzun koludur.
Ksenefonun bahsettigi Onbinlerin geri çekilişi sırasında Ermenistan ordusunda Mard paralı askerleri de bulunuyordu. Mard ve Khaldi (Chaldi) kabileleride tarihçilerin çoğu tarafından Kürt sayılmaktadır. Kaldi kelimesindeki L harfinin yerine R geçince ortaya “Kardi” çıkmaktadır. Yunanlı tarihçi Herodota göre Mardlar iranik bir halkdı. Ortadoğu uzmanı Marquart’in fikrine göre Mardlar Kürtlerin ta kendisidir. Mardlar, modern tarihçi Adontz’a göre, Atropatene (Medya, Azerbaycan)’den gelme göçmenlerdir.

Ksenefonun izlediği rota ve Kürt kabileleri: Carduchi, Mardi, Chaldi

Kürdler bu sınırların diğer yerlerindede yaşıyordu tabiki. Ksenefonun anlattıkları özellikle Kurmanc Kürdlerinin bir kısmı olabilir. Ermeniler bu bölgeye eskiden Trakya-Balkan bölgesinden göç ettikleri ıspatlandı. Yunan tarihçi Strabo da Ermenilerin Trakyadan doğuya göçtüklerini yazmış. Ermeniceninde Trakya dili olduğu ıspatlandı. Ermeniler oralara daha gelmemişken Ermenilerin yaşadığı yerlerde Kürdler yaşıyordu.
There is no doubt, says Professor Manandian, that they were closely related to the Thraco-Phrygians (Trako-Frigleri).

*Ksenefon Kürdistandan geçişleri süresinde başlarına gelen felaketlerin, Pers ordusuna karşı savaştıklarında başlarına gelenlerden daha fazla olduğunu yazmış.Ksenefonun 10 bini aşkın ordusuyla çıktığı yolda geri sadece 2 bin asker dönebilmiş.

Ksenefon’un “Karduklar” ve “Kardukhya” hakkında kısmen dedikleri bunlardır.

Kardukların modern Kürdler’in ataları olduğu görüşü bilim dünyasında kabul görmüştür.

Etimoloji

NOT: Ksenefon Kürdlere Kard-ukh-i demektedir.

Kard: Kürd demek. Kürdçedeki ‘u’ harfini Yunanlılar telaffuz edemiyorlar. Bundan dolayı da “a” olmuş. “-ukh” eki eski Ermenice çoğul ekidir yani Türkçedeki -LER ile -LAR eki karşılığıdır. Ermeniler Kürdlere Kurd-ukh/Gurd-ukh diyorlardı eski çağlarda bu da Kürt-ler demektir.

Yani Ksenefonun kullandığı “Kard-ukh” Kürd-ler demek.

Ama Ksenefon bu kelimeye bir de yunanca çoğul eki olan Kardukh-i’yi ekleyerek KARD-UKH-İ’ demiş. Bugünkü Türkçeye de ‘Kard-ukh-lar’ olarak çevrilmiş.

Yani KARD-UKH-İ “KÜRD-LER-LER” demek.

Polybius

Yunanlı tarihçi Polybius (Polybios) M.Ö. 200-118de Megalopolisde doğdu ve M.Ö.120 yıllarında öldü. Yazdığı 40 kitapdan sadece 5 tanesi bugüne kadar gelebilmiştir.
Polybius (200-118 M.Ö), Selefkosların isyancı Medya (İran ve Mezopotamya) satrapı (Vali) Melon‘un ordusunda “Cyrtii” (Kirti, Kurti)’ler olarak adlandırlan sapancılardan sözeder (Polybius, II. cilt, 5. kitap, 52 madde). Seleucia ve Babil’i alarak Kızıl Deniz’e dek tüm topraklara hakim olan Melon, ardından Susa üzerine yürürse de burada başarılı olamaz. Sonunda Medya’nın güneyinde Suriye kralı Büyük Antiochus III tarafından M.Ö. 217’de yenilgiye uğratılır. Melon’un bu isyanında özellikle sapancı kuvvetlerini oluşturan Kirtiler’e (Cyrtii) güvendiği kaydedilmektedir.

Polybius (200-118 M.Ö), Strabo (M.Ö. 64-M.S 24) ve Ptolemy (M.S. 90-168)’de kısmen değişik şekiller altında ilk kez Xenophon’un eserinden bildiğimiz Karduk’lardan da sözederler. Polybius’un kaydına göre aşağı Suriye üzerinde hakimiyet için Mısır kralı Ptolemy III ile M.Ö. 217 yılında yaptığı savaşta bir süre önce isyancı Medya satrapı Melon’u yenilgiye uğratan Selefkos kralı Antiochus III’ün ordusunda “Cardaces” (Cardac’lar veya Karda’lar) da vardı (Polybius, II. cilt, 5. Kitap, s. 265-66 ve 269).

Strabon

Ünlü Yunanlı tarihçi, felsefeci ve coğrafyacı Strabon (Latince: Strabo) M.Ö. 65 Amasya’da doğmuş ve M.S. 25 yıllarında ölmüştür.
Amasya’dan ayrılıp Nil boyunca gezmiştir. Kendisi batıda Sardunya’ya, kuzeyde Karadeniz’den güneyde Etiyopya’nın sınırlarına kadar seyahat ettiğini söylemektedir.
En ünlü eseri o dönemin bilgisine göre dünya coğrafyasını anlattığı “Coğrafya”dır (Geographika). Dünyanın ilk coğrafyacısı olarak da bilinen Strabon’un bu ünlü eseri bir çok dile çevrilmiştir. Coğrafya’nın babası Yunanlı Strabon Geography adlı kitabındada Kürdlerden bahsetmektedir.

Kürt Krallıkları: M.Ö. 63 Sophene & Corduene

Geography Of Strabo, 14. Kitap, s. 161-62, Suriye başlıklı bölüm).

24. Maddenin ingilizce metni: 24. Near the Tigris lie the places belonging to the Gordyaeans, whom the ancients called Carduchians; and their cities are named Sareisa and Satalca and Pinaca, a very powerful fortress, with three citadels, each enclosed by a separate fortification of its own, so that they constitute, as it were, a triple city. But still it not only was held in subjection by the king of the Armenians, but the Romans stok it by force, although the Gordyaeans had an exceptional repute as master-builders and as experts in the construction of siege engines; and it was for this reason that Tigranes used them in such work. But also the rest of Mesopotamia became subject to the Romans.

Kürt ve Kürdistan adı Gord ve Gordyaea olarak 1, 8, 21, 24 ve 25. maddelerde geçer.

Eskilerin Kardukhi dediği halka kendisi Gord diyor. K>G dönüşümü var. Yunanlılar Kürdçedeki ‘u’ harfini telaffuz edemedikleri için Straboda Kürd yerine Gord demiş.

*Dicle nehrinin bulunduğun yerlerin Kürtlere ait olduğunu söylüyor. Gordyaei (Gordyaea) bölgesine de değinen Strabon, bu bölgenin antiklerin “Kardukhi” dedikleri aynı yöre olduğuna işaret eder. Strabon, Gordyaei’ye dahil yerleşmeleri Sareisa, Satalca ve Pinaca şeklinde saymakta, yapı ve kuşatma tekniğinde usta olan Gordyaeiler’in bu sebeple Artaxiad hanedanlığının en ünlü kralı olan Tigranes (Tigran II) tarafından hizmete alındıklarını, Gordyaea ülkesinin en büyük ve en iyi parçasının Roma generali Pompey tarafından Tigranes’e verildiğine işaret etmektedir.

Bugün tarihi Kürdistanda bulunan yapıtların önemli bir kısmıda Kürdler tarafından inşa edilmiştir. Strabonun anlattıklarından yola çıkarak bugünkü Ermeni yapıtlarının bazılarınıda Kürdlerin inşa etmiş oldukları anlaşılmaktadır.

Strabo, “Kardakes” adının kökünün savaşçı (yiğit, yiğitçe, erkekçe) anlamlı “Carda” (Karda) sözcüğü olduğunu, söyleyerek özetle şu açıklamayı yapmaktadır: Persler (Akamenidler)’de gençler gün doğmadan uyandırılır, onlardan ellişer kişilik gruplar oluşturulur ve her grubun başında bir kralın yada satrapın oğlu olduğu halde kendilerine askeri eğitim yaptırılır. Bu ellişer kişilik gruplara veya bu grupları oluşturan gençlere (kişilere) “Cardaces (Kardakes)” deniliyor. Bunlar soygun ve yağma ile yaşadıkları için savaşçı, yiğit anlamlı Carda’dan türeme bir ad taşıyorlar. Ama çevirenin (Groskurd) notuna göre onun sözünü ettiği Cardace’ler Persler değil, yabancı askerlerdir, daha doğrusu sonraları kendilerine Gordyaei veya Gordyeni denilen ve en son olarak da bugün Kürtler olarak bilinen Ksenefon’da bahsi geçen Karduklar’dır.
Ptolemy, Kardukların Geliler’in aşağısında Margasiler’le Cadusiler’in topraklarına yakın bölgelerde gösterir ve daha ilerde ise Gordyene’den ve Gordyaei Dağları’ndan sözeder.

Diodorus Siculus
Diodorus Siculus M.Ö. 66 yılında “Tarih Kütüphanesi” adlı eserinde Pers Kralı Darius’un hükmettiği ülkeler arasında Gordyene ve Sopheneyi sayar.

Titus Livius

Romalı tarihçi Tito Livio veya Titus Livius (Livy) “Roma Tarihi” (History of Rome, Ab Urbe Condita) adlı muazzam eser yazmıştır. M.Ö. 59 yılında doğan Livy yine M.S. 17 yılında Kuzey İtalyanın Venedik şehrine bağlı Patavium (Padua) kasabasında hayatını yitirmiştir. Livy çalışmalarını özellikle Roma İmparatoru Augustus’un hükümdarlığı döneminde yazmıştır. Livy’nin çalışmaları aslında 142 kitapdan oluşmaktadır ama sadece 35 tanesi mevcuttur.

Livy, Selefkos İmparatoru Büyük Antiochus III. M.Ö. 190 yılında Romalılara ve Bergamalılara karşı Yunanistanı ele geçirmek uğruna yaptığı Magnesia (Manisa) muharebesinde yenildiğini ve Antiochus’un 65-70,000 kişilik ordusunda Kürt okçular olduğunu anlatmaktadır (mixti Cyrtii funditores et Elymaei sagittarii).

Selefkos İmparatoru Büyük Antiochus III

Livy, Anticohus’un ordusunun özelliklerini, düzenleniş şeklini ve kimlerden oluştuğunu anlatırken şöyle der; 1200 güçlü ve 3000 hafif piyade asker, Yarısı Cretanlı (Giritli), ve Trallesliydi. Bunların arkadasında 2500 Misyali yine okçu vardı, çizginin sonundada karışık Kürt sapancıları ve Elamlı okçuklar vardı.

İngilizce Metni: Then came the Dahae, mounted archers, 1200 strong; then 3000 light infantry, half of them Cretans and half Tralles. Beyond these again were 2500 Mysian bowmen, and at the end of the line a mixed force of Cyrtian slingers and Elymaean archers.

Sol kanada 4000 tane Psidyalı, Pamphyliyalı ve Lidyalı, sağ kanatta ise aynı sayıda karışık Kürt ve Elamlı okçuların dizildiğini, yakın mesafedede 16 tane fil olduğunu yazmış.
İngilizce Metni: The History of Rome, Chapter 37, Paragraf 40: Then came 4000 caetrati, Pisidians, Pamphylians and Lydians, next to these Cyrtian and Elymaean troops equal in number to those on the right wing, and finally sixteen elephants a short distance away.

M.Ö. 171 yılında Eumenes II.’nin ordusunda Kürt askerler bulunur. Eumenes II, Yunanistanı Makedon kral Perseus’un elinden almak Roma Generali Licinius Crassus ve Quintus Mucius komutasındaki Roma Cumhuriyet ordusuna yardım ediyordu. Savaş, Yunanistanın Thessaly şehrinin (Selanik) Peneüs nehrinde gerçekleşmiş. Tarihçi Livy ittifak güçlerinin nitelikleri anlatırken şöyle yazar; Önlere 200 Galatyalı süvari ve 300 tane Eumenes tarafından getirilmiş Kürtler halkından (Cyrtiorum gentis) oluşan destek kuvvetleri atandı; 400 tanede Selanikli süvari hazırlandı.

İngilizce Metni: On their front were posted 200 Gaulish troopers and 300 Cyrtians from the auxiliary troops brought by Eumenes; 400 Thessalian cavalry were drawn up a short distance beyond the Roman left. (Livy’s History of Rome, Kitap [42.58])
Latince Metni: ducenti equites Galli ante signa horum instructi et de auxiliis Eumenis Cyrtiorum gentis trecenti. Thessali quadringenti equites paruo interuallo super laeuum cornu locati. Eumenes rex Attalusque cum omni manu sua ab tergo inter postremam aciem ac uallum steterunt.

Pliny

Pliny (Gaius Plinius Secundus), 23 yılında Como, İtalyada doğdu. Tarihde “Büyük Pliny” olarak bilinir. 35 yıllarında babası tarafından Roma’ya götürülüp orada babasının arkadaşı şair ve kumandan Publius Pomponiusdan eğitim almıştır. Roma’da bitkibilim (botanik) ve süslü şekilde budama sanatı üzerine eğitim almıştır. Daha sonra Romalı filozof Senecanın etkisi altında kalarak felsefe ve retorik öğrencisi olmuştur. Hukukda okuyarak avukatlık yapmaya başlamıştır. Naturalist, tarihçi, ansiklopedist ve yazar olan Pliny (Plinius), Naturalis Historia (Natural History) adlı ünlü kitabını yazarak tarihi bir eser bırakmıştır. Naturalis Historia 37 kitapdan oluşmaktadır. 79 yılında ise İtalyadaki Vesuvius yanardağının püskürmesiyle hayatını kaybetmiştir.

Pliny, Naturalis Historia (Natural History) adlı kitabında Kürtlerden bahsetmektedir.
Pliny, Natural History VI.xviii.46. bölümünde Kürdistana Gordyæi (Gord Yurdu) demektedir. Dicle (Tigris) adlı bölümde Dicle adının Med dilinde “Ok” anlamına geldiğini ve nehrin adını ok’un hızlılığından aldığını ve Dicle nehrinin Gordyaei dağlarından geçtiğini yazmış.

İngilizce metni: When its course becomes more rapid, it assumes the name of Tigris, given to it on account of its swiftness, that word signifying an arrow in the Median language. ((The Natural History. Pliny the Elder. John Bostock, M.D., F.R.S. H.T. Riley, Esq., B.A. London. Taylor and Francis, Red Lion Court, Fleet Street. 1855 – VI. Kitap, bölüm. 31)

Dicle nehrinin Ermenistandan başlayıp ”Kürdistan dağlarından”, yine bir Kürt bölgesi olan Adiabene’den, Apameadan ve Mesene kasabasından geçtiğini yazmış. (Kitap VI. 31)

Kafkas kapılarının ardında Gordyaean (Kürdistan) Dağlarında Valli ve Suarni diye barbar ve gaddar kabilelerin halen bulunduğunu fakat onların altın madenlerini işlettiklerini yazmış. (Kitap VI. 12 [11],)

Eskiden Carduchi halkı (Kardukhi) olarak bilinen şimdi ise Cordueni, Adiabene’yle birleşir ve önlerinden Dicle nehri akar diye yazmış. Kitap (VI. 17 [14])

Plutarch

Yunanlı tarihçi Plutarch (Mestrius Plutarchus) Milattan sonra 46-120 yılları arasında yaşamıştır. Yunanistan’ın Chaeronea kasabasında doğan Plutarch aynı zamanda biyografist, felsefeci ve antik çağ ansiklopedistidir. Zengin aileden geldiği için Atina Akademisinde 67 yaşından sonra felsefe, retorik ve matematik eğitimi almıştır. Hayatının büyük bölümünün Romada geçdiği tahmin edilmektedir fakat Yunanistana dönüp orada 125 yılından önce öldüğü anlaşılmaktadır.

Plutarch’ın en ünlü çalışması “Parelel Yaşamlar” (Bioi paralleloi) adlı eseridir. Bu çalışma 46 tane ünlü Romalı ve Yunanlının biyografilerinden oluşuyor. Bazıları karşılaştırılmalı (paralel) olarak bir Yunanlı, birde Romalı olarak anlatılmış.

Plutarch (Plutark), Roma generali Lucullus’un hayatını ele alan bölümde Kürt ve Kürdistandan bahsetmektedir. Kürdistan kralı Zarbienusdan bahseden Plutarch, Ermenistan kralı Tigranes’in baskısına karşı ittifak için Roma konsolosu Appius Claudius yoluyla Roma generali Lucullusla gizlice irtibata geçtiğini aktarmış. Tigranesin, Kürt Kral Zarbienusu, karısını ve çocuklarını Romalılar Ermenistana girmeden önce suikast düzenleterek öldürdüğünü ve Romalıların Zarbienus adına cenaze töreni düzenlediğini anlatmış.

M.S. 115 yıllarında Korduene kralının adı Manisarus idi. Korduene (Kürdistan) şehirleri, Hübschmanna göre Die altarmenische Ortsnamen, 239, and Armenische Grammatik, i/2, 518-20 adlı kitabında fetihden sonra Ermeniceleştirilmeye tabi tutulmuş.

Ptolemy

Claudius Ptolemaeus (Ptolemy) M.S. 90 yılında Mısırda doğdu, 168 yılında da hayatını yitirmiştir. Ailesinin geçmişi hakkında herhangi bilgi mevcut değildir. Roma vatandaşı olan Ptolemy, Yunanca konuşabilen, coğrafyacı, astronom ve astrologdu. Birçok görüşe göre Ptolemy Helenize olmuş Mısırlıydı.
Ptolemy, Carduchiler’i (Kürtleri) Geliler’in aşağısında Margasiler‘le Cadusiler’in topraklarına yakın bölgelerde gösterir ve daha ilerde ise Gordyene‘den (Kürdistan) ve Gordyaei Dağları’ndan sözeder. Suriye üzerinde hakimiyet için Mısır kralı Ptolemy III ile M.Ö. 217 yılında yaptığı savaşta bir süre önce isyancı Medya satrapı Melon’u yenilgiye uğratan Selefkos kralı Antiochus III’ün ordusunda “Cardaces” (Cardac’lar veya Karda’lar) da vardı.

Ayrıca, Ptolemy istemeyerek de olsa Kürt aşiretleri hakkında bilgiler vermektedir. Diyarbakırın Bekiranlıları için Bagraoandene, Antep’in Belikanlıları için Belcanea, Hakkarinin Tiriganlıları için Tigranoandene, Elazığın Subhanlıları için Sophene, Dersimliler için Derzene, Botanlılar için Bokhtanoi aşiretlerinin adlarını verir. Bu aşiretler bugün halen mevcuttur.

Dio Cassius

II.Yüzyılda yaşayan Romalı politikacı, yönetici ve tarihçi Dio Cassius (Cassius Dio Cocceianus) M.S. 155 yıllarında Nicaea (İznik), Bitinyada doğmuştur. Babası Cassius Apronianus, Dalmatya and Kilikya yöneticisiydi. Babasının ölümünden sonar Kilikyadan ayrılıp Romaya gitti, daha sonra Senato üyesi oldu. Bütün Roma tarihi üzerine geniş çapta Yunanca 80 kitap yazmıştır ve sadece 19 tanesi bu zamana kadar yaşayabilmiştir. Daha sonra hastalıktan dolayı emekliliğe ayrılan Dio Cassius M.S. 240 arasında Nicaeada ölmüştür.

Dio Cassius, Kürdistana “Gordyen” (Gord-Yurdu) demektedir.


baris kalyoncu

20 7 2006 23:46

Bilgiler için teşekkür ederiz. Zahmet olmazsa bir de kaynak gösterebilir misin?


Don Kişot

21 7 2006 01:17

Esaslı çalışma; ama kaynak da önemli tabi.


nescafeclassic

21 7 2006 01:28

Pek az bilinen bir konuda hayli bilgilendirici bir metin. Ama ne yazık ki kaynak belirtilmemiş.

Bir de keşke başlık “5000 yıllık muhteşem kürt tarihi” olmasaydı… Bu “muhteşem” ibaresi tüylerimi diken diken ediyor. Halkları gaza getirerek, “tarih bilinci oluşturma” kapsamında, böylesine iddialı, böylesine diğer kültürleri tahrik edici üslupların seçilmesini yanlış ve tehlikeli buluyorum. Benim için ilginç bir nokta da, Türk tezlerini “aşırı şoven” olmakla eleştirenlerin, kendi tarihlerine yaklaşımda farklı bir bakış üretememeleridir. Sonuçta gördüğüm o ki, metni yazan “kürt tarihçi” de o pek eleştirilen “resmi Türk tarihçilerinden” farksız…


Tirigan

21 7 2006 22:16

Ammianus Marcellinus
Romalı Tarihçi Ammianus Marcellinus 325-330 yılları arasında Antakya’da doğmuştur.
Ölüm tarihi ise net olarak bilinmiyor fakat 391 yılına kadar yaşadığı biliniyor. Marcellinus 31 kitap yazmıştır, fakat 13 tanesi kaybolmuştur.
359 yılında Pers krallar kralı II. Sapor Romalıların elinde bulunan Amida’ya (Diyarbakır) yönelmişti. Korkunç bir kuşatma olmuştu. Romalılar, Sasanilerin dövdüğü surlarda yılmadan savunma halindeydiler. Fillerin kullanıldığı saldırı kısmında ise ateş topları ile püskürtme harekatına devam ediyorlardı. O sıralarda Diyarbakırda bulunan A.Marcellinus bizzat şahit olarak kanlı savaşları ve salgın hastalıkları anlatmıştır. Karadan saldırıya geçen kuşatmacılar surları delip şehre girmeye çalışırken, şehri savunanlar genelde sur üstünden savunmaya geçerlerdi. Sonunda Roma direnişi kırıldı. Altıncı yüzyılın sonlarında bu sefer sağlam Sasani savunmasındaki şehre Rumlar yöneldi. Gene klasik şekilde yerden saldırı, sur üstünden savunma tertibi gerçekleşiyordu. Kuşatmanın sessiz bir gecesinde, şaraptan ve uykudan lal haldeki Sasaniler, Rum fırtınasıyla uyandırıldılar. Rumlar şafakla şehre girdiler ve Amid tekrar Bizans hakimiyetine girmiş oldu.

Kuşatma sırasında Amid (Diyarbakır) şehrinde bulunan ve canını zor kurtaran A.Marcellinus Kürdistana “Korduen” (Kord Yurdu) demektedir.

Eutropius

Romalı tarihçi Eutropius (Flavius Eutropius) İstanbulda magister memoriae (üst düzey memur) olarak çalıştı. 361-363 yıllarında İmparator Julian’la birlikte İran’a (Persia) karşı sefere katıldı. Doğu Roma İmparatoru Valens (364–378) zamanında yaşayan Eutropius “Breviarium historiae Romanae (Abridgement of Roman History)” adlı 10 kitaplık tarih çalışmasını Valens’e adamıştır. Bu tarih kitabında Eutropius Kürtlerden bahsetmektedir. Roma dünyasının imparatoru Trajanus’un (Marcus Ulpius Trajanus Crinitus) 98-117 imparatorluk döneminde hakimiyetini ele geçerdiği ülkelerden biri olarakda Kürdistanı sayıyor.

Kitap VIII, 3: İngilizce metni: He recovered Armenia, which the Parthians had seized, putting to death Parthamasires who held the government of it. He gave a king to the Albani. He received into alliance the king of the Iberians, Sarmatians, Bosporani, Arabians, Osdroeni, and Colchians. He obtained the mastery over the Cordueni and Marcomedi, as well as over Anthemusia, an extensive region of Persia.

Tarihçilerin kullandığı Kard, Kord, Gord, Kirti, Kurti adları Kürt adıyla aynıdır.

Gorduene, Corduaie, Gordyeae, K(C)ardu-chi, Cordueni gibi adlar ise Kürdistan adıyla aynıdır.

Tarihçiler ve Kürtlerden bahsetmelerinin tarihleri

M.Ö. 5. yy : Pacty (Bohti, Botan) (Herodot)

M.Ö. 4. yy : Kardukhi (Kürt-ler-ler), (Ksenefon)

M.Ö. 1. yy : Cordueni, Gordyene (Sallust ve Diodorus)

M.S. 1. yy : Cyrti, Gord, (Livy, Strabo)

M.S. 2. yy : Gordyeni, Cordueni (Plutarch ve Pliny)

M.S. 2. yy : Gordyene, Korduene (Ptolemy ve Dio Cassius)

M.S. 4. yy : Kardueni, Cardueni (“Petr. Patr.” [?] , Sextus Ruf., Eutropius)

M.S. 5. yy : Cardueni, Corduena, Cordyena, Kardueni (Ammianus Marcelinus, Julius Honor., Zosimus).

İran Kaynakları

Behistun Yazıtları
http://titus.fkidg1.uni-frankfurt.de/didact/idg/iran/apers/behistun.htm
Pers Kralı Darius, M.Ö 515 yıllarında Behistun yazıtlarında Zaza Kürtlerinden bahsetmektedir. Pers İmparatorluğunun hükümdarlığını yapan Pers Kralı I. Darius (Dara) M.Ö. 522-486 yılları arasında yaşamış olup Ortadoğunun birçok ülkesini egemenliği altına almıştır. Darius, M.Ö 515 yıllarında Behistun yazıtları olarak bilinen ünlü çivi yazısını hazırlatmıştır. Darius, yerden 100 metre yükseklikteki kayalıklara yazdığı Behistun yazıtlarında Pers tarihinden ve Feth ettiği ülkelerden bahsetmektedir. Behistun yazıtları üç dilde ayrı olarak yazılmıştır: Eski Farsça, Elamice ve Babilce.

Birinci sütunda Darius M.Ö 515 yıllarında Fırat nehrinin kenarında Zazana adında bir kasaba olduğunu yazmış. Bu kitabede, Dersim (Tunceli) ve Elazığ havalisi “Zazana” adı ile anılmaktadır.

Sütununun ingilizce metni:
[1.19] Says Darius the king: Afterwards I went to Babylon; when I had not reached Babylon – there (is) a town Zazana by name along the Euphrates – there this Nidintu-Bel who called himself Nebuchadrezzar went with his army against me to engage in battle; afterwards we engaged in battle; Auramazda bore me aid; by the grace of Auramazda the army of Nidintu-Bel I smote utterly; the enemy were driven into the water; the water bore them away; 2 days in the month Anamaka were in course – we thus engaged in battle

Kârnâmag î Ardaşir î Babagân

Kürtler’in isminin geçtiği büyük bir savaş; Sasani-Kürt Savaşı. Bu savaş hem Firdowsi’nin Şahnamesi’nde, hem de Kârnâmag-î Ardaşîr î Babagân (Karnamey Ardeşêr Papakan) adlı yapıtta geçer. Kârnâmag î Ardaşir î Babagân (Babag’ın oğlu Ardeşirin iyilikleri) adlı kitapda Kürt Kralı Madîg ile Sasani Kralı Ardeşir arasında geçen bir savaş anlatılır (M.S. 226). Bu kitap Zerdüst imparatorundan kalan en eski Pehlevice yazılmış kayıttır.

Ardeşir (Ardaşir, Ardeşêr), Babag’ın oğludur, İranda M.S. 226-652 yılları arasında yaşamış Sasani devletinin kurucusudur. Sasan, Babag tarafından at ve büyükbaş hayvanlarına bakması için görevlendirilmiş bir çobandı ve Kral Darabın soyundandı. Babag, Kral Darae’nin oğlu Kral Darab’ın soyundan gelir. İşte İskender’in iblisi yönetimi sırasında Darab’ın soyundan gelenler Kürt Çobanlar ile birlikte yaşamışlardı (chapter 1.;1 to7). İşte Kürtler’in uzun süre koruduğu bu Ardeşir, Kral olur olmaz Kürt Kralı Madig’e saldırır. Bu kral, Ünlü Arap Tarihçisi Tebari’ye göre, Azerbaycan ile Doğu İran, Batı Kürdistan’a hakimdi.

Sasani kralı Ardaşir çok sayıda asker ve Zavul’un kahramanlarını toplayarak Kürt Kralı Mâdîg’e karşı sefere hazırlandı. Çok büyük bir kapışmaya sahne olunan kavga çok kanlı geçer ve Ardaşir’in ordusu Kürtler tarafından sonunda yenilgiye uğratılır. Mâdîg’in ordusu övünerek: “Artık Ardaşir kaygısı olmaz, yenilgiyi aldıktan sonra Pars’a geri dönmüştür.”der. İlk karşılaşmada yenilen Ardeşir, bu arada 4000 kişilik ordu toplayarak Kürtlerin üzerinde bir harb hilesi ile gece baskını düzenler ve 1000 Kürt Askeri’ni kılıçtan geçirir, Kralı, ailesini ve yakınlarını esir alır. Bunda önemli olan 1) Milattan yüz-ikiyüz yıl sonrasına kadar da “Kürt Kralı” ibaresinin kullanılmasıdır. 2) Bu savaşın takriben Ermenistan yolu üstünde bir alanda cereyan etmesidir. 3) Madig’in Azerbaycan’da kral olmasıdır.

İngilizce metni: Afterwards he (viz., Ardashir), having collected many soldiers and heroes of Zavul, proceeded to battle against Mâdîg, the King of the Kurds. There was much fighting and bloodshed (in which) the army of Ardashir (finally) sustained a defeat The army of Madig boasted thus: “Now there should be no fear of Ardashir, as on account of his defeat he has returned to Pars. Meanwhile) Ardashir, having prepared an army of four thousand men, rushed upon them (viz., the Kurds), and surprised them with a night attack. He killed one thousand of the Kurds, (while) others were wounded and taken prisoners; and out of the Kurds (that were imprisoned) he sent to Pars their king with his sons, brothers, children, his abundant wealth and property.

II. Orta Çağda Kürtler

Moses Khorenatsi

Ermeni tarihinin babası olarak tanınan şöhretli Ermeni tarihçisi Moses Khorenatsi (410-490) “Ermenilerin Tarihi” (History of the Armenians, Robert W. Thomson çevirisi) adlı eserinde Kürdistandan bahsetmektedir. Partlar’ın, Ermenistan’a hakim olduklarında ülkeyi beyliklere bölerek yöneten “Korduats’i” (Korduk, Korçek) adını taşıyan eyalette de aynı adı taşıyan bir beylik oluşturduklarını yazmaktadır (a.g.e., s. 143, 178, 196, 209, 220-21). Bu sözcükler Ermenicede Kürdistan anlamına gelir. Khorenatsi’nin bu eserinin M.S. 5.-M.S. 8. yılları arasına ait olduğu sanılmaktadır. Böylece Partlar’ın hakimiyeti çağında ve erken ortaçağlarda da değişik şekiller altında yaşayan aynı adla karşılaşmaktayız gibi. Nitekim M.S. 9.-10. Yüzyılın Ermeni tarihçisi Thomas Artsruni’de de “Korduk” (Kürdistan) adına rastlarız. Thomas Artsruni’nin aktardığı bir rivayette Nuh’un gemisinin dünyanın ortası olarak tanımlanan “Korduk Dağları”nda karaya oturduğu söylenmektedir. Artsruni’nin aktardığı bu rivayet çevirenin notuna göre Eusebıus’un Chronicle’sinde de mevcuttur (Bk. Thomas Artsruni, History Of The House Of The Artsrunik, R. W. Thomson çevirisi, s. 81, 1985).

Kitab futuh el-Buldan

İslam tarihçisi Beladuri, batılı araştırmacıların tümünün esas aldığı güvenilir bir “vakanüvis” veya bir Arab tarihçisi idi. Ünlü İslam tarihçisi Beladuri (…?-897), “Kitab futuh el-Buldan” (Fütuhü’l Büldan) adlı eserinde; 645 yılındaki Arap fetihlerini anarken, yerli kaynaklara da dayanarak, Arap ordusunun İslam Halifesi Omar zamanında başlayan İran istilası, Qadissiya Savaşından sonra bir çorap söküğü gibi giderken, Azerbaycan’ın Başkenti Ardavil (Ardabil) direniş kararı aldı. Bu bölge, o zamanlar nüfus bakımından neredeyse tamamen Kürtler’in hakimiyetindeydi. Fakat Araplar, Ardavil’in valisini kendileri tayin edeceklerdi.

Not: Arap tarihçi Beladurı burada Azerbaycanda bulunan Tebriz ve Ardebilde Kürtlerin yaşadığını ve şehirlerin Kürtlerin elinde olduğunu yazmış. Göç ve asimilasyonlar olmadan önce Güney Azerbaycan şehirleri de Kürt topraklarıydı.

Al-Kufa’ya vali olarak tayin edilen al-Muğriba ibn Şu’ba, Halife ‘Umar’dan; Hudhaifa ibn-al-Yaman’a, Adharbaycan’a vali olarak tayin edildiğine dair bir mektup getirir. Bu vali Eyalet’in başkenti olan Hazar Denizi’nin yakınındaki Ardabil’e kadar ilerler. Fakat Eyalet valisi (o zamanki İran’da marzban deniyordu valiye) halk milisleri kurup bu haraççı yabancılara karşı müthiş bir direnişe geçti. Milisler tamamen Kürtlerden oluşuyorlardı. Uzun direnişlerden sonra yerli vali ile müstevliler arasında bir antlaşma imzalandı. Buna göre Adharbaycan’lılar Araplar’a 800.000 dirhem vergi ödeyeceklerdi. Buna karşılık Araplar hiç bir Kürd’ü esir almayacak, öldürmeyecek, Ateş Mabedleri’nden hiçbirini yakıp yıkmayacaktı. Kürtler danslarını (ki bunlar kısmen semah idi) serbestçe icra edecekti. Bunları “Kitab futuh el-Buldan adlı eserinde kaydeden Baladhuri Kürtlerin Araplar’a karşı koyup büyük direniş gösterip savaştıklarını yazmaktadır.

Kaşgarlı Mahmut

Kaşgarlı Mahmut, 1008′de Doğu Türkistan’ın Kaşgâr şehrinde dünyaya gelmiştir. Medreselerde tahsil gördükten sonra kendisini Türk dili tetkikatına vakfetmiştir. Bu amaçla Orta Asya’yı boydan boya kat ederek Anadolu’ya oradan da Bağdat’a gitmiş, Divânü Lügati’t-Türk, Kaşgârlı Mahmut tarafından 25 Ocak 1072′de yazmaya başlanmış ve 10 Şubat 1074te bitirilmiştir. Kitabın asıl nüshası bu gün Ayasofya Müzesi’nde muhafaza edilmektedir. Kitabın Uygurca çevirisi ancak 1978′de yapılabilmiştir. Mahmut Kaşgar’a dönmüş ve 1105′de vefat etmiştir.

Kaşgarlı Mahmut’un 1074′te yaptığı haritada Kürtlerin ülkesi Arapça olarak “Erdu’l-Ekrad” diye kaydedilmiştir ki bu “Kürtlerin Memleketi” anlamına gelir. Fakat en azından Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Kürtlerin ülkesi için Kürdistan adının kullanıldığını biliniyor.

Mücem ül-Buldan

Ünlü Suriyeli Arap coğrafyacı Yakut İbn Hamavi 1179-1229 yılları arasında yaşamıştır. Aynı zamanda tarihçi, etnografist ve coğrafyacı olan Yakut’un “Mücem ül-Buldan” adlı eseri coğrafik sözlük olup, tarihsel, biyografik ve kültürel bilgiler içermektedir. Yakut El Hamavi 12. yüzyılda Kürt Krallığı Sophene’nin başkenti Arsamosata kentinin %25’inin Ermeniler tarafından meskun tutulmuş olduğunu yazmıştır. Buradan yola çıkarak geriye kalan %70-75ininde Zaza Kürtleri tarafından mesken tutulmuş olduğu anlaşılmaktadır. Bunun yanısıra Ermeni krallarının Ermeni asimilasyonuda hesaba katıldığında; ilk kurulduğu yıllarda Kürt kenti olduğu da söylenebilir.

Marco Polo

1254-1324 yılları arasında Venedikte doğmuş ve ölmüş olan ünlü İtalyan gezgin Marco Polo, Batıdan, Uzakdoğuya kadar seyahat etmiş ilk batılı olmuştur. Yaptığı seyahat, Batı dünyasının Doğu ve Uzakdoğu ile ilk gerçek tanışmasıdır. Dünyada ilk “dünya turu” yapan kişi olarak tanınan Polo; Ortaçağ’ın en büyük gezginlerindendir. Polo, Büyük Cengiz Han’ın torunu olan Moğol kağanı Kubilay Han’ın sarayını ziyaret etmiş ve daha sonra da onun emrinde 17 yıl çalışmıştır. Deniz yolculuğuyla İtalyadan; Akdenize, ordan Ortadoğuya geçmiş. Sonra İranın güneydoğusundan; Çin’in, Beijing şehrine ulaşmış. Daha sonra Vietnam, Sumatraya, Sri Lanka, Hindistana geçmiş. Geri dönerken İran, Karadeniz ve son olarakda Akdenizi geçip İtalyanın Venedik şehrine 1295’de geri dönmüş. Polo’nun yolculuğunu anlattığı kitabı yüzyıllar boyunca Avrupalıları aydınlatmıştı.

Marco Polo, Çin’e giderken Musul’da Kürtlerle tanışmış. Ünlü gezgin, Kürtler ve Kürdistan hakkında öğrendiği değerli bilgilerini kitabında aktarmaktadır. 1272’de Marco Polo şöyle yazmıştır: Musul’un dağlık bölgelerinde “KÜRDLER” adında bir kavim vardır. Bazıları Hiristiyan olup Jacobit ve Nasturi mezhebine mensuplar ve diğerleri Muhammadandır (Müslüman). Ama fena bir jenerasyondurlar; tüccarları yağmalamaktan keyif alıyorlar.

Bu eyalete (Musul) yakın olan Muş ve Mardinde Kürtlerin çok kaliteli pamuk ipliği ürettiklerini ve bunlardan bir çok elbise ve kumaş ürettiklerini yazmış. İnsanların esnaf zanaatçı ve tüccar olduklarını ve Tartar kralına tabi olduklarını yazmış. [Seyahatlar, I.vi]

İngilizce metni: Volume I, Chapter V: There is yet another race of people who inhabit the mountains in that quarter and are called CURDS. Some of them are Christians, and some of them are Saracens; but they are an evil generation, whose delight is to plunder merchants. [Near this province is another called MUS and MERDIN, producing an immense quantity of cotton, from which they make a great deal of buckram and other cloth. The people are craftsmen and traders, and all are subject to the Tartar King.

Polo bu sefer Persia’nın büyük bir ülke olduğunu ve içinde sekiz krallık barındırdığını yazmış. Bu krallıklar arasında “Kürdistan” adınıda saymaktakdır.

İngilizce metni: Volume I, Chapter XV: Now you must know that Persia is very great country, and it contains eight kingdoms. I will tell you the names of all. The first kingdom is that at the beginning of Persia and it is called CASVIN; the second is further to the south, and is called CURDISTAN; the third is LOR; the fourth SUOLSTAN, the fifth ISTANID; the sixth SERAZY; the seventh SONCARA; the eigth TUNOCAIN which is at the further extremity of Persia.

Nezhetü'l Kulub

Arap asıllı bir aileden gelen Hamdullah Mustevfi-i Kazvi (Hamdullah Al-Mustaufi Al-Qazwini), Tahran, Kazvin'de doğarak yine aynı yerde 1340'da ölmüştür. Hamdullah Mustevfi-i Kazvi. Kozmografya ile coğrafyaya meraklı bir bilgin olarak derlediği Nezhetü'l Kulub başlıklı Farsça eserini 740 (1339-1340) yılında tamamlamıştır.

Çeşitli kaynaklardan toplanan bilgiler ile meydana getirdiği “Nezhetü'l Kulub” (Nuzhat al-Qulub [Kalbin Gezisi]) adlı eserinde Kürdistandan ve Kürdistan’ın 16 eyalete ayrıldığınından bahsetmektedir.

Kanuni Sultan Süleyman

Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın Frençe kralına yazdığı mektupta “Kürdistan” kelimesini kullanmaktadır.

Kanûnî, azamet ve haşmetini ifade eden şu mektubunu, Fransa Kralı I. Faransuvaya yazmıştı : Ben ki, Akdenizin ve Karadenizin ve Rumelinin ve Anadolunun ve Karaman ve Rumun ve Dulkadir Vilayetinin ve Diyarbekirin ve Kürdistanın ve Azerbaycanın ve Acemin ve Şam ve Halebin ve Mısırın ve Mekkenin ve Medinenin ve Kudüsün ve bütün Arap diyarının ve Yemenin ve ecdadımın fethettikleri daha birçok diyarın Sultanı ve Padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Hanım; sen ki Frençe Vilayetinin kralı Françeskosun…

Şerefname

Bitlis Kürt Hükümdarı, tarihçi, yönetici, yazar ve araştırmacı Şeref Han tarafından 1597 tarihinde Farsça olarak yazılmış olan Şerefname, bir Kürt tarafından Kürt tarihi hakkında yazılmış en eski eserdir. Şeref Han, Şemseddin Han’ın oğlu ve Osmanlılarla 1514′te ittifak andlaşmasını imzalıyan ünlü Şeref Han’ın torunudur.

Beş bölümden oluşan bu dev eserin giriş bölümü;

*Kürt toplulukları ve durumlarının açıklanması hakında,

*Birinci Safha; Kürdistan’ın Saltanat bayrağını bağımsız olarak yükselten ve tarihçiler tarafından sultanlar ve krallar arasına dahil edilen hükümdarlar hakkında,

*İkinci Safha; Saltanat ve bağımsızlık iddiasında bulunmamakla birlikte bazen kendi adlarına hutbe okutmuş ve para bastırmış Kürdistan hükümdarları hakkında,

*Üçüncü Safha; Kürdistan’ın diğer beyleri ve hükümdarları hakkında,

*Dördüncü Safha ise; Bitlis Hükümdarları hakkındadır.

Bitlis hükümdarlarının ünvanları “Emir” veya “Hakim” olarak geçer Şerefname yazarı Bitlis Emiri Şerefhan’a göre, Kürdistan adının bu bölgeye verilmesi çok eski zamanlara dayanır ve Dersim ile yöresini kapsar.

1576′da Kürtlerin ilk tarihini yazan Şeref Han’a göre de Eyyubiler bir Kürt devletidir.

Kürt-Osmanlı Andlaşması’nın mimarı Mevlana İdris’tir. Bu anlaşmayı kabul eden ve gerekli bulan Yavuz Sultan Selim’dir. İkisi de 1520′de maalesef ölmüşlerdir. Sultan Selim, Mevlana İdris’e; “-Git Kürdistan beylerini ve emirlerini topla, kendi aralarında bir beylerbeyi seçsinler” demişti. Mevlana İdris ise, Kürt beylerini çok iyi tanıdığı için kestirmeden bir beylerbeyi Sultan’dan istemiş ve Bıyıklı Mehmet Paşa’yı tavsiye ederek bu işi noktalamış idi. Diyarbakırlı bir Kürt olan Bıyıklı Mehmed Paşa’da Beylerbeyi (Mirimiran) oldu fakat çok erken gitti ve bundan sonra “Kürdistan Eyaleti Başkenti’ne” Makedonlu komutanlar gelmeye başladı.

Seyahatname

Evliya Çelebi (1611-1682) İstanbul’da doğdu. Osmanlı gezgini. 1640 yılından ölümüne kadar gezgin olarak dolaşmış ve gördüğü yerleri yazmıştır. Eseri 10 ciltlik Seyahatnamedir. Mısır’da öldüğü sanılıyor. 1670 yılında Muğla ve çevresini ziyaret ediyor.

Evliya Çelebi ünlü Seyahatnamesin de Kürdistanı anlatırken şöyle diyor; “Kürdistan; Van, Hakkari, Erzurum, Diyarbekir, Cizire, Ciziri ibn Ömer, İmadiye, Musul (Kerkük te bu vilatyete bağlıydı o dönemde), Şarezor ve Ardelan dan oluşmaktadır.”

Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde, Kürtçeden ve Kürtçenin lehçelerinden söz eder. Kürtçenin zengin ve kadim bir dil olduğunu; Farsça, İbranice ve Dericeden ayrı olduğunu vurgular. Kürt kültürünün en gelişdiği şehrin ise Diyar-i bekir olduğunu yazmış. Seyahatnamesine, Kürtçe bir kaç şiirde eklemiş.

Zafername

Zafername’nin yazarı Şerafettin Ali, Kürdistan’dan kısaca söz eder. Kürd meşhurlarından ve Şerefhan’dan söz eder. Şeyh İdrisi Bitlisi ise Heşt Bihişt adlı kitabında şöyle der:
“Tebriz’in fethinden dönüşümüzde Yavuz Sultan Selim bana, Kürdistan’ın çeşitli yerlerindeki Kürd beyleri ve emirleri ile görüşmemi ve onların hepsine, Osmanlı bayraĝı altında, Osmanlı hükumetine boyun eĝmelerini söylememi emretti. Bu sıralarda Kürdistan; Tebriz yakınlarından Malatya’ya kadar, güneyde Musul’a kadar yayılıyordu. Ancak bu yoldaki çalışmalarımız istenilen sonuca ulaşamadı.”

Yakın Çağda Kürtler

Not: Bu çalışma Tirigan’a aittir. Yazarın adı kaynak gösterilemezse yayınlanamaz.

Kaynakça

Bender Cemşid; Kürt Tarihi ve uygarlığı, İstanbul, 1992
Cyril Toumanoff , Studies In Christian Caucasian History, 1963
Driver, The Name Kurd And İts Philological Connections
Nicholas Adontz, Armenia In The Period Of Justınıan, 1970
Evliya Çelebi, Seyahatname
Moses Khorenatsi, History Of The Armenians, Robert W. Thomson çevirisi
Speiser 1930: “Mesopotamian Origins, The Basic Population of the Near East,” by
Şeref Han, Şerefname, 1597, M. E. Bozarslan çevirisi
Thomas Artsruni, History Of The House Of The Artsrunik, R. W. Thomson çevirisi, 1985
E.A.Speiser, Philadelphia/ London. p.101 f.: Elucidates the Indo-European origin of Gutians.
Honigman 2003: “Just Imagine…” By Gerald A. Honigman, Israel Hasbara Committee leaflet, 27
Jensen 1996: “History Of Turkish Occupation Of Northern Kurdistan,” Eric Jensen, Poli. Sci. (Third World Politics).
Howorth 1901: “The Early History of Babylonia”, Henry H. Howorth, The English Historical Review, Vol. 16, No. 61 (Jan. 1901), p.1-34

http://www.ping.de/sites/systemcoder/necro/info/sumerian.htm Sümerce Sözlük

http://www.abdullah-ocalan.com/index1.htm Kürt tarihi, Kürt adının kaynağı

http://onlinebooks.library.upenn.edu/webbin/gutbook/author?name=Xenophon Ksenefonun bütün kitapları

http://penelope.uchicago.edu/Thayer/E/Roman/Texts/Strabo/16A*.html Strabo: The Geography, MÖ 30 yılları, Chapter 1-Paragraf 21-24

http://penelope.uchicago.edu/Thayer/E/Roman/Texts/Strabo/16A*.html Strabo, Adiabene

http://penelope.uchicago.edu/Thayer/E/Roman/Texts/Cassius_Dio/68*.html Cassius Dio: Roman History, Epitome of Book LXVIII, 26 paragraf, yıl 200

http://www.isidore-of-seville.com/herodotus/3.html Herodot

http://penelope.uchicago.edu/Thayer/E/Roman/Texts/Polybius/5*.html Polybius, V, 52.

http://mcadams.posc.mu.edu/txt/ah/Livy/Livy42.html Livy’s History of Rome: Book 42

http://www.thelatinlibrary.com/livy/liv.42.shtml#65 Livy, History of Rome, (Latince)

http://www.perseus.tufts.edu/cgi-bin/ptext?doc=Perseus%3Atext%3A1999.02.0137&query=head%3D%23241 Pliny, VI, 9(9), 12 (11), 17 (14), Gordyaei (Kürdistan)

http://www.livius.org/pi-pm/pliny/pliny_e.html Pliny the Elder (1)

http://www.answers.com/topic/eutropius-byzantine-official Eutropius

http://www.tertullian.org/fathers/eutropius_breviarium_2_text.htm Eutropius, Abridgment of Roman History / Historiae Romanae Breviarium – Cordueni

http://www.thelatinlibrary.com/livy/liv.37.shtml Ptolemy, Cyrti (Kurti), XXXVII, 40

http://worldebooklibrary.com/eBooks/WorldeBookLibrary.com/livyrome5.htm Ptolemy, Cyrti

http://en.wikipedia.org/wiki/Trajan Roma imparatoru Trajan

http://penelope.uchicago.edu/Thayer/E/Roman/Texts/Plutarch/Lives/Lucullus*.html Plutarch, Paralel Hayatlar

http://www.crystalinks.com/plutarch.html Plutarch

http://www.armenian.com/history1.html Ermeniler Trakya bölgesinden doğu Anadoluya göçmüşler

http://en.wikipedia.org/wiki/Paleo-Balkan_languages Ermenice Balkan kökenli

http://ancienthistory.about.com/library/bl/bl_text_xenophon_anabasis_4.htm Xenophon Anabasis or March up Country

http://www.fordham.edu/halsall/ancient/xenophon-anabasis.html

http://arkeoloji.edebiyat.ege.edu.tr/anabasis.html

http://en.wikipedia.org/wiki/Corduene Korduene Krallığı

http://www.perseus.tufts.edu/cgi-bin/ptext?doc=Perseus%3Atext%3A1999.02.0137&query=head%3D%23248 Adiabene, Pliny, VI, 10, 16

http://www.avesta.org/pahlavi/karname.htm Kârnâmag î Ardashîr î Babagân

http://www.zazaki.org/modules.php?name=Sections&sop=printpage&artid=19 Kaşgarlı Mahmut

http://www.thenmc.org/ebooks/TheTravelsofMarcoPoloVolume1.pdf Marco Polo, Volume 1, Sayfa19

http://www.xelkedondurma.com/dirok/dirok_k_html%5Cserefname.html Şerefname
http://www.kurds.dk/turkce/2000/haber11.html Şerefname

http://www.let.uu.nl/~Martin.vanBruinessen/personal/publications/Evliya_Celebi_Kurdistan.htm Evliya Çelebi, Seyahatname

http://www.kurdistanica.com/english/history/articles-his/his-articles-02.html Exploring Kurdish Origins

http://home.arcor.de/mazlumkaya/s-cengiz/kurtlerinorijini.htm Kürtlerin orijini

http://www.adiyaman.gov.tr/turizm/nemrut1.html Komagene Krallığı

http://www.iranian.com/History/2005/March/Gutians/ Gutiler

http://en.wikipedia.org/wiki/Gutian_Period Gutiler

http://sanliurfa.meteor.gov.tr/bolgeilleri/sanliurfa/surfaayrtar.htm Mitanniler

Dipnot: http://penelope.uchicago.edu adlarıyla başlayan siteler public domaindir.
http://penelope.uchicago.edu/Thayer/E/HELP/corrections.html adlı sitede yayın hakkı kamuya izin vermektedir


ses

21 7 2006 23:35

Valla kimse söylemeden ben söyleyeyim dedim ama ondan önce:

Sevgili yeni üyemiz Tirigan, hoşgeldiniz. :)

Kaynaklarınızda adı geçen Şerefname var ya, o beni çok uğraştırmıştı vaktiyle.

Efenim benim babam sağlık memuru idi ve o yıllardaki görev yeri Gedikpaşa’da (Sultanahmet) bir dispanser idi.

Babıali işçileri dispansere geldikçe -halkımızın karakteri malum, eli boş gelmez- kitap mitap dergi broşür artık ellerinde ne varsa kalmış, getirirlerdi. Şerefname 2. cilt baskısını bu sayede görmüştüm.

Şerefname osmanlı – iran tarihi (imlası böyle) yazıyordu kapakta ve tabii benim bu kitabı okumam, okuduklarımı anlamam falan zaman aldı. Arka kapaktan öğrendiğime göre bu kitabın 1. cildi Kürt Tarihi’ni anlatıyordu ve Ant yayınları onu da yayınlamıştı. Aman nasıl yana yakıla aradımdı. Ne yazık ki hiç bulamadım. Takvim çünkü 1980′lere kırmıştı dümeni.

2. cilt künye şöyle:(İmla aslına uygundur)

Farsça yazılış: BİTLİS, 1597
Arapça Yayını: KAHİRE, 1962
Türkçe İlk Yayını:
ANT YAYINLARI
Mayıs, 1971, İstanbul

Arapça’dan Çeviren: Mehmet Emin Bozarslan

1. cilt demek 1971 öncesi. Eh, o zamanlar daha mı özgürmüşüz ki bunlar basılıyormuş diye soralım mı?

* * *
Şimdi, ilk cümleme döneyim.

Valla kimse söylemeden ben söyleyeyim dedim, kaynaklarınızın 2. maddesi hiç hoş bulunmayacak.

Akademik kimliği mi var ki ilgili şahsın, kaynak kabul edilsin? O da bir yerlerden aldı bu bilgileri. Aldığı yer dürüst bir kaynaksa, siz de orayı kaynak alabilirdiniz, şahsı anmanız hiç gerekmiyordu. :(

Bu şahsın bu halka “Çocuklaştırılmış bir halk, kadınlaştırılmış bir halk” demesini ben sindiremiyorum, -ki hiç de dünyadaki her hangi bir halkın düşkünü değilimdir bilen bilir.- siz de boş verseydiniz keşke.

Ama zor, değil mi?

* * *


hakanca

04 8 2006 11:08

http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BCrtler
bize öyle bi bilgi gelmedi? :lol: :lol:

şimdi bu muhteşem 5000 bin yılda hangi devletler kurulmuş özet olarak? mümkünse tarih olarak verirsen sevinirim. yok bazı kaynaklarda “tarihte devlet kuramayan tek millet” yazıyorda o düşünceyi kafamdan silmek istiyorum.


Tirigan

08 8 2006 22:14

Emrin olur beyefendi. Kürtlerin birçok devleti, krallığı ve beylikleri olmuştur. Bilimsel olmayan popüler şeyler gerçeklerle uyuşmamaktadır.

Kürt İmparatorlukları:

Mitanni İmparatorluğu
Med İmparatorluğu

Kürt Krallıkları:

Korduene Krallığı
Sophene Krallığı
Adiabene Krallığı
Komagene Krallığı

Kürt Devletleri:

Alamut Ziyar’ı Devleti
Hamdani Devleti
Mervani devleti
Sedadi Devleti
Eyyubi Devleti
Gor Devleti
Alamut Devleti
Ağrı Cumhuriyeti
Kızıl Kürdistan
Mahabad Cumhuriyeti
Irak Kürdistan Federal Devleti

Kürt Beylikleri:

Amid
Bitlis
Cezire
Çapakçur
Çemişkezek
Çermük
Egil
Elok
Hısn-ı Keyfa
Hısn-ı Mansur
Hizan
Hızo
Imadiye
Palo
Musul
Sason
Sincar
Siverek
Suran
Wan
Zerik


nechaiev

09 8 2006 08:55

tarihin “muhteşemi” mi olur? olmaz, tarih tarihtir, başlı başına bir olaydır. o zaman tarih’in yanına neden herhangi bir abartı sıfatı eklenir?

ben şuna yormak istiyorum: bir çeşit hegelyen “tarihsiz” halklar saçmalığından beslenen “kürtlerin, tarihi yoktur,” iddiasına karşı aslında zengin ve kökleri oldukça eskiye dayanan bir tarihin varlığına vurgu yapılmak istenmiş olsun. aksi bir “muhteşem” anlamı, bir kürt olarak beni rahatsız eder.

bunun haricinde gerçekten de iyi bir özet olmuş. ve o Anabasis yok mu…


hakanca

09 8 2006 16:14

trigan verdiğin linklere baktım neredeyse %90 ı yabancı türk kaynağın yok, bir de şunu sormak istiyorum sen kaç dil biliyosun? türkçeyi zaten burda konuşuyosun, kürdüm diyosun tamam kürtçede biliyosundur, ingilizce evrensel bi dildir ona da okey güzel kardeşim latinceyi nerde öğrendin? gidiyosun latince bi siteden kaynak gösteriyosun ya da burda kaç kişi latince biliyo?

verdiğin 30 kaynaktan 4-5 tanesi aynı site + wikipedia haricinde doğruluğuna inanacağım bi site görmedim.. istersen sana 10 dakikada bi site yaparım kürtlerin 5000 bin yıllık tarihi yoktur derim abuk subuk kaynaklardan abuk subuk yazıları cımbızlarım sen bile inanırsın ağzın açık bakarsın..

birde trigan arkadaşın verdiği 2. linke dikkat edin link şu “http://www.abdullah-ocalan.com/index1.htm Kürt tarihi, Kürt adının kaynağı” arkadaşım sen türk değilsin belli burda abdullah öcalan gibi bi şerefsizin sitesinden örnek veriyosun sende gözümde şu an en onun kadar rezilsin, diğer konuda Atatürk’ün sözlerinle dalga geçmeni hala daha unutmadım..

bu coşkuyla bu kadar yazabildim.. saygılar..


Lancelot

16 8 2006 23:00

Herşeyi bir kenara bıraktım. Şunu sormak istiyorum.. Netice ? Bu yazıdan çıkarmamız gereken nedir ? Varsayalım bu yazılanlar doğrudur. Evet böyle bir tarih vardır.. Eeee ?

Lafı geveleme de maksadını bir yazıver suraya.. Bu kadar yazarsın. Akabinde dersin ki, kardeşim biz 5000 yıldır bu topraklarda oturuyoruz. Siz 1071 sonrası geldiniz. Gidin buradan burası bizim. O zaman yazdıklarının benim için bir kıymet-i harbiyesi olur. Ama bunları yaz yaz git.. O zaman sana soyleyeceğim tek sey git PROVAKATOR lugunu baska sitede yap olur..

Haydi selametle


baris kalyoncu

17 8 2006 00:06

Sevgili arkadaşlar.
Bu yapılmış bir araştırmadır ve aksi kanıtlanana veya yanlış olduğu ispatlanana kadar benim için bilimsel mahiyette kalacaktır.

Kendi düşüncelerime uymuyor diye bu araştırmayı yok sayamam. Temennim odur ki araştırma yanlışlıklardan geçilmiyor olsun.

Yakın tarihe meraklı biri olarak bu kadar uzak tarih hakkında bir araştırmam olmadığı için ve imkanım da bulunadığı için yazıya herhangi bir tepki vermiyorum vermiyeceğim de.

Eğer aksi yönünde araştırması ve bilgisi olan varsa zevkle dinlemeye hazırım.


Bilgehan

18 8 2006 21:22

Bu yazi yayinlanirmi bilmem. Ama neyse deneyelim. 1. Kürtler vardir ve bu topragin insanlaridir. 2. Türkler vardir bu topragin insanlaridir 3. Kimsenin bir gidesi yoktur. 4. Ne Türklerin ne de Kürtlerin Mezopotamya ve Anadoluda 5 bin yillik tarihi yoktur. Neden mi????
1. En eski Hint Avrupa Kavimleri I.Ö 2000 lerde ve sonrasinda bölgeye gelmislerdir. Hititler I.Ö 2000 Helenlerin atalari i.Ö 1200 irani kavimler i.Ö 1200 yazili kaynaklar böyle diyor. Ve bu kavimler bölgeye gelmeden önce tarihte bir uygarlik izi nbirakmamislardir.
Ne Hititlerin ne Helenlerin ne de irani kavimlerin i.Ö 2000 e ait yazili kalintilari YOKTUR. Bunun aksini kanitlayan Dünya bilim tarihine gecer.
Sonuc: Mezopotamya herkesi adam etmistir. Sümerler dahil.
2. Sumerlerin, Hurrilerin, Urartularin dili asyaniktir;Hint Avrupa Dili kesinlikle degildir. BU bu dillerin Türkce oldugu anlamina da gelmez. Ancak Sümerce Ural Altay Dillerini animsatmaktadir. Bunlarin aksini ispat eden de DILBILIM dünyasinda yeni bir dönem acar.
3. Kürt halki bölgede bu kadar eski ise neden Kürtce M.Ö”den kalma eser yoktur. Hititler bölgeye geldiklerinde yazilari yoktu. Ancak asurlardan ögrendiler. Kürtler o kadar bu bölgede eski olsalardi onlarda yaziyi ögrenip kendi eserlerini verirlerdi.
4. Bölgede her (K) ile baslayan halk Kürt ise eyvah ki eyvah. Bir halkin yüzlerce yil yaziyi bilenlerin yaninda yasayip da yaziyi ögrenmemesi aciklanamaz. Bu en basta Kürtlere hakarettir.
5. Siyasi hedefler icin tarihle oynanmaz. Hele köken mökenle hic oynanmaz. Sonra birileri cikar Türkler Orta Asyaya ,öbürleri de Kürtler Hint Avrupalilarin anavatani varsayilan Dogu Avrupaya gitsin der.
6. Ural Altay dili konusan bir Türk ile Hint Avrupa Dili konusan bir Kürt# bir Almandan veya Kazaktan birbirine daha yakindir.


baris kalyoncu

18 8 2006 21:59

Hoşgeldin bilgehan. Ne güzel geldin hemde.

Konuyu biraz daha açarsan seni zevkle okumaya hazır bir sürü kişi var burada… En azından ben varım :)


Bilgehan

18 8 2006 22:03

Yanit yazarsaniz sevinirim. Bu arada bilincli olarak kaynak göstermedim. Cünkü yazdiklarim cok genel ve tarihcilerce “genel” kabul gören seyler. Üstelik kaynak dedigin öyle baska tarihcilerin adini ve yazdiklarini söylemekle olmayacagi inancindayim. Örnegin iddalarimin aksinin ispatlanmasi icin kil tablet numarasi, yazit adi falan gerekir. Yoksa tarihciler de insan ve hicbir tarihci objektif degildir.
Örnegin: i.ö ‘ye veya yakin sonrasina ait bir kürtce kalinti varsa lütfen kaynak gösterilerek yanitlansin. Ne bileyim kürtce büyü tarifi, siir, öykü, destan vs.
Böyle bir seyi bak hititler yazmis, sümerler, hurriler yazmis.
Ha son bir nokta Mitanniler bölgeye sonradan gelmis bir Hint Avrupa Kavmidir. Hurriler üzerinde egemenlik kurmuslardir. Bu dönemden sonraki eserler Hint Avrupa dili ile de yazilmistir. Ancak bu Hurrilerin Hint Avrupali oldugunu kanitlamaz. Ilk Hurrice metinler Hint Avrupa ailesinden KESINLIKLE degildir. Her Ural Altay konusanin yazanin Türk olamayacagi gibi her Hint Avrupa dili konusan da Kürt olmaz.
Zaten carpitmada burada basliyor:
Bugün eski Romalilara bile Italyan denmiyor. Neden mi ? Cünkü Eski Romali bir köylü ile bir Italyan arasinda herhangibir bag yok da ondan. 1. Dilsel olarak anlasmalari mümkün degil. 2. Günümüzün Italyanlari Cermenlker ve Hunlar dahil degisik kavinmlerle karismislardir. Dolayisi ile etnik akrabalik da zayiftir.
Zaten yukaridaki metinin en bilimdisi kismi tam da bui noktada : Kürtlerin i.ö halklarla genetik akrabaligi iddia ediliyor. Bu hangi kanitlara dayandiriliyor. Bu kadar eskiye dayanan gen arastirmasi yapmak iMKANSIZ. Hem o zaman ki halklarin genleri ile bugünkü Kürtlerin genleri nasil uyusabilir. Bu günkü her Türk ve Kürtün kaninda birbirine ait genler vardir. Bunlara ek olarak Araplar+cerkesler+iranlilar+eski Anadolu kavimleri+ermeniler+yunanlilar hep birbirleri ile karistilar. Aksini iddia etmek IRKCILIK degil midir ?

http://www.plat-forum.org/forum/archive/o_t__t_6234__5-bin-y%C4%B1ll%C4%B1k-muhte%C5%9Fem-k%C3%BCrt-tarihi.html

Geçmişte nasıl yaşardık?

6 Mayıs 2007

                        Geçmişte Nasıl Yaşardık?

                        (Burada yazılanlar 1950 ve sonraki geçmiş yıllar
                        içindir. Daha eski yıllar araştırıldıktan sonra
                        yazılmaktadır.)
                        Şimdiki gençler belki bilemezler ama, geçmişteki
                        yaşantılarımız bugünkünden farklı idi.
                        İdare Lambaları(Gaz Lambaları):
                        Evlerimizde idare lambaları denilen aydınlatma lambaları
                        kullanılırdı. Fakirlerin evlerinde huni biçiminde
                        tenekeden yapılmış, tepesinde dar bir boru, alt kısmı
                        genişçe ve içinde fitil vardı. Fitil tepedeki borudan
                        çıkartılır, çok az bir kısmı dışarda kalırdı. Bu
                        lambaların içine gazyağı doldurulurdu. Fitil gazyağını
                        emerek ıslanır ve yakılırdı. Fazla ışık vermezdi. Bu
                        lambaların yandığı yerde is oluşurdu.
                        Zenginlerin evinde ise camlı lamba denen lambalar
                        kullanılırdı. Camlı lambaların bazısını alt bölümü
                        teneke veya saçtan yapılırdı, diğerleri ise camdan mamul
                        idi. Buna kazan da denebilir. Bu bölüm, yuvarlak olup
                        genellikle yuvarlak armut şekli gibiydi. Bu bölümün üst
                        tarafına fitil makinesi denen ve gerektğinde içteki
                        yassı fitili yukarı çekmek için bir makine takılırdı.
                        Makinenin üstüne tepe tarafı dar, ortası geniş,alt
                        tarafı dar cam takılırdı. Kazanın içine gazyağı
                        doldurulurdu. Fitil tutşturulduktan sonra cam takılırdı.
                        Bu çeşit lamba is yapmaz ve idare lambasından daha
                        parlak ışıtırdı. Bu lambalar da  büyüklüklerine göre,
                        beş numara, yedi numara ve öndört numaralı idi.
                        Genellikle yedi numara kullanılırdı.
                        O dönemlerde halk çarşıdan gazyağları satın alırdı. Gaz
                        yağları genellikle cam şişelerde taşınırdı. Cumartesi
                        günü olduğunda kimi kişi yarım litrelik, kimi bir
                        litrelik, kimi de ikibuçuk litrelik şişelerle evlerine
                        gazyağı götürürdü. Şişelerin ağzı kevük parçası ile
                        tıkanırdı. Kevük, mısırın taneleri çıkartıldıktan sonra
                        kalan kısımdır. Şişe mantarı pek bulunmazdı.
                        Evlerin Şekli ve Yapımı:
                        Evler genellikle iki kat yapılırdı. Alt kat ahır olarak
                        kullanılır, üst katta hane halkı otururdu. Bazı evler
                        ise, tek katlı olup yan tarafı ahır idi. Bu yaşam tarzı
                        bu gün de devam etmektedir.
                        Evlerde ağaç malzemesi kullanılırdı. Evlerin büyüklüğü
                        kişinin maddi durumana göre küçük veya büyük yapılırdı.
                        Bazı evlerde ahır bölümünün bir kısmı taştan yığma
                        yapılırdı. Evlerin gövde kısmında kalın tahtalar
                        kullanılırdı. Tahtaların her iki uç tarafına çentik
                        yapılırarak birbirine tutturulurdu. Bazı evlerin dış
                        cephesi kalın çıtalarla dikdörtgen biçiminde duruma göre
                        30+50 ebadında ufacık pencere tipi gibi yapılır, iç
                        kısım tahtalarla kaplandıktan sonra, dış cephedeki
                        ufacık pencereler ufak taşlarla doldurulur, saman
                        karışımı çamurla sıvanırdı.
                        Evler, üzeri ağaçtan yarma kiremit büyüklüğünde veya az
                        daha büyük ve geniş tahta parçaları ile örtülürdü.
                        Karaocakların dumanının çıkması için ocağın hizasına
                        küçük bir baca deliği bırakılırdı. O dönemlerde kiremit
                        örtü pek bulunmazdı, bulunsa da maddi bakımdan çoğunluk
                        satın alamazdı. Bundan dolayı yağmur evin içine dolardı.
                        Evlerin içinde banyo özellikle tuvalette olurdu. Bazı
                        yaşlıların anlattığına göre kimi ahırda banyo yapardı.
                        Bazı evlerde ise banyo odanın birinin içinde gömme dolap
                        biçiminde olurdu.
                        Tuvaletler evin uygun cephesine çıkıntılı balkon
                        şeklinde yapılır, etrafı tahtalarla örtülürdü. Alt kısmı
                        ise açıktı. Ağaçla döşeli tuvalete üçgen biçiminde bir
                        delik açılır, ihtiyaç bu delikten giderilirdi. Tuvalete
                        giden kişi elinde ibrik götürürdü. İtiyaç giderme anı
                        çok komik olurdu; zira alt taraf açık olduğu için
                        dışkılar zemine sertçe çarpardı ve bunu orada birileri
                        varsa, görürdü, kadınlar ise bu durumdan çok daha
                        rahatsız olurdu.
                        Bu tip tuvaletler çok koku yapar ve alttaki dışkı herkes
                        tarafından görülürdü. Hele tuvalet yol tarafında ise bu
                        daha da gülünç bir durum olurdu.
                        Karaocak:
                        Evlerde kara ve bacalı olmak üzrere iki çeşit ocak
                        kullanılırdı. Karaocağın zemin ve arka kısmı taştan
                        yapılırdı. Bazılarının alt ve arka kısmındaki taşlar
                        kesme taştan, diğerlerininki döşeme taştan idi. Bu tip
                        ocaklarda baca yoktu. Bazı evlerde dumanın iyi çıkması
                        için   tahtadan davlumbaz yapılırdı. Diğerlerinin her
                        tarafı açıktı. Bu ocakların yaklaşık iki-üç metre yukarı
                        kısmına kalın bir ağaç dalı takılır, bu ağaç dalına baca
                        zinciri takılırdı. Zincirin alt kısmında bir çengel
                        bulunur, çengele aşırtma kazanı(yemek veya yal pişirelen
                        büyük kazan) asılırdı.
                        Bu ocaklarda yakılan odunun büyük ve küçüklüğüne
                        bakılmaz, irili ufaklı ne olursa yakılırdı. Her tarafı
                        açık olduğundan duman evin her tarafını kablar,
                        özellikle bu ocağın olduğu yer kalın zift ile boyanmış
                        gibi simsiyah olurdu. Kazanlar, zincirler ve üzerine
                        konan diğer kablar isten kapkara olurdu. Tavan
                        kısmındaki tahtalar is boyasından anlaşılamazdı.
                        Temizlik yapılmazsa isler bazen yukarıdan aşağıya doğru
                        kısa buzlar gibi sarkardı.
                        Ufak kablarda yemek pişirmek için sacayak kullanılırdı.
                        Tencere, tava, ibrik gibi kablar da isten siyahlaşırdı.
                        Bacalı ocaklar kesme taştan yapılır, zemin kısmı, arka
                        kısmı kesme taş döşeli, yan tarafları da kesme taş ile
                        çevrili idi. Bu tip ocaklar fazla is yapmaz ama, baca
                        zinciri bunların da çoğunluğunda vardı. Yemek ve ekmek
                        de kara ocaktaki gibi pişirilirdi.
                         Ekmek Pişirme:
                        O günlerde bugünkü hazır ekmekler sadece şehirlerde
                        bulunurdu. Onu da herkes satın alamazdı. Alsalar da ya
                        yarım, ya da bir bütün alınırdı. Çoğu kişi de alamadan
                        çarşıdan eve ekmeksiz dönerdi. Mısır ve mısır unu ekmeği
                        en önemli gıda maddesi idi. Mısır taneleri su
                        değirmenlerinde öğütülerek un yapılırdı. Bundan dolayı
                        ekmek evlerdeki karaocaklarda hazırlanırdı. Sacayağın
                        üzerine konulan ve sac denilen yuvarlak ve taksi veya
                        minibüs tekerleği büyüklüğünde kalın sactan yapılan sac
                        üzerinde pişirilirdi. Sacın ateşe bakan alt kısmı kalın
                        kül tabakası ile sıvanırdı.
                        İki çeşit ekmek pişirilirdi. Ekşi mayalı bazlama ekmek
                        ve halk dilinde mayasız bayat ekmek. Bazlama ekmek
                        yuvarlak olup 20-25 cm. genişliğinde, 1cm. kalınlığında
                        hazırlanırdı.Sacın üzerine 4 adet döşenip pişirildikten
                        sonra ateş korunun yanına dik vaziyette konulan düz ve
                        yassı taşa yaslayarak kızartılırdı. Böylelikle nüfus
                        çokluğuna göre 40-50 adet kadar hazırlanırdı. Bayat
                        ekmek ise, uzun ve orta kısmı geniş 1.5 cm. kalınlığında
                        hazırlanır, sacın üzerine  en fazla üç tane döşenip
                        piştiği şekilde yenirdi. Bayat ekmek bazlaması 4-6 adet
                        kadar yapılırdı.
                        O dönemin en gözde ekmeklerinden biri de BİLEKİ ÇÖREĞİ
                        idi. Bileki, topraktan pişirelerek yapılan bir kabtır. 5
                        cm. kadar derinliğinde, 20 ile 30 cm kadar genişlikte
                        çeşitli boyları olan yuvarlak şekildedir. Mayasız mısır
                        unu hamur yapılır, bilekinin içine döşenir, üzeri sac
                        ile örtülerek pişmesi için çok kaynar külün içine
                        gömülürdü. Piştikten sonra çörek bilekiden çıkarılırdı.
                        Bu çörek çok lezzetli olurdu.
                        O dönemlerde buğday unu lüks sayılır, ancak maddi durumu
                        iyi olanların çok azında olurdu. Onlar da eve gelen özel
                        misafirler için bulundururdu.
                        Tarım Çeşitleri:
                        En çok ekilen mısır idi. Yüksek kesimlerde(güzle)
                        paptates, buğday, arpa, yulaf çoğunlukta idi. Fakat
                        patates daha çok dikilirdi. Buğday az da olsa, alçak
                        kesimlerde de(köy) ekilirdi. Karalahana meşhur sebzeler
                        arasındaydı. İhtiyaca göre; fasulye, soya fasulyesi,
                        yeşil mercimek(herkes yapmazdı), salatalık, domates,
                        pazı, hayvan yuları ve ip itiyacı için kenevir
                        yapılanlar arasındaydı. Bunların çoğu günümüzde de
                        yapılır. Fakat mısır üretimi çok azalmıştır. Kenevir
                        yasaklanmıştır. Stratejik önemi çok olan soya fasulyesi
                        unutulmuştur.(Aksiyon Dergisi’nde okuduğuma göre, soya
                        fasulyesinden ABD’de 286 çeşit stratejik madde
                        yapılıyor.) Mercimek terk edilmiştir. Salatalık, domates
                        gibiler nasıl olsa, hormonlu şekilde çarşılarda
                        satılıyor. Geriye kalanlar ufak çevriklerde (etrafı
                        çevrilmiş çok küçük bahçe) az da olsa yapılıyor.
                        Eskiden bu tarım ürünleri kara sabanla çift sürülerek
                        yapılırdı. Fındık henüz yetiştirilmediğinden ekilecek
                        tarla çok idi. Tarlanın büyüklüğüne göre bazan 5-6 çift
                        öküz koşularak çift sürülürdü. Çift sürme işi aylarca
                        devam ederdi. Tarlası az olanların işi tez biterdi.
                        Buğday döven ile harman yapılırdı…
                        Buğday Nasıl Biçilirdi?
                        O dönemlerde bugünkü modern tarım aletleri yoktu. Tırpan
                        sonradan çıkmıştır. Buğday büyük oraklar ile biçilirdi.
                        İmkanı olanlar ellerine ellik(parmaklık) takardı. Ellik,
                        ağaçtan yapılır, parmağa sığacak şekilde delinirdi.
                        Kavisli olup 15-20 cm. uzunlukta, hafif bükülmüş parmak
                        şeklinde idi. Delik kısmından sonra elin sırtına gelecek
                        şekilde ince ve yassı, 5-6 cm uzunluğunda asıl gövde ile
                        uygun genişlikte bir uzantısı vardı. Duruma göre buğday
                        tutan elin parmaklarının hepsine takılırdı. Bununla
                        buğday daha çok tutulur, buğday sapları ele zarar
                        vermezdi. Orak ile buğday biçme işi uzun zaman alırdı.
                        Tırpan kullanılmaya başlandıktan sonra biçim işi daha
                        hızlı olurdu.
                        Biçilen buğday tarlada kuruduktan sonra deste yapılır,
                        ortasından uygun otlarla bağlanırdı. Bağlanan
                        destelerden cuğul yapılırdı. Bir cuğul yaklaşık 10-15
                        desteden olur. Sonra bu cuğullardan öbek yapılırdı.
                        Biçilmiş tarlada kalan buğday başakları dirgen ve tırmık
                        ile taranarak toplanırdı.
                        Şartlar oluştuktan sonra tarladan öbekler sırt yükü veya
                        kağnı arabası(öküz arabası) ile harman yerine taşınırdı.
                        Harman Nasıl Alınırdı?
                        Harman yeri 15-20 metre genişlikte yuvarlaktır. Bugün
                        yine vardır. Fakat harman alma işi makinelerle yapılmaya
                        başlanmıştır.
                        Harman yerine buğday desteleri çözülerek döşenir.
                        Kalınlığı 30 cm. kadar olur. Kimi tek at ile, çoğunluğu
                        iki öküz koşarak harman alırdı. Harman almak için döven
                        kullanılırdı.
                        Döven çam ağacından yapılır, genelde 1.5 m. uzunluğunda,
                        ön tarafı yukarıya eğilmiş şekilde, 50 cm. genişliğinde,
                        alt kısmı sert ve keskin, yassı 1.5-2 cm. uzunluğunda 
                        taşlarla işlemeli olurdu. Taşların yerinde sabit durması
                        için dövenin altı karasakız ile sıvanırdı.
                        Havalar uygun olunca hazırlanmış harmanın üzerine döven
                        bırakılır, öküzlere kısa boyunduruk takılır, boyunduruk
                        ile döven arasına döven oku denen 2 m. kadar uzunluğunda
                        bir ağaç takılırdı. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra,
                        harmandaki buğday üzerinde dövenin üzerine bir kişi ya
                        oturarak, ya da ayakta durarak(duruma göre) öküzleri
                        daire biçiminde koşardı. Öküzlerin harmanı kirletmemesi
                        için tahtadan bir kapak bulundurulur ve öküzler
                        kuyruğunu kaldırmaya başlayınca kapak öküzün arkasına
                        tutulur ve tezek dışarıya doğru uygun yere savrularak
                        atılırdı. Tek bir harman işlemi 3-4 saat sürerdi. Harman
                        olgunlaştıktan sonra öküzler bırakılır, dirgen ile
                        harmanın sapları(saman) ayrı bir yere toplanır ve
                        tanelerin üzeri açılırdı.
                        Ayırma işlemi tamamlandıktan sonra taneler harmanın
                        ortasına toplanır, saman çöp ve tozları ile karışık olan
                        taneler hafif rüzgarlı havada yaba ile olduğu yerde
                        havaya savrulurdu. Rüzgar saman kırıntılarını ve
                        tozlarını götürür, taneler olduğu yere düşerdi. Bu işlem
                        taneler ayıklanıncaya kadar devam ederdi. Sonra, gözel
                        denen büyük kalbur ile taneler elenirdi. Yıkama ve
                        kurutma tamamlandıktan sonra çuvallanırdı.
                        Kağnı Arabası(Öküz Arabası):
                        Öküz arabası ağır yük taşımacılığında kullanılan en
                        gözde vasıtalardandı. İki öküz tarafından çekilirdi.
                        Bu araba ağaçtan yapılırdı. Yük konulan bölümün uzunluğu
                        1.50 veya 1.80 cm. kadar; ön tarafı dar, arka kısmı 80
                        cm. veya 1. m. kadardı. Yan taraflarda öne doğru paralel
                        15-20 cm. kalınlığında iki tane, gövdenin asıl
                        iskeletini oluşturan ağaç vardır. Bu ağaçlara paralel
                        şekilde 15-20 cm. genişliğinde tahtalar takılır. Araba
                        bu şekliyle ağaç iskeleye benzer. Arabanın altında
                        tekerleklerin takılmasına yarayan iv bulunur.
                        Tekerlekler bu ivin uçlarına takılır. Tekerleğin boyu
                        50-60 cm.kadardır. İv, sabit olması için yanlardaki
                        ağaçlara mazı ile bağlanır. Mazı arkalı-önlü olmak üzere
                        ikişerden dört tanedir. Mazıların iv ile irtibatını
                        sağlayan bölüme boğaz denir. Öküz arabasının kendine has
                        sesi bu boğazdan çıkar. Öküzleri arabaya koşmak için
                        çatal biçimde ayak bulunur. Ayak boyunduruğa bağlanır.
                        Öküzlere boyunduruk takılır ve boyunduruk zelvelerle
                        öküzün boynuna irtibatlanır ve uç kısımlarından
                        çıkmaması için ip ile bağlanır. Arka tarafında marmar
                        vardı. Marmar, arabanın üzerine konan kaba yükü sıkmak
                        için yapılmış, arabanın arka kısmının genişliği
                        uzunlukta yuvarlak ağaçtır.
                        Özellikle sonbaharda güzle ve yaylalardan köylere ot ve
                        saman çekme işleri başlayınca toprak yollarda arka
                        arkaya dizilmiş şekilde yürütülmesi çok hoş olurdu. En
                        çok hoş olan yanı ise, bu arabaların çıkardığı kendine
                        has ses çıkarmasıydı. Bu sesin çıkması için de araba
                        sahiplerinin özel gayreti olurdu. Arabanın boğazı
                        tereyağı ile yağlanır, mazılar da hafifçe sıkılmak
                        suretiyle sesin çıkması sağlanırdı. Beş-on araba aynı
                        yolda giderken arabalardan çıkan ince-kalın sesler
                        gökkuşağı rengi gibi ses cümbüşü oluştururdu.
                        Bazılarının arabasının sesi ise bir markaydı. O ses
                        duyulunca arabanın kime ait olduğu anlaşılırdı.
                        Bu sesler, normal düz yolda seyir halinde iken düzenli
                        çıkardı. Taşlı ve çukurlu yollarda sesin yerini kütürtü
                        sesi alırdı.
                        Sıcak günlerde öküzler bunalırdı. Her öküz yokuş yukarı
                        yüklü arabayı iyi çekemezdi. Sahibi gaddar biri ise
                        öküzleri gerek öndere, gerekse odun veya başka bir şeyle
                        aşırı döverlerdi. Hatta bu şekilde öküzlerin dayaktan
                        boynuzları kırılırdı, kimi de ölürdü…
                        At Taşımacılığı:
                        En önemli taşımacılıktan bir diğeri de at taşımacılığı
                        idi. Güzle ve yaylalara giderken , geri dönüş yapılırken
                        gerekli eşya at ile taşınırdı.
                        Sonbahar gelince güzle denilen yerleşim yerlerinden veya
                        yaylalardan Korgan’a patates getirilip satılırdı. Çoğu
                        zaman bu yollarda patates yüklü at kervanları oluşurdu.
                        Ata iki çuval patates yüklenir, iki çuvalın ağırlığı
                        60-70 kg. kadar gelirdi. Patates ya peşin, ya da
                        veresiye satılırdı. Korgan’ın Sülükgölü pazarında 
                        patates dükkanı çok vardı.
                        Niksar’a ceviz götürülüp satılırdı. Fatsa’ya at ile veya
                        yaya gidilirdi.
                        Yollar çok bozuk ve çamur olurdu. Çamurlu yollarda
                        atların nalları düşüp kayıp olurdu. Yokuş aşağı inerken
                        atın paltonu kuyruğunun altına gelmişse aşağı
                        indirilirdi. Palton, atın kuyruğu altından takılan, iki
                        ucu eyere bağlı, çember biçiminde, genişliği 5 cm. kadar
                        olan sert deriden yapılan kemerdir. Palton kalça
                        hizasına çekilmezse, yük atın boynuna gelir ve ata
                        sıkıntı verdiği gibi atın boynundan aşağı yükün yıkılma
                        ihtimali olur. Atın paltonunu aşağı çekerken çok kişiyi
                        at teperdi. Atın bel kolanı da vardı. Belkolanı eyer
                        takılmış atın eyerinin dönmemesi için atın ön
                        ayaklarının arka kısmından takılan, genişliği 5 cm.
                        kadar olan sert deriden yapılan bir kemer çeşididir.
                        Gevşek bırakılırsa, eyer atın sırtında düzgün durmaz ve
                        ata binen kişinin düşme ihtimali olur.
                        Binek ve yük eyeri olmak üzere iki çeşit eyer vardır.
                        Binek eyeri adından da anlaşıldığı binek için
                        kullanılır. Yük eyeri her iki şekilde de kullanılır.
                        Yük taşınırken ata üzengi takılmaz. Üzengi, ata binen
                        kişinin ayaklarını takması için demirden yapılmış
                        ayaklıktır.
                        Dizgin her zaman kullanılır. Dizgin atın kafasına
                        takılan, deriden yapılmış bir yular çeşididir. Dizginde
                        gem denilen bir bölüm vardırki, demirden yapılmış olup
                        atın ağzına takılır. Gem atın iyi zaptedilmesini sağlar.
                        Huysuz ve aşırı giden atın dizgininin saplarından
                        çekilince gem atın ağzını gerer ve durmasını sağlar.
                        Bazıları binek için kullanılan atların eyerini ve
                        dizginini gümüş işlemeli yaptırırdı. Bu bir zevk işi
idi.
                        Düğünlerde at kullanılır, gelin at ile getirilir,
                        gelinin çeyizleri at ile taşınırdı.
                        Evin odun  ve diğer ihtiyaçları at taşımacılığı ile
                        sağlanırdı. Katır ve eşek de taşımacılıkta kullanılsa da
                        az olduğu için at daha revaçta idi.
                        Bu gün at bulundurma yok denecek kadar azalmıştır.
                        Kara Saban:
                        Eskiden tarlalar kara saban ile sürülürdü. Ekilen alan
                        çok idi. Pulluk(demir saban) sonradan çıkmıştır.
                        Kara saban temel olarak iki ana parçadan oluşur.
                        Sap kısmı: Çift süren kişinin sabanı kumanda etmek için
                        eli ile tuttuğu kısımki, bu bölüm orağa benzer ve
                        toprağa gelen ön ucuna saban demiri takılır. Saban
                        demirinin ucu sivri, arka kısmı geniş olup ortası
                        olukludur. Oluklu tarafı sabanın sap kısmının ön
                        tarafına takılır. Toprağa batırılarak toprağın altının
                        üste döndürülmesini sağlar.
                        Ok kısmı: Buna saban oku denir. 2.5- 3 m. uzunluğunda
                        kare şeklinde işlenmiş ağaçtır. Saban oku sabanın sap
                        kısmına monte edilir.
                        Toprağın iyi yarılması için saban okuna cizek takılır.
                        Cizek demirden yapılır, toprağa yakın olan ucu bıçak
                        gibidir, saban demiri ile aynı hizada olur.
                        Kara saban ile çift süren kişinin en önemli aletlerinden
                        biri de önderedir. Öndere 2-3 m. uzunluğunda fındık
                        çubuğundan yapılan, eğriliği olmayan, dosdoğru bir
                        değnek şeklidir.  Deyimlere dahi geçmiştir. ‘’Elifi
                        görse, öndere sanır.’’ (Cahil kişiler için kullanılır.)
                        Önderenin elle tutulan kısmına demirden yapılmış cemek
                        takılır. Cemek üçgen şeklinde, ağız tarafı keskin bir
                        demirdir. Sabanın boğazına saran çamur ve toprağı
                        sıyırmak için kullanılır. Sabanın boğazı saban oku ile
                        saban sapının birleştiği yerdir. Önderenin ucuna demir
                        çividen yapılan mudul takılır. Mudul yavaş giden veya
                        tembellik yapan öküze dürtülürki, tembellik yapması
                        önlenir. Gaddar kişiler tarafından bir çok öküzün
                        vücudundan kan akıtılırdı. Hırsını alamayanlar cemek de
                        vurur, bu yüzden öküzler acıdan böğürürdü.
                        Saban iki öküz tarafında çekilir. Öküzlere boyunduruk
                        takılır, sabanda kullanılan boyunduruk araba ve döven
                        boyunduruğundan uzun olur. Boyunduruktaki diğer bölümler
                        de araba boyunduruğu gibidir. Tarlanın alt tarafından
                        çifte başlanır, tarla boyu bir ileri, bir geri gidilir.
                        Tarlanın sürülmeye başlanan uygun yerine saban demirinin
                        ucu batırılır, öküzlere gaaahhh denir. Öküzler sabanı
                        çekmeye başlayınca saban demiri  15-20 cm. kadar toprağa
                        dalar ve toprak yarılmaya başlar. Bu şekilde tarlanın
                        diğer ucuna varılınca aynı yerden aynı işlem ile geri
                        dönülür.
                        Tarlaya beşer m. aralıklarla evlek çizilir, bu şekilde
                        sürme miktarı için plan yapılır.
                        Tarlada sabanın ulaşamadığı yerler ve kenarlar kıyı
                        kazması denilen kazmalar ile kazılırdı.
                        Kenevir ve Kenevir Gölleri:
                        (Kendir ve Kendir Gölleri)
                        Eskiden evdeki ip ihtiyacını karşılamak için kenevir
                        ekilirdi. Halk kenevire kendir derdi.
                        Kendir tarlası fazla büyük olmazdı, büyüklüğü en çok
                        10-10,10-15, 10-20 m. kadar olurdu. Yani tarlanın yeri
                        ve şekline göre büyüklüğü değişirdi. Kendirin boyu
                        normal olarak 1-2 m. kadardı. Kalınlığı yetişkin insanın
                        elinin orta parmağı kalınlığında idi. Rengi koyu yeşil
                        idi. Tepe kısmında yuvarlak, yeşil, buğday tanesi
                        iriliğinde tohumları olurdu.
                        Tarlada bakım ve kazım işleri bittikten sonra olgunlaşan
                        kendir kökü ile topraktan sökülürdü. Mısır destesi gibi
                        deste yapılır, kuruması için destelerden mısır cuğulu
                        gibi cuğul yapılırdı. Kuruduktan sonra tohumları
                        çıkarılırdı. Tohumlar çıkarılırken kişiler ağızlarını ve
                        burunlarını bez ile kapatırdı, çünkü kendirin toz ve
                        kokusu sersemlik yapardı.
                        Tohumları çıkartıldıktan sonra kendirin sapları deste
                        halinde kendir gölü denilen göllere üst üste koyulurdu.
                        Kendir gölünün büyüklüğü kişinin ektiği kendir miktarına
                        bağlıdır. 2 m. kareden 4-5 m. kareye kadar olurdu.
                        Derinliği 1 m. ile 1.5 m. kadardı. Kendir göle konduktan
                        sonra ağırlık yapıp yüzeye çıkmaması için üzerine ağır
                        taşlar konulur, sonra dolup taşıncaya kadar su
                        doldurulurdu. Bu şekilde gölde 1-2 ay bekletilirdi. Su
                        azalırsa ilave edilirdi. Su bu süre içinde yeşil renge
                        dönerdi.
                        Bu göllerin bir de ziyaretçileri olurdu; kurbağalar.
                        Gölde kurbağalar öterdi.
                        Göldeki kendir olgunlaştıktan sonra desteler halinde
                        çıkarılıp kuruması için beklenirdi. Çıkarma esnasında
                        çok kötü kokardı.
                        Kuruma işi de bittikten sonra kendirin saplarından ip
                        yapımında kullanılan ince kabuk teker teker soyulurdu.
                        Kendir sapı soyma imeceleri yapılırdı. Soyulan kendirin
                        sapı beyaz olurdu. Buna kövrek denirdi. Kövrek önemli
                        idi, çünkü bunun ile ateş tutuşturulurdu, kısa mesafe
                        gece yolculuklarında yakılıp elde taşınarak aydınlatmada
                        kullanılırdı.
                        Kendirin soyulan ince kabukları menük yapılarak
                        dürülürdü. Menük sekiz rakamına benzer.
                        Menükler ya elde, ya da ipçilere götürelerek ip
                        yapılırdı. İpçiler vardı. Bunların ip çıkrığı vardı.
                        Çıkrık ile yapılan ip daha sağlam ve dayanıklı olurdu.
                        İpler ya halat şeklinde, ya da ince ip şeklinde
                        işlenirdi. Bu iplerden hayvan yuları, öküz arabası ve at
                        eyeri için urgan yapılırdı. Ayrıca hayvan örklemesinde
                        de urgan kullanılırdı. Örkleme, bir hayvanı otlu bir
                        yere kazık çakarak urganın bir ucunu kazığa, diğer ucunu
                        hayvanın boğazına veya kafasına bağlanmasıdır. Hayvan
                        böyle durumda kendi çevresindeki otları yer, diğer
                        mahsüllere zarar veremez. Bazı hayvanlar hırçın olur, ya
                        urganı kırar, ya da kazığı yerden çıkararak kaçar.
                        Kendirin tohumları ile ihtiyaç fazlası menükler
                        satılırdı.
                        Kendirden uyuşturucu yapıldığı için bugün ancak izin ve
                        denetim ile ekilmekte ise de, ip ihtiyacı kullanılan
                        kenevir farklıdır. Fakat onun da keyif verici özelliği
                        vardır.
                        Sigara Tütünleri ve Kav:
                        Eskiden en meşhur üç sigara çeşidi vardı. Birinci,
                        İkinci ve Üçüncü sigara paketleri. Diğer sigara
                        çeşitleri de olmasına rağmen halk en fazla bunlardan
                        birini kullanırdı.Bu üç sigaranın genel adı köylü
                        sigarası idi.  Bafra, Kulüp, Yenice, Bahar, Yeni Harman,
                        Yaka, Gelincik, Maltepe ve Samsun sigaraları daha çok
                        şehirliler tarafından kullanılırdı. Yukarıdaki meşhur üç
                        sigarayı kullanan şehirliler de vardı. Şehirlilerin
                        kullandığı sigaraların kimi filitreli idi. En çok
                        kullanılanlar da maddi imkansızlık nedeniyle
                        filitresizlerdi.
                        Bugünkü yabancı ve lüks sigaralar Almanya
                        gurbetçiliğinden sonra görülmeye başlandı. Yabancı
                        sigaraların alım-satımı yasak idi ki; bu sigaralarla
                        yakalanan hapis cezası alırdı. Ancak izin ile
                        kullanılırdı.
                        O dönemlerde tütün daha makbul idi. Hem ucuzluğu, hem de
                        kiloya çok girmesi bakımından tercih edilirdi. Bu
                        tütünler de yasak idi. Yakalanmamak için gizli
                        taşınırdı. Cumartesi günleri ki; Korgan’ın hafta günü
                        belirli yolların belirli yerlerine Jandarma gelir, kaçak
                        eşya için üst araması yapardı. Jandarmayı gören kaçardı.
                        Kaçan kurtulur, yakalanan cezayı yerdi. Hatta kaçarken
                        Jandarma tarafından ayağından vurulan olduğu da
                        söylenirdi.
                        Bu tütünleri taşımak için sigara tabakaları vardı.
                        Tabakanın içine tütün doldurulur, üzerine de deste
                        halinde sigara kağıtları konurdu. Sigara kağıda elde
                        sarılırdı.
                        Bir sigara çeşidi daha vardı.Mısır püskülü sigarası.
                        Sigarası tükenip de alamayanlar ile yeni alışmaya
                        başlayanlar mısır püskülünü mısır kundağının ince
                        yaprağına tütün gibi sararlar ve içerlerdi. Ağaç ve taş
                        yosunu da tütün yerine kullanılırdı. Fakat bu çeşit
                        yosun sigarası nadiren kullanılırdı.
                        Sigaralar ya çakmak ile ya da kav ile yakılırdı. Gazyağı
                        veya benzin ile kullanılan muhtar çakmakları çok meşhur
                        idi. Buna muhtar çakmağı denilmesinin sebebinin şu olay
                        olduğu söylenir: Muhtarın birinin acele mühür basması
                        lazım imiş, sıtampa üzerinde olmadığından cebindeki
                        gazyağı ile kullandığı çakmağı çıkarıp yakmış, mühüre
                        doğru tutarak isi ile mühürü boyamış ve mühürü gerekli
                        olan kağıda basmış. O günden beri bu çakmak muhtar
                        çakmağı olarak söylenmeye başlamış.
                        O dönemlerin sigaranın meşhur yakacaklarından biri de
                        kav idi. Kav, gürgen ağaçlarının gövdesinde çıkan büyük
                        mantardan yapılırdı. Bu ağaçlara başka yerlerde ladin
                        ağacı denir. Mantarlar gürgen ağacının gövdesinden
                        koparıldıktan sonra yumurta büyüklüğünde parçalara
                        ayrılırdı. Bu parçalar ateş üzerindeki bir kab içine
                        konur, üzerine su doldurulur ve patates gibi haşlaması
                        gibi pişirilirdi. Piştikten sonra parçalar ipe dizilir
                        ve kurutulurdu.
                        Kav çakmak taşı ile tutuşturulurdu. Bu taş renkli,
                        küçük, kaya parçasıdır. Çakmak taşı sol elin şehadet
                        parmağının iç ortasına yerleştirilir, üzerine az
                        miktarda kav konur, başparmak ile üzerine bastırılır ve
                        sağ el ile çakmak taşına özel yapılmış küçük çelik
                        parçasıyla yukardan aşağıya doğru sürtünme şeklinde
                        hızlıca vurulur, çarpma esnasında taş kıvılcım saçar ve
                        kav yanmaya başlardı. Yana kav el ile sarma sigaranın
                        ucuna konur ve nefes ile içe doğru çekmeye başlanırdı.
                        Kav çok güzel kokardı, kendine has hoş kokusu vardı.
                        Çakmak taşı, çakmak demiri(çakmak çeliği) ve kav küçük
                        keselerde taşınırdı.
                        Giyim Şekli ve Dokuma Tezgahları:
                        O dönemlerde bu günkü gibi çok çeşitli elbiselik kumaş
                        ve iç çamaşırlar bulunmazdı. Bulunanı da herkes
alamazdı.
                        Bazı evlerde yöresel olarak ‘’ÇURFALIK’’ denilen dokuma
                        tezgahları vardı. Giyilecek elbiselikler çurfalıklarda
                        dokunurdu.
                        Kadınlar öreke ile koyun yününden ince ip yaparlardı. Bu
                        ipler tezgahta dokunurdu. Dokumalar ya elde, ya da dikiş
                        makinesinde dikilirdi. Makine her yerde yoktu. Bir köyde
                        ya bir tane, ya da birkaç köyde bir tane ya vardı, veya
                        hiç yoktu.
                        Çurfalıkta dokunan dokumalardan  şalvar dikilirdi,
                        şalvarın altına yokluktan giymeye don da bulunmazdı.
                        Donsuzluktan şalvar bacak aralarını zımpara çekilmiş
                        gibi yapardı, bazılarının dediğine göre şalvarın bacak
                        aralarına gelen yerleri sapsarı sararırdı. Çeket yerine
                        şalvarın dikildiği dokumadan yapılan yöresel olarak
                        göynek denilen gömlek giyilirdi, onun da altına giymeye
                        bir şey bulunmazdı veya aynı dokumadan fanila yapılırdı.
                        Çeket ihtiyacı maddi duruma göre ya eskiciden, ya da
                        yeni alınırdı. Bir çeket, ya da elbise bir-iki sene
                        giyilirdi. Eskir veya yırtılırsa, yama yapılırdı.
                        Pantolon alıp giyebilenlerin pantolonlarının dizleri ve
                        oturak yeri yıpranırsa, suvarlik denilen yama ile
                        kaplama yapılırdı. Bazılarının üzerindeki elbiselerin
                        her tarafı yamalıydı, hatta 10-15 yama olurdu.
                        Daha sonraları İngiliz kilotu denen haki renkli
                        pantolonlar giyilmeye başlandı. Bu pantolonların diz
                        kısmı dış yanlara doğru kanat gibi kabarık, ayak
                        tarafına doğru dar olup düğmeli idi.
                        Ayaklara çarık giyilirdi. Çarık hayvan derisinden
                        yapılır ve elde dikilirdi. Çarık fazla dayanmaz,çabuk
                        eskirdi. Çarıklar kendine özel yün bağlarla bacaklara
                        dolandırılarak diz altına bağlanırdı. Bu ipler ya beyaz,
                        ya da kırmızı-beyaz renkli olurdu. Çorap elde yapılan
                        yün ipinden yine elde çiteler ile örülürdü. 1950’li
                        yıllardan sonra çarığın yerini kara lastik aldı.
                        Kadınlar yün ipinden öynük denilen önlükler kuşanırdı.
                        Öynük eteğin üzerine giyilen, belden ayak üzerine kadar
                        uzanan, genişçe tek parça idi. İki ucu birbiri üstüne
                        gelecek şekilde öynük bağları ile bele sarılırdı.
                        Öynükün ayak üstüne gelen uçları bele sokulurdu. Bu
                        şekilde heybe gibi gözlü olur, bu gözlerde irili-ufaklı
                        eşya taşınırdı.
                        Renkli peştamal da o günlerin gözde giyeceklerindendi.
                        Peştamal etek yerine giyilirdi. Peştamalın üstlüğü
                        vardı, üstlük de üst kısma takılırdı. Kadınlar ayrıca
                        bel kuşağı da takarlardı.
                        Çurafalıklarda dokunan beyaz yün ipleri ve bu iplerden
                        yapılan giyecekler ağaç kabukları ile boyanırdı.
                        Kızılağaç(yeykın) kabukları boyacılıkta kullanılan en
                        meşhur ağaçlardan idi. Yöresel olarak çakal eriği
                        denilen erik ağacının yaprak ve kabukları da boyacılıkta
                        kullanılırdı.
                        Çurfalıklar sadece giyim eşyası dokumak için değil evin
                        iç örtüsü de bunlarda dokunurdu. Çul en meşhur ev örtüsü
                        idi. Çul kendir ipinden yapılır ve bu günkü halı ve
                        battaniye yerine geçerdi. Büyüklüğü de battaniye ve halı
                        kadardı.
                        Dastar da önemli ev örtüsü idi. Dastar çeşitli renklerle
                        boyanmış, rengarenk ince yün ipinden yapılır ve çula
                        göre daha değerli idi. Renkleri hemen hemen gökkuşağı
                        gibiydi.
                        Çurfalık bir çeşit dokuma fabrikası idi.
                        Çocuk Altı Toprakları:
                        (Beşik Toprakları)
                        Çocuklar beşikte büyütülür, altlarına toprak serilirdi.
                        Analar büyük kayalıklardan veya dere içlerindeki yumuşak
                        topraklardan evlere getirirlerdi. Getirmezden önce
                        toprağı çoğu zaman olduğu yerde elekten geçirirlerdi.
                        Eve getirilen toprak beşikte çocuğun poposunun altına
                        serilir, kızgın eyiş veya uygun kızgın taş ile
                        ısıtılırdı. Isıtılan bu toprağın üzerine çocuk
                        yatırılır, belenirdi. Çocuk kakasını toprağın üzerine
                        yapar, vücudunu idrar ve kaka tahriş etmezdi. Kirlenen
                        toprak atılır, yerine taze, temiz toprak konurdu.
                        Çocukların bebek iken ayakta durmasını sağlamak için
                        delmece vardı. Delmecenin de altına bu topraktan
                        konurdu. Çünkü çocuk delmecede iken idrar ve kaka
                        yaparsa toprak bunları hem emer, hem de temiz kalmasını
                        sağlardı.
                        Toprak bu gün kullanılan her çeşit kağıt bezden daha
                        sağlıklıdır. Hangi çeşit kağıt bez olursa, olsun,
                        içindeki kimyasal maddeler vücudu tahriş ettiği gibi
                        masraflıdır da. Rahmetli ağabeyim şöyle der idi:
                        ”Eskiden analarımız bizleri sıcak toprak üzerinde
                        büyütürlerdi. Altımıza sıcak toprağı serince pipi dimdik
                        olurdu, şimdi ise, kağıt bezlerden pipi tepe aşağı
                        uyuşuk duruyor.”
                        Alış-Veriş ve Kırcılar:
                        Eskiden alış-veriş bu günkü kadar hareketli değildi.
                        Çiftçiler daha önce yazdığım  ürettiği ürünleri satardı.
                        En meşhur satım malı patates idi. Korgan Sülükgölü’nde
                        en çok papates alım dükkanları(mağaza) vardı. Yüksek
                        kesimlerde üretilen patates at, katır ve merkep ile
                        Korgan’a getirilip satılırdı. Katır ve merkep fazla
                        yoktu. Bu hayvanlar ile getirilen 60-70 kg. kadar
                        patates çoğu zaman veresiye verilirdi. Patatese kartupu
                        veya gostil derlerdi.
                        Yumurta alım-satımı da meşhur idi. Tavuğu olanlar ki,
                        olmayan ev yok gibiydi. En az iki, üç tane kadar da
                        olsa, hemen hemen her evde tavuk bulunurdu. Yumurtalar
                        biriktirilip çarşıya getirilerek satılırdı.
                        Korgan’ın zenginlerinin çoğu patates ve yumurta satardı.
                        Dükkanlarda biriktirilen patatates ve yumurta kamyonlar
                        ile Fatsa’ya nakledilirdi.
                        Kırılmaması için yumurta nakli yumurta kasalarında
                        yapılırdı. Bu kasalar bu günkü manav kasaları gibi
                        ağaçtan yapılıp 1.5 m. uzunluğunda idi. Kasalar
                        kamyoncular tarafından Fatsa’dan getirilirdi. Kasaların
                        içine saman veya ince ağaç talaşı doldurulurdu.
                        Sattığı maldan elde edilen para ile evin zaruri
                        ihtiyaçları karşılanırdı. Önceden de yazdığım gibi en
                        zaruri ihtiyaç gazyağı idi. Ekmek alınsa da herkes
                        alamazdı.
                        Un, şeker gibi şeyler fazla miktarda alınmayıp yarım
                        kg.dan 5 kg. kadar alınırdı. Un da az alınırdı. Normalde
                        un çiftçinin kendi ürettiği buğdaydan su değirmenlerinde
                        öğütülürdü. Bu unun rengi beyaz olmakla birlikte ekmeği
                        kahve renkli olurdu. Çarşıdan alınan unun ekmeği beyaz
                        renkli olurdu. Halk çarşı ununa fabrika unu yerine
                        paalika unu derdi. Zira fabrika kelimesi yabancı
                        sayıldığından herkes söyleyemezdi. Çarşıdan alınan
                        ekmeğe de bazar ekmağa derlerdi.
                        Satın alınan giyim-kuşam eşyası da kaliteli cinsten
                        sayılmazdı. Dividin basması, şayak kumaş meşhur idi. Çay
                        ve zeytin köylülerce pek bilinmezdi.
                        Fındık birkaç hanede vardı. Yenipınar Mah.de (Findekse
                        Köyü) HACIİMAMOĞULLARI’nda ve Korgan’da birkaç ailede
                        çok eski bahçeler vardı. 1960 yılından sonra fındık
                        üretimi artmaya başlamıştır. Bu yıldan önce fındık pek
                        bilinmezdi. Hatırladığım kadarı ile fındık kilosu 35-40
                        kuruş idi.
                        Gübre 1960-65 yıllarından sonra nadiren kullanılmaya
                        başlanmıştır.
                        Kara Lastik ayakkabı da 1950’li yıllardan sonra zaruri
                        ihtiyaç haline gelmiştir.
                        Kırcılar da meşhur idi. Kırcılık, köylerde bakkalı
                        olanlar tarafından yapılırdı. Bunlar Cumartesi günü ki,
                        Korgan’ın hafta günüdür, sabah erkenden çarşıya yakın
                        yerlerde yol üzerine sergi açarlar ve çarşıya yumurta
                        getirenlerin yumurtalarını ucuza almaya çalışırlardı.
                        Aldıkları yumurtaları çarşıdaki toptancıya satarak kar
                        ederlerdi. Kırcılar yumurtanın yanı sıra başka eşya alsa
                        da önemi yoktu. Yumurta en iyi alım malzemesi idi.
                        Kimi vatandaş çok uzak köylerden gelerek yorulduğundan
                        elindeki yumurtaları bunlara satarak parasını alır
                        çarşıya giderdi. Kimi de ihtiyacı olduğu şeyi kırcıda
                        bulursa, alır, evine geri dönerdi. Kırcı, halkı
                        kandırarak çok ucuza almışsa, kavga bile olurdu.

                        www.korgan.web.tr/index.php

 

Tamga

6 Mayıs 2007

Semirechye Petroglifleri

Güzel sanatların bir türü olan petroglifler, Kazakistan bölgesinde ortaya çıkmış ve çok eski zamanlardan bugüne kadar varlığını sürdürebilmiştir. Son yıllarda bulunan birçok anıt, eski boyların sanatçı geleneklerinin özgünlüğünü göstermektedir.

Petroglif güzel sanatının en ünlü merkezi Kazakistan’daki Semirechie de bulunur (Kazakistan’ın bulunduğu bölgeye Yedi Göller adı verilmektedir.) Birbirine benzeyen anıtların incelenmesi bir asırdan daha da eskilere dayansa da, bu güne değin edinilen bilgi çok azdır…

1950’lerin sonunda Anrakhai dağlarında Tamgalı’ye ait petroglifik boyamalı, eşsiz bir tapınak bulunmuştur. Yeni araştırmalara 1970-80’lerde başladı. Bir başka sıra dışı anıt olan, Koksu Vadisindeki Eshkiolmes Tapınağı , 1980’lerde keşfedilmiştir. Bir çok petroglif Semirechie bölgesinde bulunmuştur. Ondan(10) fazla site bu araştırmaya dâhil edilmiştir.

Fotoğraf 1

Fotoğraf 2

Fotoğraf 3

Fotoğraf 4

Fotoğraf 5

Kazakistan’daki petroglif sanatının gelişmesindeki ana evrelerin farklılaşma olasılığı bu keşiflerden sonra ortaya çıkmıştır.

Şu ana kadar Semirechie’de petroglif sanatın bulunduğu 50 tane keşfedilmiş anıt vardır. En ünlü petroglifler, Tamgalı’nin (okunuşu: Tamgalı) doğal sınırında; Koksu Nehri’nin Vadisinde, Sholak, Kyndyktas, Anrakhai ve Bayan Zhruek Dağlarının arasındadır. Bir kaç bin petroglifi barındıran bu sıra dışı barınaklarla beraber, küçük gruplar halinde onlarca ve yüzlerce petroglif de, vadi duvarlarında, tepelerde ve gömütlerde bulunur.

Bu karmaşık incelemeyi ve petroglifler hakkında ek bilgi almayı mümkün kılan diğer arkeolojik ortamlar, gömütler, kurban sunakları ve kült yapılardır. Farklı türdeki anıtların arasındaki bağlantıyı sağlayan bu keşifler, bunlarının tümünün bir sistem içinde olduğunu düşünmeye fırsat vermiştir. Bu sırasıyla, Semirechie’deki eski sanat anlayışının ne kadar geniş olduğunu da gözler önüne seriyor.

Batı Semirechie’deki petrogliflerin ana bölümü Bronz Çağına kadar uzanır. Bu türdeki boyamalar bölgedeki tüm petrogliflerin toplam sayısının %80-90’ını oluşturur. Bunlar, doğu Semirechie’deki petrogliflerden teknik metot, stil ve karakter anlayışından epeyce farklıdır.

Sıra dışı yöntemlerle çalışılmış en büyük sığınak olan “Tamgalı Geleneğinin Petroglifleri” , bu yönden kendine batı Semirechie de yer bulur.

Tamgalı’nın doğal sınırı, Almatı’nın kuzey batısına 170 km mesafede olan Anrakhai dağlarında bulunur. Petrogliflerin çoğu kuzey batıda bulunan ana vadideki yedi küçük vadicik gibi, ana vadinin alt ve yan taraflarında bulunur. Ana vadideki toplam petroglif sayısı yaklaşık 2000’dir. Hepsi şartlı olarak yedi guruba ayrılmıştır. Grupların numaralandırılması vadinin iç boğazından başlamaktadır.

Burada güneş başlı tözlerin (fotoğraf 1, 2, 3), gizlenmiş savaşçıların, evli çiftlerin, doğumdaki kadınların görüntüleri görülebilir.Ayrıca bir sürü figürün niteliği, portelenmiş insan ve hayvanların avlanma sırasındaki görüntüleri ve kurban boğaların görüntüleri vardır.(fotoğraf 8,9)
 

Fotoğraf 6

Fotoğraf 7

Fotoğraf 8

Fotoğraf 9

Fotoğraf 10

Güneşle ilgili semboller fazlaca yer tutarken, iki tekerlekli savaş arabalar nadiren resimlerin konusunun içindedir.

Bu petroglifler çeşitli zamanlara ait olmasına rağmen çoğu bronz çağa uzanır. Boyamalar eski petrogliflerden ayrı olarak Saakların hayvan stiline göre yapılmıştır.(fotoğraf 13, 14).Bununla birlikte bazı örneklerde birbiriniz tamamlar hatta birbirlerini kaplarlar. Orta çağa ait petroglif görüntüleri vadiyi çevreleyen tepeler ve susuz küçük vadilere çakılmıştır.(fotoğraf 15,16, figür . 1,2)

Tamgalı doğal sınırı, halen Semirechie’deki en eski ve en sıra dışı anıtlardan biridir.

Karakyn sınırı, ana Tamgalı vadisinin kuzeyindeki yokuşta, Anrakhai dağlarında bulunur. Petroglifik görüntüler alt taraftaki birkaç tepede olduğu gibi daha yüksek alanlara da yayılmıştır. Boyamaların temel bölümü 2-3 kat şeklinde, kuzeyde bulunan kayalıkların kenarlarında keşfedilmiştir.

Anthropomorpic görüntüler içinde güneş başlı tözler (fotoğraf 17,18), insan figürleri, okçular, biniciler, hayvanlar, güneşle ilgili S şekilli semboller vardır.(figür  3).Hayvan görüntülerine boğa, keçi, geyik, yaban domuzu, köpekler de dahildir.çok fazla figürden oluşan kompozisyonlar fazla yoktur. Ellerini kaldıran adam figürleri pek yaygın değildir.

Bu görüntüler farklı zamanlara aittir. Tamgalı ana vadisindeki bronz çağ petrogliflerinin büyük kısmı konu ve stil olarak benzerlik taşır. Tepelerin yüksek kısımlarında bulunan hayvan görüntüleri Scythian-Siberian hayvan stiline göre uygulanmıştır.

Çok yüksek olmayan Serektas dağları; Anrakhai’nin kuzey doğusundaki dağ sırtına 16–18 km uzaklıkta bulunur. Onlar, dikkat çeken tepeler olarak, ovalardan 250–300 metre daha yüksekte yer alırlar. Kuzey batı’ya 16 km olan Tamgalı içinde, en yüksek noktası deniz seviyesinden 600 metre yukarıda bulunan dağlar doğal sınırın ters tarafında bulunur.

Keçi, boğa, geyik, yabani koyun, avlanan okçular, ellerini yukarı kaldırmış insanlara ait figürler ve güneşle ilgili semboller bu tepelerin doruklarına oyulmuştur.

Fotoğraf 11

Fotoğraf 12

Fotoğraf 13

Fotoğraf 14

Fotoğraf 15

En ilginç petroglif toplanması, kuru vadi üzerindeki bir kayada keşfedilmiştir. Bu vadinin kurumuş deresi güneydoğudan kuzeybatıya kadar dağları yırtarak geçer.

Bazı sağ açılı taş süslemeleri kayaların altında ve hayvan barınakları için parçalara ayrılmış kullanılan kısımlar aşağı tarafta saklanmıştır. Bunlar erken demir çağa (M.Ö.. 1200 – 750) ait olan köylerdir. Evlerin yapımından kalan kalıntılar bu yerleşimlerde 6–8 ev bulunduğunu gösterir.

Yanında duran kayanın üstünde hayvan stiline uygun çalışılmış geyik boğa keçi ve yabani koyun figürleri vardır. Bunlar aynı zamanda kutulanarak yerleşimin bir parçasıymış gibi ele alınabilir.

Yurt görüntüleri(fotoğraf 19a, 19b, 19c) petrogliflerin genel bölümlerinden nakavt tekniği ve patina renginden dolayı farklılık gösterir. Bunlar kayanın üzerinde, sonradan dikkat çekmiş gibi görünüyor. Bu görüntülerin içinde bulunan küçük dikdörtgen figürler, buranın giriş kapısı olabileceğini düşündürüyor. Yerleşim yerinin yukarısında bulunan toplam sayısı yaklaşık 50–60 tane olan bu görüntüler kayanın içine çakılmıştır.

Demir çağına ait olan bu yerleşimlerin karşılıklı düzenlemeleri ve kayalardaki petroglifler bunları yer anlamı içerisinde, aynı boya mensup insanlara ait olan tapınaklar olarak görmemizi sağlıyor.

Oy-Jailau’nın (coğrafi yerin adı) doğal sınırı, Jambul ilinin Kurdai bölgesinde (Kazakistan 17 ile bölünmüştür ve her il de kendi arasında bölgelere ayrılmıştır.), Otyrar istasyonuna 40 km uzaklıkta olan Kyndykus dağlarının arasında bulunur. Burası düzlükten 1200 metre yükseklikte bulunan küçük tepelerle çevrili dağlık bir platodur. Derin çukurlar platoyu bir taraftan diğer tarafa doğru keser. Bu çukurlar ovaya kuzeybatıdan güneydoğuya doğru akan eski nehir kanallarıdır.

Doğal sınır, doğudan batıya 6–7 km, kuzeyden güneye 4–5 km kadar uzar.

Petroglifler, doğal sınırın kuzey batıdaki kısmında bulunan küçük nehrin sol tarafındaki sahilde bulunur. Petroglifler geniş uçurumların büyük parçaları üzerine yapılmıştır. Burada Bronz Çağ’dan başlayarak eski Türk tarihine kadar uzanan farklı çağlara ait yaklaşık yüz adet örnek vardır.

Bronz çağ petroglifleri, uçurumun sonunda, batı tarafında yer alır. Yaklaşık 50 tane görüntü vardır. İki binicinin ellerinde kitabelerle yüz yüze resmedildiği görüntü kayalıkların üst kısmında keşfedilmiştir.

Bunun yanında boğa ve deve figürleri işlenmiştir. Kayalıkların dibinde, oradan kopmuş bir kaya parçasının üzerinde büyük boğa ve keçi resimleri bulunmuştur.

Tapınma ayini sırasında duruşları resmedilmiş iki adam, bu resimlerin üst tarafında yer alır. Hayvanların çoğunluğu Tamgalı geleneğine göre yapılmıştır.

Fotoğraf 16

Fotoğraf 17

Fotoğraf 18

Blokların doğuya bakan yüzünde bulunan aynı kayalıklarda, burnu kuş gagasını andıran şekilde resmedilmiş bir geyik bulunur.(figür 5) Geyik düzgün bacakları ve öne doğru uzanan burnu ile karakteristik duruşuyla resmedilmiştir. Arkasındaki karakteristik kamburuyla, iki tane ortak merkezli dairenin içine sokulmuş gözleriyle gösterilmiştir.

Kedigiller familyasına ait olan iki yırtıcı hayvan figürü gibi Saak dönemi tarihli semboller dağ sırtında ve yuvarlak tepelerde bulunur.

Bu bronz çağ petrogliflerinin doğusunda Türk devrinin çok farlı nitelikleri yer alır. Sivri uçlu başlıklı iki tane binici, püsküllerle donatılmış atlarıyla resmedilmiştir. Biniciler elerinde mızrak ve iki şeritli bayrak tutarlar. Bu sahnenin üst kısmında atların dizginlerini tutan bir adam yer alır. Bu sahnenin aşağı kısmında ise eğilmiş bir geyikle onu vurmaya hazırlanan bir okçu karşımıza çıkar.

Jambul ilinin Kurdai bölgesindeki Chuyili dağlarının dibinde derin bir vadi olan Ungurii yer alır. Petroglifler koleksiyonu Chu istasyonundan 30 km güneydoğuda yer alır. Bu bölgedeki dağlar kuzeybatıya doğru azalarak, akarsu ve ırmakların kanalları tarafından boğazlanarak yayla şeklini almıştır. Bu eski kanallardan bir tanesi de Ungourii vadisinde şekillenmiştir.

Petroglifler, Canyon nehriyle aynı ismi taşıyan nehrin kayalıklarının dikey öbeklerine yapılmıştır.100 dizaynın da toplamı 2-5 km genişliğindedir. Dikey blokların çoğu kademesinde, vahşi boğa, vahşi domuz, atlar, keçiler ve yaban koyunu gibi iyi çizilmiş figürler bulunmaktadır. Bu resimler 30–40 cm genişliğindedir.

Petroglifli kanyonlar, Sartai Vadisinden doğal sınıra kadar olan bölgeye 3 km batı uzaklığındaki girişte keşfedilmiştir. Petroglifik resimler, nehrin iki yanında bulunan küçük kaya parçalarının üzerine kazınıp çizilmiştir. Yaklaşık olarak 50 tane Petroglifik resim bulunmaktadır. Karakteristik Tamgalı geleneklerine göre çizilen boğa resimleri, tapınağın merkezinde yer almaktadır.

Fotoğraf 19a

Fotoğraf 19b

Fotoğraf 19c

Fotoğraf 20

Fotoğraf 21

Bu resimler diğerlerine oranla çok daha büyüktür. Aynı zamanda, hayvan takibi yapıp avlayan okçuların görüntüleri de bulunmaktadır. Bunların yanında çizilmiş dolu deve, geyik, köpek, keçi ve yırtıcı hayvan resimleri vardır.

Yukarda bahsedilen petroglifli tapınakların yanı sıra Kurdai Bölgesindeki Akkaynar-Şoşkabas doğal sınırında bulunan Khantai dağlarında küçük bir petroglif koleksiyonu vardır.

Çoğu aynı temel kurallara göre organize edilmiştir, bir veya 2 tane büyük petroglifik çizimin yanında, küçük av veya hayvan çizimleri yer almaktadır.

Kuzeydoğu Semirechie topraklarındaki petrogliflerin ana kısmı Jungar Alatau’da keşfedildi.

Bu bölgedeki petrogliflerin özelliği bronz çağdan sonra bile bu sanatın gelişmeye devam edip Saak ve Eski Türk sanatının en güzel örneklerini sunmasıdır.

Jungar petrogliflerinin asıl hali Semirechie’nin batı tarafındaki petrogliflerden dikkate değer bir biçimde farklıdır. Konuların birleşimi ve bütün kompozisyonlar anlatımda ve kayaların üzerine uygularken kullanılan teknik metot bakımından içine uzanır. Göçebelerin yaptığı oymacılık işi bu bölgenin M.Ö.. 1–2 yy. arasında asimile edildiğini ve aktif olarak diğer çağlarda gelişmeye devam ettiğini kanıtlıyor.

Jungar’daki en büyük ve ilk sanat abideleri Eshkiolmes dağlarındaki petrogliflerdir.

Eshkiolmes alanı Jungar Alatau’nun batıdaki ucudur. Burası Taldykorgan bölgesinin 30 km güneyinde bulunan Almatı kentinde yer alır. Alanın kuzey yokuşu düzgünce geniş bir yaylaya açılır. Güney kısmı ise dik bir şekilde Semirechie’deki birçok nehirden biri olan Koksu’ya iner ve burada Koksu nehri dar vadisinden koparak geniş bir alana yaylır. Alanın yüksekliği deniz seviyesinden 1300 m yüksektedir.(fotoğraf 20) Eshkiolmes alanıyla Koksu nehri arasında kalan küçük yükselti de bronz çağdan ortaçağa kadar olan zamana ait olan arkeolojik anıtlar vardır.

Bu buradaki yerleşimin çok eski zamanlara uzandığını kanıtlar. Bu sarnıcın yukarısında üstünde petroglif bulunan tepeler vardır.

Petroglifler 6 vadide toplanmıştır. Çoğu Talapaty’nin karşısında ve barajın 6.5 km üstünde bulunmaktadır.

Bunlar insan ve hayvan figürleridir ve üzerlerinde semboller bulunur. Ana bölümde bulunan hayvan figürleri arasında develer, atlar, keçiler, geyikler, yaban domuzları, öküzler, köpekler ve yırtıcı hayvanlar vardır. Semirechie’deki başka hiçbir sığınakta bu kadar fazla atların çektiği savaş arabalarına rastlanmamıştır.(fotoğraf 21, 22 figüre 7,8).Üç okçunun “dev”e saldırısını içeren bir çok sahne vardır.(fotoğraf 23, figür  9,10).

Teke tek dövüşlerin, avlanmanın ve kurban etmenin bulunduğu resimler yaygındır.(fotoğraf 24, 25 figür  11,12,13).Savaş arabalarının üstündeki güneş başlı tözler ve avcılık görüntüleri Semirechie’deki petroglif sanatı açısından özgün ve ilgi çekicidir.(figür14).

Barınaklardaki en eski boyamalar Bronz çağa ve Saak devrinde aittir. Değiştirilmiş ve elden geçmiş görüntülerdeki solmayı dikkate alarak, bunların eski Türk Devrinden kalmış olduğu tespit edilebilir.

Göçebelerle ilgili konular Saak devri ve eski Türk devrinde hâkimdir. Bu görüntülere yırtıcı hayvanların otobur hayvanlara yaptığı saldırılar(fotoğraf 26, 27, 28), öküzleri süren insanlar, çiftlik hayvanları yüzünden savaşçılarla yapılan teke tek muharebeler ve sosyal görüntüler dâhildir.(figür  15,16)

Görüntülerin çoğu beklenmedik ve ulaşılması güç yerlerde bulunduğu için kolayca keşfedilememektedir. Yerel sanatçıların sahip olduğu inkâr edilemez, kendilerine özgü sanat anlayışı kayalıkların üzerindeki çizimlerde kullandıkları orijinal metotlarla dikkate değerdir. Minyatür figürler 1-2 cmyi aşmamakla beraber sahip oldukları zarafetleri kolayca fark edilebilir.

Eshkiolmes petroglifleri kendine has bir şekilde Semirechie’nin bütün Jungar bölgesinin geleneklerini yansıtır.

Terekty kanyonu Jungar Alatau sıra dağlarının batı sınırındadır. Burası, Almatı ilinin Taldykourgan bölgesindeki Begash köyünün 4 km batısındadır. Petroglifler, kanyonun kuzeybatı rampasının üst kısmında yer alır. Onlar, Koksu vadisiyle yüksek dağ merasını birbirine bağlayan göçebelerin kullandıkları patika üzerinde bulunurlar.

Fotoğraf 22

Fotoğraf 23

Fotoğraf 24

Fotoğraf 25

Fotoğraf 26

Görüntülerin çoğu, keçi, öküz, yaban koyunu, geyik, at, kuşlar ve yırtıcı hayvanlardan oluşur.
Avlanma sahneleri, teke tek dövüşler, öküzleri süren insanlar ve çiftlik hayvanları için yapılan savaşlar, baskın konulardır. Ayrıca başka benzeri olmayan birbirini takip eden araba görüntüleri mevcuttur.(figüre 17).Konuların çoğu kısmı Bronz Çağa aittir.

Küçük Koitas’ın doğal sınırı, Usek nehrindeki vadide; Almaty ilinin, Panfilov bölgesinin Toksanbai alanının güney rampasında, Zharkent şehrinin 40-45 km. kuzeyinde yer alır.

Toplamda sekiz tane petroglif merkezi keşfedilmiştir ve sadece bir tanesi çok önemlidir.
Tapınak merkezi Küçük ve orta Usek nehirlerinin karışıp birleştiği yerde ve Zharkent’in kuzeyine 42 km mesafede yer alır. Petroglifler, taraçanın aşağısında ve ovaların yukarısındaki tepelerde yer alır. Bu anıtların özelliği bunların çoğunluğunun demir çağdan kalmış oldukları gerçeğidir. Kayalıkların üzerine çakılmış erkek domuz, geyik, at ve keçi resimleri karakteristik hayvan stiline göre yapılmıştır. Konuların koleksiyonu biraz homojendir. Bu petroglif grubunun merkezi bölümü 8m çapındaki erkek domuz figüründen oluşmaktadır. Bu metot, Rönesans devrinin petroglif sanatının karakteristik yapısıdır.(figür 18,19)

Sholak dağları, Jungar Alatou’nun güneybatı çıkıntısıdır. IIi nehri, 20. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen Kapchagi sarnıcının üstünde, güneyde kalır. Sholak dağları göçebelerin sığır üretmesi bakımından ekonomik olarak daha uygundur.

Sholak dağlarının petroglif sanatı sadece tek başına eşsiz büyük bir koleksiyon değildir. Genellikle dağların güney yokuşuna açılan birkaç vadinin arasında bulunurlar. En ilginç petroglif topluluğu Karaispe, Aiyr-Kezen, Taigak, Terekty, Kyzyt-Auyz’da ve diğer vadilerde bulunmuştur. Görüntülerin çoğu kısmı eski Saak devrinden sonraki orta çağlara uzanır.(figür 20,21)

Semirechie’deki bölgelerde bulunan petroglif sanatını tanımlarken her bölgenin kendine özgü petroglif merkezleri olduğundan söz etmek yerinde olacaktır. En önemli anıtlar, kayaların üstüne işleniş biçimi, stili ve metotlarında olduğu gibi, konularının zenginliği veya sayılarının fazlalığı bakımından da farklılık gösterir.

Kuzey doğu Eskiolmes için batı Semirechie’deki en göze çarpan anıtlar Tamgalı tapınağında bulunur. Daha özgün konuya sahip ve daha küçük petroglif topluluğu bu tapınaklar etrafındadır.

Fotoğraf 27

Fotoğraf 28

Fotoğraf 29

Fotoğraf 30

Fotoğraf 31

Kazakistan’ın bilim adamlarının eskiye nazaran bugünler de daha çok inceleme yapabildiğini söyleyebiliriz. Yıllar boyunca bu tip anıtlara karşı, uzmanların kuşkucu yaklaşımları petrogliflerin zamanını saptayacak bir metot olmaması yüzündendi. Farklı bilim adamları bir tanesinde aynı konunun farklı zamanlar da işlendiğini anladılar. Bir tanesi taş devrine, bir tanesinin Saak devrine diğerinin de bronz devre ait olduğu görüldü.

Petrogliflerin tarihlerinin belirlenmesindeki bu farklılıklar nesnel engellere bağlıdır. Mesela mezarın tarihini saptamak amacıyla cenaze törenine ait teçhizatlar göz önünde bulundurulmaktadır. Tarihleri, savaşların ve yatağın başında bulunan tabakların (belki tepsi) yardımıyla bile bulunabilir. Tarih saptamadaki son aşama olarak modern metotlar ve karbonlama tekniği kullanmak gerekebilir.

Petrogliflere göre her şey farklıdır. Yüzlerce ve binlerce görüntü benzer göründüğü için, bunların aynı zamanlarda yapılmış olduğu sanılabilir. Ama zaman geçtikçe arkeologlar tanınmış bilinen konuların aynı devire ait olmadığını anlamışlardır. Bilindiği gibi bu savaş arabaları M.Ö. 17 yy. daha önce oluşmamıştır. Büyük İskender’in seferlerine çıktığı sıralarda bunların modasının geçtiği ve eskidiği göz önünde bulundurulmalıdır. Tamgalı’deki kayalarda birkaç tane sopalı, iki tekerlekli araba vardır.

Bu görüntülerin birinde öküzlerin arabaya bağlanış biçiminden bunun bir savaşa, avlanmaya ya da sadece taşımacılık anına ait olduğu sonucuna ulaşmak güçtür. Eskiolmes’deki petrogliflerin arasında yaklaşık yüz tane savaş arabası-ki birkaç tanesine atlar bağlanmıştır-ve bazılarında da yüklemenin yapıldığı yerde resmedilmiş arabacı resmi vardır. Bilindiği gibi çok önceleri öküzleri ve yabani eşekleri arabaya bağlamak, insanların atları evcilleştirip kullanmayı öğrenmesinden hemen sonra ortaya çıkmıştır.(tablo 1)

Jungari ve karatas dağlarının içinde, savaş arabalarının üstüne çıkmış biçimde atış yaparken resmedilen okçular bulunmuştur. Ayrıca bir savaş arabasının diğerini takip ettiği şemalar vardır. Bu şemalara göre, bu görüntüleri ve farklı araba resimlerini, M.Ö.. 1.-2. yüzyıl arasında Kazakistan bölgesinde yaşayan insanların yaptığı sonucuna ulaşabiliriz. Bunun anlamı, bu görüntülerin gelişmiş ve geç bronz ve hatta önceki göçebe devriyle bağlantılı olduğudur. (Tunç/Bronz Çağı M.Ö.. 3000–1200)

Bütün kompozisyonun bir parçası olan insanlar ve çoğu hayvan figürleri de bu devre uzanır.

Bununla birlikte, yukarıda bahsedilen görüntülerin oluşma tarihi bir yüzyıldan fazla olsa da, araştırmacılar tarihlerin daha geniş bir zaman aralığına ait olduğunu söyleyeceklerdir. Ve sadece büyük guruplar halinde resmedilmiş savaşlar kronolojik zaman süresini kısaltmayı mümkün kılabiliyor.

Tamgalı, Eshkiolmes ve Karatau’daki geniş vadilerde (kanyon) bulunan birçok şemada savaşta kullanılan çekiçler, baltalar ve mızraklarla resmedilmiş insan figürleri vardır. Bilindiği gibi, savaşlarda kullanılan çekiçler sonraki Bronz çağ da kullanılmış olup M.Ö.. 1. yy.ın son çeyreğinde kullanılmaktan vazgeçilmiştir. Milat öncesi süvari ve atlı sınıfının çoğunluğunda bu çekiçleri kullanmayı bıraktığını söyleyebiliriz. Bazı petrogliflerde taştan yapılmış ok uçlarını fark edip, çeşitlerine dikkat ederek bu petrogliflerin ne zaman yapıldığını ortaya çıkarmak olanaklıdır.

Bundan başka petrogliflerin yapılış tarihini belirlemek için kullanılan birkaç yöntem daha vardır. Tamgalı’daki mezarlık bölümünde bazı tamamlanmamış insan figürleri vardır. Buradaki taşlar eski zamanlardan beri mezar hücrelerinin yapımında malzeme olarak kullanılmıştır.

Taştan yapılmış kutu şeklindeki kapsüller birkaç yüzyıldır yeraltında duruyor ve bu resimlerin Bronz çağdan sonra yapılmadığı düşüncesini uyandırıyor.

Petrogliflerin tarihlerinin belirlenmesi konusunda sadece birkaç örnek verdik.

Fotoğraf 32

Fotoğraf 33

Fotoğraf 34

Fotoğraf 35

 Petroglif sanatının tarihinin ayrıca resmin stilinden de anlaşılabileceği bir gerçektir. Hayvan stilinin göçebeler tarafından bulunduğu ve stilin doruk noktasına M.S. 6–7. yüzyılda ulaştığı bilinir.

Jungari dağlarında seçkin tapınaklarda Saak sanatı keşfedilmiştir. Bunlara benzeyenler Saak ve Skiff mezarlık tepeciklerinden altın ve bronz mücevherler şeklinde bulunabilir.(tablo 2)
Eski Türk zamanı petrogliflerinin son derece şematik ve sıradan olduğu kısa bir müddet için göz önünde bulundurulduysa da yeni malzemeler bu varsayımı kanıtlamamıştır.

Chuili ve Jungari dağlarında o çağa ait petroglif sanatının bu güzel tapınakları keşfedilmiştir.(figür . 23–24)

Atlı süvarilerin katıldığı savaş görüntüleri, avcılık görüntüleri ve getir-götür işi yapan insan figürlerinin oluşturduğu şemalar en karakteristik olanlarıdır.

Atların sürdüğü üççatallı bahçe aletleri, sembollerin biçimi, kıyafetlerin detayı ve eşkenar dörtgen şekilli taştan yapılmış ok uçlarının kılıfları gibi detaylara bağlı olarak bunların M.Ö. 6–9. yüzyılları arasında eski Türk devrine ait olduğu anlaşılabilir.(figür  25, 26)

Petrografik sanatın konularını yorumlamak bundan daha kolay bir görev değildir.
Dikkatlice incelendiğinde, Saak petrografilerinde koyun ya da büyükbaş hayvan imgelerine rastlanmamaktadır. Bronz çağın petrogliflerinde, çiftçilerin işlerini gösteren sahnelere rastlanmamaktadır. İstisna olarak tartışmaya açık olan 1–2 adet Saimely – Tash bulguları bulunmaktadır. Bu sanat türünde insanların aktivitelerini direkt olarak yansıtan bulgular bulunmamaktadır.

İlkel mantık üzerine kurulu sanat dinsel fikirler ile özdeşleşmişti. Geniş Tamgalı kayaları üzerine çekiç darbeleriyle, kuyrukları olan adam figürleri yapılmıştı. Bunlar hayvan derilerinde saklı olan, insanlar ve ruhlar ile insanlar ve tanrılar arasında aracı olan rahiplerdi.

Figür 1

Figür 2

Figür 3

Figür 4

Figür 5

Güneş kafası ile biçimlendirilmiş olan yaratıklar bu tapınakta canlandırılmıştır. Bu imgelerin yüksek makamlardaki tanrısallığın göstergeleri olduğu düşünülebilir.

Pek çok farklı konuyu analiz ederken akılda bulundurulması gereken şudur ki; tapınaklarda, eski Tamgalı’dekilere benzer olarak, petroglifler bilgi transferi bakımından bir işaret sistemi olarak açıkça hizmet etmiştir. Betimlenen kişinin erkek olduğunu belirtmek için, sanatçı cinsiyeti gösteren bir işaret kullanır. Bazı törelerde yalnızca erkeklerin yer aldığı düşünülecek olursa, bu detayın açık bir biçimde gösterilmesi büyük bir önem taşımaktadır.

Kadınların fonksiyonları sınırlı olduğu için, sadece falezlerin üzerindeki doğum imgelerini görebiliriz. Bu bağlamda, tapınaklardaki petroglifleri görmeye gelen ziyaretçiler için betimlenen imgeler netlik kazanmış oluyordu.

Etnografik araştırmalar ile eski metinlerde saklanan açıklamalar bazı geleneklerin anlamlarını açıklamada faydalı olmaktadır. Ancak, kült bir karakterin tüm konularının bu yöntem ile açığa çıkarılması pek de mümkün değildir. Petrogliflerin üzerindeki materyaller kullanılarak sadece belli bir sahnenin açıklanması değil aynı zamanda aralarında tutarlılık olan bilgilerin açığa çıkarılması da mümkündür. Böylelikle eski insanlara dair açıklanması gereken bilginin sınırları belirlenebilmektedir.

Üretkenlik kültü Semirechie’deki Bronz Çağ Petrogliflerinde daha yaygındır. Evlilik seremonisi, çocuğun oluşumu gibi imgeler aracılığıyla ifade edilmiştir. Üretkenlik kültü güneş kültü ile yakından ilişkilidir. (tablo 3)

Başlarında ışık saçan yuvarlak bir cisimle, noktalı, haleli bir atmosfer içinde resmedilmiş Antropomorfik önemli kişiler, güneş inancının kanıtıdır. İnançlar ve kurban fikri resimlerde açık bir biçimde gözlemlenebilir. Kamufle edilmiş resimler ve devlerin görüntüleri savaş arabaları ve kutsal hayvanların bulunduğu kült şemalarda olduğu gibi iyi ve kötünün zıtlığıyla bağlantılıdır.

Her bir şemaya paralel olarak Avrasya kıtasının insanları, eski mitolojik metinlerde bulunabilir. Saak devri sırasında, göçebe kültürü kendi özel zoomorfilik kodunu dünya düzenine kazımıştır. Saak ve Skiff sanatında kuşlar üst dünyayı temsil ederken, otobur hayvanlar dünyayla, yılanlar ve yaratılar ise ölülerin dünyasıyla bağlantılıdır.

Petroglif sanatının o zamana ait olan en seçkinleri, yırtıcı hayvanların otobur hayvanlara eziyet ederken resmedilmiş görüntüleridir. Farklı hayvanların büyük figürleri-geyik, erkek domuz, vahşi keçiler ve önemli atalarının bazı resimleri kayalıkların üzerine yapılmış olup son derece etkileyici görünmektedir.

Saak göçebeleri, zoomorfik şekilli sanatına rağmen önceki çağlara ait olan aynı düşünceleri ve görüntüleri yansıtmaktadırlar(tablo 4,5)

Figür 6

Figür 7

Figür 8

Figür 9

Figür 10

Türk zamanına ait petroglifler, birkaç şema birleşiminden oluştuğu gibi, daha az geleneklere bağlı kalmıştır. Türk milletinin sanat anlayışı daha destansı geleneklere uzanıp, anı ve yazıt şeklinde oluşturuldukları bilinir. Bu sanat, barındırdığı atalarının cesur savaşçı görüntüleri ve tüm gerçekleriyle şu an yaşadığımız çağa taşınmıştır. Atlı süvarilerin, üniformalı savaşçıların at üstünde teke tek yapılan dövüş görüntülerinin, kurt at gibi hayvanların avlanma görüntüleri kült konuların arasındadır.

Bu resimler, eski Türklerin ideolojisinde öncelikle onların askeri inanışlarına dayanmakla beraber çok seçkin, önemli bir yer tutmaktadır.(fotoğraf 33)

Sadece birkaç petroglifin konularının maksat ve anlamına karar vermek mümkündür. Birçok şema hala aydınlığa kavuşturulamadığı için bugünün insanları için gizemini korumaktadır.

Petroglif araştırmacıları büyük petroglif topluluklarının bulunduğu yerlerin barınak olabileceğini belirtiyor. Eski insanların tapınakları inşa etmeden önce ağaçlıkları, uçurumları ve dağları ibadet için kullandıkları bilinmektedir.(fotoğraf 34) Bu yüzden petroglifler eski tapınakların bir öğesi olarak göz önünde tutulur. Bunların sunak görevi görmüş olmaları olasılığının yanı sıra ziyaretçilere eski ünlü mitleri hatırlatır ve anlatırlar.

Buna rağmen, petrogliflerle kutsal bölge bağlantısı sadece tahminen bugünlerde keşfedilebilmiştir. Martynov A.I. kutsal taşları, bireysel çizimleri, mantıklı öykü anlatımlı görüntüleri ve barınakları birçokları arasından seçmiştir.

Barınakları çeşitlerine göre ayırmak sadece onları işlevlerine göre sınıflandırmakla mümkün görünüyor. Boyutları ve bulundukları yer çoğunlukla onların işlevlerini belirtir. Dağların dibinde, bozkırlardaki petroglifler, büyük ve küçük petroglif toplulukları arasından teşhis edilebilir.

Kural olarak büyük petroglif gurupları kabileler arası barınaklar olarak göz önünde tutulur. Semirechie’deki Tamgalı ve Eshkiolmes barınakları diğerlerinden farklı olarak ilk dâhil edilen barınaklar olmalı. Buralarda birkaç bin resim görmek mümkün. Buralardaki büyük çoklu figürlerin kompozisyonlarının varlığı ve kült şemalardaki farklılıklar bakımından diğerlerinden ayrılmaktadır.

Çeşitli kurban edilen yerler ve mezarlıklar, cenaze törenleriyle, yapı itibari ile kendi içinde farklılık göstermesinin yanı sıra kullandıkları şeylerin takımlarında olduğu gibi petrogliflerle yakından keşfedilebilir. Bu barınakların birden fazla nesle ve kabileye ait olduğu varsayımına olanak verir. Küçük barınaklarda, daha benzer konulara sahip bazı dağılmış petroglifler vardır. Açıkça, her gün inanç adına yapılan idamlar, soyun saygınlık ve değerinin korunmasına hizmet eder.

Figür 11

Figür 12

Figür 13

Figür 14

Semirechie araştırmacısı V.V.Saraev bir mağara çıkışındaki düz alanda yaşanmışlığın işaretlerini keşfetmiştir. Genelde yerleşim yerlerinde üzerinde petroglifler bulunan bazı kayalara rastlanır. Besbelli bu küçük sığınaklar bir aileye aitti.büyük ve küçük barınaklardan başka ortalama ölçülere sahip başka barınaklar da vardır.Bu ve diğer barınakların hangi nüfusa hizmet ettiğini söylemek zor.Açık alanda bulunan Saimaly-Tash ve Dzhungarsky Terecty ve Maly Koitas gibi benzer barınaklar genelde dağlık araba yollarında bulunur.

Uçurumlardaki petroglifler tarihi ve dünya şartlarını anlatmaya hizmet etmekle beraber, zeminin farklı dinsel ayinlerin uygulanması için kullanılması imkân dâhilindedir. Kült elemanlar, kayaları topraklara mal ederken dağın aşağı kısmında yaşayan insanların sahip olduğu anlayışın özelliklerini görmemizi sağlıyor.

Koyu renkli kayalar ve gökyüzünün arka planındaki açık renkteki resimler izleyicilere sezginin ve olayın görkeminin etkisini veriyor. Kayalıklar yokken sadece kayaların önündeki boşluklardan faydalanarak orayı dağların arka planının oluşturduğu zıtlık sayesinde sunak olarak kullanıyorlardı.(fotoğraf 35).Armoni kültü ve dünya düzeni sadece petrogliflerde ve ayrı şemalarda değil, barınakların tasarımıyla da kendini gösteriyor.

Onlar eski insanlar tarafından tapınaklara adapte edilerek dünya anlayışının yansımasıyla uyum içinde görünürler. Her tapınak bu modelin bir parçasını ya da dünya örneğini temsil eder.

Figür 15

Figür 16

Figür 17

Figür 18

Figür 19

Evrim sorununa baktığımızda kalıpların kullanılabilirliği 2.yy.ın başlarında ve 3. yy.ın Saimaly-Tash ve benzer tapınaklarında göze çarpar. Bu, iyi gelişmiş antropomorfik mitolojiyle ilgilidir. Mecazî görüntüler ve semboller, insanların ve hayvanların ayrı resimleri o zamanın insanları için anlaşılır şekilde bir işaret sistemiyle temsil edilmiştir.

Şartlı sembol herhangi bir değişimin konusu olmadığından çok uzun bir süre var olmayı başaramamıştır. Bozkır bölgelerinde petrogliflere başlanmasıyla birçok işaret ve semboller kaybolmuş ve şemalar Saimalytash’tan daha basmakalıp hale gelmiştir. Fakat antropomorfik mitolojinin ilkeleri Semirechie-Tamgalı’daki ilk yapılan barınakta saklanmıştır.

Özellikle öküz yetiştiren kabilelerle bağlantılı olan, M.Ö. 2 yy.ın ikinci yarısından başlayarak bu zamana uzanan petrogliflerin yeni şemaları, Kazakistan’da Semirechie’de bulunmuştur. (tablo 6–7). Karatau dağlarında evcilleştirilmiş develerin görüntüleri vardır. Dzhungaria’da evcilleştirilmiş at resimleri daha baskındır. Savaş arabalarının oymalı şekilleri her yere dağılmıştır. M.Ö. 2 yy.ın sonuna kadar bunlar şematik görüntülere veya savaş arabalarının amblemlerine dönmüştür.(tablo 8)

Bronz çağın sonraki dönemlerine ait olan petroglifler arasında güneş başlı tanrıların ayrı resimleri vardır fakat bunlar tapınaklarda kendilerine merkezi bir yer edinemezler. Boğa kültü ve maskelenmiş, güneşle ilgili, gözlüklü görüntüler kaybolmuştur. Savaş sahnelerinin sayısının askeri inancın boyutuna bağlı olarak arttığı göze çarpar. Ayrı resimlerin küçük ayrıntılarını yansıtmaya izin veren eşsiz Dzhungarian oymaları, bu dönem içinde oluşmuş, buna ek olarak Tamgalı stiline uygun yapılmıştır.

Figür 20

Figür 21

Figür 22

Figür 23

Bizim yaşadığımız çağdan yedi yüzyıl önce, geniş bir bölgede Saak göçebelerinin “hayvan stili” sanatı orantılı bir hızda şekillenmiştir. Bunun kadar parlak ve değişik bir sanat olmamakla beraber, Saak devrine ait olan tapınakların Bronz çağa ait olanlara nazaran daha küçük olduklarını söylemek yerinde olur.

Yaşadığımız çağdan yüz yıl önce “hayvan stili” aşama aşama ortadan kaybolmuştur. Bu yok oluşun sebebi başka materyallerin kullanılarak farklı türde denenmiş sanatın başka alıcılara yöneltilmesi olabilir. Kuralların genel işaretlerini ve kabaca bakan hayvan figürlerini terk edilmesi, ayrıntıların dikkatlice çalışılması, bu stilin erken aşamalarının karakteridir.

Sholaktau’daki barınakların içindeki Semiechie ye ait materyaller bu dönem petroglif sanatını temsil eder. Kural olarak bu dönemi takip eden Türk devri petrogliflerinde yer alan boşlukların üzerinde, eski tünelde aynı uzaklığın (Tamgalı, Oi-Dzhailau) veya yakınındaki çizimlerin devamı olan aynı konular kutsanmış veya onarılmıştır(Eshkiolmes). Bu döneme ait yan yana bulunan tek düze konular farklı bir biçimde destansı ve kahramanca bir dönemin başlangıcı gibi görünüyor. Atlı savaşçıların düelloları, savaş kompozisyonları ve üniformalı savaşçı figürleri bu sayısız görüntülere işaret ediyor. İstisnasız bir şekilde bazı petroglifler bir mezar kitabesinin parçası olabilir.

Figür 24

Tablo 1

Tablo 2

Figür 25

Figür 26

Kazakistan bölgesinde Ortaçağdaki İslam ve diğer dinlerin anlayışı, sonunda petroglif sanatının yozlaşmasına sebep olmuştur. Ancak, geleneksel ekonomiye sahip çıkan göçebelerin oturduğu bölgelerde, 19 yüzyıla kadar geçen zaman boyunca sanata ait birkaç kalıntı kalmıştır.

Tablo 3

Tablo 4

Tablo 5

 

Anıt mezarlardaki taşların üstündeki oymalar, kayaların üzerindekilere göre çoğunluktadır. Göçebe sanatının en iyi gelenekleri içerisinde hayvan ve silah resimleri oldukça becerikli nakledilmişse de insan görüntüleri şematik figürlerle temsil edilmiştir.

Tablo 6

Tablo 7

Tablo 8

Toplamak gerekirse, Kazakistan’daki petroglif sanatının sürdüğü dönemlerde başarıya ulaşmış ve sonra yok olmuştur. En parlak ve anlamlı şekilde üreten ekonomi dönemini temsil etmiş, nesillerinin içindeki güçlü bağları ve ataerkil yaşam tarzına sahip olan bölgeleri geleneksel ekonomiye bağlı tutmuş ve kademe kademe yok olmuştur.

Töz: Prof. Dr. Abdulkadir İNAN,ongun hakkında şu bilgileri veriyor:Altaylarda ‘tös=töz’ ,Yakutlarda ‘tangara’, Uranhalarda ‘eren’, Moğol Buretlerde ‘ongon’ denilen putlar – fetişler vardır.Bunlar, keçeden,paçavradan,kayın ağacı kabuğundan yapılır.Bir kısmı çocukların oynadıkları bebeklere benzerler.Bir kısmı da tilki, tavşan ve başka hayvan derilerinden ibarettir.Bunlar duvarlara yahut sırıklara asılır.

Etnografi: Kavimleri karşılaştırarak inceleyen, kültür oluşumlarını araştıran bilim, budun betimi, kavmiyat.

www.heddam.com/Dosyalar/Turkoloji/TamgaliSay/index.htm

Farsça?

4 Mayıs 2007

gay cıtı=çift sürme öküzü, öküzleri.
gay dayenı-dayış=ineği öküzle çiftleştirmek.
gay debestenı-debestış=öküzleri çifte koşmak, sürmek.
gay=öküzler.
gayan=öküzleri.
gayana=öküzlerle.
gayê cıtı=çift sürme öküzleri.
gayê to=1-gayen, 2-öküzün.
gayê=her hangi bir öküz.
gayek=öküz, öküzcük.
gayekê=bir öküz, öküzcük.
gayeki=öküzler, öküzcükler.

Persê Zıwan u Gramerê Zazaki

Araştırılacak

25 Ocak 2007

Pars Tuğlacı, Sözlük (5 ciltlik)

 

Ramazan Karça, Hamit Zübeyr Koşay. Karaçay-Malkar Türklerinde Hayvancılık ve Bununla İlgili Gelenekler. Ankara, TTK, 1954(Öküz vd)

 

Zenaatler Sözlüğü-(Üvendere hk.)

 

Yaşar Çoruhlu, Mitolojiye giriş, Öküz hk. Bölümler

————

Alkışlar, Kargışlar, ilençler….

 

12 Hayvanlı Türk Takvimi

 

ilkel Mitoloji.Jozeph Campbell-Kızılderili masalları

 

Alfabe.Baha Dürder(Öküz hikayesi)

 

Kızılderili Mitolojisi-Boğa ile ilgili hikayeler

 

Hadisler-Dini Hikayeler

—-

 

Türk Edebiyatında (şiirinde?) Atasözleri  …Eyüboğlu

 

Avrupa mitolojisinde öküz

 

Mustafa Kemal’in Kağnısı adlı şiirin bulunduğu kaynak, kaynaklara ve metne eklenecek.Tiyatrosu da yapılmış(Çocuklar için)

 

Mısır Mitolojisinde öküz

 

Uzakdoğu mitolojisinde öküz

 

Masklar

 İbrahim balaban –Öküz esimleri(Nazım Hikmetin arkadaşı)