|
Hani prenses kurbağayı öper ve o çirkin, yapışkan yaratık birden yakışıklı prense döner. Bilinçaltımızdaki ‘çirkinliklerle’ yüz yüze gelip barışmamızı, içimizdeki prensi yakalamamızı vazeden bir hikâye, hatırlarsınız. Önemli olan ‘iç güzelliği’ türküsünün darb-ı mesel olmuş hali. Pek manidar. Bu aralar tersinden bahseden başka bir hikâye de moda gerçi: Öpünce kurbağaya dönen prensler konuşuluyor sağda solda, hatta kitabı bile çıktı. Dış güzelliğe kapılanlara son çağrı, çirkin ama sevimlilere teselli ikramiyesi. Benim sevdiğim bir tane daha kurbağa hikâyesi var ama içinde ne prens var, ne prenses. Bu hikâyeyi de bilirsiniz mutlaka: Şişip öküz olmaya çalışırken patlayan kurbağanın kısa macerası. Güzeldir sahiden ama bence bir eksik var. Bu hikâyede de bir öpücük olduğunu düşünüyorum, kurbağayı delirtip şişiren sürecin içinde mutlaka bir prenses, bir prens ve bir öpücük olmalı yoksa kurbağa deli mi, durup dururken öküz olacağım diye tuttursun? PRENSLEŞME PROJESİ Eksikleri tamamlayalım ve hikâyeye bir daha bakalım diyorum. Büyük ihtimalle hikâyenin içinde öküz seven bir prenses vardı, sonradan “Ben ne yaptım?” diye kaçtı oradan. Bir de tabii dinlediği masallardan kafası karışıp kendini talihsiz ve keşfedilmemiş bir prens zanneden kurbağa olması gerek. Üçüncü karakter ise durumdan hiç haberi olmadan ortada salınan öküz; eh adı üstünde. Öküz deyip geçmeyin, boğa da öküz biliyorsunuz ama özellikle bu hikâyede imrenilir olmasını sağlayan temel sebebi bulursak her şey daha kolay anlaşılacaktır. Prenses, tüm prensesler gibi aslında güç peşinde koşar, babası kadar güçlü birini ararken karşısına çıkan sakin ve ağır abiyi beğenir. Aşkının nesnesi olan hafif umursamaz, ’serin’ karakterli kardeşimiz (evet, öküz) durumun farkında değildir gerçi ama o andan itibaren etraftaki herkes beğeni kıstasının ne olacağını anlamıştır: Çekici olmak istiyorsan büyük, güçlü ve ’serin’ olman lazım. Anlayan herkesin arasında tabii ki kurbağa da vardır ve birdenbire hep özlediği prensliğin büyümekten, o olmazsa büyükmüş gibi yapmaktan geçtiğine uyanır. Bu sırada kader de ağlarını örmektedir; hiçbir şeyin farkında olmadan günlerini geçiren ‘meşgul’ öküzün umursamazlığını kendisine karşı bir hakaret olarak gören prenses “Ben seni kıskandırayım da gör” diyerek kenarda duran kurbağayı eline alır ve evet, şap diye… Bu işe en çok kurbağa şaşırmıştır ama hızla manalandırır bu sürpriz öpücüğü: Nihayet içindeki prens fark edilmiştir. Fark edilmiştir de öpücüğe rağmen hâlâ yeşil, çirkin ve yapışkandır, üstelik heyecanlandığı için eskisinden daha da hızlı solumakta, kan ter içinde kurbağalık etmektedir; olmamıştır yani prensleşme projesi. HIRSLA DEBELENENLER Hırslı kardeşimiz “Bu öpücük bozuktu herhalde” der ve yenisini ister ama prensesin midesi bir tane daha kaldıramayacaktır. İçten içe prensesin öküze olan zaafını bilen kurbağa ikinci öpücük için tek şansının ona benzemek olduğunu düşünür ve şişmeye karar verir. Gerisi malum… Kurbağa patlar, prenses ortalık karışınca kaçar. Öküz, o zaten kendinden memnundur, prensese falan ihtiyacı olmayan bir öküz prenstir, hayatına devam eder. Zaten ne prensesin bu izdivaç merakını anlamıştır ne de kenarda debelenip duran kurbağanın derdini. Etrafımızı yeteri kadar uzun seyredersek, hırsla debelenenlerin, olduğundan farklı görünmenin kahredici eziyetini bile göze alıp aynaya bakmaktan vazgeçenlerin sonunda bir bir patladığını görürüz. Toplumun ortak kanaatiyle oluşan ‘iyi’den, yani sadece prensesten geldiği için önemli olan öpücükten uzak durabildiğimiz ölçüde kendimize yakın düşme ve patlamadan büyüme şansımız da artar belki. Öküz mü olalım yani? Evet, hem de prens olanından. |
|
Tarih : 24.12.2007 |