Arşiv Ocak, 2009

Öğrenmeden yaşlanan insan öküz gibidir, yalnız gövdesi büyür

30 Ocak 2009

Erol Çevikçe

Bilgin DHAMMAPADA

Doğruyu ve gerçeği öğrenen insan, kendisini imama ya da hatibe değil, aklına ve öğrendiklerine teslim etmiş olur.

 

17 Mayıs 2004—  Kabataş Erkek Lisesini bitirdiğimde sosyal bilimler ilgimi çektiği için hangi fakülteye gitmem gerektiğini araştırıyordum. Gaziantep Üniversitesinin kurucusu ve 10 yıl rektörlüğünü yapan en yakın sınıf arkadaşım Prof. Uğur Büget’le konuştuk, “Mülkiye’ye Ankara’ya git” dedi, ben de “Oraya gitmem, ben vali olmak istemiyorum” dedim. O zamanlar mülkiyeden yalnız vali çıktığını sanıyordum. Hatta her alanda Türkiye’yi Harbiye ile Mülkiye’nin idare ettiğini hiç bilmiyordum.

       Siyasal Bilgiler bilim kurumu olarak yaklaşık 150 yıldır eğitim veriyor. Siyasal Bilgiler Fakültesinde çok çalışmak gerektiği için, yıl sonunda yapılan mezuniyet törenlerine eskiden beri, “İnek Bayramı” denir.
       Duvarımdan hiç eksik etmediğim Saatli Maarif Takviminin, Mülkiyenin kuruluş yıl dönümünü gösteren yaprağında Bilgin DHAMMAPADA’nın şu sözü var; “Öğrenmeden yaşlanan insan öküz gibidir, yalnız gövdesi büyür.”
       Siyasal Bilgilerin mezuniyet bayramındaki ‘inek’ sözcüğü ile Bilgin’in öküz benzetmesi, Aristo’nun “İnsan düşünen hayvandır” sözünü çağrıştırıyor. Ne olursa olsun, hayvanın, önce buzağılık, daha sonra danalık dönemini geçirdiğini ve sonrada öküz olup irileştiğini biliyoruz. Demek ki, insan da bebek olup, çocuk oluyor, sonra genç, sonra da ergin ve yaşlılık dönemine ulaşıyor.
       Düşünmeyen, irdelemeyen, sormayan, görmeyen ve sonunda gerçeği öğrenmeyen kişiye ergin insan denmez diyen DHAMMAPADA, insanoğluna kendi akıl gücüyle en büyük öğüdünü vermek istemiş.
       DHAMMAPADA bu öğüdünü aklın, bilginin yerine dinlerin, doğmaların hâkim olacağı korkusu ile vermiş olmalı. Ancak o bilge kişi bile, 21. yüzyıla gelindiğinde, Cumhuriyet Türkiye’sinde gencecik çocuk beyinlerine, nesnel dünya gerçekleri yerine, kulluk bilincini doldurma savaşının süreceğini görmüş olamaz!
       Dikkat edilirse, Bilgin okumayan demiyor, düşünmeyen de demiyor, bilmeyen de demiyor; “Öğrenmeyen insan öküz gibidir” diyor. Çünkü öğrenmek, hem gerçek, hem de nesnel bir sonuçtur. Aynı zamanda bilimsel nitelik taşır. İnsan öğrendiğinde hem gerçeği, hem doğruyu öğrenmiş demektir. Bütün meselede budur zaten.
       Doğruyu ve gerçeği öğrenen insan, kendisini imama ya da hatibe değil, aklına ve öğrendiklerine teslim etmiş olur. Öylece, varsa daha önce teslim olduğu korkulardan ve aklının ermediği güçlerden kendisini kurtarmış olur.
       Öğrenen insan, öküz olmaktan kurtulduğu için insanlara, hayvanlara ve eşyalara saldırmaz.
       Öğrenen insan; sevmeyi, sevilmeyi de öğrenmiş olur.
       Öğrenen insan, Suudi Arabistan’da da, Türkiye’de de, Alaska’da da, Rusya’da da öteki insanın da insan olduğunu öğrenmiş olur.
       Öğrenen insan, artık kendisini de bu dünyada, güdülen bir öküz olmaktan kurtarır.
       Artık öğrenmiştir ki, “Bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen, bu dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekânıdır” XSETIUS M.Ö. 9. Yüzyıl

http://www.ntvmsnbc.net/search/Redirect.asp?id=270408

ANKARA YÜZÜK OYUNU

30 Ocak 2009

KAYNAK: ÜLKÜ – MİLLÎ KÜLTÜR DERGİSİ, ANKARA, 16-HAZİRAN-1942, SAYI: 18, SAYFA: 9-10-11.

HALK EĞLENCELERİ :

ANKARA YÜZÜK OYUNU

Naki Tezel

Bilmem Ankaralı okuyucularım hatırlarlar mı? Geçen ilkkânunun on altısında, Ankara Halkevi’nde “Ankara Folkloru” gecesi yapılmış ve o gece ilk olarak Yüzük Oyunu oynanmıştı. O gün Hisarlılarla Karabaşlılar arasında oynanmış olan yüzük oyununun tam bir şeklini Ankara’nın Bayındır ve Kutludüğün köylerinde seyrettim. Bu oyunu anlatacağım:

Yüzük oyunu, iki küme arasında oynanır. Her kümenin içinde bir türkücü vardır. Bunlar, oyunun gidişine ve kazanılan sayılara göre türkü söyleyerek karşı tarafı kızdırmağa, onlarla alay etmeğe çalışırlar.

İki küme karşılıklı olarak yerlerini aldığı zaman ortaya 11 tane mendil konur. Bu mendillere çokluk “çaput” denilmektedir.

Yapılacak ilk iş, yüzüğü hangi tarafın saklayacağını kestirmektir. Bunun için birisi eline bir mendil alır. Bu mendilin yan yana iki köşesini ip gibi burar. Kimseye göstermeden yüzüğü bunlardan birine geçirir. Sonra, mendili avucunun içinde saklayarak, burulmuş olan iki köşeyi kulak gibi avucunda bırakır. Karşı tarafın elebaşısı bu kulaklardan birini çeker. Eğer yüzük çektiği kulakta çıkarsa onlar, çıkmazsa öteki taraf yüzüğü saklamak hakkını elde etmiş olur. Yüzüğü alan taraftan biri ortaya gelerek, yerdeki 11 mendilin altına elini sokup çıkararak ve tabii hangisine soktuğunu belli etmeyerek yüzüğü bunlardan birisinin altına bırakır.

Karşı taraf, yüzüğün hangi mendil altında olduğunu tahmine başlar. Birbirleri ile konuşurlar. Saklayanın yüzüne bakarak mana çıkarmak isterler. Ve nihayet birisi açmağa başlar. Şayet yüzük ilk kaldırılan mendilin altında bulunursa, partiyi alırlar. O zaman onların türkücüsü şöyle söyler:

Yüzüğümün kaşı,
Cevahir taşı,
Yüzük bulundu,
Sinem delindi.

Eğer yüzük ilk mendilde bulunmazsa, diğer çaputların boş çıkması ve yüzüğün en son mendilde kalması lazımdır. İlk mendili yüzüğü saklayan tekrar kapatır ve kapalı olan elini bunun altına sokar. Belki de yüzüğü hiçbirinin altına koymamıştır da, bu ilk açılıp boş çıkan mendilin altına koymuştur. Buna “dolma” derler.

İlk elde yüzük bulunmadığı zaman, yüzüğü saklayanların türkücüsü şunları söyler:

Al almışlar alaktan, malaktan
Dam sarsan,
Pala yutan,
Ali taşından,
Taş yuvarlıyanların keyfi teee..

Söylenen türkülere bazen kümenin bütün adamları katışırlar. Sayı on olduğu zaman artık alay başlar:

Bakkallarda olur huni,
Hanım kızlar giyer donu,
Duydunuz mu koca onu..
Oha yilelli cânım..
Oha yileli yileli,
Oynaman bâri
Gel darıl da bizden ol,
Tummanı(1) yırt da benden ol..

Bir taraf sayıyı 18’e çıkardı mı ilâmını yazsın diye Alanya’dan kadı çağrılır. Telgrafla çağrılan kadı “seyri seri” ile gelir. Arkasına bir gocuk, cüppe veya buna benzer bir şey giymiş, başına da bir kavuk geçirmiş veya bir şey sarmıştır. Kadı içeriye gelince niçin çağırıldığını sorar. Yüzük oyununda 18 sayı kazanılmış olduğundan bu rakamın ilâmını yazması için kendisinin rahatsız edildiğini söylerle ve bir sandalyeye oturturlar. Kadı eline baston gibi bir değnek veya bir sopa alır. Mağlup vaziyette bulunan tarafın adamlarına bu sopayı birer birer vererek birine bu kalemi(!) yontturur, birine sildirir, diğerine mürekkebe batırması için verir; böylece kadı da ilk anda mağlup tarafın adamlarıyla alay etmiş olur. Bu iş bittikten sonra, kadı yüksek sesle ortaya sorar; galip vaziyette olan taraf hep birden cevap verir:

- Beş ilen beş?
- On!
- Ve beş dahi?
- On beş!
- Ve üç dahi?
- On sekiz!
- Üç altı?
- On sekiz!
- İki dokuz?
- On sekiz!
- Otuz altı yarım?
- On sekiz!
- Yetmiş iki urub(2)?
- On sekiz!
- Sayımız kaç?
- On sekiz!
- Ağalar da duysun?
- On sekiz!

Kadı susar ve sonra kalkıp gider. O gittikten sonra 18 sayıyı yapmış olan tarafın hep birden şu türküyü söylediği duyulur:

Aldınız mı dalyanızı,
Akıttık mı salyanızı,
Tıkadık mı sesinizi,
Hey şirililli lom..
Ve bu canlar yüzükçüdür,
Kabak sezerler,
Çantada gezerler,
Kiremit ezerler..

Bu sözler her iki tarafı da güldürür. Diğer taraftan kızdırmış, hem de harekete geçirmiştir. Oyun kızışır. Mendiller, sopalarla çabuk çabuk kaldırılır. 18 sayının türküsü bitip yüzük tekrar saklanmağa başlayınca, galip tarafın sesi gene işitilir:

On sekizde çalar bu zurna,
Yâr yâr bu zurna..
Ustada berberin sıtılı,
Yâr yâr sıtılı..
…………(3) aldı fitili,
Sağdıcı yuttu hatılı,
…………a vurun semeri,
…………a sürün kaşağıyı,
…………a sürün gebreyi..

Bu sözler her iki tarafı da güldürür. Diğer taraftan da oyun çabuklaşır. Neticede ya yenilmeğe başlamış olan taraf yüzüğü alarak sayısını yükseltir veyahut da büsbütün kaybederek karşı taraf sayısının çabuk yükselmesini temin eder.

Sayı otuza çıktığı zaman, türkücü başı sesini yükseltir. Diğerleri de ona iştirak ederler:

Notozu cânım, notozu,
Notozu cânım, notozu,
Hanımlar bağlar hotozu hey..
Duydunuz mu koca topuzu?
Duydunuz mu koca öküzü?
Duydunuz mu koca otuzu?
Hey şirilillli lom..

Karşı taraf kızdıkça, galip taraf gemi büsbütün azıya alır:

Hele nolmuşlar, nolmuşlar?
Hele nolmuşlar, nolmuşlar?
Hem sararmış, hem sormuşlar hey..
Bayağ mezar taşına dönmüşler..

Şayet bu sırada mağlup taraf yüzüğü buluverirse, aralarında bir hareket doğar, neşelenirler:

Yüzüğü buldu eşimiz,
Mevlâ’ya kaldı işimiz, hey..
Şu mu yüzükçü başınız?
O hey lilli cânım..
Gel darıl da bizden ol,
Tummanı yırt da bezden ol..

Fakat sevinçleri pek kısa sürer. Zira acele ile ve sevinçle yüzüğü saklarlarken beceriksizlik yaparak onu hangi mendilin altına koyduklarını belli ederler. Sayısı yüksek olan taraf, maneviyatının da yüksekliği neticesi olarak yüzüğü kolayca bulur. Kaşla göz arasında saklanan yüzüğü esasen partiyi tekrar kaçırmaktan doğan üzüntüden dolayı karşı taraf bulamaz. Sayı 40 olunca, galip tarafın türkücü başısı da durmadan hiciv söyler:

Kediyi koydum torbaya mırnav..
Döverim gelmez tövbeye..
Kedi deyil habibistan bistan..
Su içer kalaylı tastan..
Eyidir ha kıygasız dosttan dosttan..
Hâin komşunun kedisi..
Yaman ellerin pisisi..

40 sayı dolduktan sonra yüzük tekrar saklanırken artık kazanan hemen hemen belli olduğu için karşı tarafın perişan haline bakılmaksızın alay devam eder:

Bir inek aldım pazardan,
Çatladı öldü nazardan,
Yüzükçü başını sorarsan,
Hortladı çıktı mezardan..

Mağlup taraf da biraz gayrete gelmek için yavaş yavaş söylenir:

Neyriyoruz, neyriyoruz?
Hey zalim nenni nenni nenni..
Bahçede gül deriyoruz..
Çelebim amman..

Bu sırada yüzük mağlup tarafa geçmiş olabilir. Tesadüfle birkaç elde birkaç sayı alıp da sayılarını yavaş yavaş yükseltmeğe başladılar mı yüzleri güler, umuda düşerek türkü söylemeğe başlarlar:

Yapça yapça(4) varıyoruz,
Hey şirililli lom..
Ve bu canlar yüzükçüdür,
Boşu sezerler,
Çantada gezerler,
Kiremit ezerler..

Eğer sayıları yavaş yavaş değil de çok çok yükseliyorsa o zaman “yapça yapça varıyoruz” değil de “paldır küldür varıyoruz” derler.

Galip tarafın sayısı 40’ı aşmıştır. 50’yi yapıp oyunu bitirmek için daha birkaç sayı istemektedirler. Bu sırada partiyi alıverirlerse sesleri alaylı bir eda ile yükselir:

Testemam, testemam..
Beşten gayri istemem..

Sayı 50’yi bulunca oyun bitmiştir. Mağlup taraf yarı küskün, yarı zoraki gülerek yerinde doğrulup köşelere çekilirken galip taraf hep bir ağızdan zafer türküsünü çığırır:

Er kalkarlar hamur’kerler,
Hey zalim nenni nenni nenni,
Yüzük oynayanlar terler,
Çelebim amman..
Dizelenmiş Kırbıs’ın(5) keller,
Hey şirililli lom..
Boşu sezerler..
Hey hani ki hani ki,
Yıldız saydım on iki,
Hep dedeler burada,
Şamdan dede hani ki?

Birisi kalkar, dışarıdan mumu yanmış olarak bir şamdan getirip ortaya koyar. Galip ve mağlup tarafın türkücüleri beraberce şu türküyü söylerler:

Tekneyi yaptılar çamdan,
İşlerimiz olmuş kaptan,
Kalk bakalım sarı şamdan..

Türkücüler beraberce ayağa kalkarlar. Bir tanesi şamdanı eline alır. Birlikte;

Sürdüm tekkeye vardım,
Bir âşık gelmiş dediler,
Sordum ol âşık kimdir,
Yüzükçü başı dediler..

türküsünü söylerler. Bir saniyelik bir duraklamadan sonra gene beraberce;

Dost dost eyvallah,
Helva yeriz inşallah,
Şalgam yerler maşallah..

türküsünü söyleyerek galip tarafın yüzükçü başısının önüne gelirler. Şamdan onun eline verilir. Türkücüler şu türküyü çığırırlar:

Tabakhane baştan başa,
Keklik seker daştan daşa hey..
Yüzükcüsün sen bin yaşa,
Oha yilelli cânım..
Oha yileli yileli,
Şunlar nereli?

Bundan sonra kadının önüne gelirler. Ona çığırılan türkü de şudur:

Nadısı canım nadısı,
Kazlar olur badısı,
Arslan kolunun kadısı
Oha yileli cânım..

Sıra ile galip tarafın adamları önünde birer birer durarak ve şamdanı onlara tutarak methiyeler söylerler:

1
Nâsı canım nâsı,
Hilâlin olur bahası,
Arslan kolunun ağası..
2
Natibi cânım natibi,
Menberi nolur hatibi,
Arslan kolunun kâtibi..
3
Nefesi cânım nefesi,
Başında vardır mor fesi,
Yüzükçülerin efesi
O ha yileli cânım..
4
Narlasın cânım narlasın,
Dünekte kuşlar parlasın hey..
Koynunda üç kız terlesin.
Oha yileli cânım..

Bundan sonra sıra mağlup tarafa gelmiştir. Her birine muhtelif cezalar verilir ve dokunaklı türküler söylenir. Bir tanesi şudur:

Ben bu arkı atlatırım,
Çayır çimen otlatırım,
Gözlerini patlatırım,
Sen mi sezdin yüzüğü?

Oyun bu.. hiç kimse verilen cezaya kızmaz. Mağlup tarafın en ihtiyarı koca öküz yapılır. Türkücülerden biri elinde şamdanla yere çömelir. Diğeri koca öküz yapılacak adamın önünde oturur. İki türkücü bir ağızdan şunu söylerler:

Koca öküzü koyuverdim ormana ormana,
Yedi içti gelemedi dermana dermana,
Bu yıllık ta süreydi harmanı harmanı,
Sermayesi gönde kalan koca öküz, beytemal öküz.

Koca öküz de mezerlikte yayılır yayılır,
Tesliklerde suyu görür bayılır bayılır,
Sırtında da izeleri sayılır sayılır,
Sermayesi gönde kalan koca öküz, beytemal öküz.

Koca öküz yedi gitti pancarnan soğanı,
Kaldırdım başına vurdum söğeni söğeni,
Kaldırdıkça fork fork eder ko…ı ko…ı,
Sermayesi gönde kalan koca öküz, beytemal öküz.

Gençliğinde kuşlar gibi uçarsın uçarsın,
Dere tepe demez dümdüz geçersin geçersin,
Kocayınca sinirine ……………………………,
Sermayesi gönde kalan koca öküz, beytemal öküz.

En sonunda şamdanı galip tarafın türkücüsü eline alır. İki türkücü ayağa kalkarlar:

Allah’a ısmarladık sizi,
Duadan unutmayın bizi, hey..
Yarın yine yakalarız biz sizi,

diyerek oyuna son verirler.

DİPNOTLAR
(1) Tumman: don.
(2) Urub (rubu): dörtte bir.
(3) Mağlup tarafın elebaşısının ismi söylenir.
(4) Yapça: yavaş.
(5) Kırbıs (Kıbrıs): Cebeci nahiyesine bağlı bir köy.

http://turkudostlari.biz/yoresel-tanitim-f17/ankara-yuzuk-oyunu-t8.html

yılan kollu öküz=fil

30 Ocak 2009

Osmanlı birlik ve yükselmesini yarım asır geciktiren Ankara Savaşı H.804-M.1402 de Cuma günü başlamıştır.(İ.H. Uzunçarşılı Tarihi C.1 Sf:310)

 

Timur bütün savaşlarda akla hayale gelmeyecek hilelere başvuran kurnaz bir Türk Komutanı idi. (Çünkü Hz Ali “savaş hiledir” demişti). Ankara Savaşının ayrıntılarını tarihlere ve okuyucunun kültürüne bırakarak, tarihin ince yapraklarına sıkışmış başka bir ayrıntıyı anlatmak isteriz. Timur Ankara önlerine geldiğinde, gizlice yörede ne kadar içilecek su kaynakları varsa, hepsinin üstüne insan ve hayvan pisliklerini toprakla doldurtmuş ki, Yıldırım’ın askeri tiksinip içmesin diye. Savaş başlayınca, 30  dan fazla zırhlı filleri, hayatlarında ilk kez fil gören Yıldırım Bayezit’in askerinin üstüne sürdü, böyle dehşetli kocaman hayvanları gören Osmanlı askerinin çoğu şaşırmış, adeta nutku durmuş; bu heyula gibi üstlerine gelen hayvanlardan paniklemişlerdi. Bu “kocaman burunlu dev öküzleri veya yılan kollu öküzleri gören Osmanlı askerleri çok şaşırmışlardı. (Fil görmeyen Anadolu halkı fil için, “koca burunlu öküz veya yılan kollu öküz” diyorlardı.

  http://www.gaxxi.com/40haber/yazi/hileci-timur

Öküz Boynuzu

30 Ocak 2009

  Tulum:

  Hava deposu bulunan bir halk çalgısı.Koyun ya da keçi derisinden yapılır.Hayvanın karnı yarılmadan çıkarılan derinin tüyleri alınır.Deri yumuşatıldıktan sonra boyun ve kıç kısmı bağlanarak dışa çevrilir.Boyun kısmına oyuk bir ağacın içine yerleştirilmiş olan yuvarlak bir ayna konur.Aynanın kenarlarına boncuklar takılır.Ön sağ ayaktan tulum içine hava verilir.Sol ayağa ise ses çıkartan ve “nâre” denen kısım yerleştirilir.Ses çıkaran bu araca “zizmak” adı verilir.Zizmaklar kamıştan yapılır.Tulum çalanın parmaklarına göre ayarlanmış “deden” adlı kamışlara yerleştirilir.Tulumun baş kısmına öküz boynuzu takılır. Boynuz, sesi kalınlaştırmaya yarar.

  Tulum üflenerek şişirilir ve çalgıcısı tarafından koltuk altına sıkıştırılır.Koltuk altı sıkıştırıldıkça düdükten geçen hava seslerin çıkmasını sağlar.

  Hava deposu olduğu için tulum, zurna sesine benzeyen kesintisiz sesler verir.

http://www.ciciforum.com/uflemeli-calgilar-t11531.0.html;wap=

İnançlar

30 Ocak 2009

Dünyanın Dengesi ile ilgili inançlar

-Dünya sarı öküzün boynuzları üzerinde durur. Sarı öküz başını salladığı zaman deprem olur. Bir inanca göre de Sarı öküz yorulduğu zaman dünyayı bir boynuzundan öteki boynuzuna atar, bu sırada deprem olur. Geçimini tarımla sağlayan köylü için öküz çok önemlidir. Üretim olmazsa insanlar aç kalır.Üretende de insanla birlikte sarı öküzdür. Sarı öküz; toprağın işlenmesinde en büyük katkıyı sağladığı için DÜNYANIN DENGESİ sarı öküzün üstüne yani boynuzlarına yüklenmiştir. Sarı öküzün yorulması, hastalanması veya ölmesi üretimin sona ermesi demektir. Bu da insanlar için ekonomik deprem anlamına gelir. 21.asrın ekonomistleri bile ekonomiyi bu kadar yalın ve çıplak kelimelerle ifade edemezler. Bu düşünceyi ortaya koyan atalarımızın ruhu şad olsun.
http://www.dodurgayadair.com/index.php?option=com_content&task=view&id=182&Itemid=39

Çin ihtilali öküz kesmeyi yasaklıyor

30 Ocak 2009

Öküzler. Öküz, köylülerin en değerli malıdır. “Bu dünyada öküz kesen, öteki dünyada öküz olur” lafı dinsel bir kural haline gelmiştir denilebilir; öküzler asla kesilmemelidir. Köylüler, iktidarı ele geçirmeden önce sadece dinsel yasaklara başvurabiliyorlardı ve ellerinde öküz kesimini yasaklayabilmek için hiç bir olanak yoktu. Köylü birliklerinin güçlenmesiyle birlikte, yetkileri, sığır kesimini de kapsayacak biçimde genişlemiş ve kasabalarda sığır kesimini yasaklamışlardır. Siangtan il merkezindeki altı kasap dükkânından beşi kapanmıştır, geriye kalan biri ise sadece zayıf ve işe yaramaz öküzleri kesmektedir. Sığır kesimi Hengşan ilinin her yerinde tümüyle yasaklanmıştır. Örneğin, bir köylü, bacağı kırılmış öküzünü köylü birliğine danışmadan kesmeye cesaret edemedi. Çuçov Ticaret Odasının dilediği gibi inek kestirmesi üzerine ise köylüler, kasabaya gelerek açıklama yapılmasını istediler; Ticaret Odası para cezası ödemek ve ayrıca havai fişekler atarak özür dilemek zorunda kaldı.

http://www.sosyalistforum.org/sosyalizm/18596-mao-dor-buyuk-basari.html

Hititçe Malatya

30 Ocak 2009

HASAN KARAMAN

Malatya doğu Anadolu’da yukarı Fırat bölümünde yer alan birçok kültüre ve medeniyete evsahipliği yapmış kadim şirin bir kentimiz. Kültepe vesikalarında “Melita” şeklinde görülen Malatya’dan Hitit vesikalarında “Maldia” olarak bahsediliyor. Asur İmparatorluk devri vesikalarında ise Meliddu, Melide, Melid, Milid, Milidia, Meleti olarak geçiyor. Urartu kaynaklarında ise Melitea deniyor. Malatya kelimesinin Hititçe “bal” anlamına gelen “melid”den türediği anlaşılıyor. Hitit hiyeroglif kitabelerinde Malatya şehri, bir öküz başı ve ayağı ile ifade ediliyor. Malatya temelleri, Hititler zamanında atıldı ve Hitit devrindeki “Melidu” kasabası bugün değişik isimler alarak Malatya oldu. Bugünkü Malatya, eski Malatya’nın bulunduğu yerden 9 km. uzaktadır. Şehir, 19. yüzyılın ilk yarısında Aspuzu denilen sayfiye bölgesine taşındı. Daha sonra Malatya olarak ismi değiştirildi.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7109

YİTİRİLEN ALETLERİMİZ (yitirilen değerlerimiz)

30 Ocak 2009
KARASABAN

Karasaban kızderbent tarımına ne zaman girdi hatırlayan yoktur.Çiftçiligi meslek seçen kızderbent köylüsü saban yapmayı bilir.Saban yapmak özel marifet gerektirirSaban yapmayı düşünen çiftçi sürekli saban yapılacak malzemeyi sürekli  ayak ve okunu hazır tutar saban yapmak için özellikle ayak kısmı bulunması çok önemlidir ayak denen kısım sabanın bel kemiği sayılır sabanda dikkat edilecek husus  ayak kısmının  yükü çekecek kısmıdır Karasaban toprağın altını üstüne getirmek için yapılmış. Ayağın yere basan  sivri olan yerine takılan özel yapılmış   saban demiri denen parçayla toprağın aktarılması sağlanır. İkinci parçanın ucuna boyunduruk denilen sabanı çekecek hayvanların bağlanacağı bir düzenek takılır. Uzunca oku, okun ucunda saban ile boyunduruğu astırmaya yarayan 20 cm boyunda bir mil arkasından öküz veya manda derisinden yapılmış kayışla boyunduruğa bağlanan öküzler, arkada huylu dediğimiz meşeden yapıla tutulan ve demir takılan bölümü, ucun gerisinde buyluyla oku bağlayan ağaç .

Hayvan gücü kullanılarak yapılan tarım, başka bir deyişle karasaban devrimi, insanın tükettiğinden fazla üretmesine neden olmuştur.karasaban bugün tarin alaca karanlıgında kaybolmuştur kızderbentte her evde birsaban mevcuttu 1980 leri sonuna kadar ama artık beklide hiçbir evde antika olarak bile kalmamıştır .

PULLUKLAR

Toprak işlemede en yaygın kullanılan araç pulluklardır. Pulluklar toprağı parçalar, çevirerek devirir, gevşetir anız ve yabancı otları toprağa gömer.
Pulluk kızderbent köylüsünün vazgeçilmez tarım aletleridendir.
Tarla ilk defa sürülecekse mulaka pulluk ile sürülürdü pulluk tek yönlü sürme aletliydi aynı çizgiden birdaha gelinmez fakat sabanla aynı çizgiden gelinebilir pulluk gerçekten sabana oranla çok daha güçlü bir tarım aletidir 
Pulluk iki kolu ve yere dogru 60 derece açılı iki dikme ve ayak kısmında bir biçağı olan bir tarım aletidir bugünün traktör pulluklarının tek ayaklısı öküz ve atlarla çekilebilen bir tarım aletidir.

BOYUNDURUK
Boyunduruk karasaban, pulluğu ve öküz arabasını çekmek için kullanılan hayvanların boynuna takılan ağaçtan yapılmış bir araçtır. İki ağaç ince demir veya sert ağaç parçalarıyla birbirine tutturulmuş uçları hayvanların boynu girecek kadar açık bırakılmış kaçmamaları içinde zevye denen demir veya ağaç parçalarının girebileceği delikler hazırlanmış bir araçtır. Boyunduruğun alt ucunda meşeden yapılma kapak dediğimiz delikli düzenek vardır bağlantıyı zevyeler yapar.
İşte şimdi anı özelliğinde bazı işyerlerinde gördüğümüz karasabanın ve boyunduruğun benim bildiğim geçmişi.Nerelerden nerelere?

ÖKÜZ ARABASI
Başta kurtuluş savaşımız olmak üzere bir dönemin en gözde ve en önemli taşıma aracı öküz arabası. Tüm evlerde mutlaka bulunurdu öküz arabası olmayan aile olmazdı iki öküz tarafından çekilen öküz arabaları kızderbentlilerin 1980lerin sonuna kadar enfazla kullanılan taşıma aracıydı . Bazen bu arabaya doluşur tarlaya çifte, tırpana , harmana giderdik. Çoğu zamanda harmana biçilmiş bugay ve yulaf demetlerini taşırdık. Yol boyunca çocuk bağrışmaları ve öküz arabası sesinden sesinden oluşan bir koro bizlere eşlik ederdi. Hiç duymamış olanlara bu müzikli inilti sesini anlatmak sanırım olanaksız. Özellikle sabah erken saatlerde yada akşam geç vakitlerde daha iyi duyulan bu ses beni halen etkilemektedir. Tekerlekler döndükçe iki ahşabın birbirine sürtünmesi sonucu oluşan bu gıcırtılı sesin az çıkması için biz o zamanlar tekerlekle milin arasına katran sürerdik değnek biçimindeki  gereçle sürülür.Bu hem ses çıkarması hemde sürtünmeden dolayı yanıp kırılmaması içindir.yinede öküz arabasından mulaka ses çıkardı. Köyün yaşlıları ise daha öküz arabası  görülmeden uzaklardan gelen sesinden kimin arabası olduğunu hemen söyleyiverirler öküz arabasının en önemli özelliği iki öküz tarafından çekilmesi ve tamamen ahşaptan yapılmasıdır.öküz arabası iki mil ve ortadan bunları birbirine baglayan bir mil bulunur buğünkü arabaların beklide temelini oluşturmuştur arka iki teker yönü sabit ön iki teker yaklaşık 45 derece acı ile dönebilecek kabiliyettedir tümü tahta olan bu tekerler çamur tutmaması için genelde çam ağacından yapılıp, aşınmaması içinde etrafına 2 cm eninde demir çember geçirilir. Öküzler arasından geçen uzun bir üçgen şeklindeki “ok” ana yapıyı oluşturur. Bu okun ucuna boyunduruk bindirilir. Uzun bir tahtadan oluşan boyunduruğun iki tarafındaki üstü çam, altı meşeden yapılmış bölümleri “zevye” lerle birbirine kayışla da öküzlerin boynuna bağlanır. Öküz arabası dört tekerin önüne üçgegene bir ok takılmış şekliyle, uçtaki meşeden yapılmış boyundurukla kayışı tutan yuvarlak ağaçlara zevye ile öküz veya manda derisinden yapılmış kayış, boyunduruk ile birleşir.
Ekin taşımak için dağlardaki tarlalara sabah erkenden gidilip orada şafakla birlikte ekin sarılıp yollara düşülürdü. Bu meşekatli iş şimdiler beklide dedelerin torunlarına  anlattığ bir masal gibi gelmek tedir her evde mutlaka bu tür araba hikayeleri vardır.
ESKİ HARMANLAR
DÜVEN DÖVMEK( DÜVEN HARMANI)
Eskide he evin bir harman yeri mutlaka vardır bu kızderbentte çiftçilikle ugraşanların olmazsa olmazlarındandır harman yeri harman bittikten sonra bahçe olarakda kullanılabilir
Harman yeri harman alanı neden bu kadar genişti. O kadar geniş olmasına karşı yine de yetmiyor zaman zaman harman yeri kavgaları eksik olmuyordu. Günlerce tarlalarda ekinler biçilip demetlenir , arpalar budaylar yulaflar Daha sonra bunlar öküz arabasıyla veya at arabasıyla eşeklerle veye atlarla harmana taşınır yuvun dedigimiz yuvarla bir daire biçiminde harmana getirerek yıgardık. Harmana getirme işini bitirdikten sonra harman yerine yuvarlak biçimde dağıtılır, buna sap saçma denirdi. Harman yerleri dar geldiğinden sap saçma işide kalın ve yüksek olurdu. Saçma işinden sonra ya saçan insanlar boyundurukta koşulu öküzlerle ya da koşumlu atlarla üzerinde gezinilip yassıltılırdı. Üzerinde dönülmeye başlanırdı. Düven sürmenin inceliği her dönüşünde değişik yerlerine uğratmaktı düveni yoksa harmanı samana dönüşme işi geç olurdu.gerçi ben kendi köyümüzde düvenle harman işini görmedim fakat komşu koy olar Yörük girek orada çok zaman düven dövdük düven dövme çok zahmetli bi iştir bizde küçük ikin inekleri dağda kendi haline bırakıa konşu köy düven dövevmeye gigerdik onlarda bize düven dövme işini bizi birakır bizde adete bir lunaparkta oyun oynar gibi zevk alırdık.
Harmanın yüzündeki saplar saman durumunda gözükmeye başlayınca birinci aktarma işi dirgenle yapılırdı. Aktarma harmandaki sapların ters yüz edilmesi olayıydı. Aktarmadan sonra büyük deste parçaları görünüyorsa bu parçaların dirgenle küçültülmesine veya üçüncü aktarmada sap çok görünüyorsa sapları üste çıkarma işleminin yapılmasına çevirme  denirdi. Bu aktarmadan sonrada hayvan gezdirme işi yapılırdı. Hayvanlar düyene koşulur üzerinde bir kişiyle düyen sürmeye başlanırdı. düyendeki kişinin öteki önemli görevi sıçan öküz veya beygirin boklarını harmana düşürmeden kürekle  arkasına yetiştirip tutarak sürülen harmanın dışında uygun bir yere döküp gelmekti. Bu eksiklik veya gecikmenin bedeli de yukarıdaki gibi azar ile cezalandırılırdı. Harmanın yüzü samanlaşınca dirgenle ikinci aktarma yapılırdı Artık saplar az görülmeye başlayınca harman küreği dediğimiz çam ağacından yapılmış küreklerle üçüncü aktarma yapılırdı. Düyen sürme işi sürerken harmanın yüzü yarı saman yarı kes durumuna gelince dördüncü- buna son aktarmada denir- aktarma yapılırdı.. Bundan sonraki sürme samanın inceltilmesi veya açılmadan kalan başakların açılımının sağlanarak saman içine boşaltılmasına yönelik düyen sürme çalışmasıydı. Artık harmanı öldürdük denirdi. Bu harman, harman küreği ve tırmıklar yardımıyla kuzeydoğu yönünde uzunca toplanırdı. Buna harman yığma denirdi. Yığılan harmanın tabanı harman süpürgeleriyle süpürülüp üzerine atılırdı bu süprüntüler. Harman yığıldıktan sonra üzeri küreğin arkasıyla vurularak düzeltilirdi.sap ile başaktan kurtulan taneler elenmeye bırakılırdı.
Bazı yıllar harman döneminde uzun zaman yel esmezdi. Harmanlar yığılır, düyen sürme işi biter günlerce yel esmesi için harmanda beklenirdi. Yel esecek ki yığılan harmanlar savrulup tane ile saman birbirinden ayrılabilsin. Harman savurmak işi önce yaba ve tırmıkla sap saman birbirinden ayrılır ruzgarın yardımıyla tane ve saplar bir birbuçuk metreden aşağı bırakılır taneler alta  samanlar biraz daha ireri dişer bir birinden ayrılmaya çalışılırdı. Çocuklar harman savurma işine girmek için çabalar, büyüklerde taneleri kaçırırsınız diye o işe yanaştırmazlardı. Çocuklar belki de büyüdüklerini kanıtlamak için bu işi yapmak istiyor olabilirlerdi kim bilir?. Çekilen bunca emeğin karşılığının alınmaya başladığını görmek sevinci çok büyüktür o günkü yorgunlugun unutuldugu zamandır. Ayıklanan tane çuvallara doldurulur gelecek dönem tohumlukları ve deyirmene gidecekler ayırılırdı. Toplanan bugday eşek veya atlarla eve götürülür samanlarda öküz arabaları ile eve götürülürdü.

ÜVENDİRE
Eskiden öküzlerle çift sürerken her çiftçinin mutlaka birtane üvendiresi bulunurdu üvendire genellikle kızılcık agacından seçilir agaç yaklaşık bir santimetre capında düzbir sopadan yapılır genellikle agaç yaç iken kabuğu soyulmadan ateşte kızartılırdı kabugu soyulduktan sonra adeta vernillenmiş şekilde dururdu buna sopanın kalın tarafına üçgen biçiminde bir demir bulunur sopanın ince tarafında ince çivi çakılır demir tarafıyla genellikle üvendirenin kullanma amacı çiftçi çift sürerken sabana ve pulluğa toprak yapışır saban ve pulluk kullanılmaz hale gelir başındeki demir yardımıyla pulluk ve saban güzelce temizlenir çiftçi zaman zamanda hayvanları yola getirmek amacıyla ucundaki çivili tarafıyla hayvanları dürter  bu öküzlerle çiftçilik yapan her çiftçinin kullandıgı bir alettir.
HARMAN MAKİNESİ
Daha dün gibi hatırlıyorum köyümüzde harman makineleri ile bugday arpa yulaf  tane ile saplarından ayırmak için köye harman makineleri gelirdi o zamanlar köyün girişimde ve çıkısındakı harman yerlerinde Eskimo ların evleri gibi durur idi köyün iki girişi adeta bir bugday deposunu andırırdı köyün girişleri o zamanlar tarlada elle biçilen bugday ve yulaf  sapları demetler yapılarak eşek at veya öküz arabası ile taşınırdı harman yerlerine  burada yıgınlar halinde dizilirdi harman makinelerini beklerlerdi harman işi çok zahmetli ve ekip çalişması gereken bir iştir bir harmanı yapmak içim  iki kişi demetleri atmaya iki kişi taneleri çuvallamak için iki kişide çıkan ürünü tartmak için yaklaşık yedi sekiz kişiye ihtiyaç vardı bu işlemi kızderbentli genellikle imece yöntemini kullanarak halletmektedir harman dövme işlemi makine sahibinin bir adamı genellikle makinenin demetleri makineye giriş yerinde balabanda birkişi makinenin elek bölümünü birkişide öndeki traktör bölümünü kontrol ederdi şimdi bu harman makineleride tarih olmuştur.
TEL DOLAP
Eskiden mutlaka bir tel dolap bulunurdu tel dolabı dolap iki bölümden oluşurdu üst kısmı yemek koymak için atl tarafı ekmek koymak için kullanılırdı  buzdalabından önceki dönemde mutfagın en önemli eşyalarındandı tel dolap. zeytinyağlılar ve etli yemekler muhafaza edilir ayrıca tulumdan cıkarılmış peynirler fıçılardan çıkarılan zeytinler  yemeklerden ve kahvaltıdan artan yemekler konurdu. bizim dolaplara her evde olurdu.
 
SAMAN ÇİTİ
Saman çitleri adeta koca bir sepet gibi dururdu evde saman çirleri öküz arabalarına konurdu saman işi bittikten sonra köye gelen yabancılar gördüklerinde mutlaka sorarlardı bu ne diye ne için kullanılır diye
Saman çiti ince fındık ağacından yapılırdı öküz arabasına boydan boya yerleştirilirdi içine saman koydukça açılır beklide şimdilerde kızderbentte numune olarak kalmamıştır.
GÖZER
kızderbentte her evde gözer bulunur gözer aslında bu günkü eleklere benzer fakat onun deriden yapılmış olanına denir gözer ev kadınlarının evdeki en kıymetli eşyalarından sayılır gözerle bulgurluk  buğday elemek için tohumluk buğday elemek için aslında görünüş olarak ta güzel bir alettir.
KIRÇAK
Şimdilerde yirmili yaşlar da olanlar bile hatırlamaz kırçakları  kırçak bu günkü adeta bidona benzeyen fakat tahtadan yapılan bir su taşıma kabıdır daha ozamanlar hortum bile çok yaygın deyildi kızderbenli tütün ekimlerinde su çıkmayan yerlere yütün ekerken eşek ile su taşırdı kırçakğı eşegin iki yanına semer vasıtasıyla yerleştirir su bulunan bölgeden kırçaklara konularak tütün ekim alanına getirir adeta tütüne can suyu verilirdi belki bazı evlerde şimdilerde hatıralar diye saklanıyordur .

OCAKLIKLAR
Kızderbent eski evlerinin oturma odalarında mutlaka ocaklık bulunurdu ocaklıklar şimdiki şöminelere benzer fakat yapılışı kendine özgümdü oturma odasının cam tarafının hemen yanına altı toprakla birlikte tuğla döşenirdi yukarıya doğru  bir bilgisayar masası büyüklüğünde üstünde rafı vardı  üstüne o zamanın aydınlatma lambası konurdu alt bölümde orada yemek pişirilir çay demlenir hele patetes külde yapılır yemesi harika hemde salıklı birde televizyon yok radyo yok hele ocak başı sohbetleri vardıya..
TAHTA KAŞIK
Tahta kaşık aslında kızderbent kültüründe ayrı bir önem taşır eskiden her evde tahta kaşık bulunurdu tahta kaşıkla yemek yemek özel bir ustalık gerektirir.

Masallar

29 Ocak 2009

ERZURUM MASALLARI

Anadolu Türk diyolektolojisi üzerinde çalışan Prof.Dr. Ahmet Caferoglu dil malzemesi vermek maksadıyla İlk defa 1942 yılında Erzurum’a ait iki masalı yazıya geçirmiştir, “Ehmet Bezircan” ve “Serencem” adlı bu iki masal Erzurum’un Pasinler İlçesine bağlı Sürbahan köyünden derlenmiştir.

KÖSE HİKAYESİ

Bir varmış, bir yokmuş. Pasinler tarafında bir kövde bir köse ailesi yaşarmış. Köse’nin bir oğli varmış. Oğlan Anasının yahasını tutmuş ki “Babama de beni eversin” Anası da erine “Hal bele İken bele. oğlan evlanmah istir.” diyir. Buni diyende gocası diyir ; “Mademki evlanmah. Isdır. Götürsün sehere öküzi satsın parasını getirsin, onun parasıyınan başını bagliyah,” Gari gidir, gocasının söylediklerini oğluna annadir; “Baban dedi ki sabahtan öküzi sehere götürsün satsın, parasını getirsin oni everim” Buni diyende oğlan sevünir. sabahı dar edir.” Öküzü ahurdan cihardır, öğüne gatir, şehrin yoluni dutir. Şehirde de yeddi tene menşur yüz köse varmış. Bu köseler şehrin dışarısındaki yollara dagılir. yollardan gelip geçenleri gandırır, mallarını yoh fiyetten alirlarmış. Oğlanın babasının adı Hasan İmiş. Hasan da çoh menşur bir köseyimiş. Oğlan seherin yoluni yari edende garşısına İki köse çıhır. Bunlar bahirlar ki oğlan birez sevoya benzir. “Bele nereye gidirsen” deyirler.

Ökizi satmiya götürirem

Ne istirsen, biz alah

“On panknot verin” diyende, kösenin biri diyir ki: “Ey hoş fiyeti de ey amma bu öküzün bir gusuri var.”

“Neymiş gusuri hele diyin bahim”. Köse diyir ki: “Bu öküzün boynuzları coh sivri. Alan adam alaf verende başıni bir sallasa adamın gözüni çıkardır. sufatını dağıdır.

Oğlan bu sözleri dinlir. öküze “ho” diyir. Birez ilerliyende; “Ola ben ne edim. nasıl edim” diyir. Yerden bir daş almasiyinan öküzün iki boynuzuni da gırir. O hışdlk öküz olir kolik. Bele bu vaziyette yoluna devam edende garşısına İki tene köse daha çıhır. Bu köseler de öbürlerindenmiş. Oğlani birez saf göriller. Gandınp Öküzü elinden almah isdirler: “Bele nereye gidirsen deliganlı?” diyirler.

Anbu öküzü götirirem ki şeherde satim

Ne lstirsen? Biz alah,

“On panknot verin yeter” diyir. Oğlan bele diyende köseler diyirler ki: “Öküzün değeri var. on pankinot eder. daha fazla da eder. Fiyeti de ey .hoş amma bu Öküzün bir gusuru var.” “Neresinde bir gusuri var. hele gösterin” diyende Köseler diyir ki; “Bu öküzün dudahları coh. loşo alaf yiyende etrafa sıçradır.”

Oğlan köselere peki diyir, öküzü öğüne gatir. Birez gelende cebinden piçaği çıhardlr. öküzün iki dudağını da dibinden kesir. Tebi öküz al ganlar içinde galir. Bele bu veziyette giderken gine garşısına iki köse çıhır: “Deliganli hele eylen, bele nere gidirsen?”

Anbu öküzi şehirde satmiya götürirem

Vola ne ey bir öküzmüş bu öküz.

Ne istisen biz alah,

On panknot isdirem.

Ey. öküze göre fiyati bişey değil, ama bu öküzün bir gusuri var, o da olmasa misli menendi bulunmaz.

-Neymiş gusuri?

-Bu öküzün pocçigi çoh uzun, Bir sallasa etrafi berbad eder.

Bu sözleri dinledikten sonra köselerden ayrılan oğlan, şehre yahlaşdıgı yerde gene piçagını çıgardir. öküzün poçcığini dibinden kesir. Beçare öküz onca gan ziyan edir ki artık feri fesi kesilir, daha yürlyemlr. düşir ölir. Öküz ölende oğlan diyir ki: “O ki satamadım, bari derisini köve götürüm.” Öküzi soyir derisini heybesine goyir köye götürir. Babası Hasan Aga. oğlani görende sorir;

-Ola ne ettin?

-Heç baba. Ökiz öldi

“Nasıl oldu bu iş?” diyende, oğlan “Hal bele iken bele” diyir. köselerin yaptıklarını bir bir babasına annadir. Köse Hasan öbürlerinden daha yaman bir köseymiş. Ogluni dinnedikten sora: “Ya ele mi bahah. ki el mi yaman, bey mi?” diyir. Ertesi gün sabah, açılanda garisına diyir ki: “Hele esşegi çıkart, ben bögün şehire gidecagam” Eşşegi çıkardirlar. Köse Hasan, oğlanın tarif ettiği yere yaklaşanda eşşegin gerisine bir tene altın tepir. Birez sonra köseler. Köse Hasan’ın öğini kesirler amma bunlar onun da bir köse olduguni bülmirler.

Aga uğur ola. nere gidirsen?

Anbu eşsegi satmiya götürirem.

Ne istirsen? Biz alah.

Yüz pankınot.

Aga bir eşşek de yüz pankınot ede. Hele olacağına de de alah

“Ahlız keserse, benim eşşeğimin değeri yüz pankınottur.” diyir ve hama eşşegi modullir Modulliyanda eşşek hama “vırt” edir, arkasından altınlari dışari atir. Köseler buni görende şaşırırlar. “Bu nasıl iş” diyirler. Köse Hasan yere düşen altını alir. temizlir dizine sürir parlatır, kesesine goyir. Buni gören köseler diyirler ki

Hele dur aga bu eşşek her vahıt mı altın cihardır?

Benim eşşegiin âdeti beledir, her vahit çıharır.

Bu İş nasıl olir? Hele annat.

Bu eşsegi bir yere gabatacahsın. bir hafta heç yanına ugamiyacaksan, bir
hafta sora cıhanp bir modulladın mi, gördüğüz gibi altın cihardır.

Köse Hasan bele diyende öbürleri dinnirler. dinnirler birbirlerinen pısır kısır gonuşduhdan sora diyirler ki: “Gel bu eşsegi bize yetmiş pankınota ver.”

Ne başınızı agırdim. Köse Hasan; vur. dut eşsegi dohsan pankınota köselere satir, paraları cebine goyir, köyüne gelir.

Köse Hasan kövünde olsun, biz gelah eşşegi alan köselere: Köseler, eşsegi alır almaz götürir bir boş merege gabadirlar. Bir hafta heç yanına ugramirlar. Bir hafta sonra gidirler zirzanın üstündeki asma kilidi açirlar, gapiyi itilirler amma gapi bir türll açılmir. Meğer eşşek acından gebermiş. gapının ardasına yıhılmış. Ne İse, zorlanirlar. gapiyi açirlar, eşşegin cendegini dişari atirlar. Köse

Hasan’a verir verişdirir. “Helbet sen elimize geçersen, biz de sene edeceğimizi bülürük’ diyirler.

Biz gelek Hasan’a… Köse Hasan köve gelende, yoldan İki tene tilki enigi alir eve gelir. Garısına diyir ki: “Bah beni ey dinne. Ben bele iken bele ettim. Şimdi o köseler gelende onlara bir oyun oyniyacayıh” Bele diyende garısı diyir ki: “Gine kim bülür nasıl bir şeytanlıh düşünmüşsendlr, hele annat. Hasan diyir ki: “Bah şimdi o adamlar gelende diyacahsan ki Hasan tarlada çalışir. Ben bu tilkilerden birini senin yanına bırahacagam. Öbür tilkiyi de tarlaya götürecağam. Sen evde bir ayran aşı, bir guşgana dolma, birez de pilav yap hazır et. Köseler gelende ben onların yanında benim tilkinin kulağına diyecagam ki. eve get söyle. hanım şu şu yemekleri bişirsün, misafirim var.” Emi?

-ee…

Tebi tilkiyi puhardanda gacıp gidecektir. Ondan sorasına garışma. Köse Hasan hilesini garısına annatanda garısı. “pekey” diyir. Herif de tarlaya gidir. Aradan bir saat mı geçir, iki saat mı geçir, hilâf olmasın gapı dögllir, Dögülende gar Sövenin deliğinden bahir ki köseler gelmiş:

-Kim o?

Hasan Aga evde mi?

Heyir evde yoh

Ya nere gitmiş?

anu garşıdaki tarlada çalışir.

Köseler “pekey” diyir. Hasan’ın yanına gidirler – Selâm-eleykûmüselâmdan sonra köseler diyirler ki:

Bize sattığın eşşek öldi.

Vah.! Çoh yazık. Nasıl ettiz ki öldi?

Bir hafta yanına uğramadıh.

Yanına ot, su goyduz mu?

Heyir goymadıh

Vah vah zavallı essek, demek ki acından ölmüş. Acıdım, çoh acıdım amma
ne edek canız sağ olsun, o ki olan olmuş üzülmeyin. Buriya gelmişken bize gidah
bir yemek yiyah sora gidin.

‘Yoh. yoh eziyete düşme” diyende Köse Hasan, adamların yanında, arabanın goluna bağlı bulunan tilkinin gulagına onnann duyacağı bir sesle diyir ki’ “Get eve söyle, de ki “Ağanın iki tene misafiri var. Çorba, dolma, pilav bişirsin. Bir saat sora gelecahlar.” Bu sözleri tilkinin gulagına söyledikten sora. oni buhardır. Tilki adamın elinden kurtulanda tebi gaçir gidir. Köseler buni görir ecebe galirlar ‘Tilki de İnsan dilinden anniya. bu nasıl iş? Hele bahah. soni nasıl cıhacah diyirler. Tarlada Hasan Agaynan birez yarenlik edirler. Birez sora Hasan diyir ki: “E… Ağalar, gahın gidah bir garnımızı doyurah.”

Hep beraber toplanir. eve gidirler. Hasan Aga evden içeri girir. Köseler onun ardasından girende bahirlar ki tarladaki tilki havluda, evün içinde dolanir. Eyce şaşirirlar. Ne ise biraz sora Hasan’ın. tilkinin kulağına söylediği yemekler bir bir gelende köseler dayanamirlar. yemek yedikten sora diyirler ki:

Aga anbu tilkiye heyran olduh, gel buni bize sat.

Olmaz, bu tilki çoh merifetlidir. satamam.

Hasan tebi bu sözleriynen müşteri gızıştırir. birez gevüşek davrananda köseler israr edirler. “Gel sat. ne istirsen verah” Bunların ısrari üzerine Hasan da diyir ki peki mademki bunca istirsiz ikiyüz pankınot verin, tilkiyi alın götürün.”

Ne başınızı ağırdım. Vur dut tilkiyi yüzaltmış pankınota alir gidirler. Köse Hasan’nan garısı arkalarından gülirler, sevünirler. Köseler de bir sevincinen tilkiyi alıp öteki köselerin yanına gidirler. Tilkinin merifetini annatirlar. Köselerin başi diyir ki ele İse en evvel tilkinin kulağına ben söylim, bizim eve yollim. yemeği bizde yiyah” Ötekiler, “olur” diyirler. Baş köse. tilkinin kulağına birşeyler söylir. Evde hanıma börekler, paklavalar ısmarlır. tilkiye: “haydi get” diyir. Tilki tebil adamdan gurtulur gurtulmaz gaçir gidir. Birez sora köseler toplanır, baş kösenin evüne yemek yemeye gidirler. Baş kösenin garisi diyir ki Heyir ola herif, bunca misafiri hebersiz neye getirdin?’

Nasıl hebersiz, tilki gelip söylemedi mi?

Ne tilkisi, sen ne gonişirsan, tilki de heber getire?

Köseler, üzüntüden birbirlerini suçliya dursunlar, biz gelah Köse Hasana

Köse Hasan, gansma diylr ki: “Bah_ gari bu herifler gene gelip beni bulacahlar. Ben sindi sene birşey ögretecagam ey dinne Carisi “pekey” diylr. Hasan diyir ki; “Ben senin boynuna bir bagarsah bağlıyacagam. Bağırsağın içine kan dolduracagam. Misafirler gelende ben sene yemekten sora derem ki hele gadayıf dolması da getir. Sen de dersen ki: ‘Gadayıf dolması yapmadım.1 Benim yalandan hersim çıhar. Beni onların yanında yatırır keserern. sen de ölmüş gibi evvela çıtpınır sora cansız yatarsan sora adamlar sana acırlar. Ben de onlara derem ki: ‘Mademki çoh üzülirslz. sizi üzüntüden gurtarim.’ Anbu gamış düdögl getirir guiagan üç defa öttürürem. O zaman sen cana gelir ayağı gaharsan. Annadın mı?” Gan: “Herif senin bene ettiğin nedir?” dedikten sora “pekey” diyerek kabul edir. Yemekler yiyildikten sora Hasan Ağa. gansına diyir kt “Hele gadayıf dolması getir sofradan gahah..” Gansı dlyir ki: “Ben gadayıf dolması yapmadım?” Hasan Ağa. buna coh fena halde herslenlr. Hama orada belinden gemesini134 çıharir. garının boynuna basir. Garının boynundaki bagarsah deşilir. Ortalığa kan yayillr. Orada ki köseler buna coh üzilirler. “Aman aga ne ettin, bizim yüzümüzden cinayet işledin, vah. vah. coh. üzüldük” diyende. Hasan Ağa misafirlere diyir ki: “Bunca ki üzüldüz. durun ben buni dirildim.” Bele dedigden sora gahlr terekten bir tene küçük kamış düllük135 getirir, yerde cansız yatan gansının kulağına bir defa öttürlr Öttürmez gari çift sıççırir ayağa gahlr. Oradakiler de hayret edirler. Birez sora bu düllüge lallp olirlar. Ne başızl agırdlm Köse Hasan bu dülligi de ey bir para İle onlara satir. Düllügi olan köseler gelir evlerlnde ganlannı birer birer kesirler, düllük heç birini dirilımeyince gene Hasan Aga’nın kövünün yoluni dutirlar.

Köse Hasan. Öteki köselerin gene köve geleceklerini, bu defa canini gurtaramiyacagınl anlir. yeni bir oyun hazırlir. Gansma dlylr ki: “Bah garl. bu herifler gelir beni sorarlarsa sen ağliyarah de ki. “Hasan öldi.” Ben bir mezer yaptırıp içine gireceğam. Onlar mezerimi görür, öldüğüme İnanırlarsa gurtuluruh_.” Gansı “pekey” diylr.

Aradan coh geçmlr. Yeddt köse toplanır, köve gelirler. Hışmınnan Hasan’m kapısın! çalirlar. Gansi kederli kederli: “Kim o?” diylr.

- Hasan Aga yoh mi?

-Vay canım cıha Hasan Aga öleli 48 saat oldl

Gari bunları söyleyende kaprom anhasında yalandan aglir. Köseler buni dinnediklen sora diyirler ki:

-Buraya gelmişken gidah bari mezerinde bir fatiha ohiyah.

Gabristana gidirler, sıraya düzülir fatiha ohiyanda baş köse bahir ki. mezerin uç yerinde bir delik var. Meğer Hasan orayı nefes deliği goymuş. Baş köse arkadaşlarına diyir ki

-Vola hele mezeri açın. ben bu delikten şüpelendim

Köseler mezeri açirlar ki Hasan mezerin ortasında oturir. ” sensen bize bu oyunları oyniyan” diyerek Hasan’i dutir bir çuvalın İçine goyir götürirler. Götürende bahirlar ki uzahdan davul çalınir, atlılar gaynaşir. bir şenlik bir şamata gelir. Yanlarına gidirler ki düğün olir. Hasan’ın bulunduğu çuvalı bir ağaca bağlir, düğüne gidirler. Hasan-bahir ki gettiler. kendi kendine devamlı olarak: “istemirem, lstemirem, istemirem” diyir. O sırada sürüsü ile geçen bir çoban bu sese gulaklanir. Çuvalın yanına gelir ki, içindeki adam boyuna “istemirem. lstemirem” diyir.

Neyi istemirsen baba. sen kimsen

Ah benim gardaşım, nasıl annadlm, bene begin gizini vermek istediler,
almadım. Beni bu çuvala goydular. Ben oni istemirem.

-Vola sen ne ahılsız adamsan. insan begin gızınıı almaz mi ?

-Eğer sen istersen, gel çuvala gir. Senin elbiselerini de bene ver. Beg’in gizini
sen al.

Hasan bele diyende çobanın ahlı yatir. “He” diyir. Çoban çuvala girir. Hasan çoban gıyafetlnde sürüyi alir gidir.

Biz gelah yeddi köseye. Köseler düğünden dönirler ki çuval yerinde durir. İçindeki boyuna “beni cihardın ben aliram, begin gizini almıya razı oldum, ben alacağam.” diye gonuşir. Köseler diyirler ki Hasan ahlını oynatmış. Çuvalı alir getirir Çobandede körpüsünden aşşaği atirlar. “Di get, geber. senin yanan buhartmadıh ya!” diyirler.

http://erzurum.kulturturizm.gov.tr/Yonlendir.aspx?F6E10F8892433CFF4329F0A36BFEFBCDD46405743274FF07

Kapaklı Köyü

29 Ocak 2009

Köyümüze her gittiğimizde ayrı bir mutluluk duyarız. Köylülerimizi bir arada görmek, çeşitli hatıralarımızın olduğu yerleri görmek çok güzel bir şey. Fakat, artık göremediğimiz ve daha da göremeyeceğimiz çok şeyler de var. Ömrünü tamamlayıp ahrete göçen insanlar gibi, devrini tamamlayıp biten çiftçilik adet ve usullerini de artık göremiyoruz. Kağnı, döven, saban, su değirmeni, harman savurma, at-eşek sürüleri, öküzler ve kömüşler artık yok. Şimdi traktör, pulluk , tırpan ve patus ile her şey tez elden hallolmaktadır. Tabi ki teknolojiyi kullanmak iyi ve gerekli bir şey. Fakat, gurbete çıkmadan önce eski usullerle çiftçilik yapmış veya o devirleri görmüş olan insanlar eski günleri yeniden görmeyi isterler. Bunun için eski zamanların çiftçiliğinden de bahsetmek gerekir. Çok eski zamanlara ait değil, bu işler 20-25 yıl öncesine kadar yapılmakta idi.

Tarlalar sabanla sürülürdü. Sabanı boyundurukla çeken iki öküzü elindeki üvendere ile iyi idare etmek gerekir. İyi verim alabilmek için saban demirinin toprağa yeterince batması gerekir. En önemlisi de, eğer saban sert bir yere veya kayaya takılırsa, kırmadan çıkartabilmek gerekir. Aksi halde işimiz yarım kalır. Tarla sürülüp toprak yumuşatılır. Gerekli görülen yerlerde ikinci bir aktarma, yani yeniden sürme işlemi yapılır. Tohumlar bir torbaya konarak boyuna asılır veya bele bağlanır. Sağ avucumuza aldığımız tohumları göz kararı ile tarlaya saçarız. Tohum sıklığını iyi ayarlamak gerekir. Çok sık olursa, tanelerin yeri dar gelir ve mahsul iyi olmaz. Tohumlar çok seyrek atılırsa, bir çok yer boş kalır ve yine yeterli ürünü alamayız. Dolayısıyla ölçüyü iyi ayarlamak gerekir.
Tarla sürüldü, tohumlar saçıldı. Şimdi iyi yağmur ve kar bekleriz. Yağmur ile tohumlar beslensin, kışın kar bir yorgan gibi üzerlerini örtsün ve baharla birlikte ekinler yeşersin. Mayıs ayında, ekilmemiş tarlalardaki, çayırlardaki ve bayırlardaki otlar biçilir. Derken, ekinler olgunlaşır. Ekin biçmek üzere tarlalara gidilir. Önce fiğler, sonra arpalar ve en sona buğdayların olduğunu, yani biçilecek olgunluğa geldiğini de hatırlatalım. Genelde herkes orak ile biçer. Tırpanı kadınlar ve çocuklar kullanmazdı. Sadece tırpan sallamasını bilen büyüklerimiz kullanırdı. Bir taraflarını kesmemeleri için küçüklerin eline tırpan verilmezdi. Ekinler biçilir ve desteler halinde sıralanır. Tarla tamamen bitince desteler toplanarak yığın yapılır ki, bütün tarlalar bitene kadar sağlam ve emniyetli bir şekilde kalsın. Yoksa orta şiddetli bir rüzgar hepsini savurup atar veya yağmurdan ıslanarak çürüyebilirler. Tarlayı sürerken veya ekini biçerken işin kolaylaşması için çantalı radyo dediğimiz pilli radyo varsa, güzel türkü ve hikayeler anlatan istasyonlar açılır. Eğer yoksa, tarladakilerden biri veya birkaçı arada sırada türkü söylerler. Bazen de şakalaşırlar veya hikayeler anlatırlar, ama aynı zamanda çalışmaya devam ederler. Bazen de “çıkım” denilen önlerinde biçmekte oldukları bölgeleri kimin daha önce bitireceğine dair iddiaya girerler. Fakat, bu insanları en mutlu eden şey, yemek vakti yaklaştığında elinde çorba, ayran ve taze ekmeklerle azık getiren çocuklardır. Evin hanımı taze taze yaptığı ekmeklerle yemekleri genelde bir çocukla tam zamanında tarlaya gönderir. Yemekler yenilip, ayranlar içilir. Eğer biraz ehli keyif iseniz ve termos içerisinde çayınız da gelmişse yorgunluğunuz kalmaz. Bu sırada güneş ortalığı kızdırmaktadır ve gölgede iyi bir uyku çekmenin tadı da bir başka olur. Bu tarla biçilince, bir başka olmuş tarlaya gidilerek bütün tarlalar biçilir. Ekinler olgunlaştıkları zaman biçilmelidir. Bunu için kendi ailemiz yetmiyorsa ya komşulardan yardım istenilir, ya da parayla eleman yani ırgat tutulur. Eğer bir şekilde zamanında biçilmediyse iş biraz zorlaşır. Çünkü kuruyan ekinler kırılıp dağılır ve ellerimize batar. Böyle durumlarda gece vakti çiğ düşmesinden sonra tarlaya gidilir. Çiğ taneleri ekinleri yumuşatır. Sabah gün doğmadan bu tarlayı bitirmek gerekir. Bitiremezsek ertesi gün yine aynı zamanda işe devam etmek gerekir. Yoksa güneşle birlikte ekinlerin kuruduğu yeniden hissedilir ve biçilemez.
Ekinler biçilince sıra harmana gelir. Tarladaki ekin yığınları kağnılarla harmana getirilir. Ama hepsi birden değil, sıra ile. Önce, kağnıların tekerlerine biraz tereyağı sürülür. Bu yağ tekerin dönmesini kolaylaştırır ve aşınmasını önler. Fakat en güzel tarafı kağnının giderken çok değişik ve rahatsız bir etmeyen bir gıcırtı çıkartmasına sebep olur. Kağnıya ekinleri yüklerken dikkat etmek olmak gerekir. Düzenli yüklenmiş bir kağnı hem güzel görünü, hem öküzler tarafından daha rahat çekilir, hem de daha fazla ekin bir defada götürülebilir. Tabi ki ekin sarılırken öküzler kenarda dinlenir. Kağnını düzgün durması için ön tarafındaki “dayak” adı verilen değnek yere dayanır. İş bitinceye kadar kağnı bu dayağın üzeride durur. Sarma işi bitince, öküzler boyunduruğun altına alınır, bağlanır. Bu işe “öküz koşma” da denir. Elimizdeki üvendere ile kağnının önündeki yularları tutarak kağnıyı harmana götürürüz. Özellikle harmana girerken öküzlerin ve arabanın iyi idare edilmesi gerekir. Bazı huysuz öküzler tam harmana girerken veya biraz zor yerlerde, kendilerini boyunduruğa bağlayan zelveleri kırıp kaçarlardı. Tabi ki böyle olunca kağnı öteki öküzün üstüne yığılır. Bu gibi durumlarda hemen kağnını ucu kaldırılır ve dayak vurularak yük dayağın üzerine verilir. Biraz uğraşarak öteki öküz yakalanır, kırılan zelve değiştirilir ve yola devam edilir. Şimdi rahmetli olan köylümüz Sarı Bilal`in bir deli tosunu vardı ve sık sık zelveyi kırıp kaçardı. Harmana gelince koşumlar çözülür ve öküzler serbest bırakılır. Arabadaki yük yıkılır. Bir harmanlık yük varsa, yani düven sürme için yeterli ekin varsa düvene sıra gelir, yoksa biraz daha ekin getirilir.
Harmana getirilen ekinler büyükçe bir daire şeklinde yere yayılır. Döven sürmeye sıra gelmiştir. Döven, tahtadan yapılan, altında ucu keskin çakmak taşlarının bulunduğu, yaklaşık 1 metre eni, 2 metre boyu olan bir çiftçi malzemesidir. Yere yayılan ekin üzerinde dolaştırılarak ekin tanelerinin saplardan ayrılmasını ve saplarım parçalanarak saman haline gelmesini sağlar. Dövenin çekilmesi için, kağnıyı çeken öküzler aynı şekilde boyundurukla dövene koşulur. Ağırlık yapmak ve düvenin gerekli, yerlerden geçmesi için üzerine bir kişi biner ve elindeki üvendire ile öküzleri yönetir. Bazı dövenler at ile çekilir. Sistem aynıdır, ama atlara üvendire gerekmez. Atlar dizginlerinden idare edilir Bilenler bilir, atların koşumları da farklıdır. Düven işi epey uzun sürer. Bunun için bazen bir sandalye de düvenin üzerinde bulunabilir. Bir de daima bulunması gereken bir alet vardır, bokcağı. Küçük çocuklar için lazımlık vardır ya, onun gibi bir şey. Genelde tenekeden olan bu malzeme sayesinde ekinin içine hayvan pisliği karışmaz. Eğer öküz veya atın pisleyeceği görülürse, hemen üvendirenin ucuyla düvene hafifce vurulur ve aynı zamanda öküzlere “dohaa” denilip hayvanlar durdurulur. Hemen bokcağı hayvanın arkasına tutularak gelen pisliğin ekine düşmesi önlenir. Atlar ise dizginleri çekilerek durdurulur ve yine aynı usul takip edilir. Sonra yine düven sürmeye devam edilir. Ekinin üstü iyice sürüldükten sonra, yaba ve dirgenlerle aktarılır. Yine aynı işlemler devam eder. Bütün taneler ayrılınca ve saplar tamamen saman olunca, döven sürme işi biter.
İşin tozlu tarafı olan harman savurmaya sıra gelmiştir. Önce düvenle iyice sürülmüş olan karışım (buna yassı da denir) öbek şeklinde toplanır. Hafif rüzgarlı bir havada elimize yabayı alırız. Yabayı öbeğe daldırıp, biraz alırız. Yabanın ağzını yığının tersine doğru hafifçe eğerek karışımı biraz yükseğe fırlatırız. Yüksek rüzgara göre ayarlanmalıdır. Hafif rüzgarda ekinin taneleri az ötemize düşmeli, sapları ise 5-6 metre ileriye gitmelidir. Böylece saman ve ekin taneleri birbirinden ayrılmış olur. Bütün öbek bu şekilde savrularak tanelerin ve samanın ayrılması tamamlanır. Bu işler yapılırken, insanların üstü başı dahil her taraf saman olur.
Harman savurma işi de bitince, samanlar samanlığa, taneler ise eve, ambara taşınır. Saman taşımak için ya, sırtımızda çuval veya sepetlerle, ya da üzerine ağaç dallarından örülen ve çit adı verilen bir sepet takılarak kağnı ile yapılır. Harmanı ile samanlığı birbirine uzak olanlar genelde çit takılmış kağnı ile taşır. Ekin taneleri de çuvallarla sırtımızda veya kağnı ile taşınır. İhtiyacından fazla samanı olanlar bir müddet samanını içeri almaz. Çünkü malı davarı çok olan köyümüzden veya köy dışından bazı çiftçiler saman satın almak için dolaşırlar. Eğer fiyatta anlaşılırsa, saman harmanda müşteriye satılabilir. Bu sıralar bir taraftan da ekin yıkama işlemleri başlar. İyi Eyme veya Mahzene getirilen ekinler oluklarda yıkanır. Bu iş için kovalarca su kullanılır. Çünkü tanelerin iyice temizlenmesi için bu gereklidir. Yıkanan ekinler ambarda ayrı bir bölmede saklanır. Bu ekinlerin bir kısmı da bulgur yapılmak üzere kaynatılarak dibekte dövülür. Birazı da el değirmeninde biraz kalınca çekilerek dene yapılır. Tabi ki bunların ayrı ayrı yemekleri yapılır. Kalan mahsulün bir kısmı değirmene götürülüp un yapılır, bir kısmı da satılarak veya takas edilerek başka ihtiyaçların giderilmesinde kullanılır.