Ana Sayfa
Merhaba
Kitab-ı Öküz’ü yazmaya karar verdim.
Milletimize hayırlı olsun.
Katkılarınızı, eleştirilerinizi bekliyorum.
Saygılarımla.
Arslan Küçükyıldız
KiTABI ÖKÜZ
ÖKÜZ BİLGİSİ
ÖZET
Öküz insanoğlunun evcilleştirdiği hayvanların içinde ona en fazla yardımı dokunan canlıların başta gelenlerinden biridir. Sosyal ve iktisadi hayatımızda önemli görevler üstlenmiştir. Bu sebeplerle öküz, Türk Mitolojisi’nde ve başka halkların inançlarında da yerini almıştır.
Tarihi süreç içerisinde insan hayatındaki rolü bir tarafa bırakılsa bile, Kurtuluş Savaşının kazanılmasında verilen mücadelede, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında ve Kastamonu tarihinde, kağnı kollarının, dolayısıyla öküzlerin yeri tartışılamayacak kadar büyüktür. Günümüzde büyük ölçüde kullanımdan kalkmaya başlamış olduklarından, etrafında biriken çok kıymetli bilgiler de yok olup gitmeye başlamıştır. Öküz, kağnı, döven sürme, deste-kemre çekme, çifte-çubuğa, oduna ve hatta düğüne gitme gibi çoğumuzun hatırlayabileceği, ancak yeni neslin bilmediği kimi hadiseler yok olmuştur. Kullanılmayan alet ve hayvanlar, beraberlerinde yüzlerce, binlerce adet, görenek, kelime, deyim, atasözü, mani, hikaye, türkü ve benzeri halk ürününü de alıp gitmektedir.
Az çok araştırılmış olan at kültürümüz gibi, öküz kültürü-bilgimizin de araştırılmaya ihtiyacı vardır. İnsanoğlu, bir yandan hızlı makineleşme karşısında çaresiz kalmış, bir yandan da tabii çözüm yolları üretmeye başlamıştır. Bu çerçevede öküz bilgisine de ihtiyacımız olacaktır. Ayrıca birçok bölgemizde günümüzde bile kullanılan öküz ve buna bağlı diğer hadiselerin gösterdiği bilgilerin, pratikte de kullanılması söz konusudur. Mesela, otomobil pazarı yoluyla ülkemize ve dolayısıyla dilimize hiç düşünmeden kabul ettiğimiz yüzlerce kelime yerine, bizim icadımız olan kağnı aracının üzerindeki parçalara verilen isimler kullanılabilir.
Daha da önemlisi Kastamonu’nun tarihinde büyük yeri olan “İstiklal Savaşı’nda Kastamonu, İnebolu-Ankara Kağnı Kolları” ile ilgili bir görsel çalışma ( film, fotoğraf vb.) yapılabilmesi için, ölüme terk edilen öküz bilgisinin, yeniden derlenip, toparlanması ve yaşatılmasına ihtiyaç vardır. Bu çalışmanın konusu Öküz Bilgisi’ne Giriş mahiyetinde, hatırlayabildiğimiz ve karşılaştığımız bulguların derlenmesinden ibarettir. Hafızamız ve görebildiklerimizle sınırlıdır. Araştırmacıların değerlendirmesi amacıyla hazırlanmıştır.
I.GİRİŞ
1.MEDENİYET
2.MİLLETİMİZİN GÜCÜ
3.KULLANILMAYAN YOK OLUYOR
II.KISA TARİHCE
1.BAZI EFSANE VE İNANÇLAR
2.KAĞNI KOLLARI
III.ÖKÜZ
1.BÜYÜTÜLMESİ
2.İŞE ALIŞTIRILMASI
3.BESLENMESİ,BAKIMI
4.SATINALMA
5.HASTALIKLAR
IV.GÜNLÜK HAYATTA ÖKÜZ
1.MÜKEMMEL HAYVAN VE ARAÇLAR
2.KEYİFLİ ANLAR
3.ZOR ANLAR
4.BİR HATIRA
V.DİLİMİZDE ÖKÜZ
1.KÜÇÜK SÖZLÜK
a. ÖKÜZ
b. ÇİFT SÜRME
c. BOYUNDURUK
d. KAĞNI
e. DÖVEN SÜRME
2.ATASÖZÜ VE DEYİMLER
3.DİĞER ÜRÜNLER
VI.SONUÇ
DİPNOTLAR
I. GİRİŞ
1. MEDENİYET BİRİKTİRMEK VE KULLANABİLMEKTİR
Medeniyet, insanoğlunun tecrübelerinin değerlendirilmesiyle ortaya çıkan her türlü mükemmele ulaşmış bilgi, görgü ve davranışla, eserlerden ibarettir. İnsan, önce bir şeyleri tecrübe eder, ortaya çıkan yeni bilgiler kamuya mal olur. Bütün insanların bilgi ve birikimleri, asırların acımasız şartlarından süzülerek günümüze ulaşmıştır. İnsanlığa faydalı olabilecek bilgilerin kaybolması, onun zararına olmuştur. Bilgilerin biriktirilerek daha mükemmel sonuçlara ulaşılması ise toplumları yüceltmiştir. Bu açıdan bakıldığında her insan ve milletin, sahip olduğu bilgileri, sonraki nesillere ulaştırması milli bir borçtur.
Ademoğlu, hayatını idame için yaşadığı çevreye ve dünyaya hakim olmayı düşünmek ve gereğini yapmak zorundadır. Bu düşüncelerle yola çıkan ve millet halinde yaşayan insanlar, olaylara, olgulara, varlıklara önceki olgunluk ve tecrübeleri seviyesinde bakabiliyorlar. Birikimleri, yahut dünden toplayabildikleri hazineler, bugün karşılaştıkları hadiselere daha kolay yaklaşmalarını ve çözmelerini sağlıyor. Daha da ileri giderek şunları söylemek mümkündür; Yaşadığı tabiatı, canlıları, insanları, kısaca alemi daha iyi tanıyan, buna çaba gösteren, düşünen, araştıran, üreten, insanlığın geçmiş tecrübelerine daha fazla vakıf olan ve bu birikimi geliştirerek sonraki nesillere aktarma azminde olan milletler, diğer milletlere yön verebilmektedir. Önemli roller üstlendikleri dünyayı idare etmektedir. Çünkü “bilgi” güçtür.
Bugün, bu sebeple, bizim için önemsiz ve küçük görünen her bilgiye bu açıdan yaklaşmak ve kullanıcıları için hazır bulundurmak zorundayız. Başta Amerika olmak üzere, gelişmiş ülke kütüphanelerinin zengin ve vatandaşlarının da kitap okuma alışkanlığının yaygın olmasının temelinde bu düşünce vardır. Bu yüzden, Türkiye’de çıkan her yayın, bizim kütüphanelerimizden çok önce, ABD kütüphanelerinde mevcut ve kullanıma hazır hale getirilmektedir. Emin olunuz; Türkiye ile ilgili her bilgiye, Türkiye’dekinden çok daha süratli, kolay ve ucuz bir şekilde ABD, İngiltere veya İsrail’de ulaşabilirsiniz. Bunun aksine, mevcut birikimlerini kaybeden, yahut da unutan milletler de tarih sahnesinden siliniyorlar. Sömürge olduklarının farkına bile varmadan çürüyüp gidiyorlar. En azından müthiş bir bocalama dönemi geçirdikten sonra kendilerine gelebiliyorlar. Türk Milleti bu nadir milletlerin başında gelmektedir.
2. MİLLETİMİZİN GÜCÜ
Türk Milleti dünyada hiçbir milletin sahip olmadığı müstesna bir güce sahiptir; Bu güç, tarih boyunca yaşadığımız hayatın her evre ve biçiminin, az veya çok, günümüzde, herhangi bir Türk Topluluğunda yaşatılıyor olmasıdır. Tarih öncesinden günümüze kalan medeni kalıntıyı, bir başka Türk Boyu veya Topluluğuna bakarak zenginleştirmek mümkün olmaktadır. Ancak, bu zenginlik, Türk Topluluklarının medeni, siyasi ve sosyal alanlarda işbirliği kurmaları ve karşılıklı ilmi ve edebi eserlerin aktarılmasıyla, bir ırmağa akan dereler misali birleşmesiyle ortaya çıkacaktır. Bir tarafta kaybedilenler, diğer taraftan yeniden tamir edilebilecektir. Mesela, bugün Türkistan’da, Sibirya’ da hala göçebe hayatı devam etmektedir. En eski dini hayatımızın örnekleri görülmektedir. Bu şekilde, çiftçilik yaparken hala öküz kullanan topluluklar vardır. Kaybettiğimizi sandığımız, medeniyetimizin bir parçası olan birçok bilgi ve görgü, dünyanın bir başka köşesinde yaşayan bir Türk Topluluğu’nda çok canlı bir şekilde karşımıza çıkabilmektedir. İşte bu durum, olağanüstü bir gücün kapılarını bize aralamaktadır. Ancak, unutulmamalı ki; ” Bilgi, denizin dibinde bir inci gibi durur, Kişioğlu denizden çıkarmasa inciyi, Ha inci olmuş, ha çakıl taşı! “(Yusuf Has Hacip/ )
3. KULLANILMAYAN YOK OLUYOR
Hayatımızın birçok safhası var. Bunların herhangi birinde değerlendirdiğimiz aletleri, hayvanları, toprak veya tabiat hadiselerini kullanırken, onları az veya çok tanımış oluyoruz. Kullanmayı bıraktığımız anda, bunlarla ilgili bilgilerin çoğunu, kısaca bir büyük hazinemizi de kaybetmeye başlıyoruz. Bu hazinelerimiz, dil ve kültürümüzün kaybettiğimiz alanlarla ilgili birikimleri, tecrübelerimizdir.
Konuyu müşahhas bir örnekle dile getirmek istiyoruz; Anadolu’nun bir kısmında, Türkistan’ın bazı bölgelerinde halen kullanılan öküzler, teknolojinin gelişmesiyle hayatımızdan çekilip gitmektedir. Öküzle yapılan tarım ve ulaşımın birçok yerde tarihe karışmasıyla “Öküz Bilgisi” diyebileceğimiz, kültürümüzün önemli bir sahası da eriyip yok olmaya bağlamıştır. Günlük hayatımızda kullandığımız birçok kelime, deyim ve atasözleri ve benzeri bilgilerin unutulmaya terk edildiği görülmektedir. Sadece öküzlerin değil, kullanmayı bıraktığımız her olgu, her tören, her bina…hülasa her şeyle beraber, onların çevresinde oluşan görgü ve bilgilerimiz de -tespit edilmemişlerse- yok olmakta, buharlaşmaktadır; At bilgisi, ekincilik, harmancılık, değirmene gitme, tandır başı -yarenlik bilgisi, aşıklık geleneği, çocuk oyun ve oyuncakları, şifalı bitkiler, bazı yemeklerimiz, misafir ağırlama ve bunun gibi birçok konuda hassasiyetlerimiz azaldıkça, o konuların çevresinde oluşan bilgi hazinemiz de kaybolmaktadır. Gönlümüz, bunlardan öküzle ilgili olanlarının kaybolmasına elvermediğinden, hatırlayabildiklerimizi, bilemediklerimizi bazı hafızaları yoklayarak aktarmak üzere yola çıktık. Tekrarlamakta yarar var; “Öküz sabana bakar gibi bakarsak, birçok değerimiz kaybolur, elimizde avucumuzda bir şey kalmaz, ele güne muhtaç oluruz” diye düşünüyoruz. Kaybedilmiş, başkalarınca gasp edilmiş bir yurdu, yazılarıyla, romanlarıyla yeniden diriltebilecek, hafızasının derinliklerinden hayata geçirtebilecek Cengiz Dağcı gibi kaç yazarımız var? Bunun için, unutulma ve yok olma tehlikesi göz önüne alınarak, bütün kıymetlerimiz, yazılı veya görüntülü olarak, -ihmal edilmeden, derhal- tespit edilmeli, belgelenmeli ve yayınlanmalıdır.
Öküz ve ona bağlı olarak yaşamış ve unutulmaya yüz tutmuş olan; öküz yetiştirme, eneme, besleme, nallama, düşen, çift sürme, kemre (gübre) çekme, kağnı gibi konularda kütüphanelerimizdeki bilgilerin işlenmeye muhtaç olduğu söylenebilir. Mevcut bilgilerin tekrarlanması endişesi taşımadan, “belki kaybolur” düşüncesiyle, az da olsa yarınlara bir şeyler bırakabilmek amacıyla tespitlerimizi aktarmaya çalışacağız. Umuyoruz ki konunun uzmanları, bu cüretimizi affederler.
I. KISA TARİHCE
1. BAZI EFSANE VE İNANÇLAR
Çeşitli milletlerin mitolojilerine bakıldığında bazı hayvanlarla ilgili inançlara rastlanmaktadır. Türk Mitolojisinde Öküz ile ilgili bazı efsane ve inanışlar bulunmaktadır. Bunların en önemlisi; ” Dünyanın öküzün boynuzları üzerinde durması” inancıdır. İslamiyet’te ve Bin Bir Gece Masallarında, Dünyanın bir öküzün boynuzları üzerinde durduğundan söz edildiğini, ancak “İnsanlığın benzer inanış ve adetlerinin tek bir köke ve tek bir bölgeye bağlama” nın ilmi bir metot olmadığını anlatan Prof. Dr. Bahaaddin Ögel, konuyu şöyle özetlemektedir; “Altay bölgesindeki Teleüt Türklerine göre Dünya dört öküz tarafından tutuluyordu. Fakat bu öküzler, bir tabağa benzeyen dünyayı, altına girerek değil; kenarlarına koşulmuş olarak tutuyorlardı. Bu öküzlerin renkleri de, eski Türk ananesine göre, yine mavi, yani gök idi. Dünyaya koşulu olan bu öküzler, bazen kımıldıyorlar ve bu yüzden de büyük zelzeleler oluyordu. Cengiz Han döneminde, büyük kağnılar üzerinde yürüyen Han Otağı bulunuyordu. Bu kağnı birçok öküzle çekiliyordu. Kırgızlara göre “Yerin en altında büyük bir okyanus vardı. Bu denizin üzerinde ise, çok kalın bir bulut dolaşıyordu. Bulutun üzerinde ise çok büyük bir kaya ve kayanın üzerinde de”Boz Öküz” vardı. İşte dünya bu boz öküzün boynuzları üzerinde dururdu.” Boz ve Gök renklerinin birbirine karıştırıldığına dikkat çeken Ögel, bu “Boz Öküz” ün muhtemelen “Gök Öküz” olduğundan ve ayrıca “Kırgızların bir inekten türedikleri” ne dair efsanelerin de bulunduğundan bahsetmektedir.
Bahaaddin Ögel, Anadolu’ da Kayıkçı Kul Mustafa’nın; “Yoktur bu dünyanın ucu bucağı,/ Sarı Öküz‘ den balıklar aşağı,”dediğini, “En aşağıda büyük bir deniz, denizde büyük bir balık, balığın üstünde bir öküz ve öküzün boynuzları üzerinde de Dünyanın durduğuna” inanıldığını aktarmakta, Kırım’da ise “Dünya, bir boğanın boynuzları üzerinde durur, Boğa ise, büyük denizde yüzen büyük bir balık üzerine tutunur, denizin altında rüzgarlar ve onun altında da karanlık bir dünya uzanır. Boğa yorulup da boynuzlarını kımıldattıkça büyük zelzeleler olur.” şeklindeki inancın bulunduğunu bildirmektedir. O’na göre her iki inancın özünde İslami tesirler bulunmaktadır. Pir Sultan Abdal; “Musa söyler idi bin bir kelamı,/ Kudret eli ile çaldı kalemi,/ Öküze yükletti cümle alemi,/ Dünyanın temelin kuraldan beri!..”demiştir.
Ögel’in tespitlerine göre Dünyanın öküzün boynuzları üzerinde durduğuna dair şiirler, Firdevsi’nin “Şah-name” sinde de vardır. Diyarbakır’lı Türk Şairi Şerifi, xv. yüzyılda Türkçe’ye çevirerek Mısır’ da Kansu Gavri’ye sunduğu bir Şah-name ‘de bu fikri güzel bir Türkçe’ye büründürmüş, bu öküze “Yer götüren öküz” diyerek; “Ağırlandı yer ol bağ-ı girandan, / Gücendi yer götüren öküz andan.” şeklinde ifade etmiştir. ( Ögel / 118-120) İslami-tasavvufi kaynaklardan Marifetname de , dünyanın- manevi anlamda- Öküz adlı bir meleğin başında durmasını ayrıntılı bir şekilde tasvir etmektedir.(Erzurumlu/ )
Boğayı, Yunan Mitolojisi’nde ve Sümerler’de de görebiliyoruz; Gılgamış ile arkadaşı Enkidu’nun gökten inen “İlahi Boğa” yı öldürdükleri, Europe (Avrupa) adlı kızı, Zeus’ un boğa kılığına girerek alıp Girit’e götürdüğü ve onunla evlendiği anlatılmaktadır. ( Beğenç / 73-74 )
Türk Mitolojisi’nde ve ( Etrüksler ve diğer )Türklerin etkilediği bölgelerin mitolojilerinde bu kadar önemli bir yeri olan öküz, destanlarımızda da geçmektedir. Bir büyük dönemi yansıtan dünyanın en büyük destanı Manas Destanı’ mızda “Asıy (beş yaşındaki) öküzün derisinden/ Örülen buldursunu (kırbacını) / Eline aldı Semetey” (Yıldız/215) şeklinde geçmektedir. Dede Korkut Hikayeleri’nden Boğaç Han Hikayesi ise Öküz‘ ün, Boğa’ nın Türk Sosyal Hayatındaki yerini çok canlı bir şekilde anlatmaktadır.( Ergin / 8-27)
Etimolojik açıdan “Oğuz” kelimesinin Öküz kelimesiyle ilişkili olduğuna dair ortaya atılan iddiaların da önemle değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Nitekim, Samsun’da yapılan 8. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı’na katılan Çuvaşistan’lı delegelerle ( İlya İvanov ve arkadaşları ) yaptığımız sohbette, “Türklerin Bozkurt’ tan önceki milli sembollerinden birinin “Öküz” olduğunu, kendilerinin de bu sebeple “Öküz” sembolünü – Nevruz Şenlikleri – gibi çok önem verdikleri bayramlar başta olmak üzere çeşitli ortamlarda kullandıklarını ” ifade etmişlerdir. Çin kaynaklarında milattan önceki asırlarda yaşayan Türk kabileleri zikredilirken ” Kağnı Sahibi Kabileler ” den de bahsedilmektedir. ( Esin / 1 ) Kutadgu Bilig’de ” Yerken, içerken öküz gibi yedim içtim; / Heva ve heves peşinde tozu dumana kattım.” ifadelerinin bulunması öküzün ve kağnının Türk Sosyal Hayatında çok eskilerden beri var olageldiğini göstermektedir. ( Yusuf Has Hacip / 469 ) Öküz ve ona bağlı bilgiler bütün Türk Topluluklarında yaygındır. Prof. Dr. Harun Güngör, Sibirya Türklerinden derlenmiş bir Şaman Efsanesini aktarmış ve Şaman Ruhlarının; ayı, kurt, köpek ve hatta öküz donuna girdiklerini, bunun Hacı Bektaş-ı Veli’ nin Velayetname’ sinde geçen don değiştirme anlatımıyla aynilikler taşıdığını belirtmiştir. (Güngör/ )
Osmanlı Devlet Adamları arasında Öküz Mehmet Paşa adıyla bilinen bir devlet adamının bulunması, Fatih Sultan Mehmet’ in Cenevizlilerden öküz derisi kadar bir yer isteyip, buraya Rumeli Hisarını yaptırmasına dair menkıbe, Osmanlı Toprak Düzeninde öküzün de zikredilmesi gibi konular hatırlanacak olursa öküzün Osmanlı döneminde de yaşatıldığı anlaşılacaktır.
Bugün Özbekistan’da hala “Öküz Koşukları” söylenmektedir. Afganistan Türkleri arasında da halk arasındaki adı “Öküz Koşukçu” olan sanatçılar vardır. ( Mirhamza )
Öküzün Türk Sosyal Hayatındaki önemli konumuna en güzel örnek, Kurtuluş Savaşında cepheye erzak ve mühimmat sevk edilmesi sırasında binlerce kağnıdan oluşan Kağnı Kolları’nın kullanılmasıdır. Bu konuya geçmeden önce, öküzün efsanelerimizde, destanlarımızda, hikaye ve masallarımızda, şiirlerimizde, türkülerimizde, manilerimizde, fıkralarımızda ve hatta bilmecelerimizde yer aldığını, bu sebeple üzerinde daha fazla durulması gereken bilgiler taşıdığına dikkat çekmek istiyoruz. Mesela; Hakkari -Yüksekova’da öküzlerin üzerine -çıplak bir şekilde, eğersiz, ata biner gibi- binilmesini ( Hasan Küçükyıldız ) Öküz kılığındaki Zeus’a binen Avrupa ile, Artvin – Kafkasör ve başka yörelerimizdeki boğa güreşlerinin mitolojideki şenlik ve toylarla, Dede Korkut Hikayelerinden Boğaç Han Hikayesi’ni İspanya’daki Boğa Güreşleriyle birlikte değerlendirmenin mümkün olabileceğini belirtelim. Kafkasör’e katılan bir yabancı misafir, bu şenliklerde yapılan boğa güreşlerini İspanya’daki güreşlerle karşılaştırarak şunları söylüyordu:” Burada boğa, boğayla güreşiyor. Öldürmek yok. Her şey eşit. Bu çok adaletli. İspanyada böyle değil. Bu yüzden Kafkasör’ü çok sevdim!” ( Bizden Sesler )
Ayrıca Boğa – Tosun ile ilgili olarak, Adana, Ceyhan, Dedeler köyünde, yağmur yağdırmak için başvurulan Boğa Dede Kültü’ nün ve Ziyaret Yeri’nin bulunması, tek başına çift sürme durumundaki boğanın yanına bir geyiğin gelerek boğaya koşulmasını anlatan hikaye ( Artun / 125-130 ) ve benzeri halkbilim verilerinin bir Boğa Kültü veya Öküz Kültü’ nün varlığına ışık tutacağı düşünülmelidir. Yine Türk Destanlarındaki “Aşerme ( yerikleme )” motifinin destan kahramanları üzerindeki etkisi ve Hayvan Ata ( ecdat ) inancıyla olan bağlantısından söz edilmektedir. ( Aca / 78-81 ) Konuyu fazla genişletmemek için, çeşitli açılardan bakmanın mümkün olabileceğini vurgulamak amacıyla son bir örnek vererek noktalayalım; Bazı dilbilimcilere göre ” İlk haliyle Fenike yazı sisteminde alef denen A harfi, bugün bildiğimiz A’ nın yan yatırılmış biçimiydi -K- ve inek ya da öküzü temsil ederdi. (Alef, Fenike dilinde ‘Öküz‘ demekti.) ” (Sanders / 11-12)
2. YAKIN TARİHİMİZDEKİ YERİ VE KAĞNI KOLLARI
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması sonucunu doğuran Kurtuluş Savaşımızın isimsiz kahramanları öküzler ve onların çektiği kağnılardır. Binlerce kağnının taşıdıklarıyla zafer kazanılmıştır. Özellikle, “Gavur Ankara’ya yürüyor, ey ahali! Yok mu erkeklerimize silah gönderecek kadınlar? şeklinde tellalların pazarlardaki ilanlarını duyan kadınlar kağnılarını koşmuş, çocuklarını evdeki yaşlılara, yetişkin kızlarına ve komşularına bırakmışlar, asker korumasında Kastamonu yolunu tutmuşlar, Seydiler Ovası’na vardıklarında kağnı kolunun dev bir yılan gibi ovayı doldurduğunu görmüşler, geceleri arabalarında bir yorgan altında yatmış, mola verdikçe öküzlerini otlatmış, yaprak yolup yedirmişler.” (Erdoğdu / 74) ifadeleriyle aktarılan kahraman Türk Kadınları’nı zikretmek gerekir. Kağnı Kolları’nı en güzel tasvir eden eserlerden biri de Enver Behnan Şapolyo’nun yazdığı “Atatürk Anadolu’da” adlı eserdir. Kastamonu Halkı yediden yetmişe, canını dişine takarak bu güzergahı canlı tutmuş, askerlerimizi cephanesiz bırakmamıştır. Allah, şimdi çoğu rahmetli olmuş gazilerimizden ve kağnısı başında donan şehitlerimizden razı olsun.
Burada yeri gelmişken Kastamonu Cumhuriyet Meydanı’ndaki anıtla ilgili bir hususu belirtmek istiyorum; Şehit Şerife Bacı Anıtındaki öküzler yularından çekilerek götürülmektedir, ki bu durum Trakya’ya hastır. Kastamonu yöresinde öküzler, üvendere ( ucu nodullu, çivili sopa, ürgendere, üğendere veya üvendere ) ile ve genellikle öküzlerin ardından idare edilir, gehlenir. (yürümeleri için çağrılır.) Burada iki dikkatsizlik söz konusudur ; Sanatının dikkatsizliği kadar, o dönemleri, kültürleri yazıp çizmeyen, resimlemeyen büyüklerimizin dikkatsizliği, böyle şeylere önem vermeyip aldırış etmemeleri de tenkit edilmeli diye düşünüyorum.
II. ÖKÜZ
1. BUZAĞININ DANA, DANANIN ÖKÜZ OLMASI
Biliyorsunuz, sığırın yavrusuna buzağı, erkek buzağının biraz ele gelenine de dana denir. Gücü kuvveti yerinde görülen, uysal danalardan ikisi eşlenerek, ileride birlikte koşulacakları da dikkate alınmak suretiyle birlikte beslenir, büyütülür. Tabir yerindeyse arkadaş olmaları temin edilmeye çalışılır. Bir buçuk, iki, bazen üç-dört yaşında iken bu danalar, enenerek veya burularak ( iğdiş edilme, kısırlaştırma.) ve danalıktan çıkarılırlar. Enemek veya burmaktan maksat , boğanın yumurtalık bağlarının tıkanmasıdır. Yumurtalıklar kesilip alındığında buna eneme, bir makine ile burularak sıkılmışsa buna da burma denir. Böylece boğa kısırlaştırılmış, hadım edilmiş olur. Belki de bu yüzden, öküz; “Öldüğüm zaman derimi ineğin sırtına atıverin” dermiş.
2. İŞE ALIŞTIRMA
Genç öküzler küçük, hafif işlerle boyunduruğa alıştırılırlar. Bunun sebebi bir kısım öküzlerin bazı iş türlerini sevmemeleridir. Mesela, bazı öküzler düğene gitmez, onun için bu öküzlerin butları nodul yarasından pürtük pürtük olurmuş. Bu sebeple her iş türünü de sevdirerek alıştırmak lazımmış. Babamın anlattığına göre, öküzler daha danayken, dövene alıştırmak için boş boyundurukla harmanda gezdirip sap yedirirlermiş. Harmanda gezerken alışır giderler ve bu zor iş türünü de severlermiş. Bu alıştırma döneminde ve her zaman hayvanlara iyi muamele edilmeli; bir saat, yarım saat yorulunca dinlendirilmeli, mola verilmelidir. Hayvan dinlendirildikten sonra ağzına ekmek ve benzeri yiyecek verilir; “Hadi oğlum kalkın” deyince kalkıp tekrar işe koyulmaları kolay olur. Yoksa iş görmeye iştahsız olurlar.
Hayvan kendisine yapılan hitabı anlar; “Doahh” deyince durur, “Dön” deyince döner, “Höst” deyince bilir. İş yaparken kendi adlarıyla hitap edildiği gibi, “Heşt, Gah, Hadi Oğlum..” denilerek iştahlandırılır. Babamın anlattığına göre Trakya’da “Deh, Doh” da denirmiş. (Bu hitap Kastamonu’da atlara yapılır.) Genellikle öküzlere; Akman, Gökmen, Aslan ( ki muruşcu-döğüşcü olanlar için kullanılır. ) Osman, Tosun gibi adlar verilir.
Acemi danalar, genç öküzler, oldukça zahmetli olan köy işleri için eğitilirler. Bu zaman alır. Tarlada, harmanda önünden dönülür. Bu sabır isteyen, aynı zamanda tehlikeli bir iştir. Ucunda sakatlık bile olabilir. İyi yetişmemiş danalar tarif edilirken “dönüm vemaya” (çift sürülürken dönüm başlarından geri dönüldüğü için, dönüm vermiyor, iyi dönemiyorlar, eğitilmemişler anlamında) tabiri kullanılır. İki – üç yaşında öğretilmeye başlanan danalar, dört yaşında iyi bir öküz olabilirler. Ancak her danadan iyi öküz olmaz. Mesela; “Sarı öküz, yarı öküz” denilmiş, makbul tutulmamıştır.
Kastamonu’da mandaların boynuzuna burguyla delinip gök boncuk sıkıştırılırken, öküzlerin boynuzuna gök boncuk bağlanır. Gök boncuklarla örülmüş yularlarında küçük aynalar da bulunan bu genç öküzler, ahırın baş köşesine bağlanırlardı. (Küçükyıldız)
2. BESLENMESİ ve BAKIMI
Öküzler, ilkbaharda yaylaya çıkarılıp ‘yaylanır’ dı. Kastamonu’da, Ilgaz’da veya Yaralıgöz’ de besiye çekilirdi. Eskiden Yaralıgöz Dağında (Çatalzeytin – Abana Yolu üzerinde) ve Ilgaz yaylalarında beş yüz çift öküzü birden görmek mümkünmüş. İki ay yaylada kalan öküzler, harman zamanı yayladan getirilirmiş. Bu tür beslenme özel bir tür kür yapmak gibidir. Türlü türlü, en taze otları yiyerek beslenen öküzler ağır bir çalışma dönemine güçlendirilerek sokulmuş olurdu.
Öküzler genellikle kolay beslenir.Yeşil ot varken otla, taze otun yokluğunda ise değişik yiyeceklerle beslenebilir. En iyi beslenmesi; purçak el değirmeninden geçirilerek kırılır, sonra kaynar suda ıslatılır, şişer, samanla karıştırılarak yedirilir. Bunun gibi arpa katığı da çok yararlıdır.
Öküz, her gün tımar edilmek ister. Kaşınır, taranır. Çünkü Anadolu’da öküze çok kıymet verilir. Topraktan gelen ekmek, aş için en önemli yardımcı o olduğu için ahırın baş köşesine bağlanır. Tabir yerindeyse ahırın ağasıdır. En fazla bakım isteyen ve bakılan hayvan öküzdür çiftçi için. Çünkü onun sağ koludur. Bakımda tımarın önemi büyüktür; ” Kalbur kalbur taşımadan, kaldır kaldır kaşıması iyidir!” denilir.( Öküze kalbur dolusu yiyecek taşımaktansa iyice tımar etmenin önemi vurgulanıyor.)
Bakımda yağlamanın ve yıkamanın da yeri vardır. Mandalar, zeytinyağıyla yağlanmadan orta sıcaklıktaki suyla yıkanır, sonra yağlanır. Güzel yünden yapılmış keselerle yağ yedirilir. Bu kıl keseye “Gebre” denir. Bu işlem hayvanın yorgunluğunu çıkarır. Ağrı sızıyı giderir, hayvanı dinçleştiren bir ovma işlemidir bu. Öküzler yağlanmadan kulaklarının içleri, kasıkları, her yeri güzelce yıkanır. ( Küçükyıldız )
4.SATIN ALMA
Yetiştirme imkanı olmayıp da pazardan alma durumunda ise; öküzler eskiden muhayyer olarak alınır, çiftte-çubukta, şurada – burada denenir, tecrübe edilir, beğenilirse parası verilir, beğenilmezse iade edilirmiş. Yaşlı mı, genç mi olduğunu anlamak için ise dişlerine bakılır.
Eskiden köy ağalarının kapısında üç-dört çift öküz bulundurmak gibi bir adetleri varmış. Bugün bir evde birkaç otomobilin birden bulunmasına benzer bir heves olsa gerek. ( Küçükyıldız )
5.HASTALIKLAR
Köy hayatında, çiftçilikte mal canın yongasıdır. Çünkü köylü, öküzüyle, hayvanlarıyla kaynaşmıştır. Hayatı, öküzünün sağlığına, iyi bakımına ve iyi yük taşımasına bağlıdır. Bu sebeple, zamanla hayvanıyla sahibi arasında hissi bir bağ da oluşur. Nasıl oluşmasın ki? Sabah Namazında kalkıp çifte öküzlerini koşup gidiyordu. Hava ısınana kadar çift sürüyor, sonra da onunla beraber dinleniyordu. Bu durum öküzü ile arkadaş olmasını gerektiriyordu. Ayrıca öküzü her zaman güçlü olmalıydı. Kendisi hasta olabilirdi ama öküzü sağlam olmalıydı. Özellikle güç kaybedeceği ve yaralanma tehlikesi olduğu için, genç ve güçlü danalarla muruşmasına (güreşmesine-vuruşmasına) yol açmamaya çalışırdı. Tabii biz çocuklar bu yasağı sık sık delerdik. Öküz, çayıra çıktığında vuruşturulur. Biz ise önümüze gelen yerde danalarla , öküzlerle muruşturur, öküzlerimizin köyün diğer öküz ve danalarını önlerine katıp kovalamalarından zevk alırdık Tabii birçok hastalık ve tedavi yollarını da görmüştük!
Öküzler hastalandıklarında hastalığa bakılır; iştahı kalmaz, yemez, içmez, büyük-küçük çişini yapamaz, kulakları düşer, zayıflar, bol su içer, geviş getiremez, burnundan su akar, gözleri sulanır, ayakları, ağzı yara olur (şap) yem yiyemez, yürüyemez, karnı şişer.. Tabii bunlar hastalığa göre şekil değiştiren belirtilerdir.
Öküz fazla tane yiyip karnı şişmesi ve yediklerini sindirememesi durumunda çişini yapıp rahatlasın diye soğuk suyla yıkanır. Üzerine bol su atılır. Koşturulur. Hayvan hasta olduğundan koşamazsa çatlamaması için döverek koştururlar veya bezir yağı denilen, susamın bir çeşidi olan cimitten yapılan bir yağ içirirler. Yediklerini çıkarmasını temin ederler. (Bu durumu fazla yiyiciler için bir ibret olarak görüyorum. ) Bazen da kulağını keserler, “kan tutmuş” derler. Artvin Korzul Mahallesinden Halk Baytarı Osman Kaya’nın verdiği bilgilere göre de, Karnı şişen inek, eğer yonca yememişse kabız olduğu anlaşılır. Tedavisi şöyledir: Elini zeytinyağına batırıp, hayvanın barsağına sokularak kuru pislikler elle boşaltılır. Sonra sabun ılık suda köpürtülür (1/4 kalıp) ineğin ağzı açılır, dili tutulur. Sabunlu su ağzına dökülerek yutturulur. Arkasından suda açılmış bir tas dut pekmezi içirilirse kabızlık geçer.Yonca şişkinliğinde, hayvan yonca yediği için karnı şişerse bir cezve gazyağı ağzına dökülür. İçirebilmek için ağzına gem şeklinde odun bağlanır (dilinin altına). Hayvan ağzını kapayamaz yutar. Böylece şişkinliği geçer.(http://www.livaneliler.com/kulturs/Tedavi.htm) Öküzün boynuzu kırılınca kurt düşmesin, sinek konmasın diye yağlı bezle sararlar. Biliyorsunuz hayvanın ayak sağlığı için ayak tırnağına nal çakılır. *(*Osman Kaya’nın verdiği bilgilere göre nalbantlık için gerekli malzemeler şunlardır: Kerpeten, çekiç, yontacak bıçak, nal, çivi, barut, keçe, iskele ağacı ve ip. At, eşek, katır, öküz gibi yük taşıyan hayvanların ayaklarına, nal çakılır. At nalı normalde bir iki ay dayanır. Bu iş için iki-üç kişi gerekir. Hayvanı durdurmak için, bir kişi lıayvanın kulağını büküp tutar. Eğer durduramazsa, taş dolu bir torba hayvanın dudağına iple bağlanır. Böylece hayvanın başı öne eğilir. Hayvanın ayak tırnakları kesilir. Nal uyacak şekilde yontulur. Uygun bir nal çakılır. 4 ayağa 4 nal, 24 tane de çivi gerekir. Yani bir nal 6 çivi ile çakılır. Çivi tırnaktan geçip canlı maya kısmına girerse iyi olmaz ağrı ve iltihap olur. Bu durumda bir hafta sonra çiviler sökülür. İltihaplı deliğe biraz barut konur, ateşlenir, üç defa böyle dağlanıp, onun üstüne keçe konur. Hava almaması için bağlanır. Tekrar başka bir yer çakılarak, önceki deliğin üstü iyileşmesi için boş bırakılır. Öküzlerin nallanması ise Öküzler dağa giderken nallanır. Mayıs-eylül aylarında 4 aylık süre için nallanan öküzlerin yaylada ayakları korunmuş olur. Öküze 8 nal 32 çivi gerekir. Ağaçtan yapılan işkence ağacına (iskele) öküzün ayakları bağlanır. Dört ayak, dört köşeye bağlandıktan sonra tıpkı at gibi çakılır. Ayakların hastalanması halinde at için yapılan işlemler tekrarlanır. Öküz nallarken en az üç kişi yardımcı olur.(http://www.livaneliler.com/kulturs/Tedavi.htm )Halk arasında nallanmayla ilgili bir atasözümüz de vardır; “Deve, ayağıma nal çakılsa dünyayı sırtımda taşırdım! dermiş”. Yine nallama sırasında sıntıraç kazaen fazla keserse, zeytinyağını kızdırırlar, yağı akıtırlar. Üzerine keçe koyarlar. Keçe yaranın suyunu emer. Ondan sonra da nalı onun üstüne çakarlar. Yoksa hayvan ayağının üstüne basamaz. Yahut da kara ağaç kabuğunu kaynatırlar. Yaraya oksijen gibi sürerler. Bu tedavi usulü eşek ve beygirlerin, kurt yaralamış hayvanların yaralarına da çok iyi gelir. Çabucak iyileştirir, kurt düşürmez.
Öküzün halsizliği durumunda yorgunluğunu çıkarması için gebre ile kaşınır, suyla yıkanır. Öküzün cıvık işemesine ” Gövemledi ” denir. İlkbahardaki çifte “Gövem Çifti” denildiğine göre, bu “Gövem” sözü baharı, yeşilliği anlatıyor olsa gerek. Bu hastalık hayvanlarca taze çimenin yenmesinden ileri gelir.
Öküzün ömrü on-on beş yıldır. Güçten düşen öküz kasaba verilir. Danalıktan kurtulup, en az on sene koşulan öküzlerin olduğu bilinmektedir. ( Küçükyıldız )
IV. GÜNLÜK HAYATTA ÖKÜZ
1. MÜKEMMEL HAYVAN VE ARAÇLAR
Öküzler, kolay beslenmeleri, iyi yük taşımaları ve ağır ayak hayvanlar olmaları sebebiyle birçok alanda değerlendirilebilen bir özelliğe sahiptirler. Çift onunla sürülmüş, tomruk-odun, taş, kemre (gübre) , deste onunla çekilmiş, döven onunla sürülmüştür. Bugün neredeyse unutulmuş değirmene gidişlerde, yolcu ve hastaların taşınmasında, velhasıl her işte kullanılmışlardır. Hatta inşaatta harç karmak için gereken su dahi, üzerine “Huçu” (fıçı-varil) konmuş kağnılarla taşınıyordu.
Bu işlerin yapılabilmesi için boyunduruk, kağnı, döven, kızak (Artvin-Şavşat’ta ve Tokat-Almus taraflarında kızağa da öküz koşulmaktadır.) gibi aletler kullanılırdı. Özellikle kağnı kullanımında , işlerin cinsine göre “kağnı” (öküz arabası) çeşidinin kullanılması söz konusuydu. Ana çatısı değişmemekle beraber, kağnı (arabası) şekil değiştirebiliyordu. Filmlerde gördüğümüz uçan, yürüyen, yüzen arabalar gibi bir şeydi bu. İşin cinsine göre kağnıya ilave ve çıkartmalar yapılıyordu. Mesela tarlaya kemre çekmek gerektiğinde iğ veya üstülük gibi iki ana parçadan oluşan kağnının üstüne kemre sandığı konurdu. Ön göbünün üstüne bir tahta konur, boşaltılırken çekilirdi. Sandığın arka kapağı da yukarı çekilerek gübre boşaltılırdı. Yine deste çekilirken, yani harmana sap taşınırken arabanın üstüne kalafatlar konur, harman sonunda ise saman taşımak gerektiğinden, kağnı saman arabasına dönüştürülürdü. Kalafat yerine saman tahtası, dört tarafı muhkem olan bu arabanın önüne ve arkasına da kilim konurdu. Bazen öne kilim, arkaya da tahta konduğu da olurdu. Çankırı’da fındıktan örme saman arabaları olurmuş. Gelin almaya gidilirken süslenmiş kağnıları hayal meyal hatırlıyorum. Babamın, annemin anlattığına göre, kağnılar cibinnikle süslenirmiş. (Halı, kilim, eski kılık-kıyafetler, hanımların duvakları vb.) Bunlara ziller de takılırmış. Kağnının oku ile cibinnik arasına çiçek işlemeli kumaşlar vs. asılarak süslenirmiş. Bazen da sadece taş taşımak gerektiğinde kağnı çıplak (ilavesiz) kullanılırmış.
İşte kağnı, kendi devrinde, her türlü tabiat şartına ve görevine böyle mükemmel uyum sağlayabilen bir araçtı. (Küçükyıldız)
2. KEYİFLİ ANLAR
Meselenin püf noktası, belli işlerin zamanında tamamlanmasında idi. Hele bir de vaktinden evvel bitirilebilirse, deymeyin keyfine.. Hatta bu durum, köy komşuları arasında şakalaşmaya ve gizli çekişmelere, hatta uykusuzluklara da sebep olurdu. Sabah Namazından sonra öküzlere boyunduruğu vurup, çifte veya kağnıya goşmak, gün ağarmadan tarlaya varmak, çiğ kalkmadan, kağnıya alabileceği yük hacminden biraz daha fazla yüklemek bir yarıştı. Deste arabasını doldurup, tereyağı sürülmüş iğinin, o kulağa hoş gelen ingiltisini köye ilan ede ede, herkesten evvel tarladan dönebiliyor musun? Mutluluk buydu. Kağnının iyi bağırması için gazyağı, katran yağı veya kızarmış tereyağı fırçayla iğ’e sürülürdü. Bilhassa taşlı yollarda bu, çok ses çıkarırdı. Hele bir de kağnının yükü ağırsa, gökçe ağaçtan veya karaağaçtan yapılan iğ, teker döndükçe ingilderdi. Kağnısının iniltisini sesinden tanıyan evin hanımı oğmaç, bulamaç veya tarhana çorbasından ibaret kahvaltıyı köyün girişindeki Musalla’ya veya harmana koştururdu. Evin aksakalı, seslere kulak vererek, öküzlere vurulan yükün miktarını kestirebilir, görünüşte “hayvanlara bu kadar yük vurulur mu?” diye kızsa da içinden “Aferin bizim oğlana” der, yahut da köyde kimin arabasından geri kaldığını kolayca anlardı.
Deste arabasındaki sap, harmana gelişigüzel boşaltılmaz, yığın yapılırdı. Bu sırada yorulmuş öküzler dinlendirilir, sulanırdı. Bu iş çocukların işiydi. Hem öküzlerle dostluklarını geliştirirler, hem de bakımlarını yapmaya alışırlardı. Bunu yaparken yığınların gölgesindeki yemeği bile ihmal ederlerdi. (Yığın deyip geçmemeli; kısa yaz gecelerinin büyük bir kısmının harmanda ve yığınların üzerine serilen yataklarda geçirildiğini düşününüz. Yıldızların pırıl pırıl görüntüleri altında biz çocukların hayal dünyaları olabildiğince çalışırdı. Tarifsiz bir zevkti bizim için.) Yığınların gölgesinde aceleyle yenilen yemekten sonra yeniden yola revan olunur, tarlaya giden boş kağnının en istekli yolcuları da biz çocuklar olurduk. Yol sakinse, çevrede rahatsız edecek veya yanlış anlaşılabilecek bir durum yoksa babamız inceden bir türkü de tutturabilirdi. Biz bu yolculuğumuzdan sanki lunaparkta eğleniyormuşuz gibi zevk alırdık. ( Küçükyıldız )
3. ZOR ANLAR
Tabii, öküzlerle ilgili zor anlar da vardı. Öküz nallamak bunlardan biriydi. Zor bir işti öküzleri yıkmak, nallama boyunduruğuna bağlayıp, sıntıraçla tırnağı düzeltip nallamak. Tehlikeli ve zordu. Yine kışın dağdan kesilen çamı sürüyüp getirmek, sonbaharda gübreyi tarlaya taşımak ve boşaltmak da öyleydi. Çocuklar için zor bir iş daha öküzlerin “cız” tutup kaçmaları, alıp başını gitmeleridir. Büngelek denilen sinek sıcakta konduğu ve ısırdığı vakit sığır cinsini zapt etmek mümkün değildir. Ayrıca, kaybolmuş hayvanların içinde öküzler de varsa, arayıp bulmak çocuklara düşmüşse, hava kararmışsa, yazının yüzündeki bütün çalılar, hayvanlar -özellikle de canavarlar- gibi görünüyorsa, mevsim kurtların ortalıkta dolaştığı bir mevsimse, bu durumda zor anlar yaşanacak demektir. (Küçükyıldız)
4. BİR HATIRA
Çocukluk günlerim, ilkokul öğretmeni olan babamın görevli olduğu köyde ve tatillerim de çiftçi olan dedemlerin köyünde geçti. Danaların nasıl yetiştirildiğini, enenip danalıktan çıkarıldığını, öküz oluşlarını, arabaya, çifte, dövene, sabana, oduna koşulmalarını, nallanmalarını, tedavi edilişlerini yakından gördüm. Bu işlerde ben de çalıştım. Besledim, güttüm, bakımlarını yaptım. Gördüğünüz gibi hala da öküzlerle uğraşıyorum.
Çocukluğumun unutulmaz hatıralarından birini, annemle birlikte komşu köydeki usta Hacı Behçet Ağaya yaptırdığımız yeni kağnıyı köye getirirken yaşadım. Kastamonu’nun Akçakese Köyü’nden Budamış-Kumara köyüne geliyorduk. Dereköy denilen yerden sonra yüksekçe bir tepeye tırmandık Bir yarın kenarından giderken kağnını tekeri yüksekçe bir taşa tırmandı. Hafif olduğu için öküzler boş arabayı kolayca götürüyorlardı. Ancak, o yüksekçe taşa tırmanması sırasında arabanın iği gezekten çıkmış, üstülükten kurtulup uçuruma yuvarlanmıştı. Arabanın üstülüğü ve öküzlerle biz orada öylece kalakaldık. Tekerleri olmadığı için yürümeyen bir araba kasası düşününüz!.Yeni yaptırdığımız arabanın en mühim parçasının uçuruma düşüp parçalanmasına mı, yiyeceğimiz azarın şiddetine mi, beceriksizliğimize mi yanalım, şaşırmış, donakalmıştık. Sonradan öğrendim k, boş arabaların iği- gezekten çıkmasın diye- bir urganla üstülüğe tutturulurmuş. ( Küçükyıldız *) (* Dipnotlarda geçen “Küçükyıldız” annem Hayrunnisa Küçükyıldız, Babam Hasan Küçükyıldız ve bilgileri ortak sohbetimizde hatırladığımız veya birbirimize hatırlattığımız için de bazen beni kastetmektedir. )
V. DİLİMİZDE ÖKÜZ VE ÖKÜZE BAĞLI BİLGİLER
Kastamonu’da kullanılan Türkçe’mizde Öküz‘ün durumuyla ilgili rastladığım bilgilere geçmeden evvel, “Çift sürmek” veya “Çifte Goşmak” deyimleri üzerinde durmak istiyorum. Goşmak, goşulmak kelimelerini “Çift” yani “iki” sözleriyle bir ilişkisi olmalıdır diye düşünürken Bahaaddin Ögel hocamın Kültür Tarihinde de aynı konuya dikkat çekildiğini gördüm
( Bir ara hocanın yüksek lisans dersine girmek bahtiyarlığım olmuştu)
1. KÜÇÜK SÖZLÜK ( Küçükyıldız )
a. ÖKÜZLE İLGİLİ SÖZLER
bıza, buzaa, buzağı : Küçük sığır yavrusu
burmak : Yumurtalıkların burularak hadım edilmesi işlemi.
dana : Bir-üç yaş arasındaki erkek sığır
deste çekme : Sapı harmana taşıma işlemi.
dönüm vermiyor : İyi terbiye edilmemişler.
düğen, döğen sürme : Sapı taneden ayırma işlemi
cız dutma : Sineklerden rahatsız olan hayvanın alıp başını koşması
cimit : Bin nevi susam
çift sürme : Tarlanın tohuma hazırlanması için sürülmesi işlemi.(Aktarma, ikileme ve üçleme gibi nadas işleri de vardır.)
enemek : Yumurtalıkların kesilip alınması
gebre : Yün kese
gehlemek : Yürümesi için seslenmek.
gövem : İlkbahar
gövemleme : Cıvık işeme (taze ot sebebiyle)
gövem çifti : İlkbaharda yapılan çift.
herk : Nadas
kemre : Gübre
kerpetün, kelpeten, kerpeten: Çivi sökmek için kullanılan alet. (Boyabat’ta kelbetün olarak kullanılırmış-Erbaş )
mıh : Çivi
muruşmak :Vuruşma, güreşme, boynuz boynuza tokuşmak
nal : Öküzün ayağının taş ve saireden korunması için yine öküzün ayak tırnağına çivilerle tutturulan demir ayakkabı denilebilir. At, katır, eşekte de kullanılır.
nal çekücü : Nallamaya uygun çekiç.
nallama boyunduruğu : Boyunduruk eskisinden yapılır. Ayakları iple bu boyunduruğa bağlanan ve tekere geçirilen hayvan hareketsiz kalır, nallanmaya hazır olur. (Bazen huysuzlanıp, etrafındakileri de yaraladığı olur çünkü.) Urganla birlikte kullanılır. Urgan burguyla eski boyunduruğa delinmiş deliklerden geçirilir. Atlar nallanırken “burun gısgacı “(kıskacı) denilen bir alet kullanılırdı.
nodul : Küçük çivi
öküz : Yetiştirilmiş, terbiye edilmiş dana. Ayrıca bu dana enenmiştir, yani hadım edilmiştir.
sıntıraç : Öküzün tırnağının düzlenerek nala hazırlanmasına yarayan alet.
şap : Bir hayvan hastalığı
ürgendere, üvendere, öğendere : Öküzü idare etmeye yarayan ucu demir çivi iğneli (nodullu) sopa. İnce uzun ve kızılcık dalından yapılanı makbuldür.
b. ÇİFT SÜRME İLE İLGİLİ SÖZLER
çift sürme : Tarlanın tohuma hazırlanması işlemi, nadas (Aktarma, İkileme ve Üçleme gibi nadas işleri de genel olarak bu adla adlandırılır.)
çemek : Sabana yapışan çamuru temizlemek için kullanılan ve üvendereye takılan üçgen şeklindeki saç demir
dedegıl : Boyunduruk halkasına saban okunu tutturmaya yarayan kısım
demirlaa : Eneğin ucuna çift demirinin geldiği yer
dönüm vemaya : Hayvanlar acemi anlamında kullanılır.
dutak : Sabanın elle tutulan kısmı
enek : Demirin takıldıgı kısım (ng ile söylenir) (Gürgen, meşe, dışbudak gibi sert ağaçlardan yapılır.)
gövem çifti : İlkbaharda yapılan çift sürme
halka : Boyundurukla saban okunu birleştiren parça
herk : nadas
kayış : Boyundurukla halkayı bağlayan ve manda derisinden yapılan parça
kılıç ( kılınç) : Sürme işleminde derinliği ayarlamaya yarayan, enekle sabanı bağlayan kısım
saban : İlkel pulluk
saban oku : Sabanın taşıyıcısı, Öküzlerin boyunduruğuna sabanı tutturan kısım
saban demürü : Sabanın demir kısmı
yedecek ( halka ) : Boyundurukla saban okunu birleştiren parça
c. BOYUNDURUK İLE İLGİLİ SÖZLER
araba gayışı : Sığır,manda derisinden yapılan kayış
araba (veya) boyunduruk gayışı çivisi ( yedecek) : Kayış bağlandıktan sonra bu çiviyle tutturulur.
Boyunduruk : Söğüt, gürgen, meşe, ceviz veya karaağaçtan yapılan yük taşıması için öküzlerin omzuna konulmaya uygun şekilde yapılan alet. Trabzon Maçka’da boyunduruğa mankur deniliyormuş.(Bölge Ağızl. II / 44)
boyunduruk gaşı (kaşı) : Boyunduruğun ön yüzü ( Hayvanın omuz verdiği taraf arka yüzüdür )
galak : Hayvanın omzu rahat etsin diye bırakılan oyuk kısım
yedecek : araba kayışını tutturan 25-30 santimetre büyüklüğünde odun parçası.
zelve ( zevle ) : Yaklaşık kırkbeş santimetre uzunluğunda sert ağaçtan yapılan boyunduruk parçası
zelve bağı : Ucu yarım hilal şeklinde kıvrık olan zelvelerin birbirine tutturulması için kendirden yapılan kındap
(Not
Kastamonu köylerinde her öküze iki zelvi gelecek şekilde boyunduruklar varken, Daday ve çevresinde tek parçalı, yani dört zelvi değil iki zelviden oluşan boyunduruklar vardır. Bunlara Daday Boyunduruğu denir. Burada zelviler birbirine bağlanmaz, çiviyle tutturulur.
d. KAĞNI İLE İLGİLİ SÖZLER
kağnı : Türk Milletinin medeniyete armağanı olan bir ulaşım aracıdır. Öküz, manda gibi hayvanlarla kullanılmıştır. (Şekil 4) İğ ve Üstülük gibi iki ana parçadan oluşur ;
1. İĞ İLE İLGİLİ SÖZLER
büğü : İğ’ in Tekere takılan kısmı.
büğü çivisi : İğin tekerden çıkmaması için çakılan çivi
cember : Kağnı’ nın tekerini toplu olarak tutan, ortalığını bir arada tutan demir. ( Bu demir kırıldığında ya yeniden ortalık yaptırılır, yahut ta çarıklarla yamanarak idare edilirdi.Bu günkü lastik yamalar gibi.)
çarık : Kağnı tekerindeki cember’in çıkmaması için çakılan V şeklindeki demirler.
çember : Tekerin ağaç kısmının koruyucusu olan demir parçası. Tekerin yanlarında, üst üste duran ağaç parçalarını birbirine tutturmak için çakılan demirler.
gezek : Üstülüğün iki yana kaymaması için açılmış çukurluk
gezek çivisi (buylu çivisi) : Gezeğin iki tarafındaki gürgen veya karaağaç gibi sert ağaçtan yapılmış çivi ( Yozgat’ta buna “buylu çivisi” deniyormuş)
iğ (mazı): Arabanın bütün yükünü çeken alt kısım, Arabanın tekerlerini birbirine bağlayan ve tekerlerin takıldığı gürgen, gökağaç veya karaağaçtan yapılan dingil. Bu parçaya Tokat, Çorum veya Yozgat civarında ” Mazı” da denilmektedir.
kağnı demürü (demiri): Tekeri oluşturan parçaları bir arada tutan demir
köstek: Kağnı’ nın hızlı gitmemesi için fren işlevi gören demir kazık. Bu kösteğin at arabalarında kullanılanına “çoruk” denilmektedir.
ortalık : Kağnı tekerini oluşturan çemberin iç kısmına denir.
teker : Araba parçası
yastuk ( yastık) : İğe oturan İğ’ in üstündeki kertikli kısım.
2.ÜSTÜLÜK İLE İLGİLİ SÖZLER
araba gulağı ( araba kulağı) : Araba okuna bağlanacak olan kayışların oktan sıyrılmamasına yarayan sağlam ağaç çiviler.(genellikle iki tane olur)
are : Yozgat’ta mazıyı saran iki ağaç, oktan, yastıktan geçer, okun yastıktan çıkmaması, mazının ileri geri kaymaması, çıkmaması, iki yana kaçmaması için açılan çukura denir.
arka göbü : Kağnı tekerinin arkasındaki kısımda okların üzerine konan ana parça. İki tarafına gerektiğinde kazıklar dikilir.
bıdak : Küçük kazık
çatal kazık : Kağnı’nın önüne bazı yörelerde çatal kazık yapılır.(Kağnı tokmağı, Çatal Kazık ve Sırık’tan oluşan takıma Yozgat’ta Karaçal Takımı denirdi. Saman,g übre taşınırken Çeten örülür, yük çetenle taşınırdı.)
çeten : Meşe’ den örülmüş sepet.
çoluş : Bir Kağnı’ nın okuna, urganla, boyunduruğundan bir çift öküz daha koşulur, bağlanır. Bir Kağnı’ ya bazı durumlarda iki, üç çift hayvan koşulabilir. Yükün böyle birbirine çektirilmesi işlemine “Çoluş” denir.
dayak : Araba hareketsizken, Kağnı dururken öküzlerin omzundaki yükü almak ve onları dinlendirmek için oktaki yükü çekecek güçte ve yükseklikte (Yerden boyunduruk hizasını çok az geçecek kadar), yerle ok arasına dayanan deynek ( Diğer vakitlerde zincir veya urganla ok’a bağlı durur.)
dolap : yükü sıkıştırmaya yarayan parça
göbü ( köp, küp,güp ..) : Okların üstüne konulan sağlam, sert ağaçtan yapılan ana parça
kağnı tokmağı : Okun üstüne konan iki çatallı ağaç.
karaçal Takımı : Yozgat’ta saman veya gübre taşınırken çeten örülür, yük çetenle taşınırdı. Bu işlemi gerçekleştirebilecek olan takıma da Karaçal Takımı denirdi.
kol ( ok) : Kağnının önünde birleşen, arkaya doğru gittikçe bir metre kadar açılan 4.5-5 metre uzunluğunda ağaç . Kağnının iki oku vardır.
kolçak : Ok olarak tarif edilen iki ağacın tutturulduğu, Okları ön kısımda birleştiren çivi. kulak ( gulak ) : Kağnı okundaki kayışın kaymamasını sağlayan iki ağaç çivi.
ok demiri : Ok ucunun açılmaması için çakılan demir şeritler.
orta göbü : Öküzün arkasına gelen ve kağnının üstündeki ana omurlardan biri. Kazıklar bu omurların, bu Göbü’ nün iki tarafındaki deliklere üzerine dikilir.
ön göbü : Boyunduruğa yakın yere konulur. Ön kazıklar bu göbüye dikilir. Boyunduruğa yakın yere konulan ve iki tarafına kazıkların dikilebildiği diğer Göbü’ lere göre daha kısa olan parça.
sırık : Bu çatal kazık ve arkadaki düz kazık arasına sırık konur. süyen : Büyük kazık
tahta : Arabanın Göbü’ leri arasındaki boşluklar için uygun kesilmiş hatıl. Arabanın orta ve arka göbülerinin üstündeki boşluk, uygun kesilmiş tahtayla örtülür. Tahtalar, özellikle Orta Göbü ile Arka Göbü arasına konur. Gerektiğinde Ön Göbü’ye kadar da konabilir.
üstülük: Arabaların üst kısmındaki İğ’ inin ( tekerlerinin ) üzerine konulan parçaların tamamına denir.
yuvalak: Öküzle tomruk çekilirken, tomruğun altına yuvarlak bir ağaç “Yuvalak” konularak kolayca kaydırılır.
g. DÜĞEN (DÖĞEN, DÖVEN) SÜRME İLE İLGİLİ SÖZLER
burunluk : Öküzün harmandan yemesini engellemek için kullanılan kafes şeklindeki bir alet.
cendere : Döven’ in atlarla çekilmesi halinde kullanılan bir parça. (Doğuda yaygın adıyla )
dutacak( bok şapşağı, bok küreği, tabla, sağsı, şablak ) : Ağaçtan yapılan ve harmana öküz dışkısının düşmesini engelleyen bir alet. Kırşehir’ de “Tabla” , Konya’ da “Şablak” denilir, elle tutulmaz, bağlanırmış. Çankırı Dere çatı köyünde bu kaba “Sağsı” da deniliyormuş.
düğen (döğen, döven) : Çamdan yapılan zirai araç. Kayık biçimindeki iki uzun hatıl birbirine parelel bir şekilde tutturulmuştur. Üzerine ağırlık veya insan biner. Döven bir sırık veya zincirle boyunduruğa bağlıdır. Dövenin koşulu olduğu hayvanlar ise sürekli daire şeklinde dönmek durumundadır.
düğen daşı (düğen dişi) : Çakmak taşı.
düğen (döğen, döven) gaşı (kaşı) : Dövenin ön kısmı, kayık gibi yukarıya kıvrılmış bu bölümün alt yüzü sap üzerinde kolayca kayması için kayganlaştırılmıştır. Taşsız ve kaygan olur.
düğen (döğen, döven) sürme : Olgunlaştıktan sonra biçilen ekinler harmana toplandıktan sonra “yığın” yapılır. Bu yığınlardaki ekinlerin, ivedilikle sapıyla tanelerinin ayrıştırılması gerekir. Bunun için önce bir dövme işlemi yapılması lazımdır. İlkel usullerden birisi harmana yayılan ekinin üzerinde öküz, manda ve at gibi hayvanlarla, altına çakmaktaşları (dolayısıyla kesiciler) takılmış dövenlerin dolaştırılması ve iyice inceltilerek tanelerin ayrılabilir hale getirilmesi işlemine “döven sürme” denir. Döven, çamdan yapılan kayığımsı bir alettir.
düğensilik : Döveni boyunduruğa bağlayan alet, sırık.
göbü: Dövenin iki tahtasını birleştiren, aynı zamanda düğensilik’ in bağlandığı parça.
tınar soğurma (savurma) : Öküz veya manda ile atların çektiği döven, altındaki çakmak taşları dizisi vasıtasıyla kesici, parçalayıcı görevini yerine getirir.Bu işlemden geçen ekin artık ekin olmaktan çıkar bir saman yığını haline gelir. (Bu saman yığını da “tınar savurma” denilen, rüzgara tutulma işleminden geçirildikten sonra tane ile saman kesin olarak ayrılmış olur. ) (ŞEKİL 5)
tokola : Boyunduruğa bağlı halka.
tokola çivisi : Tokola’ yı Düğensilik’ e bağlayan çiviye denir.
zencir (zincir) : Düğensilik’ i Düğen Gaşı’ na bağlar.
2. ATASÖZLERİ
1. Abrulun onunda ya on horum ot, ya öküzün gönünü kurut! ( Bölge ağızl. I-25)
2. Acamı öküz boyunduruk gırar. (Kastamonu)
3. Acemi üçüz brondugı kırar. (Makedonya – Mamuşa)
4. Acemi öküzü yedeğe alırlar. (I-26)
5. Ahırdan çıkan(yetişen)öküze tosun derler. ( Bölge ağızl. II-21)
6. Akıllı öküzden ahmak at iyidir. (Kazak-29)
7. Arıya verdim uçuvedi, kömüşe verdim sıçıvedi (Hasan Küçükyıldız)
8. At biniciyi, öküz koşucuyu bilir. (Kastamonu) (Erdoğdu-336)
9. Attan kalanı öküze dökerler.(II-26)
10. Bağlı it ürer, bağlı öküz süser. (Kazak-70)
11. Bak anasını, al danasını. (I-58)
12. Baksını bayım bar deme, bukanı malım bar deme (Kazak 72)
13. Baktın Martın dokuzu, sal çayıra öküzü. (I-58)
14. Batmış kağnıyı koca öküz çıkarır. (I-61)
15. Bazen teker döner, bazen dingil (I-61)
16. Bir dana bir ahırı (nahırı) bekler (pisler,bozar.) (I-65)
17. Bir götü boklu dana, bir dam sığırı boklamış. (I-65)
18. Bir meşeden okluk da çıkar, bokluk da. (I-67)
19. Bir ocaktan (oymaktan, kökten) okluk da çıkar bokluk da. (I-67)
20. Bir ötürekli dana bir sürüyü bok eder.(II-31)
21. Bir tırıklı dana bir hergeleyi bok eder.(II-31)
22. Bir yıl nadassız kalan, iki yıl ekinsiz kalır. (I-68)
23. Boğayı böğürten taşaktır. (I-69)
24. Boynuz öküze, semer eşeğe yük olmaz. (I-71)
25. Boynuz öküze yük olmaz. (I-71)
26. Boynuzu gözüne batmayan danayla vuruş.(II-31)
27. Boyunduruğu görünce öküz canlanır.(II-32)
28. Boyunduruğu koca öküz çeker. (I-71)
29. Buzağı çalan, öküzü de çalar. (Kazak 103)
30. Büyük öküz ölmeden yeri belli olmaz.(I-74)
31. Büyük öküz yan bakmasa küçük öküz zelve kırmaz.(Öcal Oğuz-Yozgat)
32. Cahil yiğitten uysal öküz üstündür. (Kazak 104)
33. Cehennnemde bin öküz bir kuruşa Cennette bir öküz bin kuruşa(II-33)
34. Çabalayan öküz çifte çok gider. (I-77,II-33)
35. Çatılı öküzün arasına girme! (I-78)
36. Çatılı öküzün arasına girilmez.(II-34)
37. Çiftçi isen nadası üçle, koyuncu isen ağılda kışla! (I-79)
38. Çiftçinin ambarı sabanın ucundadır. (I-79)
39. Çoban bir kilo kıl, reçber bir kağnı saman yer. (I-80)
40. Dağda öküz, düğünde kız seçilmez. (I-84)
41. Dana biçikten artar, para buçuktan artar. (I-86)
42. Dana boku sıva tutmaz. (I-86)
43. Dana ne kadar büyüse, gene anasını emer. (I-86)
44. Dananın oynaması kazıktan. (I-86)
45. Dar yerde harman olmaz. (I-86)
46. Dedikodu öküzü de öldürür. (Kazak 131)
47. Dek duran danayı canavar yemez.(II-37)
48. Deli öküzün koşumu iyi olur. (Numan)
49. Deve gözünü süzer, boğa yularını koparır. (Kazak 153)
50. Durgun öküzün ıslık canına minnet. (I-99)
51. Düğe göz eylemese, boğa sıçramaz. (I-102)
52. Düğen öküzünün ağzı tutulmaz. (I-99)
53. Dünya öküzün boynuzunda dönüyor. (Kastamonu) (Marifetname)
54. Düşen öküze bıçak çeken çok olur. (I-101)
55. Düven süren öküzün ağzı boş durmaz., (I-102)
56. Edersen nadas, ekmeğin olur has. (I-103)
57. Ek tohumun arısını, bitmezse bitmesin,
Koş öküzün irisini çekmezse çekmesin. (I-105)
57.Elin köpeğini mankurlayanın mankur elinde kalır.(Trabzon Maçka)(Mankur=Boyunduruk) (II-44)
58. Erkek atın kişnemesi öküzün sayesindedir. (I-113)
59. Eser eser yağmazsa, sat öküzü çavdar al.
60. Eser eser yağarsa, sat çavdarı öküz al. (I-114)
61. Ev danası ev danasından korkmaz. (I-118)
62. Ev danası öküz olmaz. (I-118,II-47)
63. Evdeki buzağı öküz olmaz. (I-118)(inek olmaz)(II-47)
64. Evleği koca öküz katar(II-47)
65. Evleğin derinini(hendeğini)ihtiyar(yaşlı)öküz yapar.(II-47)
66. Ezrail’ in danasını kurt yemez. (I-120)
67. Geçen kağnının gölgesi olmaz(II-49)
68. Gizli boğaya gelen aşikar doğar. (I-126)
69. Göçen halkın boğasını, yerli halkın danası korkutur. (I-189)
70. Harman dönen öküzün başı bağlanmaz.(Numan)
71. Hayvanı gösteren tımardır. (I-133)
72. Hayvanın iyisi otlukta, insanın iyisi kıtlıkta (I-133)
73. Her öküz kendi çiftiyle koşulur. (I-136)
74. Hırsız evden olursa öküz (dana) bacadan çıkar. (I-138)
75. Hoha var öküz durdurur,
76. Hoha var zelve kırdırır (I-139)
77. İki boğa vuruşsa, aralarında buzağı ölür. (Kazak 220)
78. İlıye iilik olsaydi, kara öküze biçak olmazdi.(Makedon 61)
79. İnek boynuzlu öküzde güç olmaz, öküz boynuzlu inekte süt olmaz (Kazak 225)
80. İnek öküze ; “öğünü çabuk yi, çifte gideceksin” demiş, öküz de ineğe; “ sen çabuk yi, az sonra sağılacaksın” demiş. (Hayrunnisa Küçükyıldız)
81. İnek öldü hap kesildi,dana öldü hep kesildi(II-58)
82. İneğin öküz başlısı, tarlanın ufak taşlısı (makbul olur) (I-142)
83. İnsanın yere bakanından, hayvanın göğe bakanından korkulur! (I-143)
84. İnsanlar sözleriyle, öküzler boynuzlarıyla bağlanırlar.(Roma Atasözü-A.Oktay Güner, Ceviz Kabuğu,8.4.2000)
85. İşleyen demir ışılar, yatan öküz muşular. (II-59)
86. İyi öküz dönümünü bilir(I-148)
87. İyiliğe iyilik olsaydı, kara öküze bıçak olmazdı. (Hasan Küçükyıldız) (Kara öküzün, sarı öküze göre daha makbul olduğunu, iyi çalışıp sadakatle hizmet ettiğini gösterir.Ama bu da onu işe yaramaz hale gelince kesilmekten kurtaramaz. Ayrıca insanoğlunun nankörlüğüne de işaret edilmektedir.)
88. Kadının ere, öküzün yere, tarlanın eve yakını (makbuldür.) (Erdoğdu 227)
89. Kadının uzun saçlısı, ineğin öküz başlısı (I-150)
90. Kalbur kalbur taşımadan, kaldır kaldır kaşıması iyidir. (Hayrunnisa Küçükyıldız) (Öküze kalbur kalbur saman veya yiyecek vermektense, tımarına önem verilmesi gerektiği işaret ediliyor.)
91. Kapıdan yetişme tosun olmaz.(I-151)
92. Kara öküz (ürünü) eker amma, gün gırmızı (erken?) doğar.(veya “gün insanı bunaltır”) (Hasan Küçükyıldız) (Herşey insan gücüne –aklına-bağlıdır anlamında.)
93. Kara öküz sarı öküzden makbuldür.(Hasan Küçükyıldız)
94. Karı kocasını bulmamış, yağşanıp geçer
Öküz dengini bulmamış genşenip geçer (I-152)
95. Kendiminki dediğimde öküz gibi gücüm var.
Başkasının dediğinde şöyle böyle işim var. (Kazak 268)
96. Kırmızı öküz kızara kızara ölür (I-158)
97. Kışın koca öküze bakmazsan, yazın derisini yüzersin.(I-159)
98. Kızın saçlisi.tarlanın taşlisi,öküzün yaşlisi deerlidir.(Makedon 64)
99. Koca öküz böğlek (bünelek) (I-162)
100. Koca öküze deh, gelene meh de.(I-162)
101. Koca öküz çizgiyi doğru çeker.(II-68)
102. Koca öküze ıslık (çürük saman) bahane (I-162)
103. Koca öküz olmazsa uşağın karnı doymaz (I-162)
104. Koca öküz otluğun yıkıldığı gün doyar(!-162)
105. Koca öküz ölmüş de “Gönümü düvenin üstüne atıverin” demiş.(D- 353)
106. Koca öküz ölmeyince yeri belli olmaz (I-162)
107. Koca öküzün götü gibi şıkırdama! (şıkır şıkır etme, sır tutmasını bil, sana verilen bilgiyi hemen ortaya dökme anlamında) (Kastamonu)
108. Koca öküzün ölümü samandan olsun (I-162)Mal canın yongasıdır. (Kastamonu)
109. Kör boğayı susturmak zordur.(II-69)
110. Köy danasından öküz olmaz(I-167)
111. Kurt danasız, kuş tanesiz olmaz(I-168)
112. Mart martlığını gösterir, koca öküzün boynuzunu karlatır.(I-171)
113. Meregin samanını danalar bitirir. (I-171)
114. Ne çekerse koca öküz çeker. (I-173)
115. Olacak dana kom önünde belli olur. (I-175)
116. Ot otunu(yerini) öküz çiftini bulur (I-176)
101. Otlu yerde öküz semirir, ölümlü yerde molla semirir. (Kazak 325)
102. Öğünen öküz evleğe sıçar. (I-177,II-76)
103. Öküz ayağı olmaktansa, dana başı olmak daha iyidir. (Malatya 196)
104. Öküz altında buzağı arama! (Kastamonu)
105. Öküz altında buzay aranmaz. (Makedon-73)
106. Öküz bağıracağına kağnı bağırır.(II-76)
107. Öküz başlı inek sütsüz, inek başlı öküz güçsüz olur. (Erdoğdu- 228,230)
108. Öküz büyük olsun da çift çekmezse çekmesin.(II-76)
109. Öküz boynuzlu inekte süt olmaz. (Kazak 225)
110. Öküz cırıldamadan araba cırıldar (I-178)
111. Öküz danaya demiş ki;”Ye ki süte gidesin.”, O da demiş ki;”Süte gidenle gitmeyen belli olur.”(I-178)
112. Öküz eşiyle, döğen dişiyle döner (I-178)
113. Öküz eşiyle koşulur. (I-178) (Hasan Küçükyıldız) (Kayısı)
114. Öküz gibi malın olsun. (Kastamonu)
115. Öküz göpe sıça sıça büyür (II-76)
116. Öküz her yerde öküzdür. (Kastamonu)
117. Öküz koşulurken, inek sağılırken sevilir (Erdoğdu 336)
118. Öküz olacak dana, varır öküzün yanına yatar.(I-178)
119. Öküz olmadan güpe (göpe) sıçma! (Hasan Küçükyıldız) Öküz kadar büyü, çalış,hizmet et de ondan sonra ne halt edeceksen et, Destursuz bağa girme anlamında)
120. Öküz olsun götü olsun (Mirhamza) (Bir işin olmamasından eksik de olsa olması daha iyidir anlamında)
121. Öküz öküzün boynuzunda çamur görmezse korkmaz.(I-178)
122. Öküz öldü, düğen kaldı harmanda,
Akıl gitti, fikir kalmadı fermanda. (Hasan Küçükyıldız)
123. Öküz öldü kağnı (karnı) sindi (sındı). (Hayrunisa Küçükyıldız) (D-371) (Kocası ölen kadının kocasının akrabalarıyla ilişkisini kesmesini anlatır) (Değerli Halkbilimci Ayşegül Bahşışoğlu’nun uyarısına göre doğrusu:Öküz öldü kağnı sindi=kırıldı olmalıdır.
124. Öküz öldü kan kurudu (Öküz ölür kan kurur) (Hasan Küçükyıldız) (Ancak namusa tecavüz eden kişi öldürüldüğünde kirletilme unutulabilir anlamında ) ( Bulut )
125. Öküz öldü ortaklık bitti. (Kastamonu)
126. Öküz; “Öldüğüm zaman derimi ineğin sırtına atıverin” dermiş. ( Hasan Küçükyıldız) (Bir buçuk-iki yaşında, bazen üç-dört yaşında enendiği-hadım edildiği için gönlü kalırmış)
127. Öküz ölür çift kalır,eşek ölür yük kalır.(I-178)
128. Öküz ölür gönü kalır, yiğit ölür ünü kalır.(I-178)
129. Öküz tekini bulmadan çifte yürümez.(I-178)
130. Öküz yemi bitince çifte gideceğini bilir.(II-76)
131. Öküz yere düşünce kasaplar çoğalır.(II-76)
132. Öküze boynuzu,köpeğin kuyruğu ağır gelmez.(I1-78)
133. Öküze boynuzları ağır gelmez. (Kastamonu)
134. Öküze beynuzi aur gelmes. (Makedon- 73)
135. Öküze doğan talih, buzağıya da doğar. (Kazak 327)
136. Öküze vurmuşlar; “Vay arkam” demiş. (Kastamonu)
137. Öküzü kene azdırır,Akıllıyı düşünce azdırır. (Kazak -327)
138. Öküzü bildik, kömüşü duyduk yerden al! (Erdoğdu-336)
139. Öküzü olmayan akşamdan koşar(II-76)
140. Öküzü öküz edeceksen yem al,karıyı karı edeceksen don al.(I-178)
141. Öküzü sahibinin dediği yere bağla da ister kurt yesin ister ayı.(Öcal Öğuz)
142. Öküzü saldım çayıra, Mevlam bizi kayıra. (Kastamonu) (Kimbilir kiminle kavga eder, muruşur, sakatlanır belli olmaz! Anlamında)
143. Öküzü yokuşa sürenin hayatı zorlaşır. (Kazak 327)
144. Öküzün ayağı (tırnağı ) olacağıma Keçinin boynuzu olurum (daha iyi) (Afganistan-Mirhamza Hatunoğlu) (Öküz ayağı olmaktansa dana başı olmak daha iyidir.(Malatya 196)
141.Öküzün büyüğünü döverler.(II-76)
145. Öküzün büyük olsun da çüte gitmesin. (Malatya 198)
146. Öküzün çektiğini kayışa sor.(I-178)
147. Öküzün doyduğu haftasına sürer.(I-178)
148. Öküzün döngeli göğnüse de taş olur.(Erdoğdu-332)
149. Öküzün iyisi boyunduruk altında (iş başında) belli olur. (Kastamonu)
150. Öküzün töngeli göğnümez.(I-178)
151. Öküzün yaşlanması sürümden(Özbekistan-Türkmenistan Mirhamza)
152. Öküzün yatağına danayı bağlama (I-178)
153. Öküzüne ho de, gelenine me de.(I-178)
154. Sağlam öküze çürük saman kar etmez(I-184)
155. Sakın abrulun (nisan) beşinden,öküzü ayırır eşinden.(Erdoğdu-337)
156. Sakın nisanın beşinden, öküzü ayırır eşinden (Makedon 76)
157. Samanın iyisini marta koy,marta koymazsan koca(gece) öküzün derisini(gönünü) avlaya(çangala)artakoy.(I-184)
158. Samanın yarısını marta koy.(I-184)
159. Samanlığı bitiren danadır.(II-79)
160. Samanlığı danacıklar tüketir.(I-184)
161. Samanlıktan gelir dananı yolu (I-185)
162. Sarı (soru) danadan iyi öküz olmaz. (Hasan Küçükyıldız)
163. Sarı öküz yarı öküz. (Hasan Küçükyıldız)
164. Sen besle danayı,koyun bulur anayı(I-185)
165. Süseğen ineğe Tanrı boynuz vermez.(II-81)
166. Şubatın arpası,Martın sıpası(II-81)
167. Tahsildarın iyisi öküzün tekini,kötüsü çiftini sattırır(I-191)
168. Tarlanın ufak taşlısı, kızın uzun saçlısı, öküzün inek başlısı. (Erdoğdu 232)
169. Tek öküz çifte yürümez.(I-194)
170. Uzaktan alma düğeyi, çeker gider boğayı. (II-85)
171. Yağlı öküz taşları kayaları sürer. (II-87)
172. Yağışlı havada çift olmaz. (I-200)
173. Yağmur yağmadan çift olmaz. (I-201)
174. Yat öküze dökecek samanım yok.(II-88)
175. Yatan öküze saman olmaz (I-203)
176. Yatan öküze yatsılık olmaz. (Erdoğdu 234)
177. Yazın harmana sıçan öküzün,kışın hatılda (=hayvan yemliği) ağzına gelir.(II-91)
178. Zayıf(hasta)öküzün kıblesi aranmaz.(II-91)
179. Zenginin buzağısı olacağına fakirin öküzü ol.(Kazak 415)
Ata sözlerimizin her birinin engin anlamları vardır.Yukarıdaki atasözlerinden sadece birini biraz açmak istiyorum.”Öküz olmadan küpe (güpe veya göpe) sıçma!” sözü olgunlaşmadan kaldıramayacağın yükün altına girmemeyi ihtar ediyor.Çünkü zayıf ve acemi öküz usta öküzün bir hareketiyle kağnının boyunduruk ve göbü arasına sıkışır. Güçlü öküz boyunduruğu ileri itmiş, zayıf öküzün boyunduruğu geri kalmış, boynu zelvenin sıkıştırmasıyla müthiş acımıştır. Canı yanan hayvanın tepkisi arkasına gelen küpü pislemek olur. Atalarımız, bu durumu atasözüne dönüştürerek, insanlarla kıyaslamamıza imkan vermişlerdir. Milletimiz her vesileyle çevresinden ders almasını bilen derin bir gözlemciliğe sahiptir.Yetişmemiş insanlara “Dananın teki” demiş, her şeye tahammül edip kabullenenlere de “Öküz gibi” demiştir. Türk insanının en büyük yardımcılarından biri olan öküz, milletimizin bu derin gözlem ve benzetmelerinden bolca nasibini alarak ata sözlerimizde bolca yer almıştır.
3. DEYİMLER
1. Adım adım arası,saban değmedik neresi? (D-216)
2. Ağaç meşenin,öküz paşanın.(D-217)
3. Ahmetin öküzü, bakar iki gözü (D-221)
4. Ahmetin öküzü gibi bakmak (D-221)
5. Aklı öküz mayısı gibi kat kat olmak(D-98)
6. Alaca dana,ak buzağı sade sizde mi var?(D-224)
7. Ali Ağanın ala danası gibi dolaşma(D-99)
8. Allahın fasulye öküzü(D-226)
9. Anası ne ki, danası ne ola? (D-232)
10. Anasını sağdım da danasını aç mı bıraktım?(D-101)
11. Anasının önüne geçen dana. (D-232)
12. Anayı yedi,danayı da yedi. (D-232)
13. Babam öküz olacak ta beni vuracak. (D-245)
14. Ben diyorum kara dana,sen diyorsun ala dana. (D-253)
15. Benim derdim inek ile dana,
Karımın derdi sürme ile kına. (D-254)
16. Benim derdim inekle dana,
Seninki sindikle kına.(D-254)
17. Benim derdim oyunla manada,senin derdin inekle danada. (D-254)
18. Bit zelveyi kırmış eve girmiş. (D-261)
19. Boğazı saban demiriyle delinmiş. (D-262)
20. Bokunu boynuzlamak. (D-262)
21. Boynu boğazı altında kalmak. (D-263)
22. Boynu burulu. (D-263)
23. Boynuzunda çamur var. (D-263)
24. Boynuzu kurtlu(D-263)
25. Boyu uzun böğrü boş(içi boş),tut kulağından çifte koş. (D-264)
26. Bulut gitti Şam’a, öküzü sürün dama (D-111,D-265)
27. Çüte yerimez amma büğeleğe şartıynan (D-278)
28. Dağdan ayı gelir,ahırdan öküz çıkarır. (D-279)
29. Dam danası. (D-281)
30. Dana emmiyor, inek almıyor. (D-281)
31. Dana kalgır,buzağı kalgır (D-281)
32. Dana kalgır,buzağı kalgır; arada… da kalkır(D-116)
33. Dana otardın da hak mı ettin (D-281)
34. Dana öldü süt kesildi,inek öldü hep kesildi.(D-116)
35. Dana yalamış,gün kurutmuş (D-281)
36. Danaları yiyen kurt (D-281)
37. Danalığında süte doymamış. (D-281)
38. Dananın kazığı kopmak (D-281)
39. Dananın teki (Kastamonu)
40. Danayı dağa sürmek(D-116)
41. Darende öküzü (H.Küçükyıldız)
42. Dayanık öküze oha mahmaymış (D-283)
43. Dombay danası(D-131)
44. Dönümü ağır (D-294)
45. Düğen öküzü gibi (yemek) (Kastamonu) (Obur olması anlatılıyor)
46. Gıcılamaz kağnı(D-131)
47. Hamsin,zemheriden kemsin,koyuver buzağılar emsin(D-326)
48. Her zaman Agop’un öküzü ölmez, içli köftenin kırkı bir kuruş olsun(D-331) ????????????????????????????????????
49. Ho öküzüm ho,dönüm başına kadar geçim gerek(D-138)
50. Ho öküzüm ho,önün neyse sonun o.(D-332
51. İki evin bir öküzü (Malatya 198)
52. İki öküz arasından geçer,bir çift çarık çıkarır(D-334)
53. İki öküzün arasından bir davul gönle çıkar.(D-334)
54. İneğin yemini yiyip dananın hatılına yatmak (D-335)
55. Kağnının küpüne sıçırtmak (H.Küçükyıldız) (Zorda bırakmak,bunaltmak)
56. Kağnısı kayışlı(D-340)
57. Kağnıyı dayaklamak(D-143)
58. Kapısına boynuz dikmek (D-342)
59. Koca kafa içi boş,tut kulağından çifte koş.(353)
60. Koca öküz ölmüş de “Gönümü düvenin üstüne atıverin” demiş.(D- 353)
61. Komşu buzağısı aramak (D-354)
62. Kör öküz,kırık tapan (taban) geçinmek (D-356)(D-150)
63. Kör öküz közebe düşmek (D-356)
64. Kör öküzü götünden yemek(D-150)
65. Mahmut’un öküzü, bakar iki gözü (D-361)
66. Manav kağnısı gibi(D-154)
67. Mart buzağısı gibi bakmak(D-362)
68. Mart danası (D-362)
69. Mart,koca öküzün gönünü sırığa art (D-362)
70. Oha var ki hata giydirir, oha var ki zelve kırdırır(D-368)
71. Oha var öküz eyler,oha var samu kırar (D-368) ????????????????????????????????????????????????????????
72. Okta sapanda durmamak.(D-368)
73. Öğe öğe öküz ettiler, boynuzunu dokuz ettiler.(D-370)
74. Öküz Aleyisselam (H.Küçükyıldız)
75. Öküz eşini bulmamış(D-371)
76. Öküz gibi (Tahammülü fazla, herşeyi kabullenebilir anlamında)
77. Öküz gibi boğuşmak(Mirhamza)
78. Öküz gibi böğürmek(H.Küçükyıldız))
79. Öküz gibi ofutmak (Mirhamza)(Öküz gibi kırışmak, kurulmak, kurumlu kurumlu bakmak, yılçarmak =Karşı gelmek,yan bakmak)
80. Öküz gibi burnundan solumak (Mirhamza)
81. Öküz gibi güçlü (kuvvetli) olmak (Mirhamza)
82. Öküz gibi gücünden habersiz olmak (Mirhamza)
83. Öküz herif (Kastamonu)
84. Öküz oğlu öküz (D-371)
85. Öküz kulağında kaval çalmak(D-371)
86. Öküz olmadan küpe(güpe) sıçmak(D-371)
87. Öküz olsun götü olsun(Mirhamza)
88. Öküz sabana (trene) bakar gibi (ne bakıyorsun?) (H.Küçükyıldız)
89. Öküz sıçmış, teker geçmiş(D-371)
90. Öküzden farksız olmak(Mirhamza)
91. Öküzü bıçağın yanına götürmek(D-159)
92. Öküzü ova arpası yemek (D-159)
93. Öküzü tereğe çıkarmak(,D-159D-371)
94. Öküzüm büyük olsun da çekmezse çekmesin.(D-371)
95. Öküzümün adı sağır,ha bağır,ha bağır(D-159)
96. Öküzün bıçağa baktığı gibi bakmak (D-159)
97. Öküzün gözüne dürtmek(D-371)
98. Öküzün kulağında yatmak(D-371)
99. Öküzü yüzdük,kuyruğuna geldik(D-371)
100. Öküz yemi yesin,değirmene gidecek belli olur.(D-371)
101. Rumeli Öküzü gibi (ne gırışıyosun?) (Rumeli Öküzü gibi “dik kafalısın” anlamında. Rumeli öküzleri yana veya yukarıya sivri boynuzlu olurmuş.) (Hasan Küçükyıldız)
102. Samanın sarısından,saçmanın kurusundan Mayıs Dede’ye de sakla(D-378)
103. Sarı öküzden dem veren (D-162)
104. Seraskere dana güttüren dünya(D-382)
105. Sürüde danası olmak(D-387)
106. Şeytanı boyunduruğa koşmak (D-166)
107. Şeytanın boynuzuna salıncak kurup kırk yıl sallanmak (D-388)
108. Tavşana boyunduruk germek (D-390)
109. Tekerine taş koymak (D-391)
110. Tekeri taşa dayanmak (D-391)
111. Yaza çıkarttık danayı,beğenmez olduk anayı (D-400)
112. Zevlileri ters çevirmek (D-175)
Kağnılarla ilgili olarak, Kurtuluş Savaşımızdaki Kağnı Kolları ile ilgili roman ve hikayeleri ayrıca araştırmak ve bunu kültürümüzün değişik alanlarında, mesela sinemada, değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.
4. DUALAR:
1.Tekerine taş değmesin (Malatya 198)
5. BİLMECELER
1. Attım atana
Değdi batana
Deryada balığa
Düzde hotana. (Öküz) (Kars)
2. Avucuma sığar,ambara sığmaz. (Övendire) (Üçer-323)
3. Bize bir kişi geldi,
Tepesinde dişi geldi. (Öğendire) (Üçer-324)
4. Dağdan gelir ok gibi,
Kolları budak gibi.
Eğilir su içmeye,
Bağırır oğlak gibi. (Kağnı-Araba) (Erdoğdu-242)
5. Dağdan gelir dak gibi
Kolları budak gibi
Eğilir su içmeye
Bağırır oğlak gibi. (Kağnı) (Üçer-324-325)
6. Dağdan kestim tahtalık, suya attım ak balık (Saban) (Üçer-325)
7. Dalı aşağı,
Sapı yukarı. (Öküz Kuyruğu) (Kastamonu)
8. Et yer, su içmez. (Öğendere) (Üçer-325)
9. Sekiz ayak, iki baş
Üstü tahta, altı taş. (Öküz-Düven) (Üçer-327)
10.Üstü ağaçtan, altı taştan. (Düven) (Üçer-328)
11. Ağaca çıkar adam değil
Boynuzu var öküz değil
Yazı yazar kâtip değil
(Salyangoz) (Z. Eyüboğlu) http://www.turkleronline.com/bilmece/bilmece_ailebaslayanlar.htm
12. Alti öküz yüzi geçi
Oni gezdiren bir gişi
(Mes) (S.Olcay) http://www.turkleronline.com/bilmece/bilmece_ailebaslayanlar.htm
13. Sarı öküz yattı kalkmaz / Siyah öküz gitti gelmez.
http://w3.gazi.edu.tr/~onderc/altay.htm
14. Sarı öküz yattı kalkmaz,
Kara öküz gitti gelmez (Ateş-Duman)
http://www.susehri.gov.tr/kultur/
15. Üç öküzüm var
Birisi gitti gelmez,
Birisi yer doymaz,
Birisi oturur kalkmaz ( Duman ateş kül)
16.ak öküz yatar kalkmazSarı öküz dikilir kalkmaz (Yol kamyon)http://ark61.sitemynet.com/bilmecelll.htm
5a. ÇAĞDAŞ BİLMECELER(?)
1. S: Boga ile öküz arasinda ne fark vardir ? C: Bogalar ineklerin babalari, öküzler ise amcalaridir.
www.yerelhaberim.com/bilmeceler1.htm
6. MANİLER
Öküz aldım Hasan’dan
Satamadım tasamdan
Kar edeyim der iken
Ziyan ettim kesemden (Erdoğdu-230)
7. DUALAR
1. Tekerine taş değmesin (Malatya-198)
8. ŞAKALAR
1. “Ne öküzünü methediyorsun, benim öküzüm senin öküzün gada (kadar) bok sıçar!”
9. TÜRKÜ
TÜRKÜ
Kastamonu’lu değerli araştırmacı Ata Erdoğdu’nun tesbitlerine göre öküz; Kına Türküleri’ne, ağır öşür vergisi dolayısıyla yakılan türkülere (bir çift öküzünden biri alınan vatandaşın boyunduruğa kendisinin girmesini anlatan Aşar Türküsü) ve nihayet dünya mizah edebiyatına mal olmuş olan aşağıdaki türküye bile girmiştir. (Erdoğdu-147,168)
Manda yuva yapmış söğüt dalına
Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?
Sabah erken çifte giderken,
Öküzüm torbadan düştü gördün mü?
Öküzle ilgili türkülerin içinde en bilinen türkülerden biri Aşık Mahzuni Şerife ait olan Bir Çift Öküz Yeter mi – Memmed Emmi türküsüdür.
Bir Çift Öküz Yeter Mi
Aha Memmed Emmi
Böyle Baca Tüter Mi
Daha Memmed EmmiÇoluk çocuk Uyumaz
Aha Memmed Emmi
Aç İnsanlar Yatamaz
Daha Memmed Emmi
Bu Tarla Susuz Tarla
Aha Memmed Emmi
Daha Zorla Ha Zorla
Daha Memmed Emmi
On Çocuk Arpa Yiyor
Aha Memmed Emmi
Beyler Bunu Bilmiyor
Daha Memmed Emmi
Memmed Emmi İrezil
Deha Memmed Emmi
Vallahi Yalan Değil
Daha Memmed Emmi
Gidelim Mahkemeye
Aha Memmed Emmi
Mahzuni Şerif Geldi
Daha Memmed Emmi.
http://www.turkuler.com/sozler/tB.asp
Afganistan’lı Özbek Türklerinden Mirhamza Hatunoğlu’nun anlattığına göre Özbekistan’da Öküz Koşukları yani Öküz Türküleri varmış. Pakistan Karakol şehrinde Öküz Koşukçu namında bir sanatçı dahi varmış. Kars’ta at üstü makamları bulunduğuna göre Öküz Koşuklarının ve koşukçularının bulunması çok tabiidir.
KİLİMLERDE
KIRIM TATAR KìLìMLERì Mamut ÇURLU
…………
Bahçesaray’daki Hansaray müzesinde muhafaza edilen kilim örneklerini üç tipe ayirmak mümkündür: Birinci tip, “orta”dir. Ölçüleri 2,84 x 2,84′dür. Genis ve dar dikdörtgen çerçeveli olup, süslemelerle doludur. “Orta” kilimler evlerin veya camilerin merkezindeki alanda, ahsap, oymali veya resimli tavanin orta kisminin altina tesadüf eden yerleri örtmekte kullanilirdi. ìkinci tip “köbekli orta” (göbekli orta) olarak adlandirilir. Ölçüleri 3,58 x 2,93′dür. Kilimlerin kenarlari üç sira dikdörtgen çerçeveden olusmaktadir. Ortasi yani “köbek”, merkezleri ortak bes sira eskenar dörtgenden mütesekkildir. Üçüncü tip kilimlerin ise, ortalarindaki alan bitki ve hayvan sekilli olup, sira sira süslü dikdörtgenlerle çerçevelenmistir. Bitki ve hayvan süslemeleri ise stilize motiflerden olusur: “Yarim gül”, eskenar dörtgen seklinde “bota köz” (Deve gözü), “qaz ayaq”, üç yaprak, “çeçekli çerep”, “ögüz siydik”, tek bir dalgali çizgiden olusan öküz izi.
http://www.euronet.nl/users/sota/kilim.htm
10. FIKRALAR
Kastamonu ili Budamış Köyünde (bizim köyde) bir hadise anlatılırdı;
Köye ilk defa traktör gelmiş. Köylünün biri “bunlar çok yoruldu” diyerek ot ve su uzatmış traktörün önüne. Ekmek vermiş. Traktör ilgi göstermeyince ;
“Ekmek vedim yimeya, su vedim içmeya, hır hır deya başka bişey demaya” demiş.
Bu hadise muhtemelen bir tevatürdü. Hiç olmamıştı, ama anlatılırdı.
Traktörün onca ağır işi yapmış olmasına üzülmüş olmalı emmim!.
Köylünün öküzü, malı köylünün canıdır. Çünkü Mal canın yongasıdır.
Adamın birinin bir eşeği, bir çift de öküzü varmış. Askerden yeni gelen oğluyla ilgili olarak, geç vakit, karısıyla konuşuyorlarmış, oğlan da uyuyamamış, dinlermiş;
Hanım demiş ki: “Herif,oğlan askerliğini yaptı, everivermek gerek, ne edeceğiz, ne yapacoyuz? Adam :”Hanım,eşeği satsak oğlan evermez,öküzleri satsak aç kalırız,hele günü gelsin düşünürüz.” Demiş.Oğlan konuşmanın devamını beklemiş,üç gün-beş gün,bir ay.. Sonunda dayanamamış, anasına: “Kız ana, şu bizim öküz meselesini gonuşuven gayrı” demiş.
ÖKÜZ
Eski Darülfünun müderrislerinden merhum Ferit Kam’a “Dünya öküzün boynuzunda mı durur?” Diye sormuşlar. Üstad biraz düşünüp öğrencilerine “yazın!” demiş ve şunları söylemiş:
Ne taaccüp ediyorsun, buna dünya derler
Duyulan herzelere onda nihayet yoktur.
Yerin altında öküz var mı dedi bir meczup
Onu bilmem dedim, fakat üstünde pek çoktur! Akif GülerAkif Güler
Akif Güler Aki
http://www.semerkand.com.tr/SAYI20/tavanarasi.html
ÖKÜZ AHMET PAŞA
Osmanlı paşalarından, Öküz Ahmet paşa lakaplı bir paşa vardır. Bir gün bütün paşaların bulunduğu bir çadırda toplantıda bulunurken, çayırda otlayan münasebetsiz bir öküz, çadırın içerisine başını sokar;
-“Mööö, möööö,” der.
Çadırda bulunan bütün paşalar bıyık altından gülmeye başlar. Paşaların kendine malum lakaptan güldüğünü fark edince, paşalara dönerek;
- Paşalar! Az önce içeri giren öküz ne dedi biliyor musunuz.? O öküz bana dedi ki;
“Yahu, hadi sen bizdensin…Peki bu Eşeklerin içinde ne işin var”
( http://www.kimyaokulu.com/hertelden/hazircevap/sayfa09.htm )
ÖKÜZ MESELESİ
Köylünün öküzü, malı köylünün canıdır. Çünkü Mal canın yongasıdır.
Adamın birinin bir eşeği, bir çift de öküzü varmış. Askerden yeni gelen oğluyla ilgili olarak, geç vakit, karısıyla konuşuyorlarmış, oğlan da uyuyamamış, dinlermiş;
Hanım demiş ki: “Herif, oğlan askerliğini yaptı, everivermek gerek, ne edeceğiz, ne yapacoyuz?
Adam :”Hanım,eşeği satsak oğlan evermez,öküzleri satsak aç kalırız,hele günü gelsin düşünürüz.” demiş.
Oğlan konuşmanın devamını beklemiş,üç gün-beş gün,bir ay.. Sonunda dayanamamış, anasına: “Kız ana, şu bizim öküz meselesini gonuşuven gayrı” demiş.
GÜNÜMÜZDE ÖKÜZ Hediye öküz güldürdü (Maketini görünce güldü)
BAŞBAKAN Erdoğan, partisinin dünkü Meclis Grubu’nda, hükümete yönelik eleştiri ve tepkilere yanıt verirken, ‘‘Birbirlerine zaaf isnat edip, vehim üreten, artık öküz altında buzağı arama aşamasını da geçip, buzağı altında öküz aramaktan başka bir şey yapmayan, milletten kopmuş siyasetçilerin gündemlerinden de kurtulmalıyız’’ dedi. Daha sonra Hak İş’e bağlı Öz Gıda-İş ve Et-Balık Türkiye temsilcileri Erdoğan’a bir öküz maketi hediye etti. 04.06.2003-Hürriyet Bursa`nın, ziyaret ettiği 64. il olduğunu ve bugüne kadar 40 bin 343 kilometre yol katettiğini belirten Erdoğan, “Gençliğimiz için daha güzel, insanımız için daha çağdaş, kızımız-kadınımız için daha modern bir gelecek için biz bu yollara düştük“ dedi. Başbakan Ecevit`in, “Bu işi bırakırım ama benden sonra kaos olur“ dediğini ve bu sözlerin, başta DSP olmak üzere hükümet ve millet için hakaret olduğunu söyleyen Erdoğan, “Sayın Ecevit, Allah gecinden versin ama ömür vaki olduğu zaman DSP`yi de siyasi mevta olarak defnedeceğiz herhalde“ diyen Erdoğan, miting alanında bulunan bir kamyonun kasası üzerinde mizansen olarak hazırlanmış “çiftçi, esnaf ve memurun halini anlatan“ tablo ile “Öküz, param yok“, “Aş, iş, ekmek, adalet“, “Iş ariyorum“ yazili pankartlara dikkati çekti.
http://www.akparti.org.tr/acilislar.asp?haber_id=623&kategori=
Bir eşek, bir öküz Bir eşek, bir öküz İki softa, ramazanda bedava yiyip içeriz diye bir Bektaşi köyüne misafir olurlar. Hoşbeşten sonra, içlerinden biri tuvalete gider. Bektaşi, bu softaları kontrol etmek için odada kalana sorar: – “Senin arkadaşın nasıl bir adam? Bilgisi var mı, yok mu?” O da kendini üstün göstermek için “Bırak şunu, eşeğin tekidir”, cevabını verir. Biraz sonra öteki softaya da aynı soruyu sorar: – “Senin arkadaşın nasıl bir adam? Bilgisi var mı, yok mu?” Bu softa da öteki gibi “Bırak şunu, öküzden farkı yoktur”, cevabını verir. Akşam olunca iftar sofrası kurulur. Fakat tepsinin üzerinde arpa ile samandan başka bir şey göremeyen softalar hayretle sorarlar: – “Bunlar ne erenler?” Bektaşi gülerek cevap verir: – “Biriniz eşek, ötekiniz öküz. Sizin için bunlardan daha iyi azık olur mu?”http://www.mesajat.com/fikra/bektasi/default.asp ibret verici bir öyküüü!!! lütfen okuyun ve ders çıkarın arkadaşlar ve sizlerde bu eşek kardeşimizin düştüğü duruma düşmeyin… ezdirmeyin kendinizi… parti içinde haklarınızı koruyun… *gkph* sizlerin haklarını her platformda koruyacaktır… öykümüz başlıyoooor… tüm anlayan arkadaşlara eşeeeekname:… zayıf, çelimsiz bir bedbin eşek vardı, alemin yükünü çekmekten bitkindi gayrı… bazen odun, bazen su taşıyordu, lakin sıkıntıdan çatlıyor, her daim kahrediyordu kaderine… dudakları sarkmış, çenesi düşmüştü eşeğin, kıçına sinek konsa, yara zannediyordu, yani o derece… yükünü çıkarınca darası sıfıra tekabül edecekti bir gün sahabı iyilik etti ona ve serbest bırakıp saldı çayırlara… kocaman bayırlarda yürüyor eşeğimiz… ah bir de baktı ki eşek, semiz öküz dolu ortalık, göğüslerini gere gere dolanıyorlar üstelik… takıldı eşek, baktı durdu sığırlara mel mel… öküzlere hasta olan eşek, amanin dedi: ne yük, ne de yular dertleri var bu deyyusların… şaşırıp kendi halini düşündü eşek tabii, allahın öküzüne bak ulan, dedi içinden hem bende de aynı kol-bacaktan var ne yani, vay öküzoğlu öküzler diye sitem etti… hadiseye muhteşem bir eşek duhul oldu bu esnada… bizim eşeğin de aklına geldi bu bilge eşek, hemen davrandı, akıl almak için süründü bilgeye dedi ki: sen müthiş, fevkalade bir eşeksin, anlatmaya kelime bulamıyorum yani; n’olur derdime bir çare bul eşekzadem… anlattı uzun uzun öküzlerin gergin vücut ölçülerini; akabinde de: yok mudur bizim gökte zodyak’a bağlı burcumuz, olmadı yerde bir cilalı oynuzumuz, diye ağlandı bizimki… bilge eşek şöyle bir gerindi ve dedi ki: ey belasını bulmuş eşek o dandik öküzler, her gün arpayla, buğdayla oynaşıyorlar, bön bön trenin icat edilmesini bekliyorlar; başka bir olayları yok, a benim beyni düdük yiğenim, manyadın mı sen ayol… hem bizim odun işinde acayip para var angut eşek, hele sen bir gör, şu iki-üç yıl içinde patlayacak odun piyasası, ey deli eşek, hadi de get bozma kafamı, diyerek de bitirdi bilge eşek… e anladınız herhalde: eşeğimiz ziyadesiyle mahzun… bizim eşeğin aklı hala buğdayda, arpada, konuşup durdu kendi kendine bu arada gezerken serpilmiş güzel ekinleri gördü, gördükçe dellendi, hırsından atlayacak gibi oldu tabii ekinlere öyle bir daldı ki bizim haset eşek, hepsini anında hacamat ederek yedi,oh üstümüze afiyet… taşıdığı yükleri hatırlayarak ilendi geçmişine, bas bas bağırdı olduğu yerde en bet sesiyle… çığırırken eşek, mal sahabı da hadiseyi çakozladı elbet… elinde sopa yola çıktı sahip… tarumar olmuş tarlasını görür görmez çok pis bedbaht oldu tabii; ilençle veryansın etti: vay seni gidioğlu gidi, gayrısına nay nay nay müsibet hayveni… sahip, eşeğe önce ana-avrat dümdüz gitti, lakin kesmedi tabii bu kadarı sahibi, odununan da bir güzel benzetti bizim akılsız eşeği, eşek sudan gelinceye değin dövdü bir güzel… eh dövülen eşek olduğu içün de, eşek suya hiç gidemedi, e gidemeyince dönemedi de bittabii… ah ah yine hıncını alamadı elbet sahip, bıçağınan kesti eşeğin kuyruğunu, kulağını… e malumunuz, o anda bilge eşek damladı ortama, ve sordu: n’oldu sana beyle a benim eşek yiğenim bizim eşek zırladı vor vor; veeee: istedim hakkım olmayan bir muz, kulaktan oldum takacakken bir çift boynuz, diyerek anırdı uzun uzun… anırdı uzun uzun… anırdı uzuuuuun uzun…( haberci tarafından 21.05.2003 tarihinde yazılmıştır.) http://www.komikparti.org/default.asp?sayfa=mp&offset=75 NE TIRSIYON LAN
Halk otobüsündeyim. Gayet halk bir sekilde yolculuk yapiyorum. Hemen yanimda
köyden yeni gelmis sevimli, gariban bir kadin bir de kocasi var. Ama koca
asmis bir zat, ikide bir gegiriyor öküz veyahut ötesi hallerde seyrediyor.
Neyse, inecekler bunlar. Yanastilar kapiya. Otomatik kapi birden
açilinca zavalli kadin ürktü. “Anaam” diye geri siçradi. Kocasinin tepkisi
ne olsa begenirsiniz. Ellerini cebinden çkarmadan , göz ucuyla kadina söyle
bir bakti:
“Ne tirsiyon ulan öküz, accik medeni ol lan!”http://kizilsultan.sitemynet.com/KIZILSULTAN/id17.htm
YOL VERGİSİ
İbik Dayının yaşadığı yıllarda hayvan besleyen kişilerden sayım vergisi, yol yapmakla yükümlü olanlardan ise yol vergisi alınırdı. Sayım vergisi Koyun, Keçi, İnek, Öküz gibi hayvanlardan alınır, At ile Eşşekten alınmazdı. Bir gün Aliuşağı mahallesinden Çavuş Emi hasta olan eşeğinden söz ederken;
-Eşek ölürse deriye yüzüp ineğin sırtına geçireceğim ki sayım vergisinden kurtulayım der. İbik Dayı’da
-Sen o deriyi kendi sırtına geçir ki yol vergisinden kurtulasın diyerek taşı gediğine koyar.
http://www.agin.gov.tr/fikralar.htm BEYİN DEĞİŞTİRME Beynini değiştirmek isteyen bir adama,gittiği hastanede kavanozlar içinde
beyinler gösterirler : ?Şu Alman beyni 5 dolar,şu Rus beyni 7 dolar,şu
Amerikan beyni 10 dolar..Bu da öküz beyni 1000 dolar,hangisini
istersiniz??Öküz beyninin en pahalı olmasına şaşan adam:?Neden öküz beyni o
kadar pahalı,çokmu akıllı?? diye sorunca : ?Yok canım,yüz öküz kesiyoruzda
ancak birinden beyin çıkıyor;maliyeti yüksek tabii !..? diyorlar.
http://www.mavideniz.org/akaraki/fikra.htm
BİLMEK İSTEMEZSİN
İnek yemek hazırlıyormuş. Öküz gelmiş “Nasıl pişiriyorsun?” demiş. İnek
“Soğanı kavuruyorsun, biraz öldürüyorsun, kıymayı koyuyorsun..”diye anlatmış. Öküz “Kıyma nedir?” diye sormuş. İnek de “Bilmek istemezsin” demiş
(Hikmet Taşbilek)Yaxşılığın sonu… Asim Mollazadə İspaniyaya gəzməyə gəlir. Küçələrin birində bir öküz onu təqib etməyə başlayır. Asim bəy işıq sürəti ilə qaçmağa başlayır, amma öküz az qalır ki, onu buynuzuna keçirsin. Asim Mollazadə güclə özünü qarşısına çıxan qapıya salıb, arxadan onu bağlayır. Bir qədər nəfəsini dərib təhlükənin sovuşduğunu gördükdən sonra öz-özünə deyinir: - Bu da mənim çox sağ olum! Nə özüm ət yeyirdim, nə də başqalarına məsləhət görürdüm. Bu da mənim yaxışılığım.
http://www.ulus-az.com/484/son.html
KONUŞMANIN SIRRI
Bir gün çiftlikte sabana koşulan öküz, kurnazlık yapıp sahibine şöyle dedi:
-Ben hastayım. Yarın çalışamayacağım.
Ertesi sabah çiftçi de eşeğini sabana koştu. Akşam, öküz, eşeğe sordu:
-Nasıl, kolay oldu mu?
-Eh!..
-Patron bir şey demedi mi ya?
-Hayır.
Bunun üzerine o akşam da sahibine hasta olduğunu ve çalışamayacağını tekrarladı. Yine eşeği sabana koştular. Ve zavallı hayvan akşam perişan bir hâ lde döndü. Öküz:
-Nasıl geçti, diye sordu.
-Eh, şöyle böyle.
-Patron yine bir şey demedi mi!
-Yok, demedi, ama bir ara baktım kasapla konuşuyordu.http://www.goncadergisi.com/dergiler/2003/ocak/
“Öküz efendinin ayağı kanıyor”Kinyas Kartal anlatıyor: Galiba Ramazan’dı… Kafilede hiç kimse orucunu tutamıyordu. Müftü efendiler dahil. Tabii Hoca orucunu da tutuyordu.“Kızakları çeken öküzlerin, bir ara ayaklarının taşa takılıp kanamasıyla Bediüzzaman:“Beyler, inelim, öküz efendinin ayağı kanıyor’ deyince, ben cevaben:“Hocam biz para verdik bunların sahiplerine…’ demiştim. O zaman Seyda:“Oğlum, onlar bu hayvanların sahibi değil, ancak mutasarrıfıdırlar’ cevabını vermişti.
http://www.bediuzzaman.net/akademi/cilt_1/1_138.htm
YEMLİKTEKİ KÖPEK
Öğle uykusunu rahatça uyuyabilmek için kendisine güzel bir köşe aramakta olan Köpek, bir öküzün yemliğine atlayarak rahatça samanlara gömüldü ve hemen tatlı bir uykuya daldı.
Akşam, günlük işinden dönen Öküz, yatmadan evvel karnını doyurmak istediği için doğru yemliğe geldi… Fakat, hâlâ uykusuna doymamış olan Köpek, böyle rahatsız edilmesine öyle kızdı ki, Öküz’ün, samanlara her uzanışında, ona bir evvelkinden daha şiddetle havlamağa başladı.
Nihayet öküz bir şeyler yiyemeyeceğini anlayınca, kendi kendisine şöyle söylenerek uzaklaştı:“OH, NE TUHAFTIR ŞU MAHLUKLAR!… ANLAMADIKLARI ZEVKLERİN SAHİPLERİNE, NASIL DA KİN BAĞLARLAR!…”
http://members.tripod.com/albaymet1/kopek.htmHAYYAM’DAN“Göklerde öküz yildizi Ülker vardir,
Bir baska öküz de altta derler vardir…
Gercekleri aklin ile gor etrafta,
Alt ust arasinda cok esekler vardir!..”http://www.islamiyetgercekleri.org/siir.html
Bu dörtlükten ilham alındığı anlaşılan bir hikayeyi Aziz Nesin kaleme almıştır.(Bkz.Edebiyatımızda Öküz Bölümü) ÖKÜZ BAŞI ÇİVİT Amcam anlatmıştı: “Sinop’ta mecburî ve dahi zorunlu hizmetini yapan Hüseyin isimli saf bir emir erim vardı. Bir gün evde çamaşır yıkanacaktı. Çivit lâzım olduğu için, Hüseyin’i çağırdım ve “ Oğlum git, Öküz Başı marka çivit al. “ dedim. Hüseyin, akşama kadar gelmedi. Akşamüstü geç vakitlerde kan ter içinde döndü. Elinde, iki koyun başı tutuyordu. Bitkin bir sesle, “Gomutanım, öküz başı bulamadım, yerini dutar deye iki goyun başı aldım.” dedi.
http://farabi.selcuk.edu.tr/suzep/turk_dili/odevler/odev2.html
KAZI Hoca yer altına ahır yapmaya karar vermiş. Toprağı kaza kaza komşunun ahırına girmiş. Bir sürü öküz görünce koşa koşa karısına gitmiş:
- Hanım, hanım! diye bağırmış.
Müjdemi isterim. Eski zamanlardan kalma bir ahır dolusu öküz buldum..
http://www.teselli.net/fikralar/fikra1.htm
ÇEKİRGEBirgün çiftlikte sabana koşulan öküz, sahibine şöyle dedi:
- Ben hastayım. Yarın çalışmayacağım. Ertesi sabah çiftçi de eşeğini sabana koştu. Akşam, öküz eşeğe sordu.
- Nasıl, kolay oldu mu?
- Eh!
- Patron bir şey demedi ya?
- Hayır.
Bunun üzerine o akşam da sahibine hasta olduğunu ve çalışamayacağını tekrarladı. Yine eşeği sabana koştular. Ve zavallı hayvan akşam perişan bir halde döndü.
- Nasıl geçti? Diye sordu öküz.
- Eh, şöyle böyle.
- Patron yine bir şey demedi ya?
- Yok, demedi, ama bir ara baktım kasapla konuşuyordu.
http://xenefon.tripod.com/sarkac/fikra.htm
Devlet Sırrı
İçip kafayı bulan bir sarhoş, sokakta ‘öküz başbakan öküz başbakan’ diye sayıklıyormuş. İki polis adamı karakola götürmüşler. Sonra adam mahkemeye çıkmış. İdam cezası almış. İdam edilmeden önce cezasının nedenini sormuş:
-Bu ülkede demokrasi vardı hani? Herkes istediğini söyler.
-Senin suçun o değil ki..Devlet sırlarını açıklamak…
http://turkuaznet.sitemynet.com/fikra.htm
Bektasiye sormuslar.
- Dünya öküzün boynuzlarinin üstünde duruyormus ne diyorsun bu ise!
Valla demis onu bilmem ama buna inanan Öküzlerin oldugunu biliyorum demis.http://www.fikraci.net/show.asp?cat=bektasi&grup=1&fikraNo=1554
“Öküz Aleyhisselam”Rahmetli anam herhangi bir geri zekalılık veya dangalaklık ile karşılaştığında, bunun kaynağında olana “Ne olacak Öküz Aleyhisselam” derdi.
http://www.chperdek.8m.com/forum.htm
11. EFSANELER
EFSANELERDÜNYA EFSANELERİ
İLİADA Sonra Priamosoğlu Hektor söylendi.
- Ey Likya’nın efendisi, adı ve şöhreti güzel Sarpedon, dişlerinin arasından doğru sözler çıktı. Hep birden saldırırsak duramazlar karşımızda. Dünyayı başlarına dar ederiz. Tekmili birden çil yavrusu gibi başlarlar kaçmaya. Ama şuraya bak İllion’un yamaçlarından akanlar karınca değil. Öküz derisi kule gibi kalkanlarını kaldırmış Akhalar değil mi şu gelenler. Tepip dağıtmamız gereken onlardır öncelikle. Hani kayalara vuran dalgalar nasıl paramparça olup etrafa saçılır ya işte öyle dağılmalılar bize saldırdıklarında. Bu tepeyi güzel dizlikli Akhaların ve ayağı tez Danaoların kanıyla sırılsıklam yapmalıyız. http://www.kayipdunya.com/15-12-01/yazilar/yigit_bengi/tekerrur.html
Ptah- Misir’daki büyük ilahlardan biridir. Ptah’i tavsiye ederken dokuz ilah manzumesinin kalbi ve dili gibi tarif edilmistir. Ptah yaratma kelimesini Atun diliyle telaffuz etmis ve bundan sonra bütün olusum, ilahlar,sehirler ve kainatta iyi, kötü ne varsa her sey olusmustur. Ptah Türkçe “put” demektir. Mavi yani gök demektir. Misir dilinde Pt =Gök demektir.Osiris- Misirda önemli bir kült halinde olan bu ilahin gerçekleri Misir rahiplerince son derece özenle saklanan bir sir halindedir.Horus’tan daha kidemli olan Osiris Misir’in bir kahramani, Misirin birligini kuran, medeniyeti ögreten, yaziyi icat eden akil ve hayirli bir hükümdardi. Resimlerinde bir elinde çoban degnegi diger elinde öküz kamçisi vardir. Bu daHor gibi Asagi Misir hükümdaridir. Zulmet ve tahrip ilahi olan Setle devamli rekabettedir. Set unvanini güney hükümdari ile mücadeleye girismistir. Set bir ara itaat eder gibi görünerek, Osiris’in güvenini kazandiktan sonra beraberindeki 72 kisiyle Osiris’i pusuya düsürmüs ve bir tabut içine kapatarak denize atmistir. http://www.sevi.mervan.nstemp.net/din2.htm
Boğayı, Yunan Mitolojisi’nde ve Sümerler’de de görebiliyoruz; Gılgamış ile arkadaşı Enkidu’nun gökten inen “İlahi Boğa” yı öldürdükleri, Europe (Avrupa) adlı kızı, Zeus’ un boğa kılığına girerek alıp Girit’e götürdüğü ve onunla evlendiği anlatılmaktadır. (Beğenç / 73-74 )Fatih Sultan Mehmet’ in Cenevizlilerden öküz derisi kadar bir yer isteyip, buraya Rumeli Hisarını yaptırmasına dair menkıbeyi hatırlayalım:
DÜNYA EDEBİYATINDAN EFSANELER KAFKASYA’DANEski Çerkes inancına göre, THA önce, PSE’yi (Ruhu), sonra SE’yi (Bedeni) yaratmıştır.Çerkeslerin ahret ve ruh anlayışları masallarda da işlenmiştir. Çerkes Masalları kitabımızdaki “Baba ve Kızı” masalında Çerkeslerin Ahret ve ruh anlayışı görülmektedir. Bu anlatıma göre ahrette de dünyaya benzer bir yaşantı devam etmektedir. Yani dünya ile ahret birbirinin fotokopisi gibidir. Hangisi asıl, hangisi fotokopidir, bilemiyoruz ancak dünyanın bir sınav yeri olduğu inancına bütün toplumlarda rastlanmaktadır.Masallarda bir genç, bir süre önce ölen annesiyle görüşmek için öte dünyaya gitmek ister. Şimdi masaldan konumuzla ilgili alıntılar yapalım: “…Ölüler ülkesine gitmeye karar vermiş. Giyinmiş, kuşanmış, azığını alıp yola çıkmış. Gide gide dünya ülkesinin sonuna varmış ve ölüler ülkesine girmiş. Ormanı, suyu olmayan, çıplak düz bir ovada yol alıyormuş. Gittiği yeri bilmeden ilerlerken kocaman siyah bir şey görmüş. “Allah Allah bu da neyin nesi, tek başına kımıldamadan duruyor.” demiş. Yaklaşınca kocaman siyah bir öküz olduğunu fark etmiş. Öküzün kuyruğu kalkık, bir boynuzu yerde, bir boynuzu gökteymiş. Otlayamıyormuş. Delikanlı öküze:-Neden bu kadar kötü durumdasın? Diye sormuş.-Ben de bilmiyorum, o gittiğin yerdekilere sor, demiş öküz.Delikanlı onu geçip yoluna devam ederken bir fırın görmüş. Bir yaşlı kadın fırına ekmek koyuyor, ekmek hemen pişiyor ama yemek için ağzına götürürken birden yok oluyormuş. “Bu da ne acayip bir şey” diye delikanlı hayretler içinde kalmış. Yaşlı kadına sormuş:-Bunlar neden böyle oluyor?-Bilmiyorum, demiş yaşlı kadın, durumumu gördün, bunun nedenini gittiğin yerdekilere benim yerime de sor. Rica ediyorum.Delikanlı orayı geçtikten sonra bir kararıp bir ışıyan bir dünyaya girmiş “Allah Allah, bu nasıl bir dünya? Atımın derisi, iki adımda bir kararıyor, bir ışıyor” demiş kendi kendine.Böyle aç susuz giderken uzakta kararıp ışıyan bir şey görür gibi olmuş. Biraz sonra su kıyısında kaz otlatan küçük yaşlı bir kadına rastlamış. Küçük nine delikanlıyı görünce:-Buyur oğlum, sen uzaklardan geliyorsun, acıkmışsındır, diyerek onu küçük bir eve almış. Kızarmış kaz etiyle karnını doyurmuş, atına da yiyecek vermiş. Genç adam yaşlı nineye sormuş:-Söyler misin bana, bu nasıl bir ülke böyle? Bir kararıyor, bir ışıyor. Bunun nedeni nedir? Küçük nine şöyle cevap vermiş:-Tabii söylerim oğlum, bu geldiğin yer “ÖLÜLER ÜLKESİ” denilen yerdir. Ölülerin geldiği dünya burasıdır. Işıdığı zaman, iyilik yapıp da gelenler için ışır, karardığı zaman kötülük yapıp da gelenler için kararır. Sen buraya gelirken bir boynuzu gökte, bir boynuzu yerde, otlayamaz durumda kocaman bir öküze rastlamıştın. O öküz, insanlara isteyerek hizmet etmediği için öyle oldu. O yaşlı kadının, pişirdiğini yiyememesinin sebebi, yaşamı boyunca yiyecek konusunda başkalarına kötü davranmış olmasıdır. Dünyadayken, pişirdiği ekmeklerden büyük küçük, hiç kimseye yedirmemişti. Şimdi kendisinin de yiyememesinin nedeni budur. Bak oğlum, yüz yılı aşkın bir süreden beri bu suyun kenarındayım. Şimdiye kadar hiç canlı bir insan görmedim. Sen ise canlısın, nereden gelip nereye gidiyorsun?-Ölen annemizin yanına gidiyorum. Hasta olan kız kardeşim, “Annemizin parmağındaki altın yüzüğü getirip parmağıma takarsan iyileşeceğim” dediği için buraya geldim.-Öyleyse oğlum, söyleyeceklerimi iyi dinle. Sen yola çıktığın gün, annen öleli yedi yıl olmuştu, bu gün annen öleli sekiz yıl oluyor, sen bir yıldır yoldaydın. Annenin olduğu yere geldin. Uzakta değil ama oraya atla gidemezsin. Atını burada bırakacaksın, yolda ölü taşıyan bir sandal göreceksin. Sandala binip denizi geçince, toprağa ayak bastıktan sonra anneni bulacaksın. Şimdi yola çıkarım dersen azığını hazırladım.Delikanlı, küçük ninenin verdiği azığı da yanına alarak yola çıkmış. Gide gide ninenin söylediği gibi kütük kadar büyük ve ağır bir ölü sandalına rastlamış. Hiçbir şey demeden sandala binmiş. Sandal, delikanlıyı, büyük bir denizden geçirip öte yakaya çıkartmış. Karaya ayak basınca oturup bir şeyler yedikten sonra yola çıkmış. Çok gitmeden, dönen büyük bir taşa rastlamış. Dönen taşta bir kapı olduğunu görmüş. Kapının üstüne sıçrayınca kapı açılmış, delikanlı odadan içeri girmiş. Oda daracıkmış. Sonra bir kapı daha açılmış, delikanlı oraya bakınca derli toplu tertemiz bir ev ve sedirde yatan bir kadın görmüş. Delikanlı annesini tanıyıp yaklaşmış ve okşamış. Annesi gözlerini açıp doğrulmuş ve şöyle konuşmuş:-Seni buraya getiren nedir oğlum? Şimdi sana söyleyeceklerimi yerine getireceksin. Seni buraya gönderen kız kardeşinin kalbini kırmayacaksın. Babanın da kalbini kırmayacaksın. Beni daha fazla göremeyeceksin.Annesi, yüzüğü oğluna vermiş, kendisi tekrar uzanmış ve ruhu çıkmış. Delikanlı da annesinin yattığı taş odadan ayrılmış.Yine o ölü taşıyan sandala atlayarak denizden bu tarafa geçmiş. Yürüyerek daha önce rastladığı kazları otlatan ninenin yanına gelmiş. Nine onun geldiğini görünce çok sevinmiş,-Altın yüzüğü getirdin mi? diye sormuş.-Getirdim nine, sen olmasaydın o denizi geçemezdim, annemi de göremezdim demiş. Nine, “Öyleyse bir şeyler ye, oğlum diyerek, delikanlıyı iyice doyurmuş. Delikanlı atına binip kız kardeşine gitmek için yola çıkmış…” Yaptığımız bu masal alıntısında görüldüğü gibi eski Çerkesler, ölüm, ahret (Hadrıhe), ruh (PSE) gibi konularda ilginç inanışlara sahiptirler.
http://www.kafder.org.tr/bilgibelge.php?yazi_id=231
HİNDİSTAN’DAN
Narottam das Thakur’un Yaşamı
(Srila Bhakti Sundar Govinda Dev-Goswami Maharaj, Puri dham, 31 Ocak 99)
Bengal’de, Krşna bilincini, Srila Jiva Goswami.’den sonra, çok temiz ve net olarak özellikle Narottam das Thakur’dan elde ederiz. Narottam das Thakur Mahaprabhu’dan farksızdı. Aslında konumu öyleydi ama Sri Chaitanya Mahaprabhu’nun çok yakın kuluydu. Doğum gününün bir öyküsü vardır. Mahaprabhu Doğu Bengal’e gidince Padma Nehrine gitti. Mahapabhu orada üç kere, “Narottam, Narottam, Narottam” diye seslendi. Ondan sonra Narottam Thakur bir kral ailesinin tek oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğundan beri Narottam Thakur doğal bir adanmış kuldu ve Sriman Mahaprabhu Chaitanyadev’e karşı benzersiz bir adanmışlık içindeydi. Büyürken hep şöyle düşünüyordu, “Vrndavana’ya gideceğim. Mahaprabhu’ya gideceğim.”
Üç generalimiz, Narottam das Thakur, Srinivas Acharyya ve Shyamananda Prabhu Bengal’den Vrndavan’a gittiler ve Srila Jiva Goswami Prabhu ile karşılaştılar. Ve Vrndavan dhamda doğrudan onun öğretilerini aldılar. Narottam das Thakur onun evinde kalmak istememişti ve durmadan Mahaprabhu’nun adını almak için ağlıyordu. Çok gençken, Ragunath das Goswami’yi, Rupa Goswami’yi, Sanatan Goswami’yi, Bhatta Ragunath Goswami’yi, Sri Jiva Goswami’yi hatırlamıştı ve durmadan Vrndavan dham için göz yaşı döküyordu. Ancak babası ona Vrndavan dham’a gitme olanağı sağlamadı ve annesi de çok katıydı. “Burada kal. Burada hergün Mahaprabhu’ya, Nityananda Prabhu’ya ibadet edebilirsin. Ama evi terkedip gitme. Sen bizim tek oğlumuzsun.” Oysa Narottama Thakur evde kalamadı.
Bir gün babası uzak bir yerdeki bir törene gitmişti. Narottam Thakur annesine gitti ve ağladı, ağladı, ağladı ve annesine dedi ki, “Eğer Vrndavan’a gitmeme izin vermezsen şu anda öleceğim.” Narottam Thakur’un halini gören annesi çok huzuruz oldu ve şöyle düşündü, ‘Eğer Narottam’a Vrndavan’a gitmesi için yardım etmezsem gerçekten de ölecek.’ Bu duygu uyanınca bazı görüşmeler yaptı ve Narottam das Thakur evi terkedebildi. O sıralar 16, 17 yaşlarındaydı ve Vrndavan dham’a gitti ve orada Sri Jiva Goswami Prabhu’yla karşılaştı.
Srila Jiva Goswami Prabhu üç çok iyi öğrenciye, Narottam, Shyamananda ve Srinivas’a sahip olunca onlara bütün kutsal yazıtları ve Rupa Goswami’nin, Jiva Goswami’nin kendisinin, Bhatta Goswami’nin ve Gopal Bhatta Goswami’nin ve Sanatan Goswami’nin yazmış oldukları Goswamilerin bütün kitaplarını öğretti. Jiva Goswami Prabhu onların aşkın bilgide ve kutsal yazıtlarda artık usta olduklarını hissedince şöyle dedi, “Mahaprabhu’nun arzusu bütün kitapları Bengal’e götürmeniz ve orada vaaz vermenizdir.” Daha sonra Narottam, Shyamananda ve Srinivas, Jiva Goswami’den ünvan aldılar: Srinivas Acharyya, Shyamananda Prabhu ve Narottam Thakur. Ardından üçü, Bengalli adanmışlara vermek üzere Goswamilerin tüm kitaplarını ve kutsal yazıtları yanlarına alarak, öküz arabasıyla yola çıktılar.
Hedefleri Nabadwip’e gitmekti. Oysa Vishnupur bölgesine girdiklerinde orada Birhambir adlı bir kral vardı. Soygun yapıyordu ve yaptığı soygunlarla bir servet elde etmişti. Kraldı ama aynı zamanda da bir hayduttu. İyi bir astrolog’u vardı. Yolcuların bavullarında ne varsa çok iyi bir şekilde bilebilirdi ve Birhambir de onları soyardı.
Üç Goswami öküz arabasıyla yola koyuldular. Bunun üzerine astrolog şöyle dedi, “bu arabada dört beş sepet mücevher var.” Birhambir hepsini çaldı. Sepetler Birhambir’in evine getirilip Birhambir onları açınca hepsinin kitapla dolu olduğunu gördü. Birhambir astrologa şöyle dedi, “Bu sepetlerde mücevher olduğunu söylemiştin. Yeniden hesapla.” Yeniden hesapladı ve sonuç aynıydı. O zaman Birhambir çok şaşırdı, “Bu kitaplar çok değerli olmalı, aynı mücevher gibi.” Ve kitapları çok iyi muhafaza etti.
Kitaplar çalındıktan sonra Narottam Thakur, Srinivas Acharyya ve Shyamananda Prabhu heryeri aradılar ama o kitapların nerede oldukları hakkında bir ipucu elde edemediler. Ağlıyorlardı ve yaşamlarını terketmek istiyorlardı çünkü Jiva Goswami’nin bütün servetini kaybetmişlerdi. Bu koşullar altında yaşamlarını sürdürmek istemiyorlardı. Ama Narottam das Thakur, Shyamananda Prabbhu ve Acharyya Srinivas kitapları bulmaya çalıştılar ancak hiçbir yerde bulamadılar.
Bunun üzerine Srinivas Acharyya dedi ki, “Bengal’e gitmeyeceğim, kitapları bulmaya çalışacağım. Siz oraya gidebilirsiniz ve Mahaprabhu’nun kavramı hakkında vaaz verebilirsiniz.”
Narottam das Thakur’un kendisi de büyük bir şairdi. Ve Srinivas Acharyya Prabhu ona dedi ki, “Mahaprabhu’nun vermek istediği kavram üzerine şarkılar yazabilirsin ve bu şarkılar vasıtasıyla vaaz verebilirsin.”…Premabhakti-chandrika”, “…Prarthana v.b.,” Narottama das Thakur tarafından yazılıp bestelendi.
Shyamananda Prabhu’nun vaaz bölgesi Midnapur v.b., idi ve Srinivas Acharyya’nın vaaz bölgesi Nabadwip v.b., idi. Acharyya Srinivas dönmedi. Şöyle dedi, “Daha arayacağım.” Bu şekilde her gün bu kitapların nereye gittiğini arıyordu. Ve varlıklı bir Brahmin’in evine sığınmıştı. Brahmin kitapların kayboluş öyküsünü dinleyince Srinivas Acharyya’yı evine kabul etmişti. Srinivas Acharyya kitapların nerede olduğunu bulmak için çok çile çekti ve hatta bayağı hastalandı.
Bir gün bu Brahmin büyük bir Pandit’in geleceğini ve Srimad Bhagavatam’ı Vishnupur’da Kralın huzurunda açıklayacağını duydu. O Brahmin de davet almıştı ve Srinivas Acharyya’yı da kendisiyle gelmesi için davet etmişti. Srinivas Acharyya kabul etti. Ardından Kralın huzuruna çıktılar. Srinivas Acharyya Pandit’in Bhagavatam açıklamasını duyunca çok huzursuz oldu. Son derece alçak gönüllüydü ve düzeyini başkalarına göstermek istemezdi. Ama buna katlanamadı. O Pandit Bhagavatam’ı açıklamıştı ama hepsi taklitti ve sahte düşüncelerdi. Srinivas Acharyya katlanamadı ve şöyle dedi, “Srimad Bhagavatam hakkında neler açıklıyorsun? Srimad Bhagavatam hakkında hiçbir fikrin yok ama açıklıyorsun?” Bu şekilde onu ağır bir dille azarladı.
Raja Birhambir çok şaşırmışt ve donup kalmıştı. “Bu hasta adam arslan gibi konuşuyor.” Bunun üzerine kral sordu, “O adam kim?” Kral Birhambir Srinivas Acharyya’ya meydan okudu. “O büyük bir Pandit ve sen ona karşı böyle mi konuşuyorsun? Srimad Bhagavatam’ı sen açıklayabilir misin?” Srinivas Acharyya dedi ki, “Evet, açıklayabilirim.” Ve Pandit çekilince o asana’ya oturdu. Srimad Bhagavatam’ı açıklayınca herkes çok duygulanmış ve Srinivas Acharyya’nın açıklamasını duyunca neredeyse kendilerinden geçmişlerdi. “Gerçek Bhagavatam budur.” Ve Raja Birhambir çok etkilenmişti, duydukları karşısında ağlıyordu. Mücevherlerin o adama ait olabileceğini hissetti.
İşte böyle, Srinivas Acharyya’ya Srimad Bhagavatam’ı bitirdikten sonra sordu, “Kimsin sen ve nereden geliyorsun? Ben çok günahkar bir adamım. Lütfen nereden geldiğini bana söyle?” “Vrndavan’dan geldim. Beni iki arkadaşımla beraber Jiva Goswami gönderdi, onlar çoktan döndüler ama ben dönmedim. Goswami sampradaya’mızın servetini kaybettim. Onu elde etmeden geri dönmeyeceğim.” Bunun üzerine Birhambir onun lotus ayaklarına kapandı. Kitaplarınızı çalan adam benim dedi. Ama odamda sapasağlam duruyorlar ve hergün onlara ibadet ediyorum. Gelin ve görün.” O zaman Srinivas Acharyya kitapları geri aldı ve Shyamananda Prabhu’ya ve Narottama das Thakur’a bu mesajı gönderdi. Raja Birhambir ve oğlu, Gopal Srinivas Acharyya’dan inisiasyon aldılar; bütün ailesi ve o mecliste bulunan daha pek çok kişi de aldı. Her gün Srinivas Acharyya Bhagavat dersleri verdi daha sonra da kitaplarla Bengal’e gitti. Sonra Narottam das Thakur bazı kitapları aldı, Shyamananda Prabhu bazılarını aldı ve Srinavas Acharyya, hepsi vaaz verdiler.
Narottam das Thakur sampradayamızın büyük bir acharyyasıdır. Aslında Jiva Goswami’nin etkili vaazından sonra kimse Narottam das Thakur gibi vaaz vermedi. O Mahaprabhu’nun kavramını şarkılarla her yere yaydı. Esas nokta budur. Narottam das Thakur, Nityananda Prabhu ve Mahaprabhu’nun lütuflarıyla herkesin kalbine girdi. Ve Narottam Thakur vasıtasıyla bütün Bengal’de, Orissa, Bihar, Vrndavan’da her yerde onun öğretileri ve şarkıları çok ün kazandı ve hala herkesin kalbinde yaşamakta
Ve Prabhupad Saraswati Thakur’un tarzı, Narottam das Thakur’a benzerdi. Narottam das Thakur Dutta ailesinde dünyaya gelmişt ve Prabhupad Saraswati Thakur da bir Dutta ailede dünyaya geldi. Ve sadece bu değil, her ikisi de aynı kavramı aktardılar ve vaazlarında da bazı benzerlikler bulunur. Ve Guru Maharaj’ın yazdığı;
kaviraja narottama sakhya-padam
(Prabhupada-padma-stavakah, ayet 7)
Orada, Narottam das Thakur, Saraswati Thakur ve Krşnadas Kaviraj Gosami benzer adanmışlık düzeyindedirler.
Narottam das Thakur uzun yaşadı ve Mahaprabhu’nun anlayışı hakkında sayısız vaazlar verdi, bildiğiniz “nitai pada kamala koti…,” bütün bu şarkılar, Prema bhakti chandrika. Narottam das Thakur’un şarkıları son derece duygusaldır ve herkesin kalbine hitab eder. Ve “Hari haraye nama krşna…” bütün bu şarkılar Bengali dilinde çok güzel bir tarza sahipler. Onun yaşam öyküsüyle ilgili bir kitap var, “Narottam vilas”. Uzun zaman önce okumuştum.
Narottam Thakur Vrndavan’dan döndükten sonra Kethuri Gram’da (Doğu Bengal) büyük bir festival düzenledi. Ve oraya bütün Bengal Vaisnavalarını toplamak istedi. Kral oğluydu o nedenle para sıkıntısı yoktu. Herkes için hazırlık yaptı, Shyamananda Prabhu ve Srinivas Acharyya ve Nabadwip’ten büyük büyük Vaisnavlar hepsi de Narottam dasThakur’un evine gittiler. Jahnava Devi’yi de Sampradaya’nın Acharyya’sı olarak getirdi ve o da tek seferde altı vigraha yaptırdı, altı vigraha: Sri Gauranga, Sri Vallabhikanta, Sri Krşna; Sri Vrajendramohan, Sri Radha Raman ve Sri Radha Kanta.
Sri Narottam das Thakur Brahmin bir aileden gelmediği için ve çok sayıda Brahmin öğrenciye sahip olduğu için Brahmin topluluğu Narottam das Thakur’a çok kızıyorlardı. Ama birşey yapamıyorlardı çünkü hem inanç ve düzey ve hem de nitelik ve yeterlik açısından kimse Narottam das Thakur’u yenemezdi. Bu nedenle orada bazen çok fazla tartışma olurdu.
Ramchandra Kaviraj Narottam das Thakur’un en iyi arkadaşıydı. Önceleri Narottam das Thakur’un düşmanıydı ama onun tarafından yenilince onun en iyi dostu olmuştu. Sonra bir gün bazı Panditler Narottam das Thakur’u yenmeye geldiler. O sıralar Narottam das Thakur hastaydı ve Ramchandra Kaviraj yanında bir başkasıyla kil çanak satıcısı olarak pazara gittiler çünkü Brahmin Pandit’in Narottam das Thakur’un topluluğunu yenmeye geldiğini biliyorlardı. Yemek yapılan kil çanak aramaya gittiler. Bir miktar kil çanak aldılar ve bir dükkan yapıp oturdular.
Pandit’in kendisi ve onun bazı izleyicileri kil çanak almaya geldiler. Ramchandra Kaviraj Pandit’le sanskrit dilinde konuşmaya başladı. Pandit şaşkına döndü ve sordu, “Sen kimsin, Sanskritçe konuşuyorsun?”
O şöyle yanıtladı, “Ah, köyümüzde herkes Sanskritçe konuşur.”
“Köyünüzün lideri kim?”
“Narottama das Thakur’dur ve hepimiz kolayca Sanskritçe konuşuruz. Sen nerelisin?”
Sonra fikir tartışması yaptilar ve Pandit kilden çanak satan sıradan insanların bile Sanskritçe konuşabildiklerini ve başlıca slokaları söyleyebildiklerini görünce Narottama das Thakur’u yenmenin olanaksız olduğunu düşündü. Ümitsizliğe kapıldılar ve oradan ayrıldılar.
Nihayet, Narottama das Thakur ölüm döşeğindeyken, bütün Brahminler mutluydu çünkü hastalık çekiyordu ve onlarsa şöyle diyorlardı, “bu senin cezan, Krşna bizlere saygısızlık ettiğin için sana ceza verdi.” Narottama das Thakur öldü, onlar mutluluk içinde dans ediyorlardı. Beden ölüydü ve adanmış kullar şöyle diyorlardı, “Ah Prabhu, eğer bu şekilde gidiyorsan bu çok kötü, bütün anti brahmin grup dans ediyor ve biz buna katlanamıyoruz, lütfen şimdi gitme.” O zaman Narottam das Thakur tekrar geri geldi ve bir kaç ay aha kaldı, belki iki ay.
Bir gün Narottama das Thakur dedi ki, “Bu bedende kalmak bana çok fazla geliyor. Bugün bu bedenimi terketmek için hazırlık yapıyorum. Bugün gelin.” Bunun üzerine Narottama das Thakur’u izleyenler Padmavati nehrinde bir araya geldiler. Orada Narottam das Thakur yıkanmak üzere nehre girdi ve bedeni süte dönüştü. Narottam das Thakur daha önce “Bedenim süt olacak,” diye açıkça ifade etmişti. Brahminler görmek için oraya gittiler ve çok şaşırdılar ve Narottam das Thakur’un öğrencilerine sığındılar. İşte böyle, Narottam das Thakur, bu şekilde ayrıldı.
Narottam das Thakur Mahaprabhu’nun arzusunun tezahürüdür. Onun formu böyleydi. Mahaprabhu onun gelmesini istedi ve o da geldi ve saf Krşna bilincini bütün dünyaya yaydı. Ve şimdi dünyada herkes dansediyor ve Narottam das Thakur’un şarkılarını şöylüyor. Sizler de buna katılıyorsunuz. Bu nedenle çok mutluyuz. Bu maddesel dünyada Narottam das Thakur’un armağanı unutulamaz ve hiçbir şeyle kıyaslanamaz.
http://turkish.scsmath.org/narottam.htm
Bu efsaneye göre kozmik alemden önce Ap-su ile Tiamat’tan Mum-mu denilen ne oldugu bilinmeyen acaip bir varlık türer. Bundanda “Lakhamu„ adında bir dişi ve “Lakhmu„ bir erkek yılan doğar. Bu yılanların evlenmesi ile Anşhar adındaki gökler ve Kishar adı verilen yerler meydana gelir. Bu efsanelere değindikten sonra yine bu insanlar yaratılan bu evrenin ( dünyanın) kırmızı bir öküzün boynuzunun üzrinde durduguna inanırlar. Yorulan öküz dünyayı bir boynuzundan öbür boynuzunun ucuna atarken dünya sarsılır ve bu sırada zelzele olur ve yer sarsılır. Şamanızimde ve diğer dinlerdeki inançlara göre bu öküz bir taşın üzerinde, taş bir balığın sırtında, balık suda, suda havadadır. Bu öküze Gav-Zemin, Sevr,i Ahmer ve Behmut adları verilir. http://www.burunoeren.com/018733924c14a880d/0187339257124a501/
TÜRK EDEBİYATINDAN EFSANELER
YEDİ ÖKÜZ-CETi ÖKÜZ EFSANESİ Acar Mokeyeva’ nın aktardığı yedi öküz efsanesi, biraz Sovyet Dönemi derlemelerinin kokusunu taşısa da. Eski Türk Yurtlarındaki öküzle ilgili yer adlarına ışık tutması bakımından önemlidir: Bir var varmış, bir yok yokmuş… Şu dağların yamacında yamaçlar yamaçlanmış… Kaçı kaçırmışlar da kaçarken kaçı kaçırdıklarını unutmuşlar… Öküz trene bakmış bakmış bakmış, ama tren ona bakmamış… bu yüzden tren istasyonunun olmadığı, tren yolunun şehri iki parçaya ayırmadığı, trensiz günlerin birinde… diye başlayan bir masal o şehir benim bu şehir senin gezinirken kendi masalının şehrini bulup yerleşmiş… nasıl mı? Yedi dağ efsanesi bakın nasıl doğmuş… Var zaman önce zengin mi zengin, çil altını bol adamın birinin yedi öküzü varmış var olmasına da, ‘pullu olanın yüreği taşlaşırmış’ derler ya, işte o hesap bu zengin adam da zulmünden titretirmiş cümle insanları. Ne acıdır böyle anılmak! Bu yedi öküze bir çoban gerektir… beli bükülmüş bir nineciğin -artık açlıktan mı, yokluktan mı, hastalıktan mı, yoksa yılların ağırlığından mı bilinmez- biricik bir oğlu varmış. Bu biricik oğul imiş o yedi öküzün çobanı… çobanlık peygamber mesleği! Her sabah öküzleri önüne katar çayırları yön seçermiş kendine bu çoban. Birgün bir ağacın gölgesine oturmuş öküzler otlamada. Uyumuş… gözler ne sever uykuyu! Uyanmış… bir de bakmış yedi öküzün yedisi de yok. Sağa bakmış yok… sola bakmış yok… ağacın arkasına bakmış yok… çalıların ardına bakmış yok… gökyüzüne bile bakmış yok… Çökmüş olduğu yere, başlamış ağlamaya. Korku mudur insanı ağlatan! Akşam vakti, dönüş vakti artık dökecek yaş tükendiğinde, etrafa bakına bakına olur ya yedi öküzünü görür bir yerlerde ümidiyle vara vara varmış zengin sahibin huzuruna boynu bükük. Demiş, ‘yitirdim yedi öküzün yedisini, neylerim’… demiş, ‘ aradım taradım bakındım, yok yok yok, neylerim’… Mahzunlaşır mı insan güçlünün karşısında! Zulmün eline düşmeye insan, öküz sahibi evirmiş çevirmiş oğlanı, kükremiş dağlar inlemiş, yedi öküzün bedelini zavallı çobanın canına denk görmüş. Oymuş gözlerini bir de, atmış cansız bedenini. Öfke bu, insanı tutsak etmeye! Ninecik kalmış birbaşına oğlunu yitirdikten sonra. Ağlasa getirmez yaşlar oğlunu geri, cana can istese neyler dönmez oğlu, ‘hakkın yeri başka yerdedir belli’ demiş atmış içine. Odun toplamak üstüne kalmış çıkmış dağlara üzgün üzgün. Bir de ne görsün, yedi öküz, o zalimin yedi öküzü gezinirler. ‘Heyy gidi öküzler! Oğlum öldü! Oğlum öldü! Sizin yüzünüzden oğlum öldü! Siz ne diye yaşarsınız! Yok olun! Yok olun!’ diye feryad etmiş. Duyan duymuş sözleri, birden yedi öküz yedi koccaman dağa dönüşmüş. Kim neyi değiştirir bilinmez! İşte olan olmuş… *Kırgızistan’ın Isık-köl civarında bir bölge adı ceti öküz… ( www.siraze.net ) ÖKÜZ DERİSİ KADAR YER-RUMELİHİSARI EFSANESİ
0 Koca Rumelihisarı var ya, onun kapladığı yer bir öküz derisi kadardır. Şasmayınız.
Gerçi Allah hiçbir zaman derisi o genişlikteki bir sahayı tutacak öküz yaratmadı ama, bu işin nasıl olduğunu efsanesi söyle anlatır:
Rumelihisarı’nın bulunduğu tepede eskiden bir manastır vardı. Manastırın Başkeşişi gizlice Müslüman olmuştu.O zamanki Osmanlı Padişahı ikinci Murat ölüp de yerine oğlu, sonradan Fatih olacak olan. Sultan ikinci Mehmet geçince, bu Baskeşiş Edirne’de bulunan Fatihe bir mektup yazdı.Onu “Istanbul’u fethedecek ulu emîr sensin” müjdesini verdi.
Fatih Sultan Mehmet bu mektubu alınca çok memnun oldu, av avlamak bahanesiyle Karadeniz kıyısındaki Terkos civarına geldi. Terkos kalesinin den geçip Bizans imparatoruna hediyeler verdi. Bu arada da avladığı avlardan seçip Bizans İmparatoruna hediyeler yolladı, bu suretle onlara dostluğunu göstermek istedi. Fatih’in asıl gayesi başka idi. O, Müslüman olmuş akıllı Başkeşiş gönderdiği mektubunda:
“Akdeniz Boğazında iki kale,İstanbul Boğazında da bir kale yaptırıp Bizans’ın zahire yollarını kesesiniz. Bizans’ta kıtlık olacaktır. O zaman da İstanbul’u şereflendirirsiniz” demişti. Aklına bunları koyan Fatih hediyeler gönderirken imparatorun, şimdiki Rumelihisarı’nda bir av kulesi ile bir çiftlik yapması için kendisine müsaade edip etmeyeceğini sordurdu. Bizans imparatoru izin verdi. Gelen elçi şöyle konuştu:
-”İmparator hazretleri yaptıracağınız av kulesinin bir öküz derisi kadar yer tutmasını şart koştu ve buyurdu ki, Eğer deriden fazla yer tutarsa iş o zaman barışa aykırı düşecektir.”
Fatih Sultan Mehmet, Bizans elçisinin önünde bir öküz derisi kadar yere bir kule yaptırmaya başladı.Fakat,Fatih bir taraftan Müslüman olmuş o keşişle temasa devam ediyordu.İşte o keşiş, padişaha öküz derisini ince ince sırımlar halinde keserek birbirlerine eklenmesini ve bu suretle meydana gelecek şeridin çevirebileceği kadar sahaya Rumelihisarı’nın kurulmasını söyledi. Bu fikri Fatih çok beğendi. öküz derisini çok ince bir bıçakta dilim dilim kestirdi. Sırımları birbirlerine ekletti.. ne ekletti. Çevirdiği kadar yere, o yalçın kayaların üzerine, Edirne’den ustalar getirtip,Rumelihisarı’nı yaptırdı.
Müslüman keşiş, Rumelihisarı’nın inşasına başlanırken Fatih Sultan Mehmet’e bir teklifte daha bulundu.
— Padişahım adınız Mehmet’tir. Kitabımızda Bizans’ı sizin fethedeceğiniz yazılıdır. Bu kaleyi, adınız Mehmet’e benzetmek gerektir. Ben bu işe kırk yıldır memurum. Hem de büyük bir mimarım. Ama herkesten sakladım, dedi ve bütün ustaları başına topladı, Rumelihisarı’nı Kufi yazı ile Mehmet kelimesine uygun bir şekilde kurdurdu.
Hisar, altı ayda tamamlandı. Ormanlık olan çevresi açılınca Rumelihisarı bütün ihtişamıyla ortaya çıktı.Hem içine askerlerle top, tüfek de yerleştirilmişti. Bizans imparatoru bunu haber alınca, «Bu hal barışa aykırıdır» diye Fatih’e elçi gönderdi.
Fatih dilim dilim kesilmiş öküz derisini imparatora gönderdi ve elçiye:
— İmparatora söyleyiniz, esirgemediği müsaade üzerine bir öküz derisinin tuttuğu kadar yere hisarı bina ettik, fazlası varsa yıkalım dedi.
Fakat, artık padişahla imparatorun arası açılmış ve İstanbul savaşı da bu hadise ile başlamıştı.
Bu efsaneyi Evliya Çelebi nakleder. Evliya Çelebi her şeyden önce büyük ve çok usta bir röportajcıdır. Yazdıklarını derlemiştir, fakat uydurmamıştır. Bu efsanenin tarih karşısındaki değerini ölçmeye girişecek değiliz. Bu öküz derisi işinin, daha doğrusu hilesinin karıştığı iki efsane daha vardır. Biri İsa dan iki yüz yıl önce Romalılar tarafından yerle yeksan edilen tarihin pek ünlü şehri Kartaca kalesinin kuruluşu hakkındadır. Bir zamanlar bugünkü Suriye topraklarında bir Finike devleti vardı, işte o devletin krallarından birinin kızı Didon, bir gemiyle bugünkü Tunus kıyılarına gelip, oraların kıralı Larbas’tan bir öküz derisinin kaplayacağı kadar bir yer ister ve satın alır. Sonra o deriyi ince ince kesip yaptığı şeritle arazi sınırlayıp Kartaca şehrini kurar. Kartaca’nın kulesine Byrsa denirdi. Byrsa; sahtiyan, yani deri demektir. Bu efsane mitolojide de yer alır. Günümüzden iki bin sene evvel yaşamış olan ünlü Romalı şair Virjilîus, «Aeneid» adlı eserinde bu efsaneyi zikreder.
Öbür efsane ise hiç akla gelmeyecek bir yerde, Sibirya’da geçer. Bu efsaneyi 1858′den 1870 yılına kadar Sibirya’da dolaşan ve gördüklerini «Sibirya’ dan» adlı büyük eserinde toplayan Dr. Wilhelm Radloff, İrtiş nehri dolaylarında derlemiştir. Bir gün Rus hükümdarından kaçan üç hırsız, İrtiş Nehri boyundaki Sibir – Tatar devletinin Hakanı Közüm Kan’a gelir. Bu üç hırsızın başı, Yarmak adında biridir. Uzun bir süre sonra oraların dillerini öğrenen Yarmak, Közüm Kan’a müracaat ederek kendiside «Bir öküz derisi kadar yer verilmesini» ister. Közüm Kan da verir. Yarmak bir öküz derişi alır ve tıpkı yukarıdaki efsanelerde olduğu gibi ince , ince keserek koca bir sahayı çevirir. Halk, Közüm Kan’a gelip «Kafir çok yer alıyor» diye şikayet edince Közüm Kan «Bunu kendimiz verdik» cevabiyle karşılar. Bu efsane Rusların XVI. Yüzyılda Sibirya içlerine nüfuz etmelerinin ve oralarım hükümleri altına almalarının hikayesidir. Görülüyor ki her üç efsanede de, bir yeni yeri alma hareketinin başlangıcı ve niyeti saklıdır. Evliya Çelebi’nin Rumelihisarı hakkında naklettiği efsane de bir yeri zaptetme niyetinin tipik bir örneğidir. Gerçekten de Rumelihisarı’nın inşa edilmesinden sonra Fatih, Bizans’ı ortadan kaldırmak niyetini tellallarıyla halka duyurmuş ve seferberlik ilan etmiştir.
Kartaca nerede, Boğaziçi nerede, Sibirya nerede?… üstelik arada binlerce yıllık bir zaman farkı da var. Sibirya’dan Kartaca’ya ve İstanbul’a kadar bütün dünyayı dolaşan bir efsane: öküzün derisi!….( http://www.eantikaci.com/nostalji/hisar.asp )
BİR BAŞKA ÖKÜZ DERİSİ EFSANESİ
“İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Oranın emîri (fâtihi), ne hoş hükümdar bu (fethe katılan) asker, ne hoş askerdir.” (Kırk Mevzuda Kırk Hadîs, Hadîs No: 28, Sayfa: 609; Feyz’ül-Kadir, Cild 5, Sayfa: 262)
İstanbul’u Battal Gazi’nin kuşatması da dahil on iki sefer kuşatılmıştır. İlk kuşatan Hazret-i Muâviye’nin ordusu, son kuşatan Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri’dir. Bir kitapda okudum, gerçeği ile hiç alakası olmayan şeyleri yazıyor. İmam Hüseyin’in iki kızının İstahbul’da şehid düşmesini çok yanlış yazmışlar. Aslı ile hiç alakası yok. Evliya Çelebi Hazretleri’nin seyahatname isimli kitabında İstanbul’un on iki kere kuşatıldığını şöyle yazıyor:Bunda sadece Ömer İbn-i Abdülaziz olsa gerek, ikinci kuşatmayı o yaptı. Bu kitabın yanlış olduğunu anlatmak için onun kuşattığının özetini yazacağım. Ömer İbn-i Abdülaziz Emevi halifelerinden olup Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) onun hakkında: «Emevi halifelerinin hepsini Ömer İbn-i Abdülaziz hariç. kendi döşeğimde maymun suretinde görüyorum» buyurdu.İmam Hüseyin’in başı Yezidin hanesinde idi. Ömer İbn-i Abdülaziz padişah olunca onu yıkattı, kefenletti, bir cemaat ile üstüne namaz kıldı. Şimdiki türbesini ve camisini yaptırdı, oraya defnetti. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)’i rüyasında gördü. Rüyamda:- Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) kendini kucaklayıp bağrına bastı, çok fazla iltifat gösterdi. Bu rüyanın tabirini âlimlere sordu. Hiç kimse bilemedi. Basra’da Hasan-ı Basri Hazretleri’ne sordu. Hasan-ı Basri Hazretleri:- Sen Resûlullah’a çok hoş gelecek ve onu çok memnun edecek bir iş yapmışsın, yaptığın hayırları say dedi. Ömer İbn-i Abdülaziz:- Şu kadar cami, çeşme, köprü, yol, su yaptırdım. Şu kadar dîn-i medreseler açtım. Hasan-ı Basri Hazretleri her defasında:- Bunlarla olmaz, diyordu. Daha yaptığın iyilikleri araştır dedi. Ömer İbn-i Abdülaziz:- İmam Hüseyin’in başı Yezid’in hazinesinde idi. Onu yıkattım, kefenlettim, Ashâbımla birlikte bir cemaat ile cenaze namazını kıldım, kendini defnettim. Üzerine türbe yaptırdım deyince Hasan-ı Basri Hazretleri:- İşte bu amelinden dolayı Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) seni bağrına bastı ve çok memnun oldu, buyurdu. “Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) Kostantin şehri muhakkak feth olacak onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır, onu feth eden asker de ne güzel askerdir” [Kırk Mevzuda Kırk Hadîs, Hadîs No: 28, Sayfa: 609; Feyz'ül-Kâdir, Cild 5, Sayfa: 262) buyurdu.Ömer ibn-i Abdül Aziz İstanbul'u kuşattı, alamadı. Sulh anlaşması yapmak zorunda kaldı. Kuşatma Kostantinlileri o kadar sıkıştırmıştı ki yiyecek bitmiş, bir martı kuşu bir altına çıkmıştı. Hatta en mundar ve pis şeyleri yemeğe başlamışlardı. İleriye dönük İstanbul'u feth etme plânları ile andlaşma yapmak istiyordu. Kostantin Kralına:- Bana İstanbul'dan bir öküz derisinin kapladığı kadar yer vereceksin. Ayasofya'da namaz kılacağım dedi ve kabul ettirdi. Sonra öküz derisini ince sırım gibi dildirdi. (Öküz derisini ayakkabı bağı olarak ince ayakkabı ipliği kalınlığında dilerler, ona sırım derler) O sırımla bir mahalleyi (İstanbul'da Koca Mustafa Paşa semtini) çevirdi. Arabistan'dan o mahalleye seksen bin kişi müslüman yerleştirdi. O mahallenin altını bir kaç kat bodrum üstüne yüksek binalar, çok az dar bir yerde bir aile oturacak kadar yer yapmak şartı ile, seksen bin hane yerleştirdi. Seksen bin hanenin içinde İmam Hüseyin'in iki kızı da vardı. Anlaşma olduğu için kral ses çıkaramadı. Yirmi üç bin kişi bu seksen bin haneyi korumak için Arabistan'ın en üstün silahşör askerlerinden yerleştirdi. Ömer İbn-i Abdülaziz bir rivayette cariyesi eli ile zehir yedirilince vefat etti. Çünkü Ömer İbn-i Abdülaziz müslümanlara son derece bağlı idi. Emevilerin kafasına gitmiyordu. O zehirlenince yerine yine bir padişah dikildi. Bu, Emevi halifelerine yezidler dendiği için bu da yezidî idi. Tarihte bunlar Emeviler diye geçer. Ömer İbn-i Abdülazizin vefat edip yerine Yezidlerden bir halife dikildiğini duyan Kostantin kralı kendi kumandanlarını çağırıp gizli bir konuşma yaptı. - Ömer ibn-i Abdilaziz öldü. Bunları takviye edip koruyacak kimseleri kalmadı. İlerde bunlar bizim başımıza büyük bir iş açabilir. Bu boşluktan faydalanıp bunların hepsini öldürmeliyiz dediler. Bu yirmi üç bin kişi, Arabistan'ın en seçme silahşörleridir. Biz bu işte muvaffak olmazsak, İstanbul tüm elimizden gider, diyordu. Baş kumandan kendisine teminat verdi. - Ben hazırlığımı tam yaparsam, bir gece sabaha kadar hepsini kırar işi hallederim diyordu. Bu söze aldanan Kostantin kralı, kumandana izin verdi. Bir gece ani baskın yaptılar. Yüz yirmi bin kadın çoluk-çocuk İmam Hüseyin'in iki kızı da içinde şehid ettiler. Yirmi üç bin kişi sabaha kadar harb etti. Sabah olunca şimdiki Galata mevkiine çekildiler. Üç gün, üç gece savaş oldu. Bir türlü yirmi üç bin kişiyi bitiremiyorlardı. Bunların yarısından çoğu şehit düştü. Çok yorgun oldukları halde savaşa devam ediyorlardı. Bu müslüman ordusunun kumandanı yanındakilere:- Bizim koruyacağımız kimse kalmadı. Bizde hepimiz şehid düşeceğiz. Biz normal asker ile harb etmeyip Kostantin kralının sarayına hucüm edelim. Onlar bizim çocuklarımızı nasıl öldürdülerse biz de kral dahil Saray erkanının hepsini kılıçtan geçirelim dediler. Saraya hücum edip girdiler. Sarayda beşikteki çocuğa kadar hepsini kestiler. Kendileri şehid düştü. Galata köprüsünün başında yeraltı camiinde şimdi Amr İbn'ül As'ın da içinde bulunduğu dört büyük sahabe yatar. Onlar o harbte şehid düşenlerdir. Kostantin kralından hiç bir canlı kalmayınca iki Kostantin kumandanı:- Ben padişah olacağım. Diğeri:- Ben padişah olacağım diye birbiri ile harb ettiler. Kafir ölür, kanı kurur. Müslüman haksız yere öldürülürse kanı kaynar. Yani intikamlarını hiç kimse almazsa Allah alır.İsa (Aleyhis-selâm)'yı öldürmek isteyenlerin yüzü İsâ (Aleyhis-selâm)'ya benzediği için aşiret reisinin oğlunu öldürdüler. Kanı kaynadı ve Allah intikamlarını aldı. İsa (Aleyhis-selâm)'nın ümmeti olan Havarilerin buna gücü yetmiyordu.Lût (Aleyhis-selâm), kavmini önleyemeyip taraftarda bulamayınca Allah'u Teâlâ Cebrâil (Aleyhis-selâm) vasıtası ile Lût kavmini yere batırdı. İntikamını Allah aldı. Yemen'den gelen Ebrehe ordusuna Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in dedesi Abdul Muttalib karşı koyamayınca Allah'u Teâlâ Ebabil kuşlarını gönderip siccin çamurunu şimdiki deyimle Atomu o ordunun üzerine attı. Bizzat Allah'u Teâlâ intikamını aldı. (Sûre-i Fil, Ayet 1-5) Burda da Emeviler müslüman düşmanı olduklarından yüzyirmi bin müslüman haksız yere öldürüldü. İsa (Aleyhis-selâm)'nın kavminin sonradan birbirlerini kırdığı gibi bunlar da birbirlerini kırdılar. Müslüman yirmi üç bin asker, yüz binin üzerinde Kostantin askerini öldürdü. Bir onun kadar da Kostantinliler birbirlerini kırdılar. En son bir kadını padişah yaptılar. Her iki tarafın ölüleri de yer de yatıyordu. O sırada Veysel Karani Hazretleri'nin sözleri ve tavsiyesi ile çalışıp, yetişen bir derviş, bir de Emevi halifeleri tarafından gönderilen bir elçi, ikisi İstanbul'a girdiler. Elçi durumu görünce çok kızmıştı. Kadın padişahın huzuruna çıkınca, orada padişaha çok ağır konuştu. Padişahda olayların karşısında sinirli olduğundan Emevi halifesinin elçisini astırdı. İkinci Veysel Karani Hazretleri yolunda çalışan derviş krala çok yumuşak davrandı.- Sizin de acınız büyük. Bizim de acımız büyük. Bizden bir öldü ise sizden beşi öldü dedi. Çünkü o yirmi üç bin müslüman çoluk çocuk kadın katledilince, kendileri de İstanbul'da çoluk, çocuk, kadın demeyip rast gele öldürmüşlerdi. O zat Padişaha:- Sen bana müsaade et. Adam ver. Ben bu müslüman ölülerini defn edeceğim. dedi. Padişah dediğini yaptı. Emrine dört bin at arabası ve yeteri kadar da adam verdi. İstanbul'da kasımpaşanın arka tarafında ok meydanı var. O zaman boşluktu. Daha evvelki kuşatmada iki taraflı ok savaşı olup okla her iki taraftan çok zayiat verildiğinden ismi ok meydanı kalmıştı. Orada büyük mağaralar vardı. İlk defa o büyük mağaraları, şehid cesetleri ile doldurdular. Mağaralar bitince uzun, derin hendekler yardırdı. Oraya hepsini defn etti. İmam Hüseyin'in iki kızını ayrıyeten Sünbül Efendi'ye defn etti. İstanbul'da Eyüp'de medfun bulunan Eyüp Sultan Hazretleri daha önce Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'nin ordusunun İstanbul kuşatmasında şehid düşmüştü. Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin hocası Akşemseddîn Hazretleri kabri şerifini buldu, üstüne türbe yapıldı. Esas aslı budur. Bunun dışında İmam Hüseyin'in kızlarını getirdiler, Aslanların önüne attılar gibi asılsız fasılsız iddialar yanlıştır. Daha sonra emevi saltanatı Eba Müslîm'in yaptığı savaşlarla son verildi. Ve Abbasi devleti kuruldu. Abbasi devletinde iç savaşlar karışıklıklar ve Ebâ müslîm'in şehid edilmesi hâdiseleri geçtikten sonra tam hakiki bir İslâm hükümdarı başa geçti. Seyyid-i Battal Gazi'de yeni ün kazanmıştı. Bu öldürülen yüz yirmi bin kişinin intikamını almak için Seyyid Battal Gazi'yi İstanbul'a bir ordu ile gönderdi. Bir buçuk sene kadar İstanbul'u kuşatan Battal Gazi yüzyirmi bin Ashâb ve Tâbiinnin intikamını fazlası ile aldı. Ama Allah'u Teâlâ'nın İstanbul'un Fethini Sultan Muhammed Fatih Hazretlerine nasib etmişti. Feth edemedi, geri döndü.
http://www.nadiriler.com/Kitaplar/Zhbn6/zhbn6_29_4.htm
Öküz söylencesi
Zamanında Anamur da öküzlerin yüzerek Kıbrıs' gidip geldiği anlatılır.Efsaneye göre:
Çiftçilerden birinin öküzü Kıbrıs'ta bir darı tarlasına dadanır.Öküz kaşla göz arasında aniden denize atlar Kıbrıs'ta tarlaya gider talan eder.Yüzüp tekrar geri döner.
Bir gün Kıbrıslı çiftçi yazdığı bir pusulayı öküzün boynuzuna takar,sahibini uyarır.Anamurlu çiftçi her tedbiri alır ama başedemez.
Kıbrıslı çiftçi son bir çare olarak o u-yıl hiç ürün alamayacağın anlatabilmek için iki boş şişeyi öküzün boynuzlarına bağlar.Öküzler dönerken şişelerden gelen suyu burunları tıkanmasın diye içerler.Su yedikleri darıları şişirir.,çatlayarak ölmelerine neden olur.Şişmiş gövdeleri bir süre sonra Anamur önlerine gelir.Bir daha öküzlerin Kıbrıs'a geçtiğini kimseler görmez. http://okuyan_2.tripod.com/efsaneler/okuz.htm
XI əsrin sonları - XII əsrin əvvəllərində yaşamış böyük Azərbaycan şairəsi Məhsəti Gəncəvi Azərbaycan və müsəlman intibahının parlaq nümayəndəsi olmaqla öz şe'rlərində sənətkar, şair, müğənni və mütrib obrazlarını tərənnüm edən yeni şəhər peziyasının təmsilçisi idi. Məhsəti hər şeydə birincilik qazanmışdır. O, ilk məşhur Azərbaycan şairəsi, ilk şahmatçı qadın, ilk görkəmli qadın musiqiçimiz və çox ehtimal ki, ilk qadın bəstəkarımızdır. Onun tərcümeyi-halı rəvayətlər və müəmmalar haləsinə bürünüb, şairənin həyatı barədə mə'lum olan faktlarsa hər halda həmin dövrün müsəlman cəmiyyətinin anlayışında həddən artıq qeyri-adiliyi ilə fərqlənir. Əlbət ki, əgər bu faktlara sözün həqiqi mə'nasında yanaşılarsa. Rəvayətlərə əsasən, o, Gəncənin Xərabat məhəlləsində yaşamış, vaxtını qonaqlıqlarda, musiqi və rəqs məclis-lərində keçirmişdir. Onun şe'rlərində şərab və eşq duyğusu tərənnüm olunur. Şairənin əsərləri içərisində Gəncənin Xərabat məhəlləsində yaşayan kənc sənətkarlara, dərzilərə, əyiricilərə, qızılaxtaranlara və başqalarına həsr etdiyi şe'rlər silsiləsi daha çox məşhurdur:
Bənzər, dərzi oğlu, uzun qəmərə,
Sənə yüz Məhsəti dönər çakərə.
Əlindəki saptək yolum düşə kaş
Şəkər dodağına gündə min kərə.
Yun əyirən oğlan mənim canımdır,
Onun zənəxdanı bir zindanımdır.
Onun dodağından 6usə ver, Allah,
Çünki o dodaqlar can dərminımdır.
Torpaq ələyənin mən aşiqiyəm,
Dilim gəlmir açıb sirrimi deyəm.
0, torpaq ələyib qızıl axtarır
Mən əlimdə qızıl onu gəzirəm.
Papaqçı sevkilim şövq ilə bayaq
Tikirdi əlində atlazdan papaq.
Hər papağa yüz-yüz afərin dedim,
Dördünə biri də bəs idi ancaq... Məhsəti xanımın tərcümeyi-halında qəti müəyyənləşmiş səhifələr olduqca azdır. Onun yaradıcılıqı ilə maraqlananlar üçün Rəfael hüseynovun şairəyə böyük məhəbbətlə və yüksək peşəkar ustalıqla qələmə aldığı "Məhsəti necə varsa" kitabını oxumağı məsləhət görərdik. Məhsəti Gəncəvi təqribən 1089-cu ildə Gəncə şəhərində doğulmuş və ömrünün sonuna qədər burada yaşamışdır. Onun əsl adı Mənicə idi, Məhsəti adını isə özünə ədəbi təxəllüs kimi götürmüşdü. Həmin təxəllüsün mənşəyi barədə bir neçə rəvayət vardır. Bunlardan birində deyilir ki, guya Sultan Səncərlə söhbətlərindən birində Mənicə öz mühitində hamıdan kiçik və görünməz olduğunu söyləyir. Sultan isə onunla razılaşmayıb deyir ki,"to, meh-həsti" (]ə’ni, “sən hamıdan böyüksən”). Və guya “meh-həsti”-”məhsəti”yə çevrilib, onun təxəllüsü olur. Dikər bir fərziyyəyə körə, “Məhsəti” “məh” və “səti” olmaqla iki sözdən ibərətdir və “böyük xanım” anlamına gəlir. Nəhayət, başqa bir ehtimala əsasən, bu ad “Mah” və “səti” (“Ay xanım”) sözlərindən düzəlib (Nizaminin Məhin Banusu da bunun analoqudur). Məhsəti yaxşı təhsil almış və əsərlərindən də göründüyü kimi, aşağıdakı şəhər və vilayətlərdə olmuşdur: Rum, Mərv, Bəlx, Nişapur, Herat, Gəncə, Xorasan, İraq, Zuzən, Arran və s. Bir müddət o, böyük Sultan Səncərin sarayında yaşamış, onun qəbullarında və burada keçirilən ədəbi məclislərdə iştirak etmişdir. Deyilənlərə görə, Sultan Səncərin diqqətini onun gözlənilmədən yağan qar haqqında bədahətən söylədiyi bir rübai çəkmişdir: “Göylər sənə gümüşü xalça göndərib ki, atının nalı bulanmasın.” Sultan bu rübaini eşitdikdən sonra şairəni “Mə-histi” (“Ən böyük”) adı ilə mükafatlandırmış və onu öz yaxın əhatəsinə qəbul etmişdi. Məhsəti ömrünün çox hissəsini Kəncədə keçirmiş, Sultan Məhəmmədin və onun oğlu Sultan Mahmudun saray həyatında yaxından iştirak etmişdi. Böyük şairənin həyatı barədə mə’lumatlar əsasən əlyazma nüsxələri Azərbaycan Əlyazmalar institutunda, İstambulda və Londonda saxlanan XŞ əsrə aid edilən “Məhsəti və Əmir Əhməd” dastanından götürülür. Azərbaycan ədəbiyyatşünaslarının son tədqiqatları göstərir ki, “Dastan”ın müəllifi XIII əsrdə ya-şamış Azərbaycan şairi və alimi Abdulla Cövhəri Zərgər Təbrizidir və buradakı qəhrəmanlar, o cümlədən şair Əmir Əhməd, Gəncə şahı (Sultan Məhəmməd) və II Gəncə şahı (Sultan Mahmud) real şəxsiyyətlərdir. Dastanın qısa məzmunu belədir: Bəlx şəhərində yaşayan bir ilahiyyat aliminin qızı olur. O, uşağın taleyinə baxdırmaq üçün münəccimlərə müraciət edir. Ulduzlar qızın böyük gələcəyindən, xalqın rəqbət və məhəbbətini qazanacağından xəbər verir. Həmçinin mə’lum olur ki, qızın taleyi xərabatla (içki içilən yer, meyxana) ilə bağlı olacaqdır. Atası qızı tərbiyə olunmaq üçün məktəbə verir. On səkkiz yaşına qədər burada oxuyan qız yaxşı təhsil görür. Bundan sonra atası qızını mütəxəssislərin yanına apararaq, ona 12 muğamı və bunların 24 şö’bəsini öyrətmələrini xahiş edir. O, həmçinin xahiş edir ki, musiqiçilər qıza cənk, ud və bərbəd alətlərində çalmağı öyrətsinlər. Camaat heyrətlə ondan soruşur: “Bu necə olan şeydir? Sən əvvəl qızına yaxşı təhsil verir, ona Qur’anı öyrədirsən, sonra isə onu rəqqasəliyə hazırlayırsan? Yoxsa sən istəyirsən ki, qızın azğın və əxlaqsız olsun?” Ata cavab verir ki, əgər onun alnında xərabata düşmək varsa, qoy buna da hazır olsun. Atasının vəfatından sonra Məhsəti Gəncəyə köçür və Xərabat məhəlləsində yaşayır. Dastandan da göründüyü kimi, artıq 20 yaşında Məhsəti öz savadı, gözəlliyi, məlahətli səsi və poetik iste’dadı ilə müsəlman dünyasının bir çox ölkələrin-də nüfuz və rəğbət qazanmışdı. Xərabatda Məhsətinin səsini dinləmək üçün uzaqdan-yaxından həm əyanlar, həm də tacirlər Gəncəyə gəlirdi. Dastanda Gəncə şahı adlandırılan şəhər hakimi də Məhsətinin səsinin vurğunu idi. Onu tez-tez saraya də’vət edirdilər. Növbəti ziyafətlərin birində şah sabahkı görüşün şərtlərini söyləyir: gecikən cərimə olaraq üç buynuz şərab içməlidir. İş elə gətirir ki, Məhsəti gecikəsi olur. 0, şərtə tabe olaraq, dal-badal iki iri buynuzu doldurub içir. Sonra üçüncü buynuzu doldurur, üzünü şaha tərəf tutub bədahətən şe’rlə ona müraciət edir ki, ey şah, mən öküz deyiləm və buynuz mənə yaraşmaz. Ancaq əgər mən hətta öküz olsaydım belə, iki buynuz bəsim idi. Bu şe’r şahın o qədər xoşuna gəlir ki, qiymətli daş-qaşla bəzədilmiş bu buynuzu şairəyə bağışlayır. http://memorial.aznet.org/alfm2.shtml
12. MENKIBELER
ÇAMDİBİ TÜRBESİNİN TARİHÇESİ :Çankırı Vilayetinin Ilgaz Kazası’nın Kayı Köyünde bulunan ve tarihi çok eski olduğu bilinen caminin yapılışı kuvvetli bir rivayete göre ’ dilden dile günümüze kadar aşağıda bahsedildiği şekilde anlatılmaktadır.Caminin yapılışına geçmeden önce caminin giriş kapısının üzerinde bir hadis yazılı olup. ayrıca Resulullah (SAV)in ismi yazılıdır, Ayrıca camiyi inşa eden şeyhlerden ikisinin (Muharrem– Mahmut)diye isimleri yazılı olup, hitabenin alt iki satırı okunmamaktadır. Ayrıca yazının altında (719) rakamlı tarih yazılı olup, hicri mi, miladi mi olduğu anlaşılmamıştır. Ankara dan gelen evkaf memurlarının tetkiki neticesinde ayni durum tespit edilmiş olup, resimleri çekilerek gereken notlar alınmıştır.Zamanla onarımlar neticesin de caminin tarihi özelliği bozulmuştur. Caminin yapılışı rivayete göre şöyledir.Yukarı da yazılan cami kapısı üzerinde yazılı olan tarihte Horasanın Kayı boyu Türklerinden olduğu bilinen veya sanılan Allah dostu (üç zat) Kayı köyüne gelirler. Şeyh olan üç zat köye cami yapmaya karar verirler. Caminin inşasında kullanılacak olan taşları cami yapılacak yere gündüz taş çekmezlermiş. Gündüz cami inşaatıyla meşgul olurlarmış. Köy halkı bu taşları nereden nasıl getirdikleri hususunda kendi aralarında merak etmişler. Bu merakları gün geçtikçe şüphe ve dedikoduya dönmüş, bunlar gece biz uykuda iken öküzlerimizi damdan çıkartıyorlar, sonrada getirip bağlıyorlar diye düşünmeye başlamışlar. Köylünün birisi gece uyumamış, gözcülük yapmış. Gece cami inşaatı önünde taş yüklü kağnıda geyiklerin koşulu olduğunu görmüş, bu durumu sabahleyin köy halkına anlatmış. Neticede bu zatlar hakkında yanıldıkları ve hata ettikleri ortaya çıkmış. Köy halkının önceki fesat ve kuşkucu tutumu ve dedikodu dolu sözleri Allah dostu olan bu şeyhlerin üzülmesine sebep olmuş.Cami yapılıp bitmesinden sonra, şeyhlerden biri beni bu köye defnetmeyin, köyün kenarına tabutumu koyun diye vasiyet eder, Bu şeyhin adı cami kapısı üzerinde yazılı olan (şeyh Muharrem şeyh Mahmut) isimlerinden birisi olduğu sanılmaktadır. Vasiyet eden şeyhin vefatı üzenine köylüler tabutunu köyün dışında olan ve taşın üzenine koyarlar ve aralarında konuşurlar ve köye defnetmeye karar verirler. Fakat, bir türlü tabutu taşın üzeninden kaldıramazlar ve uğraşırlarken tabuttan meftanın kolları çıkar, taşı kucaklar ve hatta taşa parmakları gömülür. Bu durumu gören köylüler tabutu bırakıp köye dönerler, vasiyette olduğu gibi (7) zat gelir tabutu aldığı gibi kaybolurlar. Tabutu alan yedi kişinin Atkaracalar Köyünde yatan Yediler olduğu sonradan anlaşılmıştır.Kayı köyünün dışında bulunan üzerine şeyhin tabutu konan taş üzerinde halen parmak izleri görülmektedir. Köy halkı o taşın adını Kucaklama Taşı koymuşlardır. Halen bu adla anılmaktadır. Bu taşın üzerinden tabutu alan Yediler, tabutu Atkaracalar’a getirip köyün doğusunda bulunan çamdibine defnederler. Rivayete göre köylü mezara çamdibi Dede adını vermişlerdir. Çamdibi Dedenin defnedilmesini takip eden her sene Kayi Köyünden birilerinin ahırından bir öküz cıkar, kaçar vaziyette bağırarak Atkaracalar Köyüne kendiliğinden gelir, çamdibi Dede’nin mezarinin dibinde sessizce yatar. Atkaracalılar, öküzü keser kurban ederler fakire, yetime, dula dağıtırlar.Zamanla ahlakın bozulması neticesinde,önceki niyet, duygu ye düşünceler değişerek. istismar edilmiş, gelen öküz kesilerek eti içki sofralarında yenmiş, fakir yenine Beyler yemiş olduğundan bir daha öküz gelmemiştir. http://www.atkaracalar.8m.com/turbe.html
13.
MASALLAR – HİKAYELER
İlk çağlardan beri insanlar, anlattıkları hikaye ve masallarda hayvanları kullanmışlar, insanlara doğrudan söyleyemeyecekleri olayları, bazı hayvanların örneklik anlatılması yoluyla aktarmışlardır. Bu hikayelerin en başında Beydebâ’nın yazdığı Kelile ve Dimne gelmektedir. Beydebâ için, Sultan Murat Hüdavendigâr çağdaşlarından Mehmet Küşteri adlı bir Türk yazarının “Şeceret-ül-Beşer” adlı yazmasında, miladın birinci asrında Bakü’de doğmuş ve sonradan Hindistan’a gitmiş Ketku isminde bir Türk âlimi olduğu aktarılmaktadır. (Kelile ve Dimne/ 6) Birbiri içine geçmiş ibret verici hikayelerden oluşan bu kıymetli eserin birinci ve en uzun hikayelerinden biri “Aslan ve Öküz” hikayesidir. Bu hikaye, hacim itibarıyla çok uzun olduğu için aktarılmamıştır.(Kelile ve Dimne/ 103-161) Beydeba’nın hayvanların ağzından aktardığı bu hikayeler, batıda La Fontaine gibi yazarlara ilham kaynağı olmuştur. Doğan Kardeş Yayınları arasında çıkan “Hayvan Hikayeleri” kitabı bu tür hikayelere iyi bir örnektir ve içlerinde öküzlerle ilgili bir hikaye de vardır. Ayme Marcel, öküzlerine okuma yazma öğretmeye kalkışan küçükleri ve okuma yazmayı öğrenen öküzlerin başına gelenleri konu edinen nefis bir hikaye kaleme almıştır. (Hayvan Hikayeleri/5-26) “Öküzler” adlı ibret verici bu hikayenin edebiyatımıza etkisini ve kısaltılmış özetini ilk okuma kitaplarımızda dahi görmekteyiz (Baha Dürder?) Biz bu bölümde sadece örnek teşkil etmesi açısından, iki masal aktaracağız. İlki, gazeteci yazar Galip Erdem’in “Mektuplar” köşesinde yazdığı bir masaldır ve aynen aktarılmıştır. İkinci masal da La Fontaine’den alınmıştır. ÜÇ ÖKÜZ HİKAYESİ
- ANLATIMI
MEKTUPLAR – GALİP ERDEM , MASAL SEVER MİSİNİZ*
Arif Ramazanoğlu dostumuz bana anlattı. Ona da babası anlatmış. Çok hoşuma giden bir masaldır, sizlerin de beğeneceğini umarım.
Zamanın bir vaktinde, memleketin birinde üç öküz varmış. Akça öküz, kara öküz, sarı öküz.. Diğer öküzlere hem benzerlermiş, hem benzemezlermiş! Hangi taraflarının benzediği malûm. Benzemeyen yanlarına gelince, birbirleriyle pek dost imişler. Hani,Canciğer kuzu sarması dedikleri cinsten. Birbirlerinden hiç ayrılmaz, her yere birlikte giderlermiş. Beraberce otlar, yiyecek sıkıntısı çekseler bile bulduklarını kardeşçe paylaşır, asla dövüşmezlermiş. Bir tehlike ile karşılaştıkları zaman derhal birleşir, iri ve korkunç boynuzlarını kullanarak en azılı düşmanlarını korkutur, yanlarına yaklaştırmazlarmış. Doğrusunu isterseniz, dostluğun çok da faydasını görmüşler. En verimli çayırlara gidiyor, birlikte güzel güzel otluyor, semirdikçe semiriyorlarmış. Eğer bir gün öküzlükleri tutmasaymış, ömürlerinin sonuna kadar gül gibi geçinip gideceklermiş!…
O sıralarda, hayvanlar padişahı Arslanın canı sıkıntılı imiş. Çünkü, ormanda hiç işi yokmuş. Yenecek hayvanların sanki de nesli tükenmiş. Arslan hazretleri sabahtan akşama kadar hep esniyor, midesi de kazındıkça kazınıyormuş. Bakmış ki, böyle olmayacak: “Bari, demiş, ormana çıkayım da çayırlara doğru şöyle bir uzanayım, belki de bir şeyler bulurum.” Dediği gibi de yapmış. Çayıra gelince üç ahbap öküzü görmüş,ağzından sular akmış., “Ah, diye söylenmiş. Şunları bir yesem de midem bayram etse!…” Önce adeti üzere kükremiş, sonra öküzlerin üstüne yürümüş. Üç ahbap, arslanın sesini duyunca, hemen yan yana durup safları iyice sıklaştırmışlar, bir de hafiften bir “boynuz” gösterisi yapmışlar! Arslanda akıl çok…Vaziyetin nezaketini anlamış, siyasetini hemen değiştirmiş. Fazla yaklaşmadan öküzlere seslenmiş: “Günaydın,arkadaşlar nasılsınız?” Padişah hatır sorunca,tabii akan sular durmuş,eğilip saygılarını sunmuş,cevap vermişler: “Sağolun efendim, çok iyiyiz!” Arslan tekrar seslenmiş: “Değerli arkadaşlar, gelişimi galiba yanlış anladınız, sizi yemek istediğimi sandınız.Asla böyle bir niyetim yoktur. Karnım da zaten pek toktur. Günlerdir sizi gözlüyorum. Dostluğunuza, samimiyetinize hayran kaldım. Yiyecek her zaman bulunur, ama candan bir dost bulmak çok güçtür. Beni de aranıza almanızı, dost olmamızı teklif ediyorum.Sizi hiçbir zaman yemeyeceğime, üstelik bütün düşmanlarınıza karşı koruyacağıma söz veriyorum. Hayvanlar padişahı ile dost olmak istemez misiniz?…” Öküzler, arslanın dostluk teklifine öyle sevinmişler ki, neşelerinin fazlalığından böğürmeye başlamışlar. Bir arslanla üç öküz arasındaki duyulmamış dostluk böylece kurulmuş. Bir gün, üç gün geçer, arslanın iştahı kabardıkça kabarır, münasip fırsat kollar. Fırsat çıkmayınca, dayanamaz icad eder. Bir gün, akça öküz, çayırın yanındaki dereden su içmeye gitmiş. Arslan, kara öküzle sarı öküze ya nasip demiş ki: “Sevgili arkadaşlar, size büyük bir tehlikeyi haber vermek zorundayım. Akça öküz arkadaşımız yüzünden her gece kötü bir duruma düşüyoruz. Çünkü akça öküz, rengi çok uzaklardan seçildiği için, karanlıkta yerimizi belli ediyor, düşmanlarımızın silahına hedef oluyoruz. Çok düşündüm; yazık ki, başka bir çare bulamadım. Yaşamak istiyorsak, akça öküzden kurtulmamız şarttır. Onu aramızdan atmalıyız. Siz ne fikirdesiniz? “Kara öküzle sarı öküz boynuz boynuza verip konuşmuşlar. Akça öküz giderse, çayırın kendilerine kalacağını da söyleyememişler ama,hesaba katmışlar.Nihayet; “Ferman efendimizindir,tedbiriniz münasiptir.” Cevabını vermişler. Arslan teşekkür ettikten sonra, “Akça öküz aramızdan ayrılınca ya bir kaplanın veya insanoğlunun midesine inecek.Arkadaşımızın düşmanlarımızı beslemesinden herhalde hoşlanmazsınız.İyisi mi ben yiyeyim.Sizi çok seven bir dostunuzdan bu kadarcık bir armağanı esirgemeyeceğinizi umuyorum.” demiş. Kara öküzle sarı öküz, arslanın sözlerini akla yatkın bulmuşlar, akça öküzün yenmesine razı olmuşlar. Aradan beş gün geçmiş, arslan; sarı öküzle tek başına konuşmuş. Aynı hikaye, aynı düzen! Kara öküz de mideyi boylamış. Bir beş gün daha geçmiş: arslan, sarı öküzü almış karşısına. Bir kökremiş; “Ey öküz oğlu öküz, demiş,sıranın kendine geleceğini hiç düşünmedin mi?”
Masal böylece bitiyor. Arslan, muradına ermiş, biz kerevetine çıkmışız: öküzler de arslanın midesine inmiş!
Bakıyorum: Yiyenlerin arslanlıkla en ufak bir ilgileri yok; yenenler de öküz değil. Yine de yenme işi devam ediyor.Neyin nesi acaba?…( Erdem / 5)
Bu hikayenin Türkyiye’den ve Azerbaycan’dan tesbit edebildiğimiz iki ayrı benzerini de aşağıya alıyoruz.
- ANLATIMI
Sarı Öküzün ÖyküsüEski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış. Yaşarmış yaşamalarına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki, bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları. Gerçi bir iki sıyırık alırlarmış ama.. yine de boyun eğmezlermiş aslanların zorbalığına.Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. Ancak tavşan, fare gibi küçük hayvancıklarla beslenir olmuşlar. Git gide güçten düşmüşler. Eee, aslan bu, hiç fareyle doyar mı.
- ‘Her halde bize bu otlağı terk etmek düşüyor’ demiş aslanlardan birisi.
- ‘Evet’ diye tasdik etmiş diğerleri.
Nereye gideriz diye düşünürlerken ‘bir dakika’ diye bir ses duymuşlar gerilerden. Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa.Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan Topal Aslan’mış söze atılan.
- ‘Hayır’ demiş, ‘hiç bir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi.’
İnanmamış kimse ona ama haydi bir şans verelim ne çıkar diye düşünmüşler.O da almış yanına bir iki aslan gitmiş öküzlerin yanına. Beyaz bayrak çekmeyi de unutmamış. Öküzlerin lideri olan Boz Öküz başta olmak üzere beş irikıyım öküz yaklaşmış onlara. Sormuşlar ne istediklerini.Topal aslan başlamış konuşmaya. Bir yandan da Boz Öküz’ün sivri ve kocaman boynuzlarına bakıp ürperiyormuş.
- ‘Saygıdeğer öküz efendiler’ diye başlamış lafa. ‘Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Biliyorum sizleri çok defa incittik, kimbilir kaçınızda şu pençemin izi vardır. Ama inanınız bunların hiç birini isteyerek yapmadık.Biliniz ki biz aslanlar barışçı bir milletiz. Hele öküzlerle hiç bir alıp vermediğimiz olamaz. Ancak evet size defaatla saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki Sarı Öküz yüzünden. Onun rengi öyle sizinkiler gibi değil ki. Gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördükmü ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz, ve sürünüze zarar veriyoruz. Yoksa bizim sizinle hiç bir alıp veremediğimiz yok. Onun yüzünden hepiniz zarar görüyorsunuz. Bir türlü hayatınızdan emin rahat rahat otlayamıyorsunuz, belki geceleri bile bizim kükrememiz sizin uykunuzu kaçırıyor. Bunların hepsi
Sarı Öküz’ün suçu. Verin onu bize, siz kurtulun, biz de barış içinde yaşayalım’ demiş.Boz Öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı Benekli Öküz olmaz demiş ama kimseye dinletememiş sesini.Zavallı Sarı Öküz kurban edilmiş aslanlara. Hepsi birden saldırmışlar zavallı öküzün üzerine. Bir ikisini fırlatmış üstünden ama bitkin düşmüş az sonra. Çırpınmış, haykırmış, yardım istemiş, yalvarmış, ama yokmuş onu işiten. Diğerleri üzülmüşler üzülmesine ama elden ne gelir ki. Bütün sürünün selameti için bir öküz…,gerekliymiş bu.Gerçekten de günlerce sürüye hiç bir saldıran olmamış. Huzur içinde geçer olmuş günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki. Hele öküz etinin tadını aldıktan sonra. Acıktık demişler Topal Aslan’a daha bir kaç hafta bile geçmemişken. O da yine almış yanına bir kaçını, bir defa daha gitmiş Boz Öküz’ün yanına.
- ‘Selam’ diye girmiş söze. ‘ Gördünüz ya biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Doğru kararınız için sizi bir daha kutlamak isterim. Siz de huzur içindesiniz, biz de. Ne mutlu. Yalnız buraya bunları söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var.’
- ‘Nedir?’ demiş Boz Öküz merakla..
- ‘Şu sizin Uzun Kuyruk’ demiş Topal Aslan. Öyle uzun bir kuyruğu var ki nereden baksak görünüyor. O kuyruğunu salladıkça bizim de aklımız başımızdan gidiyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Halbuki siz öylemi ya, hepiniz normal kuyruklusunuz. Bir onun suçu yüzünden korkarım hepiniz zarar göreceksiniz. Gelin verin onu bize bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve sevgi içinde iki taraf da hayatını sürdürsün.Boz Öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece Benekli Öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de verelim gitsin demişler. İstişare daha da kısa sürmüş bu defa.Dışlamışlar Uzun Kuyruk’u sürüden.Saatler sürmüş zavallının çırpınışları ama sonunda o da yenik düşmüş aslanlara.Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün daha da semirmiş aslanlar. Alabildiğince güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler. Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebeb bile söyleme gereği duymuyorlarmış. ‘Verin bize şu öküzü yoksa karışmayız’ derlermiş sadece. Zavallı öküzlerin hayır diyebilecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde.Boz Öküz de aralarında olmak üzere bir kaçı kalmış en sona. Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı, oysa ne kadar da güçlüydük? diye sormuş biri Boz Öküz’e.
- ‘Biz’ demiş Boz Öküz gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek ‘Sarı Öküzü verdiğimiz gün kaybettik bu harbi…’( http://haziss.sitemynet.com/tiklayin/id5.htm )
- ANLATIMI
Aslan ve iki öküz
Otlaqda iki öküz otlayırdı. Ac aslan onları görüb çox sevindi. O fürset tapıb öküzlere hucum etdi. Öküzler daldala verib, buynuzları ile aslanı qovdular. Aslan onların birliyini görüb, qorxudan geri çekildi.
O, hileye el atdı. Öküzlerin birine yanaşıb pıçıldadı:
- Ezizim bax bu gözel otlağı sene veriyem. Dadlı odlardan ne qeder isteyirsn ye! Ancaq o, boz öküzle gezme. Buna emel etsen sen ile işim yoxdur. Ağılsız öküz aslanın vedesine aldanıb, vefalı yoldaşından uzaqlaşdı. Bunu gören aslan fürset tapıb, yalqız qalan öküzü parçalayıb yedi. üç günden sonra aslan yeniden acalıb, gelib aldanmış öküzü parçalayıb onuda yedi. Uşaqlar namerdin qaydasıdır, ayırar dostu dostdan. ( http://hem.passagen.se/dalqa/aslan-okuz.htm )
- ANLATIMI
AKP kulislerinde tezkere fıkraları AKP’nin ‘ikna’ toplantılarından birinde Konya Milletvekili Mustafa Ünaldı tezkereye karşı çıkan bir konuşma yapıyor. Durumu net olarak anlatmak için de şu fıkrayı anlatıyor; “Raşit Ağa diye bir adamın bağına biri hırıstiyan, biri müslümün biri de yezidi üç kişi dalıyor. Raşit Ağa üçünü de yakalıyor ve ‘üçüne birden dayak atmayım da seçip içinden birine atayım’ diyor. Önce yezidiyi çağırıyor; ‘Ulan yezidi, bunların Allahı var sen neyine güvenerek dalıyorsun bağıma’ diyor. Sonra eşek sudan gelene kadar dövüyor yezidiyi. Onunla yetinmiyor, bu kez hıristiyanı çağırıyor. ‘Siz Allah’ı üçlersiniz günaha girersiniz. Meryem’i Allah hamile bıraktı, İsa doğdu diye’ diyor ve onu da bir güzel dövüyor. Sıra müslümana geliyor, ‘Ey müslüman sen bilmez misin kitapta başkasının malına el uzatmak haramdır’ diyor. Bir güzel dayak yiyen müslüman düşünüyor, ‘hata bende en başta dayak yiyen yezidiye sahip çıkmalıydım.’ Ünaldı’nın fıkrası başta Erdoğan ve Gül olmak üzere “Evet”çilerde soğuk duş etkisi yapıyor. Bu fıkrayı dinleyen milletvekilleri, aynı mesajı veren şu fıkrayı da kulislerde anlatarak, aslında Türkiye’nin ABD’nin yanında değil Irak’ın yanında yer alması gerektiğini söylüyorlar; “Beyaz, siyah ve sarı üç öküz arkadaşmış. Bunlar beraber gezdiği için kurtlar bir şey yapamıyor. ‘Ne yapıp yapıp bunların arasına nifak sokmalıyım’ diye düşünüyormuş kurtlar. Av mevsimi gelip kurtların sayısı artınca öküzler de çaresiz kalıyor. Sarı öküz ile siyah öküz aralarında anlaşıyor, ‘Güneşte beyaz öküz parlıyor, yerimizi belli ediyor, onu kurtlara verip kurtulalım’ diyorlar. Beyaz öküzü yiyen kurtlar doymuyor, bir öküzü daha yiyecek. Siyah öküz kendi kendine ‘Beyaz öküz güneşte parlıyordu, sarı öküz de ay ışığında parlıyor. Onu da verip kurtulayım’ diye düşünüyor ve kurtlar sarı öküzü de yiyor. Ancak yine doymuyorlar. Sıranın kendisine geldiğini gören siyah öküz, ‘Vay benim aptal kafam, başta beyaz öküze sahip çıksaydım bunlar başıma gelmezdi’ diyor.
( www.evrensel.net/03/03/03/politika.html )
- ANLATIMI
SARI ÖKÜZ durumuna düşmeden bu gerçek irticaya, marksist, ateist irticaya karşı önlem alınmalıdır. İSLÂM bütün ufukları aydınlatan bir nurdur. İslâm’ın olduğu yerde irtica olmaz, gericilik olmaz, çünkü o çağlarüstü bir ni-zamdır. Bir hayat düstûrudur.Sarı Öküz hikâyesi dedik ya, daha önce de yazmıştık, bir daha hatırlayalım. Bu vatanı seven, bu milleti seven, dinine bağlı olan herkes için bir daha düşünmeye, bir daha tefekküre, bir daha nefis muhasebesine vesile olur ümidiyle: “Bir ormanda sarı, boz ve siyah üç öküz sulak ve otlak bir çayırlığı mekan tutmuşlar. Semizlendikçe semizlenmişler. Ormanda hain bir kurt onları her gördüğünde salyası akarak iç geçirir, üçüne birden güç yetiremeyeceğini düşündükçe hırslanır ve çareler arar. Nihayet kararını verip sarı öküze yaklaşır ve ona boz öküzün az çok kendisine benzediğini fakat şu kara öküze de ne oluyor ve sizin otlağınıza ortak oluyor der ve siyah öküzü kendisine bırakmasını öğütler. Onay çıktıktan sonra zavallı siyah öküz hain kurdun midesindedir. Bir müddet sonra aynı gerekçelerle boz öküzü de yer. Sıra sarı öküze gelmiştir. Kurt uzaktan göründüğünde aklı başına gelir sarı öküzün. Ve daha siyah öküzü kurda teslim ettiğinde kaybettiğini anlar. Fakat iş işten geçmiştir. Kurt yapacağını yapmış ve sarı öküzü parçalayıp yemeye başlamıştır bile.” Evet bugüne kadar sarı öküz durumunda olanlar, sarı öküzün âkıbetine düşmeyelim. Zahirdeki farklılıkları derinleştirerek, düşman kardeşler haline gelerek kendi ellerimizle kötü bir âkıbet hazırlamayalım. Kurda, kuşa yem olma-yalım.
http://www.ilkadimdergisi.com/132/basyazi.htm
- Anlatım ve yorum:
Birlikten Kuvvet Doğar
Zamanlardan bir zaman, arslanın biri, dört tane öküzün otlamaya geldiği çayırı göz hapsine almış; defalarca onlara hücum etmek istemişse de, bir türlü arzusuna ulaşamamış. Çünkü öküzler, dışardan gelecek herhangi bir tehlikeye karşı hazırlıklı olmak için, kuyruk kuyruğa vererek, boynuzları dış tarafta olmak üzere otluyorlarmış. Arslan kaç kere hücuma teşebbüs ettiyse, hep bu ucu ok gibi sivri boynuzlarla karşılaştığından, niyetinden vazgeçip geri dönmek zorunda kalmış.
Ancak bir gün, öküzlerin arasında müthiş bir kavga patlak vermiş; birbirleri ile boynuzlaştıktan, boğuştuktan, dövüştükten sonra, her biri çayırın bir köşesine çekilerek, tek başlarına otlamaya devam etmişler. İşte o zaman arslan, aylardan beri gösterdiği sabrın mükafakatını alma zamanının geldiğini anlamış. Öküzlerden her birini birer köşeye sıkıştırıp, büyük bir zevkle mideye indirmiş.
o o o
Bireysel mükemmelliğin başarı ve verimliliği garanti edeceği düşüncesiyle, bireycilik, doğduğumuzdan bu yana, evde, okulda, işyerlerinde ve sosyal yaşamın her kademesinde adeta bilinçaltımıza kazınmış durumda. Bu nedenle çoğumuz, değerli ve üstün yanlarımızı birleştirip, takım halinde çalışmayı beceremiyoruz bir türlü! Tüm yaşamımız boyunca işitegeldiğimiz “Bak, Ali ne kadar zeki; sen de zeki olmalısın!”, “Bak, Ayşe ne kadar yaratıcı; senin de yaratıcı olman gerek!”, “Görüyor musun? Ahmet Bey’in oğlu ne çok para kazanıyor; sen ondan daha zengin olmasın!” gibi kıyaslamalar, bizi zorluyor. Hepimiz zekalarımızdan eşit düzeyde yararlanamazken; bazılarımızda boş gurur, kıskançlık, kin, sabırsızlık, önyargı, hırs, öfke gibi kişilik bozuklukları mevcutken; bazılarımız çevremizle sağlıklı şekilde iletişim kurmakta ve zamanlarımızı yönetmekte zorlanırken; kısacası, çoğumuz mükemmellik kavramıyla çatışan özelliklere sahipken, çoğu kez, bizlerden beklenen başarıya ulaşamayabiliyoruz. Başarılı olamadığımızda ise, iyiliklere layık olmadığımızı düşünmeye başlıyor, kendimizi ve yaşamımızı sınırlıyoruz. Giderek kendimize yabancılaşıyor, mutsuz, başarısız ve verimsiz hale geliyoruz. Oysa çözüm öylesine basit ki…
Emniyet ipi
Eğer biz, dorukları, yarıkları, inişleri, çıkışları ve vadileri olan sarp sıra dağların en tepe noktasına ulaşmayı hedefleyen dağcılar olsaydık, zirveye yolculuk sırasında, gerekli beceriler, bilgiler, istek ve kararlılıkla donatılmış olmamız gerekirdi. Bütün bunların ötesinde, gereksinimimiz olan en önemli ekipman emniyet ipimiz olurdu. Emniyet ipini belimize dolayıp, ekip halinde çıkardık dağın zirvesine.
Gerçek yaşamda da durum pek farklı değildir. Yaşamda bizi başarının zirvelerine ulaştıracak emniyet ipi, işbirliği veya diğer bir deyişle takım çalışmasıdır. Ancak görünüm odur ki, pek çok insan takım çalışmasının gerçek anlamını bilmemektedir. Çoğu kez işbirliği, bir kişinin başarısının diğerlerinin başarısızlığı pahasına elde edildiği bir oyun olarak değerlendirilmektedir. Oysa işbirliği, insan ilişkilerinde karşılıklı yarar ve karşılıklı saygı prensibine bağlıdır. Cesaret, değer verme ve paylaşma, işbirliğinin gelişmesinde kaynak oluştururlar. İşbirliği ancak içten ve ruhen verici olmakla mümkün olur. Ruhen verici olan kişi herkesten yardım görür. Eğer kişinin karşısındakilere inancı ve güveni varsa; bu, karşısındaki kişilerde de ona karşı inanç ve güven yaratır. Karşılıklı olumlu duygular, kaliteli bir çevrenin oluşmasına neden olur.
Birlikten kuvvet doğar
Toplumu oluşturan bireylerin fiziksel ve zihinsel becerilerinin mükemmelleşmesinin, içinde yaşanılan toplumun etkinliğini, verimliliğini ve kalitesini artıracağı konusunda kimsenin kuşkusu olamaz. Ancak bireysel mükemmellik, toplumsal yaşam kalitesinin artırılması için yeterli değildir. İnsanların tek başlarına herşeyin üstesinden gelmeleri mümkün olmadığına göre, etkinliği, verimliliği ve kaliteyi maksimum düzeye çıkarabilmek için takım çalışması kaçınılmazdır.
Başarıya ulaşmak için işbirliği ihtiyacının gerekli olduğunu göremeyenler, başarıya ulaşmakta çok zorluk çekeceklerdir. “ben” kelimesinin yerine biz, “benim” kelimesinin yerine bizim kelimelerini kullanmaya başladığımız zaman kaliteli insan olma yolunda çok önemli adımlar atmış olacağız. Birlikten kuvvet doğduğunu unutmamak gerekir.
Bir düşünürün dediği gibi “Her birimiz tek kanadı olan bir meleğiz. Ve bizler, ancak birbirimizi kucaklayarak uçabiliriz.” Eğer başarıya ulaşmak istiyorsak, yaşamda karşılaştığımız her şeyin kendi tercihimiz olduğunu bilerek, seçimimizi yapmalı ve istekle, inançla, özveriyle, özdisiplinle, sabırla kendimizi işbirliği yolunda yeniden yapılandırmaya başlamalıyız.
A. Nur NALINCI
http://www.metu-alumni.org.tr/calismagr/yayin/bulten/82/birlik.htm
( Bu bölümde, Galip Erdem’in “Mektuplar” köşesinde yazdığı bir masal aynen aktarılmıştır.)
BİR ENDÜLÜS KÖYLÜSÜ
-Endülüs ülkesinde bir köylü vardı ki, çiftçilikte, çobanlıkta pek usta idi. Bu gayret ve çalışkanlığı ile üç yüz altın biriktirmiş olduğundan istikbalini topladığı bu altunlar üzerine bina etmişti. Her gün onları sayar, döker, dizer ve seyrederdi.
Bir gün yine altunları ile oynarken komşularından birisi kapısını çalınca bizim köylü bu serveti kimsenin bilmesini istemediğinden aceleyle altunları yanı başındaki testinin içine atarak komşusuna kapıyı açtı. Meğer gelen adamın gayet önemli bir işi olduğundan o iş için kendine yardım etmesini ve kendisi ile birlikte yakın bir yere kadar gitmesini ricaya gelmişti.
Köylü bu ricayı reddetmemişti. O akşam bir dostunun kendisine misafir olacağını, güzel yemekler pişirmesini karısına tembihleyerek gelen arkadaşıyla birlikte çıkıp gitti.
Bir aralık karısının yemek pişirmek için suya ihtiyacı oldu. Testiyi alarak sokak kapısına kadar çıkıp “Ah, bir bildik kimse geçse de şu testiyi dolduruverse” derken çevre köylerden birisinin ahalisinden ve kocasının tanıdıklarından bir kasabın geçtiğini görüp testiyi doldurması için ricada bulundu. Kasap ise hayvan satın almak için şehre gitmekte idi. Testiyi doldurmağa vakti yoksa da, bu kadının ricası üzerine, testiyi alarak en yakın çeşmeye gitti.
Evvela testiyi çalkalamak için, içine biraz su koyarak sallamaya başlayınca, içinde bir tıngırtı duydu. Bunu baş aşağı edince, altunların önüne döküldüğünü gördü. “Besbelli bunlar benim kısmetim imiş ki, ayağıma geldiler” diye altunları topladı.
Bu üç yüz altunundan hiçbir yere harcamayarak, zaruri bir ihtiyaç için saklamaya karar vererek, testiyi ve suyu bir yana bırakıp doğruca şehre vardığı sırada, satın aldığı bir öküzün parasını kendi sermayesinden vererek ve altunlara dokunmayarak yola koyuldu.
Öküz önde, kasap arkada köye dönerlerken kasap kendi kendine Ya şimdi önüme hırsızlar çıkacak olurlarsa ben ne yaparım? Şayet bu altunları bir yere gömsem olabilir ki o yeri sonradan bulamam. Birisi gelir, bu altunları bulur ve alır” diye söylenerek, altunlarını köye kadar selametle götürmek için bunları meşin bir kese içine koyup, binbir güçlükle öküze yutturdu.
Nasılsa kasap köyde öküzünü kesecekti. Yine altunlarına kavuşacaktı. Böylece köye yaklaşırken oğluna rast geldi. Oğlu öküz işinden daha önemli bazı işler için tekrar şahre dönmesi lüzumunu bildirince kasap öküzü oğluna vererek köye gönderdi. Kendisi de yine şehre döndü.
Oğlu henüz köye varmadan bizim malum olan çiftçiye rastladı. Dostunun işini yaparak köye dönüyordu. Çiftçi bir vakitler çok önemli bir şeyden dolayı Cenabı Hakka bir öküz kurban adağı bulunduğundan kasabın oğlundan öküzün pahasını sordu. O da babasından işitmiş olduğu fiyatı bildirince “Öyle ise gel, faiziyle birlikte parasını al. Şehre git bir başka öküz satın al. Bunu ben beğendiğimden kurban edeceğim” dedi.
Dediği gibi satın aldı. O akşam altunlarını koyduğu testiyi karısından sorup, onu filanca kasap ile çeşmeye gönderdiği halde, kasabın dönmediği cevabını alınca, altunların elden gitmiş olmasına o kadar üzüldü ki, kahrından ölecek oldu.
Lakin bu adam Cenabı Hakkın kaza ve kaderine sonsuz inancı olup her işinde tevekkilden ayrılmazdı. Böylelikle “Bu altunlar besbelli benim kısmetim değilmiş. Elimden çıkmışlardır. Hak Teala bana başka yönden daha büyük bir servet ihsan eder.” Dedi ve öküzü kurban etti. Kesip içini temizlerken işkembesinde bir meşin içinde üç yüz altun çıkmasın mı? Bu altunların kendisinin olduğunu hesaba katmadan, çiftçi sevincinden hemen secdeye vararak ağlamaya başladı.
Bu durumu karısına da haber verdi. Bundan sonra kıymetli altunlarını bir kemer içine koyup beline bağlayarak onları saklayacağını ve hiçbir vakit onları üzerinden ayırmayacağını karısına söyleyince, karısı, insanoğlunun bu gibi tedbirlerinin, Cenabı Hakkın takdirine karşı hükümsüz sayılacağını ispata çalıştı…
http://www.inciler.org/secme/yazilar/125.htm
YOLBARS BİLEN ÖKÜZ
Çaýhanada iki dost Ýolbars bilen Öküz keýp edip otyrmyşlar. Ine, birden Ýolbarsyň jübi telefony jyňňyrdaýar, aýaly oňa „derrew öýe gel“ diýýär. Ýolbars Öküz dosty bilen hoşlaşýar we ýerinden turup öýüne gitmekçi bolýar. Öküz bolsa Ýolbarsy hamala „Aýalyň diýenini edýäňmi? Aýalyňdan gorkýaňmy? Men-ä seň ýeriňe bolan bolsam aýalymyň diýenini etmezdim…“ diýen ýaly gepler bilen duzlamaga başlaýar. Dostunyň bu kinaýaly sözlerine Ýolbars şeýle jogap berýär:
-Dost jan! Sen bir zady bulaşdyrma? Meniň aýalym Ýolbars aýal, seniňki ýaly Sygyr däl ahyryn….
http://www.eyho.8m.net/b-gul17.htm
ÖKÜZ OLMAK İSTEYEN KURBAĞA
Kurbağa bir öküz görmüş çayırda,
Bayılmış boyuna bosuna.
Kendisi yumurta kadar yok, İlle de öküze benzeyecek:
Ikınmış, sıkınmış, gerinmiş,
Kabardıkça kabarmış, şiştikçe şişmiş:
Bir yandan da dişisine sorarmış:
-Nasıl, hanım, öküz kadar oldum mu?
-Nerde, demiş hanım.
-Al öyleyse, demiş.
Biraz daha şişmiş:
-Şimdi nasılım?
-Vazgeç bu sevdadan canım.
-Sen dur hele, demiş bücür kurbağa,
Şişmiş bir daha, bir daha.
Derken çat demiş çatlamış!
Dünya böyle sersemlerle dolu:
Her bakkal illa han hamam yaptıracak,
Her küçük prensin elçileri olacak,
Her markinin sürü sürü uşakları! (La Fonktaine/31)
eşeğin boynuzucılız, geberik bir eşek vardı,
yük çekmekten anası ağlardı.
bazan odun çeker,
bazan su taşırdı.
gece-gündüz angaryadan,
ölesiye sıkılırdı.
o kadar ağırdı ki yükler,
kalmamıştı teninde tüyler.
tüy de ne ki,
kalmamıştı et ve deri,
kana belenmişti bütün teri.
onu böyle görenler;
derme çatma bir iskelet yürüyor derler.
dudak sarkmış, çenesi düşmüş,
kıçına sinek konsa sanki ölürmüş.
gözü bir avuç saman görünceye dek,
teni kıyım kıyım saçılırdı tek tek.
kargalar kulağında toplanır,
sinekler gözünün yağında dolanır.
sırtından palanı alınsa, geri kalan,
sanırdınız it artığı kadar falan
. bir gün, sahibi ona bir iyilik eder,
‘haydi biraz otla eşek’, der.
sahibi palanı alıp otlamaya saldı,
eşek biraz ileriye yol aldı.
otlarken birden öküzleri gördü,
onların gözleri ateşli, göğüsleri gergin,
sanki kendisi kördü.
otları durmadan sömürüp yutar,
kılını çeksen adeta yağ damlar.
boynuzları, bazısının ay gibi,
kiminin de halka halka yay gibi.
böğürüp seslerini salıverirler,
dağlar taşlar yankılarla çın çın öter.
miskin eşek bakınarak dolaştı,
sığırların bu haline çok şaştı.
kah yürür kah dinlenirler huzurla,
konakları olurdu bazan kışlak bazan yayla.
ne yular derdi vardı onların ne palan,
ne yük altında inlerlerdi el aman!
eşek der ki ‘biz bunlarla yaradılışta biriz’,
‘el, ayak, baş, göz, sanki ikiziz’.
‘o halde bunların başına neden taç layıktır?’
‘bizim açlıktan ve dayaktan hayatımız kayıktır?’
‘gerçi bizi arpa özlemi ok ve yay etti’,
‘fakat bunların boynuzlarını kim hilal etti?’
düşündü: ‘eşeklerin bilgesi falancadan başkası,
çözemez sıkıntımı, yok bunun artık şakası’.
gerçekten bilge bir eşek vardı,
zekiydi, sıkıntıyı hemen anlardı.
yükler altında yağlarını bitirmiş,
çok çağlar görüp hayatını geçirmiş.
girerken nuh peygamberin gemisine,
kuyruğuyla yol vermişti şeytanın iblis’ine.
ölüp dirilirken üzeyir peygamberle eşeği,
yere ben serdiydim dermiş, yorganıyla döşeği.
sesinin güzelliği, ustalığı, bilgeliği,
hayrandı ona mesih’in bile eşeği.
kulağından kurtlar korkardı,
çomağından aslanlar tırsardı.
bizim miskin eşek, üstadına ulaştı,
yüz sürdü, sanki ayaklarına bulaştı.
dedi, ’sen eşekler içinde en olgun ve bilgesin’,
‘akıllısın, yaşlısın, ustasın, bir simgesin’.
‘bulacağınız çözümle gidecek kötülük, fitne’,
‘diyecekler sağır, o zaman deccal’in eşeğine’.
‘inananlarla birlikte doğruya ulaşırsın’,
‘tanrı yolundakilerin şerefini taşırsın’.
’soyun sopun mesel olup söylenir’,
‘ediplere bile sözlerin hoş gelir’.
‘kuşkusuz sen eşeksin, bilgesin, büyüksün’,
‘benim derdimi hallet de birazcık yüzüm gülsün’.
‘bugün otlakta gördüm bazı öküzler’,
‘gergindi göğüsler, ileriye bakıyordu gözler’.
‘her biri semiz ve kuvvetli’,
‘içleri, dışları yağlı ve etli’.
‘ustad, sebebini söyle bu fukaraya’,
’sultanlık tacı neden nasip oldu o şurekaya?’
‘gökyüzünde yok mu bizim yıldızımız?’,
‘yeryüzünde olmadı bir tek boynuzumuz?’
‘eşek nasıl olur da öküzden daha alttadır’,
‘insan der ki; eşek yük taşır, üst kattadır’.
‘çalışmakta madem biz ustayız’,
‘boynuzumuz neden yok, neden yastayız?’
koca pir eşek sözlerine şöyle başladı,
bela bağına tutsak olmuş diye bizimkini haşladı.
bu işin aslını dinle dedi, merakın çoksa,
sebebi anla, aklında bir noksanlık yoksa.
allah öküzü yarattı, eksikleri akıldı,
onları dünyaya faydalı kıldı.
onlar gece gündüz buğday işlerler,
buğday otlarlar, buğday dişlerler.
bütün bunlara sebeptir öküzler,
allah vermiştir onlara izzetler.
devlet tacı başlarına konuldu,
içleri ve dışları et ve yağ doldu.
bizim işimiz odun taşımaktır,
bu değersiz nesneyle yaşamaktır.
gerçeği söylemek gerekirse, varsa hukuk,
boynuz ne ki, fazladır bize kulak ve kuyruk.
dertli eşek, cılız, geberik ve hasta gönüllü,
ulu eşeğin yanından daha da dertli döndü.
dedi ki gerçekte bu işin aslı kolaydı,
çünkü olayın kitaptaki yeri açıklandı.
gireyim ben de buğday işleyeyim,
o işte yazlalayım o işte kışlayayım.
neden odun işleyip dayaklara durayım,
onlar gibi buğday işleyip yücelikler bulayım.
az ilerde yeşermiş bir ekin tarlası vardı,
eşek sanki düşmandı, ekine kin tutardı.
heyecanla hırsla ulaştı ekine başladı işlemeye,
bazan ayağıyla çiğnemeye, bazan dişlemeye.
yeşermiş arpayı gördü aç eşek,
canına ilaç buldu dertli eşek.
arpayı kavradığı gibi koparırdı,
toprak da eşek yüküyle aparırdı.
yeşil ekini öylesine kemirdi kaldı orası kapkara,
gören dedi neden ekilmemiş ki bu tarla.
karnı doyunca müziğe dadandı,
ağnandı, sevinçten yuvarlandı.
başladı türkü çağırmaya,
geçmişi hatırlayıp anırmaya.
namesiz mutluluk gam olur diye,
makamlarda gezdi verdi kendine hediye.
coştukca coştu ahengi bozdu,
sapıttı, halt etti,
cihanın en çirkin sesini yükselttikçe yükseltti.
ulaştı sonunda seslerin en çirkinine,
o dakka durum malum oldu tarla sahibine.
eline sopayı aldı çıktı yola,
tarlanın halini görünce beyni verdi mola.
gördü ki tarla olmuş bir kara,
çıldırmasın da ne yapsın fukara.
sövdü, saydı yüreği soğumadı,
eşeği dövdü yine teskin olmadı.
bıçağı çekti, bıraktı çomağını, bacağını,
kesti garip eşeğin kuyruğuyla kulağını.
eşek kan ağladı kaçarken,
canı yanarak arayı açarken.
pişman oldu eşek, anasından doğduğuna,
öküz olmadan boynuza talip olduğuna.kıssadan hisse olsun bütün odun işleyene,
boynuz nasip olmaz her buğday dişleyene.divan şairi şeyhi’nin (ölümü 1431) ‘münasebet-i hikayet’ şiirinden uyarlanmıştır.kaynak: divan şiiri antolojisi, bilgi yayınevi, 1983günümüze uyarlayan muke, olası anlam kaymaları için özür diler.ali_tarik tarafından 15.04.2003 tarihinde yazılmıştır.http://www.komikparti.org/default.asp?id=30
“….suyu öküz içer, öküz dağa kaçar, dağ yanar biter kül olur” hikayesi
http://www.fabrikadergisi.com/gorus-tartisma/mektuptkp.html
KELİLE VE DİMNE’DEN
Aslan, Kurt ve Tilki Ortak olurlarsa!
Ahmed Arıtürk-Siirt Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
“Kelile ve Dimne” adlı meşhur eserde, bir Aslan, Kurt ve Tilki’nin ortaklığı anlatılır. Tabii mecazi anlamda anlatılan kıssanın amacı, insanlara ders vermektir. Hayvanlar arasında, hayali diyaloglar kurmak ve bu yolda insanları bilgilendirmek bir edebi san’at türüdür.
Gelelim, “Kelile ve Dimne”deki kıssaya:
Ortak av yapmak için kendi aralarında anlaşan bir Aslan, bir Kurt ve bir Tilki, av olarak bir Öküz, bir Ceylan ve bir Tavşan yakalamışlar:
Aslan, Kurt’a dönerek:
“Hadi ortak, avları paylaş da, adaletini görelim”demiş.
Kurt tevazu içinde:
“Siz ki bizim Kralımız, büyüğümüz ve efendimizsiniz. Elbette ki, avların büyüğü semiz Öküz, sizin payınızdır. Bu durumda Ceylan benim, Tavşan da Tilki’nin payı olur” cevabını vermiş.
Bu taksimata sinirlenen aslan, Kurt’un karnına olanca gücüyle bir pençe vurmuş. Kurt kan revan içinde kalmış. Sonra, Tilki’ye dönerek, hiddetle:
-Avları sen paylaştır bakalım!”demiş.
Korkudan, ağzı yüreğine gelmiş olan Tilki, kurnazlığını göstermiş:
“Semiz Öküz, sabah kahvaltınızdır. Ceylan öğle Tavşan ise akaşam yemeğinizdir”demiş.
Tilki’nin paylaşımından hoşlanan Aslan:
“Böyle güzel paylaştırmayı kimden öğrendin?”diye sormuş
Tilki, kan revan içindeki Kurt’u göstererek:
“İşte, bu akılsızdan”cevabını vermiş.
Kıssadan, hisse:
Bazı ahmaklar, “Amerika Birleşik Devleti ile birlikte savaşa girelim. Irak’taki, zengin petrol yataklarına biz de ortak olalım…”diyorlar da…
http://www.pendiksonsoz.com/Sayi_63/aslan.htm
Evvel zaman içinde Şertebe adlı bir öküz yaşarmış. Bu öküzü, sahibi bir yolculuk esnasında tek ettiğinden o da yemyeşil, suyu ve otu bol bir yer bulur. Burada yiye içe şişmanlar ve rahata kavuşur. Şertebe burada böğürüyor ve gittikçe sesini yükseltiyordu. Meğer ona yakın bir koruda, bu bölgenin hükümdarı olan ünlü bir Aslan bulunuyor ve maiyetinde bir sürü canavarlar, kurtlar, çakallar, tilkiler, parslar ve kaplanlar bulunuyormuş. Bu Aslan, kendi düşüncesi ile hareket eder, arkadaşlarından hiçbirine bir şey danışmazmış, Aslan, öküzün bağırmasını işitince içine korku girmiş. Çünküdaha önce ömründe öküz görmemiş ve öküz böğürtüsü işitmemiş. Bu yüzden yerinde oturup bir yere gitmiyor ve hiçbir işe bakmıyordu. Ordusu onun yiyeceğini tedarik edip getiriyorlardı. Onunla beraber olan yırtıcı hayvanlar içinde iki çakal vardı ki birinin adı Kelile, diğerinin Dimne idi. İkisi de zeka, bilge ve edep sahibi idiler.
Bir gün Dimne, kardeşi Kelile’ye dedi ki:
“Kardeşceğizim, şu bizim Aslana ne oluyor ki yerinden kımıldamıyor ve bir yere çıkmıyor?
Kelile cevap verdi:
“Sana ne? Bu işe karışmak bize düşer mi? Biz hükümdarımızın kapısında yaşayan kimseleriz. Onun dilediğini yapar, dilemediğinden yüz çeviririz. Sonra biz, hükümdarların sözüyle meşgul olacak, onların işleriyle ilgilenecek kimseler miyiz? Onun için dilini tut ve bil ki her kim kendisen ait olmayan bir işe ve söze karışırsa sıkıntı çeker.
Dimne
“Ben gene de bu fırsattan yararlanarak Aslanla konuşmak istiyorum. Çonkü onun kafaca zayıf olduğunu görüyorum. Belki bu sayede kendisen yaklaşır, onun yanında bir mevki vv makam sahibi olurum.
Kelile Sordu;
“Aslanın u işte şaşırmış olduğun nereden anladın?”
Dimne cevap verdi.
“Bunu hisilerim ve düşüncelerimle kavradım.
Bunun üzerine Kelile:
“Öyleyse Allah seni yapacağın işte muvaffak eylesin.”
Dimne de kalkıp gitti. Aslanın yanına girdi. Yüzünü yerlere sürerek selam verdi.
Aslan yanında bulunanlara dönerek:
“Bu kim? Diye sordu.
Bunlardan biri:
“Bu, filan oğlu filandır! Dedi.
Aslan:
“Evet, dedi babasını tanırdım!
Sonra Dimne’ye dönerek sordu:
“Nerelerdenesin?
Dimne cevap verdi:
“Efendimizin kapısında bulunuyor ve kafamla, gücümle efendimize yardım için mikan verecek bir işin çırmasını bekliyorum. Çünkü hükümdarın kapısında göste olmayan kimselerin de yardım edebileceği işler çıkabilir. Nitemi bu kapıda duran hiçbir kimse küçük görülmez.”
Aslan Dimne’nin bu sözlerini dinledi ve beğendi. Kendi kendine galiba bize vereceği bir nasihat veya anlatacağı bir düşünce var diye düşündü. Daha sonra Dimne Aslan’la dost oldu. Onunla başbaşa vererek görüşmeye başladı. Dimne bu fırsatların birinden istifade ederek Aslana dedi ki:
“Hükümdarın bir yerd oturup dışarı çıkmadığını görüyorum. Bunun sebebi ne olabilir.?
İkisi bu yolda konuşuyorlar iken, Şertebe, hem de şiddetle böğürmeye başladı. Bu böğürme Aslanın üzerinde tesir etmekle beraber, Aslan halini açığa vurmak ve Dimne’ye göstermek istemedi. Fakat Dimne bu sesin Aslanı korkuttuğunu ve içine tesir ettiğini anlayarak sordu:
“Bu sesi işitmek hükümdarı rahatsız etti mi?
Aslan da:
“Bundan başka bir şeyden rahatsız olmuyorum! Dedi.”
Dimne:
“Fakat, hükümdarın bir tek ses yüzünden erini bırakması gerekmez. Çünkü bilginler: “Her sesten korkmak doğru değil” demişlerdir.
Aslan sordu:
“Buna bir örnek verirmisin?”
Dimne de anlattı:
“Tilkinin biri bir ormana dalar. Meğer bu ormanın içinde bir ağacın üzerinde asılı duran bir davul varmış. Rüzgar estikçe ağacın dalları davula çarpıyor, ortalığı müthüş bir ses kaplıyordu. Tilki sese bakarak bu tarafa doğru gider ve karşısında iri yarı bir şey görür. Bunun, mutlaka et ve yağ ile dolu olduğuna hükmederek davulu ele alır ve onu yarıncaya kadar uğraşır. Yardıktan sonra içinin bomboş olduğunu görünce, “anlaşılan, en yüksek sesli ve en iri gövdeli olanalar içi kof olan şeyyerdir! Der.”
“Eğer aslan arzu ederse kendisi beni bekler, ben de kalkar giderim ve ona bu sesin sahibi hakkıda haber getirirm.”
Aslan razı oldu. Dimne de kalkıp o sesin geldiği tarafa gitti. Şetrebe’ye; “Aslan beni, sizi yanına götürmek üzere gönderdi. Bana şu emri verdi: Hemen itaat eder ve yanına gidersen, şimdiye kadar huzuruna gitmememk hususunda gösterdiğin kuru affedecek. Şayet gecikir ve tereddüt edersen, hemen geri dönüp durumu kendisen bildireceğim.
Şertebe sordu:
“Seni bana gönderen bu Aslan kim? Nerededir ve ne haldedir?
Dimne anlattı:
“Bu Aslan buradaki yırtıcı hayvanların padişahıdır ve şurada ikamet eder. Maiyetinde şu kadar asker vardır. Şertebe, aslan ile yırtıcı hayvanlardan basolunması üzerine kurktu ve dedi di;
“Sen bana dokunulmayacağına dair ant verirsen seninle berber hemen giderim!”
Dimne, öküzün kabul edeceği andı hemen verdi. Öküzün yanına alarak Aslanın huzuruna götürdü. Aslan, öküze çok iyi muamele gösterdi. Yanına yaklaştırdı ve ona buralara ne zaman, nasıl ve niçin geldiğni sorud. Şertebe de başından geçenleri anlattı. Aslan ona:
“Burada benimle kal. Bana arkadaş ol. Ben seni ağırlarım! Dedi.”
Bu olaydan sonra Aslan ile Öküz arkadaş oldular ve çok samimi oldular. Dimne, artık geri plana atıldığını görünce kıskandı ve Aslan ile Öküzün arasını bozmak için Aslan’a giderek Öküzün kendisi aleyhine askerleri kışkırttığını söyledi. Aslan buna önceleri inanmadı fakat Dimne “Öküzün huzuruna geldiğinde benzinin atmış, renginin uçmuş, dizlerin titreyeceğini söyler.”
Aslan
“Pakala, dedi. Şayet senin anlattığın gibi davranırsa, benim de artık bir şüphem kalmaz.”
Dimne bu sefer de Şertebe’nin yanına giderek, Aslan’ın onu yemek istediğini anlatır. Şertebe önce buna inanmaz. Bunun üzerine Dimne “Aslan’ın yanına girdiğin zaman kuyruğu üzerinde oturduğunu, göğsünü sana doğru kaldırdığını, gözlerini sana diktiğini, kulaklarını yaydığını ve ağzını açtığını ve hücüm için hazırlandığını görecektisin!”
Bu sözler üzerine Öküz Aslan’ın yanına çıkar. Aslan’ın Dimne’nin anlattığı gibi olduğunu görünce benzi atar ve bacakları titrer. Bunun üzerine Aslan, Dimne’nin sözlerinin doğru olduğunu sanır ve Öküz’ün üzerine atlayarak onu öldürür. Daha sonra bunun yanlış olduğunu ve iyi araştırmadan birisini öldürdüğünü düşünerek üzülür. Ayrıca, Dimne’nin yalancı ve fesat birisi olduğunu ve olayı onun organize ettiğini daha sonar öğrenir ve Dimne’yi de öldürür.
BEYDABA
http://edebiyatdostlari.sitemynet.com/fabl/aslan.htm
Kaplan ve Büyük Rüzgar
Birgün korkunç bir kuraklık başgösterdi. O yıl hiç yağmur yağmadı ve ekinler zarar gördü. Fazla yiyecek ve içecek olmadığı için tüm hayvanlar aç ve susuzdu.Nasıl oldumuşsa olmuş, bir tarla ve bunun ortasında büyük bir armut ağacı kalmıştı. Ağaçsa, görebileceğiniz en sulu ve lezzetli armutlarla doluydu. Kocaman ve sarı renkli armutlar sanki toplanmayı bekliyordu. Ama ne yazık ki ağacın tam dibinde acımasız ve cimri bir kaplan vardı. Kaplan açgözlü ve bencildi ve kimseyi ağacın yanına yaklaştırmıyordu. Bütün gün armut ağacının gölgesinde yatar ve yaklaşan herkese kükrer dururdu. “Ağacımdan uzak durun yoksa hepinizi yerim!” derdi. Bir gün bir tavşan geldi ve kaplan hakkında anlatılanları duydu. Diğer hayvanlar “Tavşan, ne yapmalıyız?” diye çaresizlikle ağlıyorlardı.
“Kaplan öyle cimri ki bizle o sulu armutları paylaşmıyor! Bizse öyle aç ve susuzuz ki!”
Tavşan düşündü ve bir plan yaptı.
“Hepiniz buraya gelin, yaklaşın iyice. Bir planım var. Şimdi size ne yapmanız gerektiğini söyleyeceğim.”
Ertesi sabah tüm hayvanlar kaplanın uyuduğu tarlanın yakınındaki ormanda toplandılar. Kaplumbağa, fil, öküz ve eşek gibi toprak üstünde yaşayan hyavanlar içi boş kütüklerin yanında durdular. Maymun ve kuş gibi ağaçlarda yaşayan hayvanlarsa ağaç dallarına tüneyip tavşanın gelmesini beklediler.
En sonunda tavşan göründü. Elinde kalın bir ip vardı. Büyük bir gürültüyle tarlaya koştu ve “Aman tanrım aman tanrım!” diyerek bağırmaya başladı.Tek gözünü açan kaplan uykulu bir halde kükredi:
“Niye bu kadar gürültü yapıyorsun tavşan? Uyuduğumu görmüyor musun?”“Kaplan! Buradan kaçmalısın! Çok büyük bir rüzgar geliyor ve dünyadaki herkesi yokedecek!” Tam o anda ormanda saklanan hayvanlar büyük bir gürültü çıkardılar.Kartal, leylek, baykuş ve diğer tüm kuşlar kanatlarını çırpmaya başladılar. Böylece yapraklar sallanıp titremeye başladı. Fil, öküz, su samuru, timsah ve yerdeki diğer tüm hayvanlar içi boş kütüklere ve ağaçlara vurmaya başladılar. Ve etrafa yayılıp sanki dünyanın sonu gelmişcesine gürültü yapmaya devam ettiler. Kaplan çok korkmuştu. “Ne yapmalıyım? Ne yapmalıyım?” diye bağırmaya başladı.
“Kaçmalısın” dedi tavşan. “Şimdi sana yardım edemem. Gidip diğer hayvanları bu ipe bağlamalıyım ki; dünyadan uçup gitmesinler!”
”Beni bağlamalısın!” diye emretti kaplan. Tavşansa başını sallayıp, “Fakat gidip diğer hayvanlara yardım etmeliyim yoksa uçup yokolacaklar! Sen büyük ve güçlüsün ve kendi başına kaçıp yaşama şansın daha büyük!”
“Hayır!” diye kükredi kaplan. “Beni şimdi bağlamalısın!!”
Peki” diye iç geçirdi tavşan. “Seni şimdi bağlayacağım.”
Böylece kaplanı tarlanın ucundaki bir ağaca bağladı. İpi oldukça sıkı bağlamasına rağmen kaplan bağırdı: “Daha sıkı, daha sıkı bağla! Dünya üzerinden uçup gitmek istemiyorum!”
İş bittiğinde tavşan ormanda bekleyen diğer hayvanları çağırdı.
“Buraya bakın” diye yüksek sesle konuştu. “Bu sulu armutları paylaşmak yerine kendine saklayan kaplana bakın. Yiyecekler herkesin yemesi için vardır. Kimsenin bencil olup herkesin hakkı olanı sadece kendine saklamaya hakkı yoktur.”Ve böylece tüm hayvanlar armut ağacının gölgesinde oturup hep birlikte kendilerine leziz bir şölen çektiler.http://ozlem.www4.50megs.com/cocoy.html
İMAM BAKIR (a.s) VE HRISTİYAN ADAM
İmam Bakır Muhammed bin. Ali Bakır’ dır. Hüseyin (a.s)’ın lakabı Bakır’ dır. Bakır yani ikiye ayıran, O hazrete Bakır ul-ulum yani ilimleri ayıran derlerdi.
Hrıstiyan bir adam, alay edici bir şekilde Bakır kelimesini Bakar -yani öküz -olarak değiştirdi ve hazrete “Ente bakarun” -yani sen bir öküzsün -dedi.
İmam rahatsız olduğunu belirtemeden ve kızgınlık göstermeden sadelikle:
“Hayır, ben öküz değilim, ben Bakırım.” diye açıkladı.
Hristiyan: Sen annesi aşçı olan bir çocuksun.
- İşi buydu, ar ve utanç sayılmaz.
- Annen, uğursuz, utanmaz ve kötü dilliydi.
- Eğer anneme nispet ettiğin bu şeyler doğruysa Allah onu affetsin, günahlarını bağışlasın, yok yalansa, senin günahını bağışlasın, çünkü yalan söyledin ve iftira ettin.
Bütün bu sabırlı ve yumuşak davranışın müşahedesi, İslam dininin dışında bulunan, o adamın ruhunda değişiklik yapmaya ve onu İslama çekmeye yetmişti.
Hristiyan, sonradan müslüman oldu.[1][1]http://www.kevser.net/d_oykusu/oyku11.htmlEmir-i Çin Şeyh Osman Efendi
Şeyh Ahmed Yesevî hazretlerinin halîfelerinden. Lakabı Şerefüddîn olup, babasının adı Muhammed’dir. Emirci Sultan adı ile de anılmaktadır. Doğum târihi bilinmemektedir. Ancak on ikinci asrın ortalarında doğduğu tahmin olunmaktadır. Kaynaklarda ecdâdının Veysel Karânî hazretlerinin sohbeti ile bereketlendiği ve duâsını aldıkları kaydedilmektedir. 1240 (H.638) yılında Yozgat’ın Osmanpaşa nâhiyesinde vefât etti.
Doğumunda babası kendisine dört büyük halîfeden hazret-i Osman’ın adını koydu. Tahsil çağına geldiği zaman kendisinin de bağlı bulunduğu büyük velî Şeyh Ahmed Yesevî hazretlerinin yanına gönderdi. Küçük Osman bundan sonra Yesevî hazretlerinin yanından ayrılmadı. Dâimâ onun hizmetinde oldu. Mübârek sohbetlerinde bulunup dersleriyle yetişti. Tasavvuf makamlarında ilerledi. Talebelerinin en meşhurları arasında yer aldı. Kendisinde daha küçük yaştan hârikulâde haller ve kerâmetler görülmeye başlandı. Bir kış günü talebelerine ders vermekte iken, Ahmed Yesevî hazretlerinin canı tâze üzüm yemek istedi. Bulup bulunamayacağını sordu. Talebeleri tâze üzüm bulmanın güçlüğünü hattâ mümkün olmadığını bildiklerinden sükût hâlinde kaldıkları sırada küçük Osman içeri girdi. Elinde tuttuğu bir salkım tâze üzümü hocası Ahmed Yesevî hazretlerine takdim etti. Hayret içerisinde kalan halîfeler çocuğa üzümü nerede bulduğunu sordularsa da, Yesevî hazretleri, bu sırrı kendilerinin bilmesi gerekmediğini söyledi. Günlerden bir gün Ahmed Yesevî hazretlerinin hânekâhına Çin diyârından bir grup tüccar geldi. Şeyhin huzûruna çıkıp memleketlerinde o güne kadar görülmemiş korkunç bir ejderhanın türediğini ve küçük-büyük herkesi âciz bıraktığını arzederek kendilerini bu belâdan kurtarması için yardım istedi. Çin tüccarlarının perişan hallerine bakan Ahmed Yesevî hazretleri, talebelerine dönerek; “Ejderi öldürmeye hanginiz gider?” diye sordu. Hepsi de; “Emir sizindir.” diye cevap verdilerse de az da olsa çekindikleri belli oluyordu. Şeyh Hazretleri düşünceye daldığı sırada Osman Efendi ileri atılarak müsâade ettikleri takdirde, bu iş için gidebileceğini söyledi. Şeyh hazretleri Osman’ın beline bir tahta kılıç kuşandırarak; “Cenâb-ı Hak yardımcın ve uğurun açık olsun.” diye duâ ettikten sonra yolcu etti. Halîfe Osman Çin’e doğru yola çıktıktan sonra içinde tahta kılıcın ejderhayı kesip kesmeyeceği husûsunda tereddüt hâsıl oldu. Onu güçlü bir şey üzerinde denediğinde keskin bir kılıçtan daha etkili olduğunu hayretle gördü. Hocasına olan derin îtimâdı bir kat daha arttı ve hiç endişe ve korku duymadan yoluna devâm etti. Çin diyârına vardığında ejderi bir nehir kenarında buldu. Tahta kılıcını çekip bir hamlede öldürdü. Bu hizmeti böylece îfâ eden Osman, tekrar Hâce Ahmed Yesevî’nin yanına geldi ve elini öptü. Şeyh hazretleri gazâsını tebrik ettikten sonra ejderi nasıl öldürdüğünü sordu. Osman olup bitenleri anlatınca Şeyh, ona, Emîr-i Çin lakabını verdi. Ahmed Yesevî hazretleri çok geçmeden Emîr-i Çin Osman’a icâzet, diploma verdi. Ahmed Yesevî hazretlerinin 1194′te vefâtından sonra Emîr-i Çin Osman, Türkistan’da duramaz oldu. Gönlü hocasının ayrılığı ile yanıyordu. Bir müddet sonra 1204 yılında hocasının meşhur talebelerinden Avşar Baba, Şeyh Nusret, Gaygay Dede, Pîr Dede ve Pertev Sultan gibi o da İslâmiyeti yaymak gâyesiyle Rum diyarına doğru yola çıktı. Talebesi İmad Sultanla birlikte günlerce yol alıp, Anadolu’ya geldi ve Keykavus Kalesi yakınlarında konakladı. O gece rüyâsında şeyhi Ahmed Yesevî hazretlerini gördü.Şeyhi ona; “Bu yakınlarda bir köy vardır, halkı, gelip geçen misâfir yolcuları öldürür. Onların irşâdını, yetişmesini sana vazîfe verdim.” buyurdu. Ertesi sabah Emîr-i Çin Osman hazretleri İmad Sultanla birlikte söz konusu köye varıp misâfir oldular. Şeyh Osman, yanlarına toplanan ahâliye, kendilerini de öteki yolcular gibi öldürüp öldürmeyeceklerini sordu. Halk bu soru üzerine; “Sizi öldüreceğimizi de nereden çıkardınız?” deyince, Şeyh; “Öküzleriniz haber verdi.” dedi. Bu cevap üzerine daha da şaşıran köylüler öküzlerin nasıl konuştuklarını görmek istediklerini söylediler. Şeyh Osman hazretleri hemen bir adam göndererek hayvanları getirtti ve onlara köy halkının misâfirleri öldürüp öldürmediklerini sordu. Öküzler, Allahü teâlânın kudretiyle lisana gelip; “Evet öldürüyorlar.” cevâbını verdiler. Gördükleri manzaradan şaşkına dönen köy halkı ve Keykavus kalesi sâkinleri karşılaştıkları kimsenin mübârek bir zât olduğunu anlayıp onun telkini ile İslâmiyeti kabûl ettiler. Yanlış ve bozuk âdetlerinden vazgeçtiler. Emîr-i Çin Osman hazretleri de hocasının öğüdüne uyarak; “Keçikıran” adındaki bu köye yerleşti. Yaptırdığı zâviyede köylülere İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğretmeye başladı.
http://www.hakikiyol.com/dunya_evliyalari/dunya_evliyaliri/turkiye/yozgat/emiri_cin_seyh_osman_efendi.htm MEVLANA’DAN ÖKÜZ KISSALARI
1.a. Ava Giden Aslan,Kurt ve Tilkinin Hikayesi
Bir aslan,bir kurt,bir tilki birlikte avlanmaya çıktılar. Bir öküz,bir keçi ve bir tavşan avladılar. Aslan kurda döner ”Hadi bu avları paylaştır bakalım” der. Kurt ”Padişahım bu öküz sizin ,bu keçi benim,tavşan da tilkinin olsun ”deyince. Aslan bir pençe darbesiyle kurdu parçalar. Tilkiye dönüp ”hadi bakalım şimdi de sen pay et bakalım dedi. Tilki”Bu avların hepsi sizin ağzınıza layık” dedi. Aslan tilkiye böyle pay etmeyi nereden öğrendiğini sordu. Tilki”Kurdun halinden”diye cevap verdi ve aslan bütün avları tilkiye bıraktı. Ona sen kendi canını bizim arkadaşlığımıza bedel buldun bu avlar senindir dedi. Tilki ise ilk pay etme hakkını kurda verildiği için Allah’a şükretti (Bizde insanoğlu ve Muahammed ümmeti olarak Allah’a şükretmeliyiz çünkü bizi önceden helak olanlardan sonra dünyaya getirdi bu suretle geçmiş kavimlerin nasıl helak olduğunu duyduk.)
http://st.fatih.edu.tr/~ismailbukey/mesnevi.htm1.b. Aslan, Kurt ve TilkiVaktiyle, bir aslan, bir kurt ve bir tilki arkadaş olmuşlar. Karınları acıktığından ava çıkmışlar. Av sonunda bir öküz, bir koyun bir de tavşan yakalamışlar. Avlarını bir araya getirdikten sonra aslan kurda dönerek:
- Şu taksimatı yap ta paylarımızı alalım demiş.
Kurt:
- Öküz zaten sizin. Koyun benim, tavşan da tilkinin demiş. Aslan buna çok kızmış, kurda bir pençe vurduğu gibi onu uçuruma yuvarlamış. Bu sefer tilkiye dönerek:
- Şu taksimatı bir de sen yapta görelim demiş. Kurnaz tilki hemen yanıtını yapıştırmış:
- Öküz sizin akşam yemeğiniz, koyun öğle yemeğiniz, tavşan da sabah kahvaltınız. Aslan, kıs kıs gülmüş, tilkiye sen bu fikri nerde öğrendin? demiş.
Tilki:
- Uçuruma giden arkadaştan yanıtını vermiş… http://www.kultur.gov.tr/portal/kultur_tr.asp?belgeno=4429 BU HİKAYE İLE İLGİLİ BİR ÖĞRENCİ GÖRÜŞÜ:
Okuduğum hikayenin adı “ ADİL PAYLAŞTIRMA”Aslan , kurt ve tilki arkadaş olup avlanmaya çıkmışlar.Gün sonunda bir öküz, bir keçi ve bir tavşan avlayan kafadarlar avlarını bir mağaraya götürmüşler. Aslan kurda dönerek “Hadi bakalım” demiş şu hayvanları paylaştır da karnımızı doyuralım. Kurt ezile büzüle “Ey büyük sultanım demiş şu öküzü siz buyurun, keçi benim , tavşan da tilki kardeşin olsun. Aslan birden çok kızmış ve “Bre küstah” Sen kim oluyorsun ben varken sana paylaştırmak düşer mi hiç. Sonra da bir pençe darbesiyle kurdu yere sermiş. Bu kez tilkiye dönmüş. Öyle aval aval bakma da paylaştır şu avları bakalım.
Tilki haşmetli sultanım diyerek söze başlamış pay etmek haddim değildir ama madem emir buyurdunuz söyleyeyim.Tavşan sabah kahvaltınız , öküz öyle yemeğiniz ,keçiyi de akşam yersiniz.
Aslan bu paylaştırmadan çok memnun olmuş ve tilkiye böyle paylaşım yapmayı nereden öğrendiğini sormuş. Tilki de “Yüce efendim!” demiş “Şu haddini bilmez kurdun halinden öğrendim.”Burada aslan , tilki ve kurt arkadaş oluyorlar ancak kurt ve tilki aslanın çıkara dayalı bir arkadaşlık peşinde olduğunu ilk önceleri anlamıyorlar. Yakaladıkları avları paylaştırmaya gelince kurt bence adil bir paylaşım yaparak aslana öküzü, keçiyi kendisine, tavşanı da tilkiye bırakıyor.
Ancak bu durum aslanın hoşuna gitmiyor. Ve kurdu bir tokatla yere sererek bir ortağını elemiş oluyor.
Kurdun halini gören tilki de korkudan kendisini hiç hesaba bile katmadan avları paylaştırıyor. Aslında paylaştırmıyor hepsini aslana bırakıyor.
Burada vurgulanmak istenen çıkar ilişkilerine dayanan arkadaşlıkların sonu genelde bu ve buna benzer sonlarla biter. Kimse de böyle bir arkadaşlık yaşamak istemez bana kalırsa.
İlköğretimdeki çocukların ilk öğrenmeleri ve ilköğretim çocuklarına ilk öğretilmesi gereken de bence arkadaşlık yapılacak kişilerin iyi belirlenmesidir. Songül Karakılıçhttp://web.inonu.edu.tr/~ikram/Erdem_deger_kitap.htm2. ÖKÜZ Yemyeşil adada obur bir öküz yalnız başına yaşardı. Akşama kadar adada ne kadar ot varsa yer, doyar, semirdikçe semirir. Gece olduğunda da; “yarın ne yiyeceğim” diye dertlenir, üzüntüden kıla döner… Sabah olup, etraf görünecek kadar ışıyınca, geçen süre içinde her tarafın yeniden yeşerdiğini, otların boyu aşacak duruma geldiğini fark eder, sevinç ve büyük bir iştaha ile saldırır otlara, akşama kadar otlar, yenmemiş tek kök dahi bırakmaz, yağlanır, tavlanır, gücü kuvveti yerine gelir… Yenecek hiç bir şeyin kalmadığını fark ettiğinde de, zaten akşam olmuş olur, açlık korkusu, ertesi güne yiyeceğinin olmadığı düşüncesi perişan eder, bu korkuyla titremeye başlar, zayıflar… Bu öküz yıllardır böyledir.
Bidayetten beri yeşilliği otlar, çimenlikte yayılır, ertesi gün hep dolu bulur etrafı, rızkında azalma olmaz. “Bu korku nedir, gönlümü yakıp, yandıran bu gam nedir?…” diye düşünmez! İşte nefis; o öküzdür, çayırlarla dolu ada ise; Dünyadır.
Tabiat; ekmek korkusuyla zayıflar durur, “gelecek zamanlarda ne yiyeceğim, yarının rızkını nasıl ve nerede elde edeceğim?..” kaygısına düşer!… Halbuki; yıllardır yedin, yiyeceğinde hiç bir eksilme olmadı. Artık biraz da gelecek düşüncesini bırak ta, geçmişe bak. Yediğin rızıkları hatırla, geleceği düşünüp sızlanma…Mesnevi:5.Cild-Sayfa:234-235http://www.hikaye.itgo.com/hokuz.htm 3. YEDİ ÖKÜZ
Mısır azizi gayb gözüne kapı açıldığında rüyada, yedi semiz ve besili öküzü yedi tane arık öküzün yediğini gördü. O arık öküzler hakikatte aslanlardı. Böyle olmasa o öküzleri yiyemezlerdi.
Şu halde iş eri de surette insan görünür ama hakikatte onda insanı yiyen bir aslan gizlidir. Adamı güzelce yer, onu tek mücerret bir hale getirir. Derdi varsa tortusunu süzer, saf bir hale sokar. O bir dert yüzünden bütün tortulardan kurtulur, ayağını süha yıldızının başına kor.
Niceye yolsuzluklarla dopdolu olan kuzgun gibi söylenip duracaksın? Ey Halil horozu neden kestin diyeceksin?
Halil der ki: Buyruğa uydum. İyi ama o buyruktaki hikmet neydi? Söyle de Tanrı’yı her bir kılımla tespih edeyim.
Horoz şehvete mensuptur, şehvetine pek tapar. O zehirli ve kötü şaraptan sarhoştur. Şehvet soy üretmek için olmasaydı Adem utancından kendisini hadım ederdi. Melun İblis, Tanrı’ya avlanabilmek için bana kuvvetli bir tuzak lazım dedi. Tanrı, ona altın, gümüş ve at gösterdi, halkı bunlarla aldatabilirsin dedi.
İblis, zahiren bunu beğendi. Beğendi ama suratını ekşitti, sıkılmış turunç gibi dudaklarını sarkıttı. Tanrı, o geberesiceye güzel madenlerden altın ve mücevheratı armağan etti. A melun dedi, şu tuzağı da al. Şeytan dedi ki: Ey güzel yardımcı daha artır.
Yağlı, ballı şeylerle ağır ve değerli şaraplar ve bir çok ipek elbiseler verdi. Şeytan dedi ki: Yarabbi, imdat et, bundan fazla isterim. Ver de onları iplerimle adamakıllı bağlıyayım.
Bu suretle erkek ve yürekli sarhoşların, erkekçesine o bağları koparsınlar. Bu hava ve heves tuzaklarıyla ipler, senin erini adam olmayanlardan ayırt etsin.
Ey ululuk tahtının sultanı, başka bir tuzak istiyorum, öyle bir tuzak ki insanı baş aşağı atacak kadar şiddetli ve aldatıcı olsun. Tanrı, şarap ve çalgıyı getirip önüne koydu. Şeytan bunları görünce hafifçe güldü neşelendi.
Ezeli azgınlığa haber gönderip fitne denizinin dibinden toz kopar dedi. Musa’da senin kullarından bir kul değil miydi? Deniz dibinde tozdan perdeler salmadı mı? Su her taraftan çekildi ve deniz dibinden bir toz koptu. Tanrı erkeklerin aklını, sabrını alan kadın güzelliğini ona gösterince. Parmacıklarını şıkırdatarak oynamaya başladı. Ver, ver şimdicik muradıma kavuştum dedi.
Aklı fikri kararsız hale getiren o mahmur gözleri görünce, şu gönlü çöre otu gibi yakıp kavuran dilberlerin yüzlerini seyredince neşelendi. Şeytan, incecik perdeden Tanrı tecelli etmiş gibi o işveyi görünce derhal yerinden sıçrayıp oynamaya koyuldu.
Adem güzellik timsaliydi, melek ona secde etmişti. Fakat Adem, bu güzellikten düşünce, dedi ki: Eyvah, varlıktan sonra yokluğa düştüm. Tanrı dedi ki: Cürmün şu: Fazla yaşadın.
Cebrail, onu perçeminden tutup güzeller bölüğünden ve şu cennetten çık dedi.
Adem yücelikten sonra bu aşağılık nedir? dedi. Cebrail dedi ki: O lütuftu bu da kahır.
Adem, ey Cebrail dedi, canla, gönülle secde etmiştin. Şimdi nasıl beni cennetlerden sürüyorsun? Güz mevsiminde ağaçların yaprakları nasıl dökülürse benden de bir sınama yüzünden şu güzelim elbiseler uçmakta.
Parıltısı aya benzeyen yüz, ihtiyarlıkta kertenkele sırtına döner. Parıl,parıl parlayan o saç, o baş, ihtiyarlık çağında berbat bir hale gelir, tepedeki saçlar dökülür, insan kele benzer. O naz ve edalarla salınan ve mızrak gibi dümdüz olan boy, kocalıkta bükülür, yay gibi iki kat olur.
Lale rengindeki yüz safrana benzer. Aslan gibi kuvvetliyken gücü, kuvveti kesilir, gibi takatsiz bir hale gelir.
Güreşte hileyle bir pehlivanı koltuğuna alıp yere yıkarken şimdi yol yürümek üzere onu koltuklarlar, onun koltuğuna girerler. Bu ancak gam alametidir, pörsüme nişanesidir. Bunların her biri, ölüm elçisidir.
Fakat bir adamın hekimi Tanrı nuru olursa ona kocalıktan, hararetten bir noksan gelmez. Onun gevşekliği, sarhoşun gevşekliği gibidir. O gevşeklikte bile güçlü kuvvetlidir, Rüstem bile ona haset eder. Ölürse kemikleri zevke gark olur, zerre,zerre bütün varlığı, şevk ışığına dalar. Fakat nuru olmayan kişi, meyvesiz bağdır. Güz onu alt üst eder.
Gülü kalmaz, kara,kara dikenleri kalır. Saman yığını gibi sararır, mahsulsüz bir hale gelir. Tanrım o bağ ne kusurda bulundu ki o güzelim elbiselerden ayrıldı? Kendisini gördü. Kendisini görmek, öldürücü bir zehirdir ey sınanan kişi kendine gel! Aşkından alemin ağlayıp inlediği güzeli, ne suçu var ki herkes kendinden uzaklaştırır.
Suçu şu: Süsü, püsü iğretidir. Öyle olduğu halde bu elbiseler benimdir diye davaya kalkışır. Onu alalım da yakinen bilsin, harman bizimdir, güzellerse tanesini toplarlar. Bilsin ki o süs, püs iğretidir. O varlık güneşinin bir ışığıdır. O güzellik, kudret, fazilet ve hüner, güzellik güneşindendir, bu tarafa gelmiş vurmuştur.
O güneşin ışığı, yıldızlar gibi yine şu vurduğu duvarlardan çekilir gider. Güneşin ışığı gitti mi her duvar, kapkara, karanlık bir halde kala kalır. Güzellerin yüzünde insanı hayran eden nur, üç renkli camdan vuran güneşin ışığıdır. Renk,renk camlar o nuru bize çeşit renkli göstermededir. Renk,renk camlar kalmadı mı, o vakitler seni renksiz nur hayran eder. Nuru, camsız görmeyi adet edin de cam kırılınca kör kalmayasın.
Öğrenilmiş, bellenmiş bilgiye kani olmuş, gözünü başkasının nuru ile aydınlatmışsın. O da, o ışığı iğreti aldığını bilesin diye senden mumunu kapıverir. Fakat sen şükreder, çalışıp çabalarsan gam yeme. Sana bunun gibi yüzlercesini verir. Şükretmiyorsan artık kan ağla. Çünkü o güzellik kafirden ayrılmıştır.
Küfre ümmet olanların işleri borçtur. İmana ümmet olanların kalpleri temizdir, özleri halistir. Şükür etmeyenden güzellikte kaybolur, hüner ve sanat da. Artık bir daha ondan bir eser bile göremez. Akrabalık akraba olmayış, şükür ve sevgi, öyle bir gider ki bir daha aklına bile gelmez.
Ey kafirler, “Yaptıkları işledikleri boştur” ayeti, her murada erişmiş kişinin elinden o muradın, o maksadın çıkıp gitmesidir. Yalnız şükür ehliyle vefa sahiplerinin elde ettikleri kaybolmaz. Çünkü devlet, onların arkalarındadır.
Elden giden devlet, nereden kuvvet verecek? İnsana kuvvet ve kudret, gelecek devletten gelir. “Borç verin” emrine uy da bu devletten borç ver. Bu suretle önünde yüzlerce devlet görürsün. Bu içilen şeyden, biraz iç de önünde kevser havuzunu bulasın.
Vefa toprağına bir yudumcuk döken kişiden devlet avı, nasıl olur da kaçabilir? Tanrı, onları gönüllerini hoş eder. “Özleri doğrulmuştur halistir” Tanrı, onlara ihsan ettikleri şeyleri, o şeyler mahvolup bittikten sonra yine ihsan eder.
Ey ecel, ey köyü yağmalayan , bu şükreden kullardan ne aldıysan geri ver der. Ecel verir, verir ama onu kabul etmezler. Çünkü can nimetleriyle nimetlenmişlerdir. Biz sofiyiz, hırkalarımızı attık. Mademki oynayıp yutulduk, artık geri almayız.
Biz, verdiğimiz şeylere karşılık ihsanlar elde ettik; bizden ihtiyaç, hırs ve garez gitti. Tuzlu ve helak edici sudan çıktık, arı duru suya, kevser kaynağına atıldık. Ey alem başkalarına ettiğin şeyler, vefasızlıktır, hiledir, aşırı nazdır. Biz, verdiğimiz şeylere karşılık ihsanlar elde ettik bütün onları, senin başına döktük. Çünkü biz savaşa girmiş, savaşa girmiş savaşta şehit olmuş erleriz derler.
Sen de bu suretle bil ki pak Tanrı’nın yürekli ve yiğit öyle kulları vardır ki, dünya yalanının bıyığını koparırlar, otağlarını yardım burcunun ta üstüne kurarlar. Bu şehitler yine yeni baştan gazi olurlar. Bu tutsaklar yine yardım elde ederler. Sonra yine yeni baştan yokluktan baş gösterirler de anadan doğma kör değilsen gör derler.
Sen de bu suretle bil ki yoklukta güneşler vardır. Burada güneş sayılan, orada süha yıldızıdır. Kardeş yoklukta varlık nasıl olur? Zıt, zıddın içine nasıl girer sığışır? “Ölüden diri çıkarır” hükmünü bil. Yokluk ibadet edenlerin ümididir. Ambarı boş olan ekinci, yokluk ümidi ile neşelenmez mi? O yokluktan tohum bitecek, mahsul verecek diye sevinmez mi? Bu işi anladıysan düşün bak. Sen de an be an yokluktan anlayış, zevk, huzur ve ihsan bulmayı beklemektesin.
Bu sırrı açığa vurmaya izin yok. Yoksa (değersiz bir şehir olan) Ebhaz’ı bir Bağdat haline getirirdim. Şu halde yokluk Tanrı sanatının hazinesidir. Ondan anbean ihsanlar gelip durmaktadır.
Tanrı eşsiz, örneksiz şeyler yaratıp durmaktadır. Eşsiz örneksiz şeyler yaratan da o zattır ki bir aslı, bir dayanağı olmadığı halde fer-i yaratır, izhar eder.
Tanrı yoku var ve debdebeli gösterdi, varı da yokluk şeklinde izhar etti. Denizi örttü de köpüğü meydana çıkardı, rüzgarı örttü de sana tozu gösterdi. Toprak, bir minare gibi havada döne,döne yücelir. Toprak, kendiliğinden nasıl olur da yücelere çıkar? A illetli, toprağı yücelerde görüyorsun, fakat rüzgarı görmüyorsun, onu delil ile anlıyorsun.
Köpüğü her tarafa gider görmektesin. Fakat denizsiz köpük var olamaz ki. Köpüğü duygunla görür, denizi de delil ile anlarsın. Düşünce gizlidir de dedikodu meydanda. Bizse yok demeyi var olduğunu ispat sanmışız. Yoku gören bir gözümüz varmış meğer. Uykulu göz, hayalden ve yoktan başka ne görebilir ki?
Hasılı, azgınlıkla başımız dönmüş, şaşırıp kalmışız. Hakikat gizli olduğundan hayal meydana çıkmış. Bu yoku nasıl da gözümüzün önüne dikti? O hakikat, gözden nasıl oldu da gizlendi? Aferin ey büyüler yapan üstat! Senden çekinenlere tortulu suyu saf gösterdin!
Büyücüler pazardakilerin gözleri önünde ay ışığını ölçüp biçerler de para alırlar, kar ederler. Bu ölçüp biçmeyle para kazanırlar. Halbuki alıcının elinden para da çıkar, kumaşı da kaybeder. Bu alemde büyücüdür. Biz, onda ticaret ediyoruz, ondan ölçülüp biçilen ay ışığını alıyoruz. O, büyücü gibi acele,acele beş yüz arşın ay ışığı ölçer.
Fakat ey tutsak, ömrünün parasını aldın mıydı paradan da olursun, eline kumaş da geçmez, kesen de bomboş kalır. Sana “kul eüzü” yü okumak, ey tek Tanrı, lütfet, beni bu üfürüklerden koru, feryat bu düğümlerden! O büyücü karılar düğümlere üfürürler. Onların şerrinden sana sığınırım ey imdada yetişen Tanrı, medet demek gerekir.
Fakat azizim, bunu işinin, gücünün diliyle de okumalısın. Söz dili gevşektir. Zamanede sana üç yoldaş vardır. Biri vefakardır ikisi gaddar. Biri dostlarındır, öbürü malın mülkün. Üçüncüsüyse iyi işlerdir ve bu vefalıdır.
Mal seninle beraber gelmez, evden dışarı bile çıkmaz. Dost gelir, gelir ama mezar başına kadar. Ölüm günüde dost, sana hal diliyle der ki: Sana buraya kadar yoldaşım, bundan öteye gidemem. Mezarının başında bir zamancağız dururum. Fakat yaptığın işler vefakardır; onlara sarıl ki onlar; mezarın içine kadar seninle gelirler.
Peygamber dedi ki: Bu yol için amelden daha vefalı bir arkadaş, bir yoldaş yoktur. Amelin, iyiyse sana ebediyen dost olur. Kötüyse mezarında yılan kesilir. Babam, doğruluk yolundaki bu amel, bu kazanç, nasıl olur da üstatsız elde edilebilir? Alemde en aşağılık sanat bile hiç üstatsız elde edilebilir mi?
Her sanatın önü bilgidir, ondan sonra amel gelir. Bu suretle de amel, bir müddet mühletten, yahut ecelden sonra gayda verir. Ey akıl sahibi, sanata çalış, fakat o sanatı, ehil olan kerem sahibi ve temiz bir kişiden öğren. Kardeş, inciyi sedefin içinde ara, sanatı da sanat ehlinden iste.
Öğütçüleri gördünüz mü insaf edin de onlardan öğrenmeye çalışın, çekinmeyin. Bir adam tabak olsa da tabaklık sanatını yaparken kirli bir hırka giyse bu hırka, onun zenginliğini ululuğunu azaltmaz ki. Demirci, demir döverken yırtık pırtık bir elbiseye bürünse halk yanında itibarı eksilmez ki.
Şu halde kibir elbisesini bedeninden çıkar. Bir şey belleyip öğrenme hususunda aşağılık bir elbiseye bürün. bilgi sahibi olmanın yolu sözledir. Sanat bellemenin yolu işle. Yokluk istiyorsan o, konuşup görüşmeyle kaimdir. Bu hususta ne dilin işe yarar ne elin. Can yokluk bilgisini bir candan beller. Bu bilgi ne defterden bellenir, ne dilden!
O rumuz, yolcunun gönlünde varsa, ben de remizler bilirim derse yolcu, henüz remizleri bilmiyor demektir. Yolcunun gönlü açılır,nurlanırsa o vakit Tanrı, “senin göğsünü açmadık mı? Seni ferahlandırmadık mı?” buyurur.
Senin içini açtık göğsünü ferahlattık. Sense hala onu dışarıdan istemektesin. Süt sağılan yer, sensin de sen, başkalarının süt sağmasını bekliyorsun. Sende kıyısı bucağı olmayan bir süt kaynağı var. Sen neden tulumda süt arasın? A su çeken, denize bir deliğin, bir yolun var senin. utan kuyudan su çekmeye!
“Elem neşrah” ayetinde bildirildiği gibi senin göğsün şerh edilmedi mi ki? Öyleyse neden sıkılır, neden yine şerh istersin ki?
İçinde gönlünün ferahlanmasına, şerh edilmesine bak ki “Onlar, kendilerinde olan Tanrı delillerini görmezler” ayetindeki kınamaya uğramayasın.
Başının üstünde bir sepet dolusu ekmek var da sen hala şuraya buraya koşup duruyor, ekmek istiyorsun. Şaşkın mısın ne? Kendi başına dolan. Neden her kapıyı dövüp durursun? Yürü, gönül kapısını döv!
Dizine kadar dereye girmişsimde kendinden gafilsin, şundan bundan su isteyip durursun. Önünde de sana yardım edecek su var, ardında da. Fakat kaynaklara ulaşman için önünde de set var, ardında da.
Ata binmişsin, at oyluğunun altında, fakat süvari at arıyor. Bu nedir? dense at, fakat nerede? Diyor. Hey gidi hey! Bu altındaki at nedir? dedin mi evet diyor, at ama o atı kim gördü acaba? Suyun sarhoşu su da gözünün önünde. Kendisi su içinde, fakat akar sudan haberi bile yok. İnci gibi hani. İnci de deniz içinde deniz nerede? Der. Sedef gibi olan hayal onun duvarı. Nerede demesi kendisine hicap olmakta, güneşin ziyasını kaplayan bir bulut kesilmede. Kendi kötü gözü, gözüne perde olmada. Ben seddimi kaldırdım demesi, kendisine set kesilmede. Aklı kulağına bağ olmada. Ey Tanrı şaşkını, aklını Tanrı’ya ver.
Aklını bir çok yerlere dağıttın. Halbuki o saçma sapan uğraşman, o beyhude mırıldanman, bir tereye bile değmez. Aklının suyunu her diken, çekip durdukça akıl suyun, meyvelere nasıl ulaşabilir? Kendine gel de o kötü dalı kes, buda. Bu güzel dala su ver de tazelendir.
Şimdi ikisi de yeşil ama sonuna bak. Bu sonunda bir şeye yaramaz, öbürüyse meyve verir. Bağın suyu buna helaldir, ona haram. Aralarındaki farkı sonunda görürsün vesselam.
Adalet nedir? ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? dikeni sulamak. Adalet bir nimeti yerine koymaktır, her su çeken tohumu sulamak değil.
Zulüm nedir? bir şeyi yerinde kullanmamak, yeri olmayan yere koymak. Bu da ancak belaya kaynak olur. Tanrı nimetini cana, akla ver, iç ağrısına uğramış, düğümlerle, sıkıntılarla dopdolu olmuş tabiata değil.
Dünya gamının savaşını bedenine yükle. O can çekişmeyi gönlüne, canına az tattır. Yük dengini İsa’nın başına koymuş da; tekme atan, yuvarlanıp kalgıyan eşeği çayıra salıveriyor. Sürmeyi kulağa çekmezler. Gönül işini bedenden istemek şart değildir. Gönülsen yürü, nazlan, horluk çekme. Bedensen şeker yeme, zehir tat!
Zehir bedene faydalıdır, şeker zararlı. Bedenin yardım görmemesi daha iyidir. Cehennem odunu bedendir, onu azalt, bir odun daha biterse hemen kes! Yoksa iki alemde de Ebuleheb’in karısı gibi odun hamalı olursun, odun hamalı.
Sidre dalını odundan farket, ikisi de yeşil görünür yiğidim ama bir değildir. O dalın aslı yedinci kat göktü. Bu dalın aslı ise ateştir, dumandır.
Duyguya göre ikisi de birbirine benzer. Çünkü göz ve duygunun mezhebi, yanlış görmedir. Bu, can gözüne görünür, gönle varmak için yorul çabala. Ayağın yoksa yuvarlan da nihayet her azı, her çoğu gör.
Zeliha, her taraftan kapıları kapadı ama Yusuf’ta hiçbir hareket görünmedi. Kilit ve kapı tekrar açıldı, yol göründü. Çünkü Yusuf, Tanrısına dayanmıştı, her yana dönüp dolaşmaktaydı.
Alemde bir yarık görünmemede ama Yusuf gibi hayran bir halde her yana koşup gelmek gerek. Ki kilit açılsın, kapı görünsün, mekansızlık size yer olsun. Ey sınanan kişi, aleme geldin ama geldiğin yolu hiç görmüyor musun? Sen bir yerden, bir yurttan geldin. Geldiğin yolu bilmiyor musun, hayır, değil mi?
Mademki bilmiyorsun, yol yok deme. Bu yolsuz yoldan bize gitmek görünür. Rüyada neşeli bir halde sağa, sola gitmektesin. O meydanın yolu nerede biliyor musun? Sen gözünü kapa, kendini teslim et de kendini o eski şehirde göresin.
Fakat gözünü nasıl kapatabilirsin ki yüzlerce mahmur göz, senin gözünü kapatmadan seni senden almada. Sen bir müşterinin aşkı ile gözünü dört açmışsın, ulu olma, baş olma ümidine kapılmışsın. Uyusan bile rüyada o müşteriyi görmedesin. Kötü baykuş, rüyada yıkık yerden başka bir şey görebilir mi?
Kıvrıla büküle her an müşteriyi aramadasın. Fakat neyin var ki satacaksın? Hiçbir şeyin yok, hiçbir şeyin. Gönlünde bir ekmek, bir kuşluk kahvaltısı olsaydı alıcılara aldırmazdın bile.
Birisi ben peygamberim bütün peygamberlerden üstünüm diyordu. Boynunu bağlayıp padişaha götürdüler, dediler ki: Bu, ben Tanrı elçisiyim demekte. Halk, bu ne hiledir, bu ne saçma ve kötü şey diye karınca ve çekirge gibi başına üşüşmüş. Eğer bu, yokluk aleminden elçi olarak gelmişse diyorlar, biz hep peygamberiz hep yüceyiz. Biz de oradan garip olarak geldik, neden bu peygamberlik, sana mahsus olsun?
Siz de uyuyan bir çocuk gibi yoldan, duraktan habersiz bir halde gelmediniz mi? Duraklarda uykuda ve sarhoş olarak geçtiniz. Yoldan, yukarıdan, aşağıdan bir haberiniz bile yoktu. Bizse hoş bir halde beş duygu ve altı cihet aleminin ötesinden ta beş duygu ve altı cihet alemine kadar uyanık olarak yürüdük.
Kılavuzlarımız haberdardı yol biliyorlardı. Onun için durakların aslını temelini gördük. Peygamberlik davasına kalkışsan hakkında padişaha, ona işkence ettir de bir daha bu çeşit söz söylemesin dediler. Padişah, onu pek bitkin pek zayıf gördü. Bir sille vurulsa ölüverecekti. Artık onu dövmenin ona işkence etmenin imkanı mı vardı? Bedeni adeta cama dönmüştü. Padişah, ona güzellikle neden bu serkeşlik davasına giriştin? Diye sorayım, burada sertlik iş görmez tatlı dil, yılanı bile ininden çıkarır dedi.
Halkı onun başından dağıttı. Padişah iyi bir adamdı zikri, virdi de iyilikti. Onu bir yere oturttu, yerini yurdunu sordu. Neyle geçinirsin nereye sığınırsın dedi.
Adam dedi ki: Darüsselam’danım, oradan yola çıktım, bu melamet yurduna düştüm. Ne bir evim var, ne benimle düşüp kalkan. Hiç ayın yerde evi olur mu? Padişah latife ederek dedi ki: Ne yedin kuşluk övünü olarak neyin var? İştahın var mı? Sabahleyin ne yedin ki böyle sarhoş bir hale gelmiş, atıp tutuyor, esip savuruyorsun?
Adam, kuru, yaş, ekmeğin olsaydı peygamberlik davasına kalkışır mıydım hiç? Bu kalabalığa peygamberlik etmek, dağda kalp aramaya benzer. Hiç kimse dağdan, taştan akıl ve gönül aramaz, anlayış ve müşkül şeyleri belleyiş ferasetini istemez. Sen ne dersen dağ da sana hemen onu söyler, alaycılar gibi seninle alay eder.
Bu kavim nerede, bu kavime haber vermek nerede? Cansız bir şeyden kim can ister? Sen, bir kadından, yahut paradan haber, verirsen hepsi malını, senin önüne kor. Filan yerde seni bir güzel oğlan çağırıyor, sana aşık olmuş dersen bunu anlar. Fakat Tanrı’dan bal gibi haber verir, ey ahdına bütün kul, Tanrı’ya gel dersen, bu ölü alemden vazgeç de azık ve kar alemine git. Madem ki baki olmak imkanı var, fani olma diye öğütte bulunursan, senin kanına kastederler. Fakat bu, din ve hüner taassubundan değildir.
Hatta mala mülke sarılmaları yüzünden bu sözleri duymak, onlara acı gelir. Eşeğin yarasına bir bez bağlasan da o bez, yaraya yapışsa, sonra onu çekip çıkarmak istesen eşek derhal, acıdan çifte atmaya kalkışır. Ne mutlu o adama ki böyle bir işe girişmedi. Hele eşeğin elli tane yarası olsa, her yarasının başında, yaraya yapışmış bir bez bulunsa artık var sen kıyas et!
Mal mülk bez gibidir, bu hırs ise yara. Kimin hırsı fazla ise yarası fazladır. Baykuşun malı mülkü ancak yıkık yerdir. O, Tabes ve Bağdat şehirlerinin vasıflarını dinlemez bile.
Padişah kuşu yoldan geldi mi bu baykuşlara, padişahtan yüzlerce haber getirir. Saltanat merkezini oradaki bağları bahçeleri, dereleri anlatır. Anlatır ama ona yüzlerce düşmen vah vah eder.
Doğan kuşu eski masallar anlatmada, saçma sapan söylenip durmada. Halbuki asıl eskimiş ebedi olarak çürümüş olanlar, onlardır. Yoksa o nefes eskiyi yenileştirir. Eski ölülere can verir, akıl tacını giydirir, iman nuru bağışlar. Ruh bağışlayan güzelden nurunu esirgeme. O seni kır atın üstüne bindirir.
Taçlar veren o başı yüce erden başını çekme. O, gönlünün ayağındaki yüzlerce düğümü çözer. Fakat kime söyleyeyim? Bütün köy içinde nerede bir diri? Abıhayatın bulunduğu tarafa koşan kim? Sen bir horluk görür görmez aşktan kaçmadasın. Bir addan başka aşktan ne biliyorsun ki?
Aşkın yüzlerce nazı, edası, ululuğu var. Aşk, yüzlerce nazla elde edilebilir. Aşk vefakar olduğu için vefakar olanı satın alır. Vefasız adama bakmaz bile. İnsan bir ağaca benzer, ahdi de ağacın köküne. Kökün iyileşmesine”, sağlamlaşmasına çalışmak gerek.
Bozuk düzen ahit, çürümüş köktür. Kökü çürümüş ağaç meyve vermez. Ağacın dalları, yaprakları yeşil bile olsa kök çürümüş, kurumuşsa faydası yok.
Fakat kökü sağlam da yeşil yaprakları yoksa nihayet günün birinde yüzlerce yaprak el sallar. İlminle gururlanma da ahdini bütünlemeye bak. Çünkü bilgi kabuğa benzer, ahitse onun içindir.
Vefakarların faydalandığını gördün mü sen, Şeytan gibi haset edersin. Mizaç ve tabiatı bozuk ve hasta olan kişi, kimsenin iyi olmamasını ister. Şeytan gibi hasetçi değilsen dava kapısını bırak da vefa tapısına gel. Madem ki vefan yok, bari söylenme. Çünkü sözün çoğu, bizlik benlik davasıdır.
Bu söz, gönlü geliştiren bir sözdür. Susmakla insan yüzlerce gelişmeye nail olur. İçteki şey, dile geldi mi iç, harç olur gider. Çok harç etme de o güzelim iç kalsın. Az söyleyen adam da derin bir düşünce vardır. Söyleme kabuğu arttı mı iç yok olur.
Kabuk kalın olursa iç küçülür, zayıflar. İç kemale geldi, güzelleşti, büyüyüp oldu mu kabuk incelir. Hamlıktan kurtulup yetişen olan cevize, bademe ve fıstığa, şu üç meyveye bir bak. Kim isyan ederse Şeytan olur, iyilerin devletine haset eder. Tanrı ahdine vefa edersen Tanrı da kereminden senin ahdini korur. Sense Tanrı’ya vefa etmekten gözünü yummuşsun. “Beni anın da sizi anayım” ayetini duymadın mı ki?
“Ahdıma vefa edin” ahdına kulak ver de sevgiliden “Ahdınıza vefa edeyim” vaidi gelsin. Ey hüzün sahibi, bizim ahdımız ve borç vermemiz nedir? yere kuru tohum ekmek gibi. Ondan ne yere bir parlaklık gelir, ne yer sahibi zenginleşir.
Bu ancak bunun aslını yokluk aleminden veren sensin, bundan bana lazım diye bir işarette bulunmaktan ibarettir. Yedim tohumunu da nişane olarak getirdim. Bu nimetten yine bize ihsan et demektir.
Şu halde ey bahtlı kişi, kuru duayı bırak. Ağaç isteyen tohum eker. Tohumun yoksa Tanrı, yine o dua yüzünden sana bir fidan bağışlar ki görenler, ne hoş çalışmış da ne güzel fidana sahip olmuş derler. Meryem gibi hani. Derdi vardı da tohumu yoktu. Bu dert yüzünden sanat sahibi Tanrı, o kuru hurma ağacını yeşertti.
Çünkü o ulu, o temiz kadın vefakardı. Tanrı bu yüzden o istemeden onun yüzlerce muradını vefa etti. Vefakar olan topluluk, bu vefayı bütün aleme yaymışlardır. Denizler de onların buyruklarına uymuştur, dağlar da. Dört unsur bile onlara kul, köle kesilmiştir.
Bu, inkar edenler, apaçık görsünler de inansınlar diye onlara bir Tanrı ikramıdır. Onlar, öyle gizli ikram ve ihsanlara nail olmuşlardır ki, ne akla, hayale gelir, ne de söze sığar. Zaten iş, ebedi olan, kesilmeyen, tükenmesine imkan bulunmayan ikram ve ihsandır.
Ey gıda, temkin ve sebat ihsan eden Tanrı, halkı bu sebatsızlıktan kurtar. Sabit olmak lazım olan iş de bu iki büklüm olmuş nefse yardım et, onu doğrult. Sen onlara sabır ver, sen onların terazilerinin iyilik kefelerini ağırlaştır, sen onları suret düzenlerinin hilesinden kurtar.
Ey kerem sahibi, sen onları hasetten geri çek de haset yüzünden taşlanmış Şeytan olmasınlar. Halk geçici mal ve beden uğruna hasetten yanıp duruyor. Padişahlara baksana. Haset yüzünden ordu çekip akrabalarını öldürüyorlar. Pislikle dolu düzenbaz aşılar, birbirlerinin kanına, canına kastediyorlar.
Vise’nin, Ramin’in, Husrev’in, Şirin’in hikayelerini oku, o ahmakların haset yüzünden neler yaptıklarını gör. Aşık da yok oldu, maşuk da. Zaten onlar da bir şey değillerdi, aşk ve hevesleri de. O temiz Tanrı’dır ki yoku yoka aşık eder, yoklukları birbirine vurur, işler çıkarır. Gönlü perişan aşığın gönlünde hasetler baş gösterir. Var olan, yoku bu çeşit güçlüklere sokar, böyle mecbur eder.
Herkesten ziyade merhametli, esirgeyici olan şu kadınlar yok mu? Öyle olduğu halde iki ortak hasetten birbirini yer. Taş yürekli erkekleri düşün, artık haset yüzünden onlar da ne hale düşerler, bir kıyas et. Şeriat, latif afsun okumasaydı herkes, düşmanının bedenini yırtar, paramparça ederdi. Şeriat şerri def etmek için bir rey kullanır, Şeytanı delil şişesi içine hapseder. Boşboğaz Şeytanı, tanıkla, yeminle, aht’e yemininden dönmesinden ilzam ederde Şeytan bu suretle şişeye girer.
Şeriat iki zıttı hoşnut eden bir teraziye benzer. Alayla doğruyu bir araya getirir. Şeriat, bil ki kileye teraziye benzer. Onun sebebi ile iki düşman da savaştan kinden kurtulur. Terazi olmasa o düşman, ziyan ettiğini, hileye uğradığını vehim etmeden nasıl kurtulurdu? Şu halde şu vefasız pis dünyada ne varsa hep hasettir, hep düşmandır, hep cefadır. Dünya böyle olunca artık devlet ve ikbale erişme hususunda cinler ve insanlar, nasıl hasede düşerler, düşün!
Zaten o şeytanlar, eski hasetçilerdir. Bir an bile yol kesmeden vazgeçmezler. İsyan tohumunu eken Ademoğulluları da haset yüzünden şeytan olmuşlardır. Kuran’ı oku da bak. İnsan şeytanları da, Tanrı’nın çarpmasıyla Şeytan cinsinden olmuşlardır. Şeytan birisini kandırma da aciz oldu mu bu çeşit insanlardan yardım ister. Siz dostsunuz, bize dostlukta bulunan, bizdensiniz, bizim tarafımızı tutun derler.
Alemde birisinin yolunu kestiler, birini azdırıp yoldan çıkardılar mı iki cinsten olan şeytanlar da sevinirler. Birisi imanla can verdi, dinde mertebesi yüceldi mi iki bölük de feryada, ağlayıp bağırmaya koyulur.
Bir edep sahibi birisine akıl verdi, onu doğru yola getirdi mi iki bölük de dişlerini çiğnemeye hayıflanmaya başlarlar.
Padişah söyle bakalım bari, vahiy nedir, yahut da peygamber olan, ne elde eder? Diye sordu. Adam dedi ki: Ne vardır ki peygamber, onu elde etmesin, yahut ne devlet kalmıştır ki peygamber ona ulaşmış bulunmasın? Tutalım ki bu peygambere gelen vahiy, Tanrı sırlarının hazinesi değil, bal arısının gönlüne gelen vahiyden de aşağı değil ya.
“Tanrı bal arısına vahiy etti” ayetine gelince onun vahiy evi tatlılarla doldu. O yüce ve ulu Tanrı’nın vahiy nuru ile alemi mum ve balla doldurdu. Bense insanım, hakkımda “Biz onu ululadık” dendi. İnsan yücelere gitmede. Artık insana olan vahiy nasıl olur da arıya gelen vahiyden aşağı olur?
Sen “Biz sana kevseri – çokluğu, tükenmez soy sopu verdik” ayetini okumadın mı? Okuduysan neden böyle kupkuru ve susuz kaldın öyleyse? Yoksa Firavun musun ki kevser, sana Nil gibi kan oluyor, pisleniyor a illetli adam.
Tövbe et. Düşmanlardan vazgeç. Onun testisinde kevser suyu yoktur. Kimi, kevserden benzi kızarmış görürsen onun la düş kalk, onun huyuyla huylan. Çünkü o, Muhammed huyuyla huylanmıştır. Böyle yap da “Tanrı için sever” lerden sayıl. Çünkü Ahmet’in ağacında biten elma ondadır.
Kimi, kevser içmemiş dudağı kuru görürsen onu ölüm ve sıtma gibi düşman say. Baban anan bile olsa o, hakikatte senin kanını içen bir düşmandır. Bunu, Tanrı Halil’den öğren. O, önce babasından bizar oldu. Böyle ol da Tanrı tapısında “Tanrı için sevmez düşmanlık eder” ler arasına katıl, aşk gayreti de seni kınamasın.
Sen, “La ilahe illahlah – Tanrı’dan başka yoktur tapacak” sözünü okumadıkça bu yolun izini bulamazsın.
Bu aşık sevgilisinin huzurunda yaptığı işleri bir bir sayıyor, diyordu ki: Senin için şunları yaptım, bunları ettim. Şu savaş meydanında oklara nişan oldum. Mal gitti kuvvet gitti, namus gitti. Aşkından nice muratsızlıklara uğradım. Hiçbir sabah, beni uyur, yahut güler bir halde görmedi. Hiçbir akşam, beni düzgün bir halde bulmadı. Acı ve tortulu neler içmişse etraflıca ve bir bir saymaktaydı.
Sevgilisine minnet olsun diye değil de aşkına yüzlerce tanık olmak üzere bunları sayıp döküyordu. Aklı olanlara bir işaret yeter. Aşıkların sevgiliye karşı duydukları susuzluk, ne vakti gider, biter ki, usanmadan sözünü tekrarlar durur. Hiç balık bir işaretle duru suya kanar mı? Bir söz bile söylemedim diye şikayet ederek o eski derde ait yüzlerce söz söylüyordu.
Onda bir ateş vardı fakat neydi, bilmiyordu. Yalnız mum gibi, onun hararetiyle ağlayıp duruyordu.
Sevgili dedi ki: Doğru bütün bunları yaptın ama kulağını iyi aç ve dinle, aşkın ve sevginin aslının aslı olan bir şey var ki onu yapmadın. Bu yaptıklarının hepsi feridir. Aşık söyle dedi, o asıl nedir? Sevgili dedi ki: Ölmek ve yok olmaktır.
Hepsini yaptın fakat ölmedin hala dirisin. Canınla oynayan aşıksan hemen öl. Aşık o anda uzanıp can verdi. Gül gibi başı ile oynadı, gülerek sevinçli bir halde ölüp gitti. O gülüş onda ebedi olarak kaldı, arif kişinin zahmete uğrayan canı, aklı gibi.
Ayın nuru her iyiye kötüye vursa bile hiç kirlenir mi? O yine tamamı ile tertemiz aya dönüp gelir, akıl ve can nurunun Tanrıya dönüp ulaşması gibi. Işığı yoldaki pisliklere vursa bile ayın nuru daima temizdir.
O yoldaki pisliklerden, o bulaşıklardan nur, pislenmez. Güneşin nuru “Geri dön” emrini duymuş, acele aslına dönmüştür. Ne külhanlarda pislenmiştir, ne gül bahçelerinin kokusunu almıştır. Göz nuru ve nur görmüş zat, aslına dönmüştür; sevdası ovalarda, çöllerde kalmıştır.http://www.berrak.org/hikaye103.htm 4. AHIRDAKİ CEYLAN
Avcının biri, bir ceylan tuttu. O merhametsiz herif, ceylanı ahıra kapattı. Ahır, öküzlerle, eşeklerle doluydu. O herif de ceylanı, zalimler gibi bu ahıra hapsetti. Ceylan, ürkekliğinden her yana kaçmakta idi. Avcı, geceleyin eşeklere saman veriyordu.
Her öküz, her eşek, açlığından samanı şeker gibi yiyor, şekerden de hoş buluyordu. Ceylan, gah bir yandan bir yana kaçıyor, gah tozdan, dumandan yüzünü çeviriyordu. Kimi, zıttı ile bir araya koyarlarsa onu, ölüm azabına uğratmış olurlar. Süleyman da Hüthüt, gitmeye mecbur olduğuna dair kabul edilebilecek bir özür getirmezse, ya onu öldürürüm yahut da sayıya gelmez bir azaba uğratırım demişti.Ey güvenilir kişi, düşün, o azap hangi azap? Kendi cinsinden olmayanlarla bir kafese kapatılmak! Ey insan, bu kafeste azap içindesin. Can kuşun, seninle cins olmayanlara tutulmuş. Ruh, doğan kuşudur, tabiatlarsa kuzgundur. Doğan kuşu, kuzgunlarla baykuşlardan yaralanır.İşte can kuşu da, Sebzvar şehrindeki Ebubekir gibi onların arasında zari, zari ağlayıp inleyerek kalakalmıştır.Muhammet Alp Ulug Harzemşah, tamamı ile mahvolmuş Sebzvar’lılarla savaşa girmişti. Askerlerini sıkıştırdı. Ordusu, düşmanları öldürmeye koyuldu. Şehirliler aman diye huzuruna gelip secde ettiler. Kulağımıza küpe tak, bizi kul et, tek canımızı bağışla. Sana lazım olan her vergiyi her hediyeyi verelim, onu her yıl çoğaltalım. Ey aslan huylu canımız senin,bir zamancağız onu bize emanet bırak dediler.Padişah bana Ebubekir adlı birisini getirmezseniz canınızı kurtaramazsınız. Şehrinizden Ebubekir adlı birini bana armağan olarak sunmazsanız, size kötülük eder, sizi ekin gibi keser biçerim. Ne vergi alırım, ne afsun dinlerim dedi. Yoluna altın dolu bir çuval getirip, bu şehirden Ebubekir adlı birini isteme.
Sebzvar’da nasıl olurda Ebubekir bulunur? Hiç dere içinde ıslanmamış toprak parçası bulunur mu? Dediler.
Padişah altından yüz çevirip “A mecusiler” dedi, Ebubekir adlı birisini armağan olarak getirmedikçe fayda yok. ben çocuk değilim ki altına, gümüşe hayran olayım.”
Ey zebun kişi sende secde etmedikçe kıçınla mescidi silip süpürsen kurtulamazsın. Şehirliler, sağdan, soldan haberciler uçurdular. Bu yıkık yerde bir Ebubekir var mı nerede? Diye aramaya koyuldular.
Üç gün üç gece koşup tozduktan sonra bir arık Ebubekir bulabildiler. Yolcuymuş, hastalıktan yıkık bir yerin bir bucağında kuruyup kalmış. Bir yıkık bucakta uyuyormuş. Onu görünce, çabuk dediler, kalk seni padişah istiyor. Senin yüzünden şehrimiz ölümden kurtulacak.
Adam dedi ki: Ayağım olsaydı, yürümeye kudret bulsaydım gideceğim yere giderdim. Bu düşman yurdun da kalır mıydım hiç? Sevgililerin şehrine koşar giderdim. Ölü taşıyan bir salacayı getirip Ebubekir’i üstüne yatırdılar. Hamallara verip görsün diye Harzemşah’ın huzuruna götürdüler. Bu cihan, Sebzvar’dır. Tanrı eri, burada zayi olur gider. Harzemşah ulu Tanrıdır. Bu rezil kavimden gönül istemektedir.
Peygamber, “Tanrı, suretlerinize bakmaz, kalbe bakar. Kalp işlerinizi düzene koyun” demiştir. Tanrı, ben sana, bir gönül sahibinden bakarım. Secdene, altın vermene bakmam bile demektedir. Sen, gönlünü gönül sandın da gönül sahiplerini aramayı bıraktın. Gönül öyle bir varlıktır ki bu yedi gök gibi yedi yüz tanesini oraya koysan kaybolur gider. Bu çeşit gönül kırıklarına gönül deme. Sebzvar’da Ebubekir arama.
Gönül sahibi, altı yüzlü aynadır. Tanrı, altı cihette de o aynadan nazar eder durur. Altı cihette bulunan, bu cihetlerden kurtulamayan kişiye Tanrı, o gönül sahibi vasıta olamadıkça nazar etmez.
Birisini ret ederse onun için eder. Kabul ederse yine şefaatçi odur. O olmadıkça Tanrı kimseye rızk vermezi. İşte ben, vuslata ulaşan kişinin ahvalinden bir miktarcığını söyledim. Tanrı, ihsanını onun eline kor da acınanlara onun elinden ihsanda bulunur. Onun avucu ile bütünlük denizi birleşmiştir. O, neliksiz ve niteliksizdir ve tam kemal sahibidir.
Söze sığmayan bu birleşmeyi söylemenin imkanı yoktur vesselam. Ey zengin, yüzlerce çuval altın getirsen Tanrı der ki: A iki büklüm adam gönül getir. Gönül senden razı ise ben de razıyım. Gönül senden yüz çevirmişse ben de yüz çeviririm. Sana bakmam, o gönle bakarım. Ey canı kapımda olan, bana armağan olarak gönül getir. Gönül sahibi, seninle nasılsa ben de öyleyim. Cennetler anaların ayakları altındadır. Halkın anası da odur, babası da odur, aslı da o. Ne mutlu gönlü deriden bedenden ayırt edebilen kişiye.
Sen dersin ki işte, sana gönül getirdim ya. Fakat o der ki: Kutu (şehir), bu gönüllerle dopdolu. Sen, bana alemin kutbu olan gönlü getir. İnsanın canının canının canının canı, o gönüldür. İşte onun için o gönüller sultanı, nur ve ihsanlarla dolu olan gönlü beklemektedir.
Sen günlerce Sebzvar şehrinde gezip dolaşsan o çeşit bir gönül bulamazsın. Nihayet solmuş, pörsümüş bir gönül bulur, onu salacaya kor, o tarafa götürürsün.
Ey padişahlar padişahı, sana gönül getirdim. Bu Sebzvar’da bundan daha iyi gönül yoktur dersin. O da der ki: A küstah, burası mezarlık mı ki buraya ölü gönül getiriyorsun? Yürü, padişah huylu gönlü getir ki varlık Sebzvar’ı onun yüzünden aman bulur. Sanki o gönül, bu cihandan gizlenmiştir. Çünkü karanlık, ışıkla bir yerde bulunmaz. Birbirlerine zıttır bunlar. Tabiat Sebzvar’ının, o gönülle düşmanlığı, Elest gününden miras kalmıştır.
Çünkü o, doğan kuşudur, dünya şehriyse kuzgun. Kendi cinsinden olmayanı görmek insanı yaralar. İnsan, kendi cinsinden olmayana yumuşaklık gösterirse münafıklığından gösterir, onunla uyuşursa bir şey elde etmek için uyuşur. Çünkü bu leş arayan aşağılık kuzgunun kat,kat yüz binlerce hilesi vardır.
Münafıklığı kabul ederlerse kurtulur; münafıklığı, kendisine fayda verecek bir doğruluk olur. Çünkü gönül sahibi, debdebesiyle beraber bizim pazarımızda ayıplıdır. Cansız değilsen gönül sahibini ara. Padişaha zıt değilsen gönülle aynı cinsten olmaya bak. Halbuki riyası, sana hoş gelen, tabiatına uygun olan kişi, dostundur. Dostundur ama Tanrı’nın dostu değil ki!
Kim senin huyuna suyuna giderse sence ya velidir, ya peygamber. Yürü, hava ve hevesi bırak da bir koku al, o güzelim amber kokusunu duy. Hava ve hevesine uyarsan dimağın bozulur. Misk ve amber sence hiçbir şeye yaramaz bir hale gelir. Bu sözün sonu gelmez, halbuki ceylanımız, ahırda bir yerden bir yere kaçıp durmada.
O göbeği miskli ceylan, günlerce eşek ahırında işkence çekmekteydi. Karaya vurmuş balık gibi can çekişmede, çırpınıp durmadaydı. Pislikle misk, adeta bir hokkaya girmişti.
Bir eşek diyordu ki: Ha, bu hayvanlar babası, padişahlarla beylerin huyundan susun. Başka bir eşek, onun gidip gelmesine bakıp alay ederek bir inci bulmuş, nasıl olur da ucuza satar? Diyordu.
Bir başka eşek, söyleyin diyordu, bu naziklikle padişahın tahtına çıkıp yaslansın. Bir başka eşek de çok yemiş, imtilaya uğramış, yemeden kalmıştı. Ceylanı çağırdı. Ceylan başını kaldırıp, Hayır iştahım yok, kuvvetsizim dedi. Eşek dedi ki: Biliyorum ki nazlanıyorsun. Yahut da utanıyorsun da onun için çekinmektesin.
Ceylan kendi kendisine o yemek senin yemeğin. Senin bedeninin cüzileri, ondan dirilmekte, tazeleşmekte. Ben çayırlığın arkadaşıyım. Duru sularla, bağlar, bahçelerle avunur, eğlenirdim. Kaza ve kader, bizi azaba düşürse o huy, o güzel tabiat nasıl olur da değişiverir?
Yoksul olduysam bile nasıl olurda yoksulca hareket ederim? Elbisem eskidiyse ben yeniyim. Ben, sümbülü, laleyi, reyhanı bile binlerce nazla ve istemeyerek yerdim dedi. Eşek, evet dedi, söylen, mırıldan. Gariplikle çok saçma şeyler söylenebilir.
Ceylan dedi ki: Göbeğim, sözlerime tanıklık etmede. Öd ağacı ile ambere bile ehemmiyet vermemede. Fakat koku almayan, bunları nereden duyacak? Pisliğe tapan eşeğe o koku haramdır. Eşek, yolda eşek pisliğini koklar. Bu çeşit mahluklara miski nasıl sunabilirim? O şefaatçi peygamber, bu yüzden “İslam dünyada gariptir” remzini söylemiştir.
Çünkü zati, meleklerle hem dem olmakla beraber akrabaları bile ondan kaçarlar. Halk onun suretine bakar, onu kendilerine cins sanır ama ondaki kokuyu duymaz. Öküz suretindeki aslan gibi. Onu uzaktan görürsün ama içini deşmeye kalkışma. Deşersen ten öküzünü terk et. Çünkü o aslan huylu, öküzü paralar.
Öküz tabiatı, seni başından eder, hayvanlık huyu, seni hayvanlıktan ayırır. Öküz bile olsan onun yanında aslan kesilirsin. Fakat sen öküzlükten hoşlanıyorsan aslanlığı arama.
http://www.webamca.com/Mesnevi.asp?Page=devam&MesneviID=128
5. “BENİ KASABIN ELİNDEN KURTAR”
Mevlânâ hazretlerinin sağlığında kasabın biri, bir öküzü kesmek için satın aldı. Öküzün ayaklarını bağlayıp yatırmak istediğinde, öküz, ipleri koparıp kaçtı. Kasap arkasından yakalamak için koştuysa da yetişemedi. Öküz, Mevlânâ’nın babasının mezarı yakınlarına geldi. O esnâda mezarın başında Mevlânâ Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Hâl lisânıyla ona; “Beni bu kasabın elinden kurtar.” dedi. Mevlânâ, öküzün üzerine elini koyup okşadı; “Üzülme, cenâb-ı Hak her şeye kâdirdir.” buyurdu. Bu sırada kasap, elinde urgan ve bıçak olduğu hâlde soluk soluğa çıkageldi. Mevlânâ gelen kasaba, öküzün âzâd edilmesini, hürriyetine kavuşturulmasını istedi. Kasap da Mevlânâ hazretlerinin hatırı için öküzü âzâd etti. Kasap gidince Mevlânâ, mübârek elini öküzün üzerine koyup duâ etti ve o günden sonra bir daha o öküzü gören olmadı. Bunun üzerine Mevlânâ; “Bu öküz, kesilip pişirilecek zamâna gelmiş iken, bizim tarafımıza gelmek sûretiyle, kesilip parçalanmaktan kurtuldu. İşte bunun gibi bir insan da, Allahü teâlânın evliyâsına cân u gönülden teslim olup emirlerine uygun yaşar, ona talebe olursa, kıyâmet gününde Cehennem’e götüren meleklerin elinden kurtulur.” buyurdu.
http://www.sufism.20m.com/mevlana.htm
6. AT Bir beyin çok güzel bir ati vardi. O kadar güzeldi ki sultanin sürülerinde dahi onun ayarinda olan yoktu.Bir gün,bu bey atina binip sultanin süvari alayi ile resmi geçide katildi. Harzemsah’in gözü ata takildi. Yürüyüsü, rengi, çalimi, çevikligi aklini basindan aldi, gözü baska sey görmez oldu. Hangi uzvuna baksa digerinden daha güzel görünüyor, essiz bir güzelligi seyretmenin sarhoslugunda, baska bir alemde, mest olmus vaziyette idi. Kendine gelir gibi oldu bir ara, gözlerini ovusturdu:- “Allah… Allah!… Bu nedir ki aklimi çeldi, beni benden aldi götürdü sanki!.. Gözüm bunun gibi yüzlerce, binlerce at görmüstür, toktur… Bu at nasil olur da aklimi çeler?.. Yoksa büyü mü yaptilar at ile?.. “Fatihalar okudu içinden defalarca, Lâhavle çekti tespihler dolusu.. Nafile!.. Azalmak söyle dursun, daha da artmisti içindeki tutku. Çünki Sultan Harzemsah’i çeken zaten Fatiha’nin kendisiydi. Fatiha bir dilegin olmasinda, bir kötülügü
def etmede bire birdir ama, ona bu derdi veren zaten Fatiha’nin sahibiydi.Göze baskalarini göstermesi O’nun isidir. Gözden, kendisinden baskasinin kaybolup, göz yalniz Hakk’i görürse bu da O’nun uyandirmasidir.Harzemsah iyice anladi ki gönlünün akmasi Allah’tan, O’nun her an essiz seyler yaratmasindandir.. O’nun hilesiyle tastan öküzler, atlar yaparlar secde ederler ve de onlara göre de bu putlarin ikincisi yoktur. Halbuki putta ne bir kuvvet, ne de kudret vardir da; gizliden gizliye gönülleri çeken nedir?.. O, bu aleme baska bir alemden patlamadir. Bu pusuyu akil da göremez, can da. Ben göremiyorum, sen görebiliyorsan gör!…Gezintiden dönünce saltanat erkaninin ileri gelenlerini topladi, sirrini açti.Adamlarina derhal o ati , beyden alip getirmelerini emretti. Ates gibi kosup vardilar beyin yurduna askerler, tuttuklari gibi küheylani, o dag gibi beyin gik bile demesine firsat birakmadan aldilar, getirip sarayin tavlasina bagladilar.Sultanin yurdunda Imadülmülk bir bayrak, bir sembol, siginilan bir liman, her kesin boyun büküp, kararlarina teslim oldugu bir ulu zatti. Ulular içinde ondan ulusu yoktu. Sultanin tapisinda adeta bir peygamberdi. Vezirlige, mala, mülke hiç tamahi olmayan; soyu sopu temiz bir zahit idi.. Gece gündüz demez, zamanini kullukla degerlendirir, çok da cömert idi. Tedbir ve yönlendirmelerinde yanildigi görülmemisti. Ama kimi kimsesi olmayan bir garipti!.. Her ihtiyaç sahibine baba, sultan katinda sefaatçi, huyu kimselere benzemez, halkin ahlakindan farkli, sözü dinlenir bir yardimsever idi!.. Derdi olan ona kosar, anlatir, derman arar idi. Beyde ona kostu, derdini anlatmaya basladi:- Haremimde neyim varsa hepsini alsin, varimi yogumu yagma ettirsin, lakin su tek at yok mu?.. O benim canimdir, cigerimdir!.. Elimden alinirsa, bil ki yasayamam, ölürüm. Kadina sabrederim, altinim, akarim olmasin… gam çekmem. Sözlerimde hiç bir yalan ve ilave yoktur. Anla halimi de bir tedbir eyle!.. Gözleri yasardi Imadülmülk’ün. Dogruca kosarak sultanin huzuruna vardi. Saygili bir biçimde ellerini birlestirdi önünde, agzi yumuk, devamli yalvariyor, dualar ediyordu Allah’a içinden: “Senden baskasina siginmak dogru degil. Onun yaptiklarina bakma. Sen, sana layik olani yap .. O; tutsak olan kullarindan, kurtulus beklemede. Yoksulundan sultanina kadar bu halkin hepsi muhtaçtir..Yüceliklere sahip günes dururken, mumdan yollarini aydinlatacak medet beklerler.Parlak günes meydandayken, mumdan, kandilden aydinlik istemek ahmakliktir. Fakat süphe yok ki bizim sanimiz; edebi terk etme, nimete karsi küfranda bulunma, heva ve hevesimize uymadir… Sen; kendi sanina uygun olanla onurlandir…”
Imadülmülk’ün gönlünden geçen bunlar idi.Harzemsah:- Söyle; mülkümüzdeki kutlu kisi, söyle de istegini yerine getirelim.. Bu kapidan döndürülmeyensin… Bilirsin!… - Bu bey bana müracaat etti, sen onun kusuruna bakma. Olanlari anlatti. Ben de meraklandim: Sultanimin begendigi at alelade bir sey olmamali diye düsündüm, meraklandim. O ati bir de ben görmek isterim, dedi Imadülmülk.Harzemsah emir verdi, çavuslar ati bahçeye çikardi, her kes etrafini sardi, hayranlikla seyrederlerken:- Ey büyük adam, güzel bir at degil mi? Sanki yeryüzünden degil de, cennetten gelmis, dedi Harzemsah..Imadülmülk:- Pek güzel, pek dilber bir at ama, sultanim; dikkat ederseniz bedenine göre basi kusurlu!.. Adeta öküz basina benziyor!..
Bu söz Harzemsah’in gönlüne tesir etti, at gözünden düstü!..“Allah’in ipine sariliniz!..” Allah’in ipi nedir?. Heva ve hevesi terk etmektir.Ad kavmine kasirga olandir heva ve heves..Halk heva ve heves yüzünden zindandadir!…Balik heva ve hevesi yüzünden tavaya düser!..Sultan Harzemsah:- Tez götürün bu ati sahibine teslim edin, beni de bu günahtan kurtarin, dedi…Dedi ama; öküz basiyla aldatildigini anlayamadi bile. Söhret sahibi bir mimar; sanatina uygun yapar. Balkonlari, sarniçlari yerli yerindedir. Içlerinde sonsuz alemler vardir. Bir kara çadira bunca boslugu sigdirmistir. Gâh ayi bir kâbus gibi gösterir, gâh koyunun dibini bir bahçe gibi.. Imadülmülk’ü de yaptigi hileye sevk eden kendisi idi. O’nun hilesi her hilenin kaynagidir. “Kalb, Allah’in iki parmagi arasindadir!..” Gönlüne hile ve kiyasi veren, hirkani atese vermeyi de bilir!…Mesnevi:6.Cilt-Sayfa:264-……….-278http://www.mesnevi.8m.net/new1/at.htm 6a) Bir Bey’in küheylanı Padişahın yakınlarından bir Bey’in çok güzel bir atı vardı. Bir gün o ata binip padişahın alayına katıldı. Padişahın gözü, ansızın o ata takıldı… Çalımı, rengi padişahın gözünü aldı, attan gözünü ayıramıyordu. Çevikliği, güzelliğiyle beraber atta padişahı çeken bir şey vardı. Önce önemsemek istemedi ama, gönlü atı istiyordu.Beyninden vurulmuşa döndü!
Padişah geziden dönünce, vezirine durumu açtı. Yolda bir at gördüğünü, derhal gidip o atı, sahibinden alıp, getirmelerini emretti. Padişahın adamları, hızla atın sahibi beyin yanına geldiler. Padişahın, atı çok beğendiğini, ne fiyat isterse hemen vereceklerini bildirdiler. Bey, beyninden vurulmuşa döndü. O güzelim, canı gibi sevdiği atını padişah istiyordu ha! Ne yapacağını, ne söyleyeceğini şaşırdı. Padişahın adamlarını oyalamak için onlara yemek ikram etti. Onlar yemeklerini yerken İmadülmülk aklına geldi. Hemen durumu ona danışmalı, ondan akıl almalıydı. Çünkü o, zamanın en bilgini, en akıllısı, en güzel ahlaklısıydı. Kaç kere vezirliği bırakıp, ibadet için uzlete çekilmişse de padişah ona izin vermemişti. Atın sahibi üzüntülü bir halde zamanın şeyhülislamının yanına koştu.
-Ey benim en büyük yardımcım! Yardımına ihtiyacım var. Padişah benim herşeyden daha çok sevdiğim atımı istemiş. Onu alırsa ben yaşayamam. Her şeye dayanırım da atımın elimden alınmasına dayanamam…
Bey, hem söylüyor, hem ağlıyordu. Şeyhülislam, beyin bu halini görünce gözleri yaşardı. Ona yardım etmeye karar verdi. Doğru padişahın huzuruna gitti. Bir taraftan Cenab-ı Allah’a: “Ya Rabbi! Genç bey padişaha karşı gelmekte hata ediyor ama Sen yine de ona yardımcısı ol” diye yakarıyor, inşaallah atını padişah almaz, diye dua ediyordu. O sırada seyisler, beyin o güzel atını padişahın yanına getirdiler. Şeyhülislam “gerçekten de eşine nadir rastlanan bir at” diye düşündü.
Padişah, bir müddet ata hayran hayran baktı, yüzünü İmadülmülk’e döndü.
-Ey büyük insan! Güzel bir at değil mi? Sanki cennetten gelmiş gibi” dedi.
Öküz başlı at!
Şeyhülislam:
-Padişahım! Ata gönlünü öyle kaptırmışsınız ki, hatalarını göremiyorsunuz. İyice bir bakın bakalım. Aslında çok güzel, çok çevik bir at ama bedenine göre başı kusurlu. Başı adeta öküz başına benziyor.
Padişah, fikirlerine her zaman hürmet ettiği İmadülmülk’ten bu sözleri duyunca at, gözünden düştü ve:
-Doğru söyledin! Artık eskisi gibi güzel göremiyorum. Bunu sahibine geri verin” dedi.
Padişah, at hakkındaki bu yermeyi bir kerecik duymakla gönlü attan soğudu. Kendi gözünü ve aklını bıraktı, şeyhülislamın sözünü kabul etti.http://www.huzuradogru.com/tarih/1001_osmanli_hikayesi/bir_beyin_kuheylani.htm
http://www.mesnevi.8m.net/new1/at.htm
Mesnevi bahçesinden gül buketleri
Mesnevi 2. Ciltten Notlar-Mehmet Doğramacı *Öküz nefsini öldür de gizli ruh dirilsin. *Hayvan padişahın mevkiini bilebilse, öküzle eşek de Allah’ı görürdü.*Her canın gıdası farklıdır. Öküz şekerden ne anlar?www.gulizk.com/aksam/mesnevibahcesi2.html TÜRKMENİSTAN HALK EDEBİYATI’NDAN
|
ERTEKILER |
| Garry atanyň nesihatlaryBir bar eken, bir ýok eken, gadym zamanda bir patyşa bar eken. Ol patyşa aýal-erkek diýmän, garry adam bolsa, çöle taşladar eken. Bu patyşanyň öz nökerlerinden biriniň garry atasy bar eken. Ol bir gün garry atasyny arkasyna alyp, bir çöle taşlamak üçin ugraýar. Barýarka, halys ýadap: “Bir azajyk dynç alaýyn” diýip, bir tümmegiň üstünde oturýar. Şol wagt atasy lah-lah edip gülýär. Onda ogly: - Ata, men seni çöle taşlamaga barýaryn, sen bolsa gülýärsiň-le, bu näme boldugy? – diýipdir. Atasy: - Oglum, men hem bir wagtlar atamy çöle taşlamak üçin barýarkam, şu tümmejigiň üstünde dynjymy alypdym. “Gülme goňşyňa, geler başyňa” diýenleri boldy. Sen hem meniň oturan ýerimde oturdyň, men ynha, şuňa gülýärin, oglum – diýen. Ogly: - Be, ata, meni hem garramda çöle äkidip taşlarlarmy? – diýip sorapdyr. Atasy: - Elbetde, oglum, garraňda senem çöle taşlarlar – diýipdir. - Eý, ata jan, beýle bolsa, men seni taşlajak däl – diýip, ogly ýene-de atasyny arkasyna alyp, öýüne gaýdypdyr. Ol atasyny öýüne getirip, bir sandygyň içine salyp, agzyny gulplap goýupdyr. Hiç adama görkezmän, adam ýok wagty sandykdan çykaryp, adam bar wagty hem sandyga salyp, saklap ýörüpdir. Günlerde bir gün patyşa hemme atlylaryny ýygnap: - Ertir men abyzemzem suwundan içmäge gitjek, hemmäňiz şoňa çenli şaýyňyzy tutuň – diýip tabşyrypdyr. Bu oglan bolsa öýüne gelip, atasyny sandykdan çykaryp: - Eý, ata jan, patyşamyz: “Abyzemzemiň suwundan içip geljek” diýip, ertir ugrajak bolýar – diýipdir. Atasy: - Eý, oglum, men birnäçe zat öwredeýin, şony etseň, abyzemzemiň suwuny taparsyň – diýipdir. Oglan: - Eý, atam, men seni hem sandyga salyp, özüm bilen alyp gideýin – diýipdir. Atasy: - Bolýar, ýöne sen bir balyk, bir öküz, bäş-on gadak garpyz çigidini alyp, özüň bilen göter – diýen. Ogly hem bu zatlaryň hemmesini alyp, patyşanyň huzuryna ugrapdyr. Şol wagt atasy: - Eý,oglum, pylan ýerde bir çöl bardyr, suw ýokdur, şonda goşunyň suwy gutarar. Şol ýerde öküzi öz başyna goýberip, yzyna düşüber, öküz baryp bir ýeri süser, şol ýeri gazsaň, derrew suw çykar – diýen. Atasy beýleki zatlaryň nämä gerekdigini ogluna aýdyp beripdir. Onsoň ol atasyny sandykda gizläp, ýaňky zatlaram alyp, patyşanyň ýanyna barypdyr. Patyşa: - Eý, nökerim, bu öküzi sen näme üçin göterdiň? – diýip soran. Onda ol oglan: - Eý, patyşam, ýolda azygymyz gutarsa, bu öküz gerek bolar – diýip aýdan. Bular birnäçe gün ýol ýöränlerinden soň, garrynyň aýdan şol çölüne baryp ýetişipdirler. Adamlar şol çölüň içinde suwsap, ölere ýakynlaşypdyrlar. Şol wagt oglan öküzi öz ugruna goýberipdir. Hemmeler öküziň yzyna düşüberipdirler. Öküz-de bara-bara bir ýere baryp, ýeri şahy bilen dörüberipdir. Oglanam ýoldaşlary bilen şol ýeri gazmaga başlapdyr. Azajyk gazypdyrlar welin, suw çogup, çeşme ýaly akyp gidiberipdir. Bu gudraty görüp, patyşa öz depderinde belläpdir. Bular suwdan ganyp, dem-dynçlaryny alypdyrlar. Bular ugramakçy bolanlarynda, ile duýdurman, atasy ogluna: - Indi, oglum, getiren çigidiňi şu suwa sepip goýber, gaýdyp gelýänçäk, garpyz bolup ýetişer – diýipdir. Ogly hem kakasynyň aýdyşy ýaly edipdir. Patyşa muny hem belläpdir. Onsoň bular ugrapdyrlar. Bir ýere ýetip barýarkalar, oglanyň atasy: - Oglum, şol baýaky balygyň barmy? Eger bar bolsa, ynha, kyrk çeşmä bararys, onda düşeris, şolaryň içinde bir çeşme aby-zemzemiň suwudyr. Il haýsy çeşmä duş gelse, içer ýörer welin, sen şol balygyňy her çeşmä baranyňda, batyryp gör, şol balyk abyzemzemiň çeşmesine düşende janlanar-da, eliňden çykar gidibiýr, ana, şol abyzemzem çeşmesidir, ýat-da iç, soňundan hem küýzäňi dolduryp, al-da gaýdyber – diýipdir. Bular şol gidip oturyşlaryna ahyrsoňy şol çeşmelere baryp ýetýärler. Bu oglan hem şol balygy atasynyň aýdyşy edýär welin, bir çeşmä batyranda, ýaňky öli balyk direlýär-de ötägidýär. Oglan balygyň direlen çeşmesinden içýär, küýzesini-de dolduryp alýar. Bular şol ýerden yzyna öwrülýärler. Bular şol gelişlerine garpyz çigidi sepilen ýere gelýärler, görseler, garpyzlar bişip, çaglyň daşy ýaly bolup ýatyrmyş. Muny hem patyşa görüp, haýran galyp, depderine belläpdir. Bu garpyzlardan hem göterip bilenlerini alyp, ýola düşüpdirler. Bular bir ýerlere baranda, dünýäniň ýüzüni duman gaplap, gaty garaňky bolan. Şol wagt oglanyň atasy: - Oglum, şu wagt ýerden göteribilen daşyňy al, alyp bolaňsoň, düýäňi mün-de: “Alanam armanly, almadyk hem armanly” diýip gygyr – diýipdir. Oglan şeýle hem edipdir. Göteribilen gaşyndan üç sanysyny düýesine ýükläpdir-de, soňam: “Alanam armanly, almadyk hem” diýip gygyryberipdir. Onuň beýleki ýoldaşlary hem: “Bu däliräpdir” diýip, oňa sögüpdirler. Patyşa muny hem eşidip, depderine ýazypdyr. Şeýdip, bular sag-aman öýlerine gaýdyp barypdyrlar. Baranlaryndan soň, patyşa ol oglany ýanyna çagyryp, eden işlerini birme-bir sorapdyr. Oglan: - Eý, patyşahym, bir çemçe ganymy geçseň, aýdaýyn – diýen. Patyşa: - Her iş eden bolsaň-da geçdim – diýipdir. Oglan: - Eý, patyşahym, men atamy çöle taşlamaga barýarkam, bir ýerde dynç almaga oturdym welin, atam: “Men hem öz atamy çöle taşlamaga barýarkam, şu ýerde dynç alyp ötüpdim” diýdi. Onsoň eltip taşlamaga meniň gözüm gyýman, getirip, hiç kime görkezmän sakladym. Soň bolsa, seniň abyzemzem suwuna gidýäniňi oňa aýdanymda, ol maňa: “Bir öküz, on-on bäş gadak garpyz çigit, bir balyk al” diýdi. Men hem onuň diýenlerini edip, özüni-de sandyga salyp, özüm bilen alyp gitdim. Ine, şol işleriň hemmesini atamyň diýeni bilen etdim. Bizi ölümden gutaranam şol – diýen. Patyşa: - Şol garaňky gije näme üçin gygyrdyň? – diýen. Oglan: - Ine, meniň şol garaňky gijede alan daşlarym – diýip, üç sany daşy görkezen. Bularyň biri gyzyl, biri göwher, biri-de şamçyrag eken. Patyşa muňa haýran galyp, soň garry adamlary çöle taşlamagy gadagan edipmiş. Atasynyň nesihatyna gulak asyp, göreldeli iş eden oglanyň hatyrasy üçin il kyrk gije-gündiz tomaşa tutup, maksat-myradyna ýetipdir.Ertekileri suratlar bilen bezän suratçy Olýa Mämmedowa |
www.tkm.8m.net/ert-garryata.htm
GEYİKLER
Bir zamanlar mutsuz bi ülkede mutsuz bi kral yaşarmış,kralın çok yeteneklı soytarıları ve hokkabazları varmış ama hiçbiri kralı mutlu edemiyomuş bi gün küçük bi çocuk kralın huzuruna çıkmış ve “ben sizi mutlu edebilirim” demiş.Kral buna pek gülmüş:sen mi beni mutlu edeceksin bu ufacık boyunla?” demiş ve çocuğu hemen saraydan attırmış .Aradan on yıl geçmiş .kralın mutsuzluğu hergün artıyormuş bir gece bir rüya görmüş.Rüyasında 10 yıl önceki o çocuk kralı mutlu ediyormuş.Kral buna anlam verememiş hemen genci saraya çağırtmış .genç demişki:sizi hala mutlu edebilirim kralım ama bana 3 tutam ökse otu gerekli demiş.Kralın adamları derhal ökse otunu getirmişler .Kral :hadi nasıl mutlu edeceksen et çabuk ol demiş. genç iki elini havaya kaldırıp birbirine çarpmış. O anda kral koca bi öküz oluvermiş .Genç ökse otunu da kralın burnuna sokuvermiş .Kralın adamları gencin üstüne yürümüş ve kralımızı geri getir diye bağırmışlar .Ancak öküz onların önünü kesmiş ve mutlu bi şekilde möööüüü demiş.kral mutlu olunca adamları da çocuğu bırakmışlar .o da gitmiş prenses elenorayla evlenmiş. onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetinehttp://gani.8m.com/g41.html
Obur Hikayeleri’nde öküz
Bir de obur hikâyeleri vardır. Obur, hortlak karşılığı olarak kullanılır. Ölülerin geceleri mezarlarından çıkarak dolaştıklarına, evlere girdiklerine inanılır. Bunlara Obur denir. Ölüler, özellikle kötü ruhlar, geceleri mezardan çıkarlar, beyaz örtüye, daha doğrusu kefene bürünürler, mezarın üstüne otururlar, ortalıkta dolaşırlar, çeşitli kılığa girerlermiş. Buna göre uğrama obur, tabutu sırtında gezen obur diye adlandırılırlar. Oburlar şekil değiştirirler, kedi, keçi, öküz olur, insanın önüne geçer, arkasından yürür, ortalık ağarınca da mezara dönerlermiş. Genellikle mezarlıklarda bulunduğuna inanılan oburların yollarda dolaştıkları da söylenir. Geçmiş dönemlerde, elektriğin bulunmadığı yolların, kırların karanlık ve tenha olduğu zamanlarda arkasında oburun geldiğini, keçi, kedi, öküz biçimine girerek önünden yürüdüğünü, sonra birden kaybolduğunu anlatanlara rastlanır.Bir örnek verelim:
Adamın biri su almak üzere pınara gider. Dönüşte karanlıkta önüne bir öküz çıkar; boğuşmaya başlarlar; böylece kıyıya kadar gelirler. Öküz orada adamı denize atar ve kaybolur, adam da ıslanır.İnanışa göre oburlar, kapılarda ağlar, iğne ucu kadar olan deliklerden bile girer, evlerde dolaşır. Bu yüzden obur masallarını dinleyen çocuklar çok korkar, hele mezarlıkların yanından geçemezlerdi. Onun için umacı şekline sokulan obur, çocukları korkutmak bakımından başvurulan vasıta haline getirilmiştir. Uyumayan çocuğa (Rize’de)- Obur gelecek!Derlerdi. Bunu duyan çocuk hemen kafasını yorgana sokar, uyurdu.
http://www.cttc.com/rize_halk_k%C3%BClt%C3%BCr%C3%BC_.htm
12. ŞİİRLER
Azerbaycan Folkloru’ ndan Vasif İsmayıloğlu aktarıyor: Öküz, öküz, xan öküz, Boynu qızıl qan öküz, Çek çayır-çemenden,
Sene can qurban, öküz. …
Buradan anlaşılacağı gibi öküz çok eskiden beri şiirlere konu olmuştur.
Öküz bilgisi dahilinde zikredilebilecek birçok şiir bulunmaktadır. Bunlardan;
Çıktım Erik Dalına
Yunus EmreÇıktım erik dalına
Anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp
Der ne yersin kozumuUğruluk yaptı bana
Bühtan eyledim ona
Çerçi de geldi aydur
Hani aldın gözünü
Kerpiç koydum kazana
Poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana
Bandım verdim özünü
İplik verdim cullaha
Sarıp yumak etmemiş
Becid becid ısmarlar
Gelsin alsın bezini
Bir serçenin kanadın
Kırk katıra yüklettim
Çift dahi çekemedi
Şöyle kaldı kazanı
Bir sinek bir kartalı
Salladı vurdu yere
Yalan değil gerçektir
Ben de gördüm tozunu
Bir küt ile güreştim
Elsiz ayağım aldı
Güreşip başamadım
Gövündürdü özümü
Kafdağından bir taşı
Şöyle attılar bana
Öylelik yola düştü
Bozayazdı yüzümü
Balık kavağa çıkmış
Zift turşusun yemeğe
Leylek koduk doğurmuş
Baka şunun sözünü
Gözsüze fısıldadım
Sağır sözüm işitmiş
Dilsiz çağırıp söyler
Dilimdeki sözümü
Bir öküz boğazladım
Kakladım sere kodum
Öküz ıssı geldi der
Boğazladın kazımı
Bundan da kurtulmadım
Nideyim bilemedim
Bir çerçi de geldi der
Kani oldum gözgümü
Tosbağaya sataştım
Gözsüz sepek yoldaşı
Sordum sefer nereye
Kayseri’ye azami
Yunus bir söz söylemiş
Hiç bir söze benzemez
Münafıklar elinden
Örter mana yüzünü
http://www.turkstudent.net/art/1860
KOMİK
Şu feleğin sırrına ereceğin belli değil madem
Erenlerin dilini çözeceğin belli değil madem
El alası çek şarabı dünya cennete dönsün
Öbür cennete gireceğin belli değil madem
İnsan son nefese hazır gerekmiş
Nasıl ölürse öyle dirilecekmiş
Biz her an şarap ve sevgiliyleyiz
Böylece dirilirsek işimiz iş
Adam olduysan hesap ver kendine
Getirdiğin ne ? götüreceğin ne ?
Şarap içersem ölürüm diyorsun
İçsen de öleceksin içmesen de
Beni camide gören hacı hoca sanır ki
Namaz ile niyaz ile sevab almaya geldim
Oysa ki bir zamanlar yürüttüğüm seccade
Eskidi de yenisini çalmaya geldim
Benden Muhammed Mustafa’ya saygı ve selam
Deyin ki, hoş görürse bir şey soracak Hayyam
Neden yüce efendimizin buyruklarında
Ekşi ayran helal de güzelim şarap haram
Geçmiş günün beyhude yere yad etme
Bir gelmemiş an için de feryad etme
Geçmiş gelecek masal bütün bunlar hep
Eğlenmene bak ömrünü berbad etme
Sevgiyle yoğrulmuşsa yüreğin
Tekkede, manastırda eremezsin
Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada
Cennetin, cehennemin üstündesin
Gökte bir öküz varmış, adı Pervin
Bir öküz de altındaymış yerin
Sen asıl iki öküz arasında
Tepişmesine bak şu eşşeklerin
Dünya üç beş bilgisizin elinde
Onlarca her bilgi kendilerinde
Üzülme eşşek eşşeği beğenir
Hayır var sana kötü demlerinde
http://www.cmpe.boun.edu.tr/~uluisik/poems/hayyam.htm
“Göklerde öküz yildizi Ülker vardir,
Bir baska öküz de altta derler vardir…
Gercekleri aklin ile gor etrafta,
Alt ust arasinda cok esekler vardir!..”
http://www.islamiyetgercekleri.org/siir.html
“Mustafa Kemal’in Kağnısı” adlı şiirde Kağnı Kollarından birinde, kağnısıyla cephane taşıyan Elif’in hazin hikayesi bulunmaktadır. Öküz Bilgisi dahilinde zikredilebilecek başlı başına şiir kitapları bile mevcuttur. Ali Kemal Gözükara’nın “Yola düşen kağnılar” adlı kitabında da Kurtuluş Savaşı işlenmiştir. (Gözükara)
KAĞNI YARASI
Hasan Hüseyin
aman öküz kulun kölen olmuşum
aman öküz ağırdan al incitme
sap değil saman değil
beş körpe anası bu
aman öküz kulun kölen olmuşum
koma beni karanlıkta darlarda
beş körpeyi ağlatma
aman öküz kulun kölen olmuşum
aman öküz davran biraz bekletme
doktor uzak
ölüm yakın
aman öküz kulun kölen olmuşum
koma beni karanlıkta
beş yavruyu ağlatma
devirdi gözlerini mübarek
bana baktı
yola baktı
ve karşıki dağlara
öpülesi gözlerinde iki damla yaş
türkü gibi bulut gibi ağıt gibi heyhey
baktım
güllü yorgan soğumuş
davullar dövdürdüm etme ağgelin
yemekler döktürdüm, etme ağgelin
umutlar yeşerttim kırda kıraçta
gitme ağgelin
kolumsun
kanadımsın
gücümsün
neyim var senden gayrı
koma beni taş başında, ağgelin
koma beni karanlıkta kahırda
gel gitme!
yıkıldı gök
kaydı toprak
birdenbire bir yanlızlık
korku gibi açlık gibi ölüm gibi heyhey
iki el ateş ettim dağlara
dağlara heyhey
çevirdim kağnıyı köy mezarlığına
bir gelin giderdi bir gelin
allı pullu bir gelin
dağ yollarında
http://ajax.kfunigraz.ac.at/~irmak/hhkagni_yarasi.html
ERZİNCAN-Kerer Köyü
Adil KARACAN //KERER KÖYÜ//2003-05-03 00:38:42
KERER’in yaylasına çadır açardık.
Bazen damda bazen kapıda yatardık.
Bazen abi bazen kardeş gibi yapardık.
Öyle ise neden deyiştin KERER’Lİ dostum.
Lık ile kazma ile geven sökmedikmi?
Sabanla öküzle tohum ekmedikmi?
At ile hamut ile döven sürmedikmi?
Öyle ise neden deyiştin KERER’li dostum.
Bazen yavan ekmek.bazen soğanla yemedikmi?
Bazen yamalı pantolon.
bazen yırtık gömlek giymedikmi?
Bazen ağlayıp bazen gülmedikmi?
Öyle ise neden deyiştin KERER’li dostum.
Güz olurdu akşamdan giderdik göçe.
Bazen ağlardık hep iç içe.
Bazen giderdik size bazende bize.
Şimdi neden deyiştin KERER’li dostum.
Öküz yatağında hiç yatmadıkmı?
Bazen saçma bazen kurşun atmadıkmı?
Bazen seve seve bazende bıkmadıkmı? Ama şimdi çok deyiştin KERER’li dostum.
Para senin insafını almış.
Anlaşılan dostluğumuz eskide kalmış.
KERER’de nohuttun şimdi leblebi olmuşsun.
Sende dünya malına dalmışsın KERER’li dostum: Adil KARACAN KERER KÖYÜ/2003-05-03 00:14:04
Kererlidir benim özüm
Kimseleri kırmaz sözüm
Ayrılmakta buldum çözüm
Gurbete kalmassa özüm.
KERER sana döneceyim.
Derin olur dereleri.
Cintarlanın perileri.
Tepetarlanın düzleri.
Bahar deyilde güzleri.
Köyüm sana geleceyim.
Bulut olup yağmasanda.
Irmak olup akmasanda.
Yaramızı sarmasanda.
Sana gine döneceyim.
Köyüm sana geleceğim.
Kohnam dağı karolsada.
Kar altında bağ kalsada.
Sana gelmek zor olsada.
Gurbet bizi koymasada.
Elbet sana geleceyim.
Ayvatandan su içersin.
Kilgeye mısır ekersin.
Ağyardan gelip geçersin.
Şağlamlıktan gelir sesin.
KERER sana döneceyim.
Köye girenleri durdur.
Antak mahallesi purdur.
Bağı bahcesi boldur.
İşte benim köyüm budur.
Sana birgün geleceyim.
Büyük çaya kurdum baraj.
Ötegeçe oldu garaj.
Ağpuvarın yolu viraj.
Bahargeye geleceyim.
KERER sana döneceyim.
Kavaktır saban okları.
Öküz yatağının bokları.
Yonca görünge otları.
Katır eşek atları.
Gelip size bineceyim.
Yaylası çadır olsada.
Çobanı Adil olsada.
Tarlada otu kalmasada.
Anbarda unu olmasada.
KERER yine geleceyim:
http://www.kererkoyu.org/poem.php
Gazaba Uğramış Şiirler…
Bunun için çekiyorum isyan bayrağını
Küçük perdenin altında
Öküz gibi oturan halklar adına
Dostluğu büyük kaşıklarla içen halklar adına
Develer gibi yük çeken halklar adına
Gün doğusundan gün batısına
Yük çeken deve gibi.
Sudan ve arpadan başka hakkı yok
Hasreti yok emirin karısının
Emirin dişi köpeğinin
Berberine ait olmaktan başka..
Yaşasın bir demet yonca
Yaşasın tek ilah diye Allah’a yalvaran
Halklar adına
http://www.nizar.net/poem_1.htm Adamın BiriCahit Külebi
I.
Çifte koştuğun öküzler,
Senin kadar yorgun değil kardaş!
Sen ki kış ve yaz düşünceli
Sen ki kış ve yaz yalnayak!
Ne esnaf ne tüccar ne efendi
Senin kadar değil düşünceli
Senin kadar yorgun değil kardaş!
Sen ki kış ve yaz düşünceli,
Sen ki kış ve yaz yalnayak!
Sevmesi sana mahsustur
Yüreğin hükmedince,
Boynunun damarları kabararak
Türkü söylersin söyleyince,
En iyi sen gülersin,
Ölürseün öl deyince,
Sana mahsus çalışmak.
Sen ki kış ve yaz düşünceli,
Sen ki kış ve yaz yalnayak!
http://www.physics.metu.edu.tr/~uoyilmaz/TurkSiiri/CagdasTurkSiiri/CahitKulebi/cahitkulebi-(adaminbiri).htm
RaporNere bassan bataklığa batarsın;
Fikir dinsiz, merak deli, dünya cılk.
Bozulmuş insanlar, ALLAH kurtarsın;
Mide dinsiz, yürek deli, kafa cılk.Kart öküzler bağlanalı batıya,
Cıvıklık bulaştı bir-çok katıya.
Ne temele güven, ne de çatıya…
Duvar dinsiz, direk deli, oda cılk.
İmanda nasipsiz, dinde fakirler…
Akşam köşesinde küfür okurlar.
Zaman tezgâh olmuş, günah dokurlar!
Usta dinsiz, çırak deli, kalfa cılk.
At huysuz çıkarsa binilmez gardaş.
Denecek çok söz var, denilmez gardaş.
Açlıktan ölsek de yenilmez gardaş;
Hoşaf dinsiz, börek deli, çorba cılk.
Çektiğimiz çile hesaba gelmez,
Ay geçer, yıl geçer yüzümüz gülmez.
Toprakta bereket olur mu? Olmaz!
Kazma dinsiz, kürek deli, çapa cılk.
Kovuldu ülkeden ar, namus, haya;
Asrileştik güya, uyduk, modaya.
Beden açık, yüzde yedi kat boya…
Surat dinsiz, tarak deli, ayna cılk.
http://www.adm.deu.edu.tr/~ilyas/edebiyat/siir/abdurrahim_karakoc.html
Posof
Öküz Yatağı
EDEBİYATIMIZDA KARS II1.Üçyüzyirmibeş’te oldun perişan
Kül koydun gözüven, toprak da başan
2. Neyledin evvelki devrân, demleri
Nettin sinen çamları
3.Suskab’ın şenliği geldi döküldü
Fidanın kesildi,kökün söküldü
4.Hevat’lıyla Hunamis’li geldiler
Zedezümde’liler hayıf aldılar
5.Her kapıda birer anbar parladı
Havluları renge yongan körledi
6.Kırıldı ormanlar, açıldı düzler
Cılga ile bağrın yarar öküzler
7.Kütüklüğü kazma ile söktüler
Yerlerine civit, lazut ektiler
8.Öküz-Yatağı’nda bir doruk kaldı
NOKSANİ görüben yazığı geldi
http://www.ardahan.org.tr/ar_hakkinda_posof.html
SONUÇ
Öküzle ilgili bu tesbitlerimiz çok sınırlıdır. Ciddi çalışmalarla bu bilgiler olağanüstü geliştirilebilir.Burada öküz bilgisinin, yani öküz ve öküze bağlı olarak gelişen kültürün, bize sunduğu zengin dil ve mana atmosferini bilmenin bize ne kazandıracağının sormak lazımdır. “Öküzü, öküzle ilgili atasözleri, deyimler ve kelimeleri, kullanılan aletlerin parçaları ve benzeri bilgileri bilmek, bugün kısmen veya tamamen terk ettiğimiz bir hayat şeklini hatırlamak bize ne gibi katkılar sağlayacaktır?”
Öküz bilgisine sahip olmakla en azından şunlar kazanılabilir diye düşünüyoruz;
1. Yaptığımız bu derleme ile Türkçe sözlüğümüze derlenmemiş yeni kelimeler kazandırmış oluruz. Derleme tarama çalışmalarında gözden kaçmıası muhtemel sözcükleri sözlüklerimize kazandırmak çok önemlidir.
2. Sanayilerde, tamirhanelerde çalışan araba tamircilerinin, herhangi bir ilmi destek veya dış tesir olmadan, tamir ettikleri otomobillerin yabancı dillerdeki parça adları için; beşik, deve boynu .. gibi tamamen Türkçe kelimeler kullanmaları örneğinde olduğu gibi yukarıda tespit ettiğimiz kelimeler otomobil sanayiindeki kullanıcılara kazandırılabilir.(3) Türkçe’mizi istila eden motorlu araçlara ilgili bu kelimelerin yerine, aynı amaçla kullanılan Kağnı parçalarının adlarının kullanılması Türkçe’mizi zenginleştirecektir. Bu çalışmamızda bizim tespitimizin çok sınırlı olduğunu, gerçekte dikkatli araştırmacıların (acele ederlerse!) yüzlerce kelime daha bulabileceklerini gördük. Ancak kaybolma sürecinin çok hızlı işlediği asla unutulmamalıdır.
3. Öküz Bilgi öbeğinden günlük hayatımızda karşılaştığımız meseleleri çözmede yararlanabiliriz.Son derece kolay çözümlerle dolu araçlarını yeni keşiflerimiz için değerlendirebiliriz.
4. Günümüzde tarlalarda traktörün giremediği, sürülmeden kalan yerler çoktur. Buraların sürülmesi için öküz kullanılabilir. Yine, dağdan odun çekimi için, traktörün giremediği başka alanlar için, bilhassa dağ köylerinde hala öküz lazımdır ve kullanılmaktadır. Oradaki işler traktörle yapılamadığından öküz gücünden yararlanılmaktadır. Bu bölgelerimizde topladığımız bu bilgilerden istifade edilebilecektir. Her şeyden önemlisi; “Bu bilgiler bize bugün lazım olmasa bile gün gelir evlatlarımıza lazım olur” diyerek gelecek nesillere bırakabiliriz. Onlar, belki de öküzlere, öküz arabalarına ihtiyaç duyacaklardır. Yabancı filmlerde görüyoruz; Dünyamız bir yandan son derece gelişirken bir yandan da ilkel hayata dönüyor, barbarlaşıyor.
5. Kurtuluş Savaşımızın destâni hikayesi henüz filme, sinemaya, televizyona yansıtılmamıştır. Özellikle savaşın kazanılmasında önemli bir yeri olan “Kağnı Kolları” nın hikayelerine henüz dokunulmamıştır. Öküz Bilgisi’ne sahip olmak, o günleri bugünkü nesillere gerçekçi bir şekilde aktarmamız için şarttır.
6. Öküz Bilgisi’ne sahip olmak, benzer hazine kaybı olan alanlarda kaybolmaya karşı tedbirler alınmasını ve başka alanlarda da o alanın bilgisine sahip olma arzusunu geliştirebilir. Mesela; artık mühür kullanmıyoruz, kaybolmasın diyerek, yok olan mühürcülüğümüzü araştırıp ortaya koymak önemlidir. Çünkü yabancı markaların, sembollerin ezici baskısından ancak hafızamıza başvurarak kurtulabiliriz.
Son olarak annemin bir sözünü aktarmak istiyorum: “Öküz varken (soframızda) bet bereket vardı. Bu traktör harıl harıl çalışıyor, işleri tez tez bitiriyor amma eski günlerden bir şey kalmadı!”
KAYNAKLAR
Aca, Mehmet. Türk Destanlarındaki Aşerme (Yerikleme) Motifi, Milli Folklor Dergisi, Yaz 34, 1997, sf. 78-81
Artun, Erman, Adana Yağmur Yağdırma Törenlerinde “Boğa Dede,Bulut Dede ve Tosun Dede Kültü” Folklor / Edebiyat, Halkbilim, Etnoloji, Antropoloji, Müzikoloji üç aylık kültür dergisi, 1999 / 4, s. 20, sf.125-130
Beğenç, Cahit. Anadolu Mitolojisi, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi – Devlet Kitapları Müdürlüğü, 1967, sf. 73-74
Bölge Ağızlarında Atasözleri ve Deyimler, Ankara, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1996
Bulut, Şevket. Sarı Arabalar, İstanbul, Haraket Yayınları, 1974, sf.41
Galip Erdem, Mektuplar – Masal Sever misiniz, Devlet Dergisi, 1 Eylül 1969, sf. 5
Erdoğdu, Ata. Kastamonu Folkloru I, 2.Baskı, Kastamonu, 1992, sf……
Erdoğdu, Ata. Kastamonu Folkloru II, Kastamonu, 1993, sf. 74
Ergin, Muharrem (Haz). Dede Korkut Kitabı, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1969, (1000 Temel Eser) , sf. 8-27
Erzurumlu İbrahim Hakkı. Marifetname,
Esin, Emel. Türk Kültür Tarihi – İç Asyadaki erken safhalar, Ankara, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 2. bsk, 1997, sf. 1
Güngör, Harun., Küçük, Abdurrahman. Milli bütünlüğümüzün kaynakları; Asya’dan Anadolu’ya Taşınanlar; “Türk Alevi Bektaşi inanışlarında Şamanlığın izleri” (Makale), Ankara, Atatürk Yüksek Kurulu-Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 2. bsk. 1999
Hasan,Hamdi. Makedonya ve Kosova Türklerince kullanılan Atasözleri ve Deyimler,Ankara,TDK Yayınları,1997
(Kurul). Malatya 96 – Coğrafi, Ekonomik, Sosyal, Kültürel ve Tarihi Yönleriyle, Ankara, Malatya Valiliği, 1996. sf. 196-198
Kartal, Numan. İnegölde Söylenen Atasözlerinden Bir Seçki, Türk Folkloru
Dergisi, Sayı 56, Mart 1984, sf. 22-24
Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat-it Türk, Besim Atalay, Ankara, Türk Dil Kurumu
Naskali, Emine Gürsoy., Duranlı, Muvaffak (Hazl.). Altayca-Türkçe Sözlük, Ankara, A.K.D.T.Y.K.,TDK Yayınları,1999
Ögel, Bahaeddin. Türk Mitolojisi II, İstanbul, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1997, sf. 118-120
Sanders, Barry. Öküzün A’sı, Elektronik Çağda Yazılı Kültürün Çöküşü ve Şiddetin Yükselişi, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1999, sf. 11-12
Türkçe Açıklamalı Kazak Atasözleri
Türkmen, Fikret, Dil ve Geleneksel Kültür ( Radyo ve Televizyon Yayınlarında Türk Dilinin Kullanımı, Tebliğler, Geçici Danışma Kurulu Toplantısı, 25-26 Kasım 1998 ) Ankara, TRT, sf.173-176
Yıldız, Naciye. Manas Destanı (W. Radloff) ve Kırgız Kültürü ile ilgili tesbit ve tahliller, Ankara, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1995, sf. 215
Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig, Çev. Reşit Rahmeti Arat, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 7. bsk. 1998, sf. 469 (6535.beyit)
KAYNAK KİŞİLER
Ahmet Kızılkaya,Yozgat, Büyükeynelli Köyü, 1931 Doğ., Emekli memur.
Hasan Küçükyıldız (Babam) , Kastamonu, Kumara Köyü, 1929 Doğ., Emekli Öğretmen ( Çocukluğu ve bütün tatilleri Kastamonu Budamış-Kumara Köyünde, ilk öğretimi Kastamonu’da, öğretmen okulu Edirne ve Balıkesir’de, ilk öğretmenliği 1950’li yıllarda Hakkari Yüksekova’da, ilçelerinde maarif müdürlüğü vekilliği, Erzurum’da yedeksubaylık ve Kastamonu’nun çeşitli il ve ilçe köylerinde ilkokul öğretmenliği )
Hayrunnisa Küçükyıldız (Annem) , Kastamonu, Kumara köyü, 1941 Doğ. , Ev hanımı (Kastamonu dışına çok az çıkmış.)
Hikmet , Almus – Tokat, Doğ., Ankara’da Oto Tamircisi
Mehmet Akif Erbaş, Sinop, 1954 Doğ., TRT’de prodüktör
Mirhamza Hatunoğlu, Afganistan Hilmend bölgesi, Nadeli Köyü, 1970 doğ., Türkolog
Mustafa Kayısı, Gümüşhane, Sivan, Sarıca Köyü,Yaş: 65, Emekli Memur
*Mustafa Ustaoğlu, 42 yaşında.
Doç.Dr.Öcal Oğuz, Yozgat, G.Ü. Halkbilimci
Prof. Dr.
25 Ocak 2007 11:13 pm
KAYNAKLAR
Banarlı, Nihat Sami. Resimli Türk Edebiyatı Tarihi- Destanlar Devrinden Günümüze Kadar, İstanbul, MEB Devlet Kitapları, 1971
Beydebâ, Çev.Ömer Rıza Doğrul, Kelile ve Dimne, İstanbul, Toker Yayınları, 1975
Ergin, Muharrem (Haz). Dede Korkut Kitabı, İstanbul, (1000 Temel Eser)Milli Eğitim Basımevi, 1969, sf. 8-27,135-158
Gözükara, Ali Kemal. Yola düşen kağnılar, Ankara, 1998
Kapusuzoğlu, Ertuğrul. Yozgat Fıkraları. Ankara, 1994
(Kurul). Malatya 96 – Coğrafi, Ekonomik, Sosyal, Kültürel ve Tarihi Yönleriyle, Ankara, Malatya Valiliği, 1996. sf. 196-198
La Fontaine, Jean. Masallar, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2000, Sf .31
Ögel, Bahaeddin. Türk Kültür Tarihine Giriş 8, İstanbul, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1987, sf. 104
Sepetçioğlu, Mustafa Necati. Türk Destanları. 2.Baskı. İstanbul, Toker Yayınları, 1976
Tarama Sözlüğü-Dizin, Ankara, Türk Dil Kurumu,1977
Türkçe Sözlük, Genişletilmiş 7. baskı, Ankara, Türk Dil Kurumu, 1983
Yeni Türk Ansiklopedisi, İstanbul, Ötüken Yayınevi, 1985
Yüksel, Orhan Şevket.(Çev) Hayvan Hikayeleri. İstanbul, Doğan Kardeş Yayınları, 1958
KAYNAK KİŞİLER
Nevzat Torun, Yozgat Akdağmadeni Akçakışla Köyü, Yaş 50, Öğretmen
15 Mart 2007 7:51 pm
Bu sitede emeği geçen herkese teşekkürler.Öküz ve kağnılarla (yaş itibariyle)hatıralarım olmadı.
Yaz tatillerinde emmilerim ve dayılarımın atları, gerili arabalarıyla sap-saman,dövenle harman kaldırmaları,bağbozumu,pekmez kaynatımı ve gece ocak başlarında (pekmez köpüğüyle) birlikte ceviz davetleri gibi
eğlenceliklerini ,…,hatırlattınız varolun.
Sağlık ve mutluluklar.
BİLAL PEKGÖZ
KONYA-EREĞLİ
6 Ağustos 2007 11:27 am
Türklerde Öküz
Etimolojik açıdan “Oğuz” kelimesinin Öküz kelimesiyle ilişkili olduğuna dair ortaya atılan iddiaların da önemle değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Nitekim, Samsun’da yapılan 8. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı’na katılan Çuvaşistan’lı delegelerle ( İlya İvanov ve arkadaşları ) yaptığımız sohbette, “Türklerin Bozkurt’ tan önceki milli sembollerinden birinin “Öküz” olduğunu, kendilerinin de bu sebeple “Öküz” sembolünü – Nevruz Şenlikleri – gibi çok önem verdikleri bayramlar başta olmak üzere çeşitli ortamlarda kullandıklarını ” ifade etmişlerdir. Çin kaynaklarında milattan önceki asırlarda yaşayan Türk kabileleri zikredilirken ” Kağnı Sahibi Kabileler ” den de bahsedilmektedir. ( Esin / 1 ) Kutadgu Bilig’de ” Yerken, içerken öküz gibi yedim içtim; / Heva ve heves peşinde tozu dumana kattım.” ifadelerinin bulunması öküzün ve kağnının Türk Sosyal Hayatında çok eskilerden beri var olageldiğini göstermektedir. ( Yusuf Has Hacip / 469 ) Öküz ve ona bağlı bilgiler bütün Türk Topluluklarında yaygındır. Prof. Dr. Harun Güngör, Sibirya Türklerinden derlenmiş bir Şaman Efsanesini aktarmış ve Şaman Ruhlarının; ayı, kurt, köpek ve hatta öküz donuna girdiklerini, bunun Hacı Bektaş-ı Veli’ nin Velayetname’ sinde geçen don değiştirme anlatımıyla aynilikler taşıdığını belirtmiştir. (Güngör/ )
Osmanlı Devlet Adamları arasında Öküz Mehmet Paşa adıyla bilinen bir devlet adamının bulunması, Fatih Sultan Mehmet’ in Cenevizlilerden öküz derisi kadar bir yer isteyip, buraya Rumeli Hisarını yaptırmasına dair menkıbe, Osmanlı Toprak Düzeninde öküzün de zikredilmesi gibi konular hatırlanacak olursa öküzün Osmanlı döneminde de yaşatıldığı anlaşılacaktır.
Bugün Özbekistan’da hala “Öküz Koşukları” söylenmektedir. Afganistan Türkleri arasında da halk arasındaki adı “Öküz Koşukçu” olan sanatçılar vardır. ( Mirhamza )
Öküzün Türk Sosyal Hayatındaki önemli konumuna en güzel örnek, Kurtuluş Savaşında cepheye erzak ve mühimmat sevk edilmesi sırasında binlerce kağnıdan oluşan Kağnı Kolları’nın kullanılmasıdır. Bu konuya geçmeden önce, öküzün efsanelerimizde, destanlarımızda, hikaye ve masallarımızda, şiirlerimizde, türkülerimizde, manilerimizde, fıkralarımızda ve hatta bilmecelerimizde yer aldığını, bu sebeple üzerinde daha fazla durulması gereken bilgiler taşıdığına dikkat çekmek istiyoruz. Mesela; Hakkari -Yüksekova’da öküzlerin üzerine -çıplak bir şekilde, eğersiz, ata biner gibi- binilmesini ( Hasan Küçükyıldız ) Öküz kılığındaki Zeus’a binen Avrupa ile, Artvin – Kafkasör ve başka yörelerimizdeki boğa güreşlerinin mitolojideki şenlik ve toylarla, Dede Korkut Hikayelerinden Boğaç Han Hikayesi’ni İspanya’daki Boğa Güreşleriyle birlikte değerlendirmenin mümkün olabileceğini belirtelim. Kafkasör’e katılan bir yabancı misafir, bu şenliklerde yapılan boğa güreşlerini İspanya’daki güreşlerle karşılaştırarak şunları söylüyordu:” Burada boğa, boğayla güreşiyor. Öldürmek yok. Her şey eşit. Bu çok adaletli. İspanyada böyle değil. Bu yüzden Kafkasör’ü çok sevdim!” ( Bizden Sesler )
17 Eylül 2007 12:27 pm
Nərgizim
Səni deyib çıxdım seyri-çəmənə
Heyranıyan ala gözün nərgizim
Bilmirəm nə sehir oxuyub mənə
Bu sirri bilirsən özün nərgizim.
Sənin ilə olur könlüm diləfşan,
Səndən ayrı bağrım doğranır şan-şan.
Razı olma olum daim pərişan,
Sürünürəm dizin-dizin nərgizim.
Dinməsən də üzün açıq kitabdı,
Tez oxunur hesab necə hesabdı.
Səni sevmək sübhan haqqı savabdı,
Versən izin ollam sizin nərgizim.
Xütən səhrasına çıxsan sən əyər
Müşki-ənbər yəqin nəzərdən düşər.
Qorxuram ki, gözəllər səni üzər,
Bəzəyisən köksümüzün nərgizim.
Valehəm, vurğunam gözəl ətrinə,
Gözəl arizinə, gözəl çətrinə.
Ədilənin gəl toxunma xətrinə,
Demə nizamsızdır sözün Nərgizim.
Neylirem
Neylirəm verələr dəryadan gövhər?
Neylirəm verələr yaqutu-əhmər?
Neylirəm verələr bir xəzinə zər?
Qoy mənə bir şirin bala versinlər.
Neylirəm yanağı xallı laləni?
Neylirəm qızıl gül üstə jaləni?
Neylirəm ulduzu, gülü, haləni?
Qoy mənə bir şirin bala versinlər.
Neylirəm ərməğan deyən bülbülü?
Neylirəm sarı tel qızıl sünbülü?
Neylirəm çəməni, çeşməni, gülü?
Qoy mənə bir şirin bala versinlər.
Qəzəl
Kim öyrədib ey çeşmi-siyahın sənə, naz et
Sərəfraz olan könlümü nazınla nasaz et.
Öldü bütün aşiqlərin bu nazi-xətərdən
Rəhm eylə, gülüm, bu nazını, bir azca az et.
Aç niqabını qönçə kimi gül üzün göstər,
Bu xəzan olan könlümə nurun çilə, yaz et.
Könlüm evi zülmətdədi, sənsiz qara gözlüm,
Ay çöhrən ilə gəl qovala, tündü bəyaz et.
Qəm çəkməyi tərgit mənə sən xatiri-tanrı,
Qurbanın olum, meylini meylimlə təraz et.
Mürgü-dilimə aşikardı purxəmi-zülfün
Gizlə onu eldən, dili-pəjmürdəmi raz et.
Sərkəştədi Xəyali müdam nazın ucundan,
Zəncirlə onu zülfün ilə, halını saz et!
Ədilə Xəyali
17 Eylül 2007 12:44 pm
yaaa ne istiyosunuz bu öküzlerden yaaa
imkan verin yaşasınlar
20 Nisan 2008 2:20 pm
bu yazilar çok güzel ……………….
19 Aralık 2008 2:15 pm
harbiden ne istiyonuz bu öküzlerden?:d
30 Aralık 2008 3:24 pm
Merve Hanım,
Kültür kaynaklarımızı anlamaya çalışıyoruz. Yoksa öküzlerden birşey istediğimiz yok. İlginize teşekkürler.
12 Ocak 2009 7:16 pm
ya aradığım çok yok bulamadım ama yinede ii
23 Mart 2009 2:00 pm
BIRAKIN ŞU ÖKÜZLERİ HAYATTA BU ÖKÜZLER OLMASA BİZ NASIL YAŞARIZ,FARKINDA DEGİLSİNİZ AMA ASIL ÖKÜZLER SİZLERSİNİZ…
3 Kasım 2009 10:26 am
order Pepcid online
where to buy Pepcid Pepcid where can i buy Pepcid buy Pepcid buy Pepcid pay cod online c o d online Pepcid purchase uk Pepcid generic wholesale buy Pepcid in the uk purchase cheap Pepcid Pepcid purchase online
suppliers Pepcid
Pepcid online purchase buy cheap Pepcid with dr. prescription buy Pepcid diet pill us pharmacy buy Pepcid pills free consult where can i buy herbal Pepcid buy Pepcid no rx online buy Pepcid buy Pepcid online buy cheap Pepcid online
where can i buy Pepcid Pepcid tabletten Pepcid Italia buy generic Pepcid online buy Pepcid without doctor Pepcid USA buy Pepcid online with a debit card want to buy Pepcid in malaysia generic Pepcid online buy Pepcid diet pills buy Pepcid online
buy discount Pepcid Pepcid buy by cod buy Pepcid buy Pepcid drugs uk Pepcid cheap Pepcid Pepcid online Pepcid cheap mexican buy Pepcid in the uk purchase Pepcid buy discount Pepcid
buy Pepcid pay cod online buy Pepcid Pepcid online United Kingdom Pepcid Pepcid buy Pepcid cash on delivery buy cheap Pepcid online cheap Pepcid buy Pepcid in mo buy Pepcid cheap mexican