Müsümsüz Hasan
29 Mayıs 2007| Yunus Usta ve Berat Demirci |
| Yazar Adı: İbrahim Kaya |
| Bizim insanlarımız, kendilerini çok özel ve güzel yapan niteliklere sahiptir ve bu nitelikleriyle de Anadolu’yu çok iyi bir şekilde temsil ederler. İşçisi, memuru, köylüsü, şehirlisi memleketin farklı bir güzelliğini ortaya koyuyorlar. Hele bir inşaat işçileri vardır ki bin bir marifet ve bin bir hüner ile doludurlar. İşlerinin âşığıdırlar bir de memleketlerinin. İşte onlardan bir tanesi Yunus Akpolat abi… Kırk yaşlarında, hafiften şişmanlama emareleri görünmeye başlamış, dinlemekten bıkmayacağınız tatlı bir dili, insanın içini ısıtan ve Anadolu’yu anımsatan hoş bir görüntüsü var. Yüzünden ter akarken o aynı zamanda merdivenlere mermer döşeme işiyle meşgul. Bu arada bildik muhabbetler de dünden başlamıştı bile. Laf lafı açıyordu. Bana, “Hoca sen Müzümsüz Hasan hikayesini bilin mi?” dedi. Ben de, “Yok abi, nerden bileyim…” dedim. Ve başladı anlatmaya: Bir gün Müzümsüz Hasan, köyden kalkıyor ve şehre çalışmaya gidiyor. Köyden biri şehre çalışmaya gelir de, şehirdekiler onun ziyaretine gitmez mi? Tabiî Müzümsüz Hasan’ın köylüleri de onun şehre geldiğini duyunca köyden haber almak gayesiyle onun yanına gitmek istiyorlar. Şehirde çalışan köylülerden biri, “Müzümsüz Hasan köyden gelmiş, gidelim de bir bakalım.” diyor. Diğeri ise, “Abi, ne yapacaksın, adı üstünde Müzümsüz Hasan!” diyor. Ama neticede köylü köylüdür. Yanına gitmeye karar veriyorlar. Varıyorlar Müzümsüz Hasan’ın yanına. Hoş, beş derken “Eee, Hasan köyde ne var, ne yok?” diyorlar. Müzümsüz Hasan, “Ne olacak bir şey yok.” diyor. Ve daha sonra soruyu soran köylüye “Sadece sizin it öldü.” diyor. Köylü şaşırıyor ve ekliyor, “Bizim ite ne oldu ki acaba?” diyor. Müzümsüz Hasan, “Ne olacak sizin öküzün kemiği boğazında kalmış.” diyor. Bu sefer adam iyice şaşırıyor ve “Ya, bizim öküze ne oldu ki?” diyor. Müzümsüz Hasan da “Babanın mezarına taş götürürken arabanın altında kaldı.” şeklinde cevaplıyor. Adam kendinden geçmeye başlıyor, “Babam niye öldü ya hu?” diyor. Müzümsüz Hasan, “Baban da annenin hasretine dayanamadı.” diyor. Adam çıldıracak dereceye geliyor ve, “Annem niye öldü?” diyor. Tabiî bizim Müzümsüz Hasan hiç istifini bozmadan cevaplamaya devam ediyor, “ Annene ne olacak, sizin ev başına yıkıldı.” diyor ve ekliyor, “Yıkılan evin yerine ben de hıyar ektim. Aha, iki tane de buraya getirdim, al biri sana biri de bana…” diyor. Bu arada Yunus Usta’yı dinleyenler gülmekten kendilerinden geçiyorlar. Bir insan ancak bu kadar müzümsüz olur yani… Yunus abi, anlattıkça anlatıyor biz de dinledikçe bir şeyler öğreniyoruz. Bu arada merdivenin yarısı da bitmiş durumda. İnsan hem konuşup hem nasıl iş yaparmış çok güzel bir şekilde görüyoruz. Yunus abi, “Hoca, sana padişah ile köylünün hikayesini anlatayım da dinle.” diyor. Tabiî ben dünden hazırım. Yunus Usta başlıyor anlatmaya: Padişahın bir tanesi vezirlerini çağırıyor ve onlara duyurulması için bir ferman veriyor. Ferman da şunlar yazıyordur, “Ben üç soru soracağım, bilene istediği kadar altın vereceğim. Bilemeyenin ise kafasını vurduracağım. Kellesine güvenen varsa gelsin.” Vezirler bu duyuruyu memleketin her tarafına yayıyorlar. Kellesinden korkan insanlar padişahın karşısına çıkmıyorlar. Köylünün bir tanesi, “Durumum zaten ölüden beter, gidiyim bir şansımı deniyim.” diyor ve çıkıyor yola. Varıyor doğruca padişahın sarayına ve çıkıyor huzuruna. Padişah şöyle bir köylüye baktıktan sonra yere bir daire çiziyor. Köylü içine parmağıyla işaret ediyor. Padişah işaret parmağını gösteriyor. Köylü iki parmağını gösteriyor. Padişah kıbleyi işaret ediyor. Köylü de dört tarafı işaret ediyor. Padişah bu duruma çok şaşırıyor. “Buna istediği kadar altın verin bütün soruları bildi.” diyor. Köylü altınları alıyor ve köyünün yolunu tutuyor. Padişah da üzgün bir şekilde makamına çekiliyor. Alimler toplanıp padişahın huzuruna varıyorlar, “Padişahım ne sordunuz ve bu köylü, bu soruları nasıl bildi?” diyorlar. Padişah, “Ben de şaşırdım.” diyor ve ekliyor, “Ben dedim ki dünya yuvarlak.” O dedi ki, “ Biz de içindeyiz.” Ben dedim ki, “Allah bir.” O dedi ki, “Peygamber de yanında.” Ben dedim ki, “Kabe kıble.” O dedi ki, “Kabe’de her taraf kıble.” Bunu duyan âlimler de padişah gibi şaşırıyorlar ve padişahın huzurundan ayrılıyorlar. Gel gelelim bizim köylüye. Bizim köylü köyünde zenginlik içinde yaşamaya başlıyor. Bu duruma çok şaşıran diğer köylüler de onun yanına gelip soruyorlar, “Padişah sana ne sordu da bildin?” Bizim köylü cevaplıyor, padişah dedi ki, “Bir tepsi baklava olsa ne yaparsın?” Ben dedim, “Çok açım, içine dalar yerim.” Padişah dedi ki, “Senin gözünü oyarım.” Ben dedim, “Ben de senin iki gözünü oyarım.” Padişah dedi ki, “Benim bir sürüm var şu tarafta yayar mısın?” Ben dedim, “Ben köylüyüm, her tarafta yayarım.” Köylüler de bu duruma şaşırıyorlar ve oradan ayrılıyorlar. Gülmeye başlıyorum. “Ya, Yunus abi, sen çok yaşa. Bunları nerede buluyorsun Allah aşkına. Ben bu tür hikayeleri çok severim. Akşama kadar anlatsan dinlerim.” diyorum. Yunus Usta, “Bizim köyde Berat Demirci adında bir öğretmen vardı, o da böyle şeyleri çok severdi. Biz onunla çok konuşurduk. Şimdi ne yapıyor bilmiyorum.” diyor. Ben çok şaşırıyorum tabiî bu duruma. “Bizim Berat Demirci mi?” diyorum. “Senin dediğin kim?” diyor ve ben de anlatıyorum. Ben anlattıktan sonra o da, “He, aynı kişiden bahsediyoruz.” diyor. “Bir kitabı çıkacaktı, çıktı mı acaba?” diye bana soruyor. Ben de, “Evet, çıktı. Turna ve Gayda.” diyorum ve eve çıkıp kitabı alıp getiriyorum. Yunus Usta, kitabı görünce çok seviniyor. Kitabı alıp karıştırmaya başlıyor ve bazı yerleri göstererek, “Bak işte buralardan benim haberim vardı.” şeklinde değerlendirmelerde bulunuyor. Ne kadar ilginç değil mi? Konuşa konuşa nereye gelmiştik. Bir mermer ustasından Berat Demirci’ye uzanan güzel bir yolculuk yapmıştık. Ben şimdi kendi kendime diyorum ki, “İnsan, Anadolu’da yaşar, Anadolu insanlarının yanında böyle muhabbetlere katılır da Berat Demirci, Ahmet Turan Alkan olmaz mı… Merdivenin mermeri yavaş yavaş bitme aşamasına gelmişti. Bu arada Yunus Usta, bana “Aslan ile Kurt”, “Vezir ile Padişah” gibi değişik hikayeleri ve başından geçen ilginç olayları anlattı. “Abi, bunları niye yazmıyorsun?” dedim. “Ben yazmam, sadece anlatırım.” dedi. Daha sonra Yunus Usta’nın aslında göründüğü gibi sadece bir inşaat işçisi olmadığını öğrendim. Yunus Usta, İslam tarihi, peygamberler tarihi, Türk tarihi konularına çok ilgi duyduğunu ve bu konularda yazılmış kitapları okuduğunu söyledi. Kendi yazdığı ve ezberinde olan şiirlerden de okudu. Biz de zevkle dinledik. Bu arada akşam olmaya başlamış ve merdivenin mermeri de bitmişti. Ve artık ayrılık vakti gelmişti. Yunus Usta, aklındaki, fikrindeki, ruhundaki Anadolu’nun bütün güzelliklerini malzemeleriyle birlikte topladı ve yanımızdan ayrıldı, gitti. Biz de Anadolu hasretiyle arkasından buruk bir şekilde el salladık. İşte, mermerci Yunus Usta’dan Berat Demirci’ye uzanan güzel bir gün böyle geçip gitmişti. |